0 %

4

Yazı Boyutu
100%

BÖLÜM 4: "Kabuğunu Kırmak"

Sevebileceksen beni kırdım kabuğunu yalnızlığın. Savunmasız, çırılçıplak karşındayım. Sevgilim ben böyle bir kadın değildim. İçimdeki sana yenildim.

Kelimeler eğer taşıdığı anlamı yüreğinizde hissettirmiyorsa bir silahtan ibarettir. Kurulan cümle bir avuntuysa yarın yaran olur. Çünkü insanı en çok kandıkları kanatır. Bu yüzden canımı yakıyor olsa da doğrulardan hiçbir zaman kaçmadım. Yarın daha büyük bir yangının içerisine düşmek istemiyorsam bugün gerçeğin canımı yakmasına izin vermeliyim. Bunu biliyorum. 

İçime çektiğim sigara dumanını verirken zihnimde bana hissettirdikleri döndü. Sabah bu kapıdan girdiğimde beni bırakıp gidişi gözlerimin önünden geçerken ona doğru çevirdim başımı. Ve normal şartlar altında olsak yapmayacağım bir şey yaptım. Belki de onun için kendi kabuğumu parçaladım. 

"Belki de bakmayı bilmiyorsundur Katrivas."

Kaşları hafifçe kalktı, başını sağa doğru indirdi ve yüzüme bakmaya devam etti. "Belki de görmeme izin vermiyorsun," dedi ne demek istediğini anlamadım. "Ve buna hiç ihtimal vermiyorsun ama belki de beni görmeyen sensindir."

"Ne?" dedim olanları algılamaya çalışırken. 

"Bir şeye üzüldüm," dedi derin bir nefes alarak. Bunun gerçek bir üzüntü olmadığının farkındaydım. "Tamam diğer herkes beni senin gördüğün yerden görüyor ama sen nasıl beni o krallığın başında gördün?"

"Beni diğerlerinden ayıran neydi ki?" dedim daha da açmasını isteyerek. Kendime söz geçirmeye çalıştım. Yine bir başımıza sohbet ediyorduk. Fakat insanlar geldiğinde bu yakınlığı gidecekti. Sabah olduğu gibi.

"Ne bileyim?" dedi dudaklarını eğerek. "Diğerleri benimle bir masaya oturmamıştır. Sen babamı görüyorsun, beni görüyorsun ama hâlâ o kibirli insan olduğuma inanıyorsun." Ona sarhoşken kurduğum cümleleri sorduğunu anladığımda utandım. 

Olduğun yerde hayat ne kadar güzel Atlas Katrivas, demiştim. 

"İnsanlara ne gösterirsen onu görürler," dedim yalan söyleyerek. Hayır ben onun içini de görebiliyordum. "Ve fazlasını anlayamadıkları için onları suçlayamazsın."

Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda kaşlarım çatıldı. Elimdeki sigarayı taşa bastırarak söndürdüm. "O zaman bana seni göremediğimden bahsetme Hera," dediğinde beni manipüle ettiğini anlamıştım. 

Kendisini haklı çıkarmak için ona kurduğum cümleleri kullanmış ve okları bana çevirmişti. Ona göremediğimi düşündüğü falan yoktu. 

"İnsanlara ne gösterirsen onu görürler. Ve fazlasını anlamadıkları için onları suçlayamazsın," diyerek göz kırptığında içimde ona karşı bir öfke hissettim. Ben de onu insan yerine koyup kendimi açıyordum. 

"Sen var ya," dedim ayağa kalkarken. "Gerçekten kibirli herifin tekisin."

"Ne alaka?" dedi ve ağaçların arasından çıktığımda peşimden geldi. 

"Sınıfa gideceğim," dedim arkamdan yürümesine aldırmadan. 

"Aynı sınıfa gidiyoruz," dediğinde başımı iki yana sallayıp gözümü devirdim. 

"Fark etmiş miydin onu sen ya?" Kurduğum cümle hemen ardından pişman olmama sebep olsa da umursamamaya çalıştım. Bir cümleden ona olan ilgimi anlayacak hali yoktu. "Anca uyuyorsun camış gibi," diye ekledim sorunun beni görmemiş olması olduğunun üzerini kapatarak.

Okulun kapısından içeriye girdiğimizde danışmanın bakışları üzerimize çevrilmişti fakat Atlas'ı gördüğünde dudaklarını birbirine bastırarak kapattı. 

"Ne yapıyorsun bu okuldakilere," dedim bana yetiştiğinde. "Dövüyor musun milleti? Ne bu korkuları?" Yüzünde bir gülümseme oluştu. Omuz silkerek cevap verdi.

"Okul babamın," diye mırıldandı sanki bu durumu umursamıyormuş gibi. "Teknik olarak paralarını ödüyorum."

"On dokuz yaşındasın," dedim bunu çok üzerine alınmamasını vurgulayarak. 

"Ama bu babamın şirketinde çalıştığım ve toplantılara dahil olduğum gerçeğini değiştirmiyor." Atlas on dokuz yaşındaydı çünkü okula iki sene geç başlamıştı. Sebebini bilmiyordum. Bu bilgiyi de bir akşam yemeğinde babamla konuştuklarında öğrenmiştim.

"Tamam ya," dedim asansörü çağırırken. "En çok sensin Atlas. Her şey en çok senin."

"Neye kızdın şimdi sen böyle?" Gözleri yüzümde dolaştı. Asansörün ışığı yanarak kapıları açıldığında içeriye girerek kartımı okuttum. O da asansöre bindi ve ardından kapılar kapandı.

Neye kızdım inan ben de bilmiyorum. Galiba beni sevmiyor oluşuna kızıyorum kendi içimde. Buna hakkım olmadığını bile bile.

"Bazen öyle davranıyorsun ki," dedi ona bakmadığım halde. Bakışlarımı spor ayakkabılarıma çevirmiştim ve inatla yüzüne bakmıyordum. "Sanki çok değer verdiğin bir arkadaşına bozulmuşsun. Sanki biz çok yakın iki insanız ve sen benim her hareketime kırılıyorsun." Yakalanmış olmak kendi içimde gerilmeme sebep olurken bakışlarımı ona çevirdim. Bir adım uzağımda duruyordu. Ben aynanın önündeydim, o ise uzun boyu ve cüssesiyle önümü kaplıyordu. 

"Ne kırılacağım be sana," dedim ellerimle onu itmeye çalışarak. "Çekil şuradan." Ellerim onu olduğu yerden bir milim bile kıpırdatmazken hafifçe güldü.

"Öyle olsun Hera Yarkan," dedi asansörün kapıları açılırken. "Öyle olsun."

"Olacak tabii paşam," dedim onun önüne geçecek hızlı adımlar atarken. Sınıfın önüne geldiğimde kapıyı yavaşça aralayarak içeriye girdim. Ders anlatan öğretmen hafifçe kapıya doğru dönerek kimin geldiğini göz attı, ardından dersini anlatmaya geri döndü. Sırama doğru ilerlerken arkadaki Rüzgar'ın Atlas'a el hareketi yaptığını gördüm. Anladığım kadarıyla kendince neredeydin demeye çalışıyordu.

Teneffüse girdiğimize dair ses sınıfın içerisinde yankılandığında kaşlarım çatıldı. O kadar uzun süredir dışarıda olduğumuzun farkında bile değildim. 

"Hera," Rüzgar bana seslendiğinde sırama oturmadan bakışlarımı ona çevirdim. Sınıfın neredeyse yarısı zilin ardından sınıftan çıkmıştı.

"Efendim?" dedim Rüzgar'a dönerek. 

"Bu tarafa geçsene sen?" Hemen yanındaki tekli sırayı gösterdiğinde gözlerimle çantayı işaret ettim. 

"Dolu görmüyor musun?"

Atlas, Rüzgar’ın hemen önündeki sırasına oturmuştu. Rüzgar ayağa kalkarak sıranın üzerindeki defterleri topladığında kaşlarımı çattım. 

"Ne yapıyorsun?"

"Boşaltıyorum," dedi sanki bu çok normalmiş gibi. 

"Saçmalama," diye çıkıştığımda eline aldığı çantayı benim sırama bırakmış sıramın üzerindeki eşyaları kendi yanındaki sıraya koymuştu.

"İlk okulda mıyız kızım? Ben söylerim biz geçtik diye." Ardından beni kolumla yönlendirerek sıranın önüne getirdi. İki kolumdan tutarak oturttuğunda ne olduğunu kavramaya çalışıyordum. Atlas arkasına yaslanmış, eline aldığı kalemi elinin arasında döndürürken bizi izliyordu. 

"Ya da daha etkili bir yöntem biliyorum," dedi Atlas gözlerimin içerisine bakarken. "Ben rica ettim derim," dediğinde Rüzgar'ın da benim de bakışlarım ona çevrilmişti.

"Aman," dedim derin bir nefes alarak. Bugün söylediği her şey bana batıyordu çünkü içten içe ona sinirlenmiştim. "Kalsın senin yöntemlerin."

"Ne yaptınız siz dışarıda?" dedi Rüzgar araya girerek. "Birbirinizi yemediniz diye umuyorum."

"Sigara içtik," diye mırıldandım ona dönerek. 

"Şu güne bakın bir bitmedi ya," dedi Rüzgar başka bir konu açarak. Atlas'la aramızdaki mesafe kısalmıştı. Ben bütün ders onun sırtını izlemeden nasıl duracaktım?

"Hey millet!" Sınıfın kapısı gürültüyle açıldığında bakışlarımız bir anlığına kapıya döndü. Lina yanında Umut'la birlikte içeriye girmişti ve seslenen Umut'tu. "Ne yapıyorsunuz?" Umut benim önümde Atlas'ın yanında kalan tekli sıraya ters oturduğunda Lina aynı sıranın masasının üzerine oturmuştu. 

"Güzellik," dedi Lina samimi tavırla. "Sen ne yapıyorsun bu iki gereksizin yanında?" Atlas ve Rüzgar'dan bahsettiğini anlamıştım. Muhtemelen onlarla bu şekilde konuşabilen tek kişi Linay'dı ve ona da bu hakkı yıllardır Umut'un sevgilisi olması veriyordu.

"Katlanmaya çalışıyorum," dedim derin bir nefes alarak. "Siz sayısalda mısınız?"

"Aynen," dedi Lina. Masadan sarkan bacaklarını hafifçe sallıyordu. 

"Güzelim bi dursana ya?" Umut, bacağına değen ayakkabılardan ötürü Lina'ya dönerek çıkıştığında Lina omuz silkti. Üzerinde okulun şortu vardı.

Umut, Rüzgar ve Atlas'la sohbet ederken ilgimi Lina'ya vermeye çalıştım. 

"E neler yapıyorsun?" dedi konu açmaya çalışarak. "Zorlandın mı derslerde? Dil sıkıntısı çekmezsin umarım."

"Yok ya," dedim çantamın içerisinden telefonumu çıkartırken. "Benim dilim iyidir. Zaten yoksa göndermezlerdi herhalde buraya."

"Feci havalı durum bu arada," dedi Lina. "Şu an tüm okul seni konuşuyordur."

Kaşlarımı kaldırdım. Ön planda olmak benlik bir şey değildi. "Abartma be," diye kestirip attım durumu.   "Sizin ilişkiniz nasıl başladı?" dedim konuyu değiştirerek. 

"Kuzenimin doğum günü partisinde tanıştık," dedi gülümseyerek. "Sonrası da arkadaş ortamı zaten. Uzun süre aynı ortamda bulunduk sonra kendiliğinden gelişti."

"Dört yıl olmuştu değil mi?" dediğimde başıyla onayladı. "Siz de az konuşuluyor değilsiniz," diye ekledim.

Kahkaha attı. "Maalesef," diye mırıldandı. "Bu zibidilerin arasında kalmak böyle bir şey. Şu ikisinin yancıları oluyor bir de arada."

"Kimin?" dedim bakışlarımı yanımızdaki Atlas ve Rüzgar'a çevirerek.

"Atlas'ın ve Rüzgar'ın," dedi ve onlara kısa bir göz gezdirdikten hemen sonra ekledi. "Arada takıldıkları kızlar olur. Onlar gelir giderler. Öyle yani bir başıma üç canavarla kalırım." 

"Hım," dedim kırgın bir gülümsemeyle. Arada takıldığı kızlar olurdu. Arada ilişkileri olurdu. Lina'dan duymak ne değiştirirdi bilmiyordum fakat kırılmıştım. Bunun farkında olsam da karşımda böyle konuşulabiliyor olması ve Atlas'ın bütün bunları anlamıyor olması beni kırmıştı.

"Şu sıra kimse yok galiba ikisinin de hayatında?" dedim kaşlarımı kaldırarak. 

"Buraya dahil edecek kadar yok," dedi mırıldanarak. Atlas ve Rüzgar isteseler sohbetimize katılırlardı fakat Umut'la başka bir şey konuşuyorlardı.

"Neyse canım," dedi Lina bana bakarak. "Sen varsın artık." 

Ben mi varım artık?

"Ve senin tırnakların ne kadar güzel nerede yaptırdın?" Eli ellerime uzandığında bakışlarımı ona çevirdim ve elimi avuç içine almasına izin verdim. Tırnaklarıma nail art yaptırmıştım. Yalnızca beyaz küçük kalpler çizilmişti. 

"Alışveriş merkezinin içerisindeki var ya," dedim sitedeki alışveriş merkezinden bahsederek. "Oraya yaptırttım. Renk paletleri çok geniş. Kesin git."

"Bir ara birlikte randevu alalım," dedi Lina tırnaklarımı bırakarak. 

"Olur," diye mırıldandım. Onunla tırnak yaptırmaya gidebilirdim. Bu hem onunla hem diğerleriyle daha samimi olmamı sağlardı. Zil sesi duyulduğunda Lina oturduğu sıradan kalkmadı. 

"Gidelim hadi," dedi Umut içeriye öğrenciler girmeye başladığında. 

"Taşısana beni." Lina ona şımardığında Umut gülerek söylendi.

"Rabbim sen bana sabır ver."

"Lina yine şımarma ve ilgi isteme dönemine girmiş." Rüzgar araya girdiğinde ona dönerek güldüm. 

"Ne olur yani taşısan?" dedi Lina kalkmayarak. Umut aynı sırada ters oturduğu için Lina kalkmadan kalkamıyordu. 

"Güzelim," dedi Umut elini Lina'nın bacağının üzerine koyarak. "Bir tanem. Çiçeğim, okulun ortasında kafamın üzerine mi çıkartayım seni?"

"Çıkartsan güzel olurdu da" dedi Lina sıradan inerken. "Neyse artık." Gözlerini devirdiğinde Umut'un derin bir iç çektiğini gördüm. "Görüşürüz Hera," diye mırıldandı ve arkasını dönerek ilerlemeye başladı. Umut oturduğu sıradan kalkarak Atlas'a doğru konuştu. 

"Evlenmeyin kardeşim," dedi sanki evlilermiş gibi. "Aklınız varsa bekar kalın."

"Siktir git amcık," dedi Atlas ona takılarak ve Umut bir cevap vermeden Lina'nın ardından sınıftan çıktı. Bu halleri beni eğlendirirken başımı iki yana salladım. 

"Son ders," diye mırıldandım derin bir nefes alarak. Öğrencilerin tamamı sınıfa girmişti. Sırasına oturduğum çocuğun çatık kaşlarla bu tarafa ilerlediğini gördüğümde gerildim. 

Sıranın önüne durduğunda boğazımı temizleyerek mırıldandım. "Kusura bakma sen yoktun soramadım ama cam kenarına geçmek istemiyorsan kalkabilirim."

Sınıftakilerin bir kısmı burada ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Atlas sırtını duvara yaslamış yüzünü bizim olduğumuz tarafa dönmüştü ve hala elindeki kalemle oynuyordu. 

"Taha," Atlas'ın sesi çocukla birlikte benim de bakışlarımın ona dönmesine sebep olurken elindeki kalemle oynamayı bıraktığını fark ettim. Yüzünde sabit bir ifade vardı. Birkaç dakika önceki halinden eser kalmamıştı. "Ben rica ettim. Sıkıntı olmaz sana," dedi net bir sesle. 

"Değil sıkıntı," dedi isminin Taha olduğunu öğrendiğim çocuk. Derin bir nefes aldım. 

"Kusura bakma yeniden," diye mırıldandığımda bana cevap vermeden benim eski yerime oturmuştu. İlk derslerde şu an oturduğum sırada oturan Defne, önlere geçmişti. 

"Çocuğa zorbalık yaptınız resmen," dedim Rüzgar'a fısıldayarak. 

"Ne zorbalığı," dedi Rüzgar. "Atlas geçer misin dese de tamam derdi zaten."

"Öyle söyleseydi o zaman," dediğimde Atlas'ın bizi dinlediğinin farkındaydım. Rüzgar Atlas'a dönerek beni işaret etti. 

"Öyle söyleseymişsin keşke kardeşim."

"Umarım bu okulun bir işkence köşesi yoktur," diye mırıldandım. "Sizden Kore dizisi tadında bir olay bekliyorum artık." Atlas'ın yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunu gördüm. Bana yanıt veren Rüzgar oldu. 

"Onları Atlas'ın damarına basıldığında görüyorsun Heracığım," dedi Atlas'a aldırmadan. "Sahanın ortasından bir kafa atışı var. On numara." Baş parmağıyla işaret parmağını birleştirerek elini salladığında Atlas ayağıyla sırasına hafif tekme attı. 

"Sussana piç."

"Ne oldu kardeşim çocuğu evire çevire döverken iyiydi." Dudaklarımı büzdüm. 

"Vay," diye mırıldandı. "Bunları öğrendiğim iyi oldu. Bir ara babama konusunu açayım." Atlas kaşlarını kaldırdı. 

"Aç," dedi başını hafifçe sallayarak. "Aç sen aç baban alışıktır adam döven liselilere," dediğinde bana imada bulunduğunu anlamıştım. Ardından ekledi. "Ama dikkat et benim gömlekler parçalanmıyor."

Ona cevap veremeden öğretmen sınıfa girmişti. Ders boyunca o sağa dönük bir şekilde oturmuş, arada telefonuna bakmış, defterine bir şeyler karalamıştı. Bense onu izlememeye çalışmıştım. Bunun için kendi içimde kendimle savaş vermem gerekmişti fakat başarılı olduğumu düşünüyordum. 

Okul çıkışında ise yine bir anda ortadan kaybolmuştu. Rüzgar ile vedalaşıp okuldan ayrılmıştım. Acelesi mi vardı bilmiyordum fakat tek başına okuldan çıkmış arabasına binerek uzaklaşmıştı. Katrivas koleji evime oldukça yakın olduğu için servis ihtiyacı duymamıştım. Kulaklıklarımı takmış yavaş adımlarla eve yürüyordum. 

Güneş hafif terlememe sebep olsa da aldırmadım. Kulaklığımdan gelen ses beni düşünmeye itiyordu. Gözlerimin önünde onun gözleri, tavırları vardı. Zihnimde kurduğu her cümle birer birer dolaşıyordu ve ben artık onun varlığıyla ya da hayaletiyle değil bizzat kendisiyle savaşıyordum. Kurduğu her cümlenin ardından böyle günlerce düşüneceğimi bilerek evime doğru yürüyordum. 

Fakat artık bu yolu seveceğimi biliyordum. Çünkü zihnimde onun ve ona ait hayallerin dolaştığı, kalbimin hızla atmasına sebep olan düşüncelerini geçtiği bu yol da artık hayatımın bir parçasıydı. Okulla ev arasındaki bir başıma kaldığım birkaç dakika da artık ona olan bağlılığımın bir parçasıydı. 

Bundan bazen nefret ediyordum fakat ona ait her şeyi tümüyle seviyor ve kabulleniyordum. Bu kabullenişin benim canımı yakacak bir boyuta gelmesinden korkuyordum. 

Bir yıl sonra nerede olacağımızın bir cevabı yoktu. Atlas üniversiteye gidecek miydi eğer gidecekse nereyi tercih edecekti bilmiyordum. Yurt dışına çıkmak isterdi, belki oradaki ofislerden birisinin başına geçerdi. Ben kalırdım. Önümde nasıl bir hayat olduğunu bile bilmiyordum. Bir üniversite hayalim yoktu. Olmak istediğim bir meslek yoktu. Yeterince kendimi geliştirmiştim ve geliştirmek için bütün imkanlara sahiptim. Bu ülkenin eğitim sisteminin bana katacağı hiçbir şey yoktu. 

Ya babamın holdinginin başına geçecektim ya da şirketlerden birisinde çalışmaya başlayacaktım. Her iki durumda da bir işe ihtiyacım yoktu. Belki, belki ben de yurt dışına çıkardım fakat eğer Atlas burada kalacak olursa bunu yapabileceğimi sanmıyordum. Onunla bambaşka ülkelerde nefes alıyor olmak benim nefesimin kesilmesine sebep olurdu.

Bakmasın bana hiç gözleri. Hiç görmesin beni. Yalnızken otursun yalnızca yanıma. Başka insanlar varken kaçırsın bakışlarını benden. Ama gitmesin. Onun olmadığı kalbimde yaşama dair umut da yeşeremez, bilirim.

Evin kapısından içeriye girdiğimde şirketin gönderdiği hizmetlilere başımla selam verdim ve odama çıkan merdivenlere doğru ilerledim. Babamın şirkette olduğunu biliyordum. Akşam yemeğine doğru gelecekse bana haber verirdi. Bazı geceler sabaha doğru geldiği olurdu.

Babam ilgisiz bir adam değildi. Ve hatta bana vermesi gerekenden çok daha fazlasını verdiği olmuştu. Ben, onun haberi bile olmadan doğmuş bir çocuktum. Ona aittim fakat onun yerinde olsaydım ben böyle bir çocuğu kabul edebilir miydim bilmiyordum. 

Babam hiç evlenmemişti. Annemle olan ilişkileri bir bar taburesinde başlamış ve aynı gecenin sabahında bitmişti fakat annem onu hiçbir zaman bırakmamıştı. Yani, magazinden duyduklarım bunlardı ve babam da bunları inkâr etmemişti. Beni doğurmasının tek sebebi bu saltanata ve Melih Yarkan'a sahip olmaktı fakat istediğini hiçbir zaman tam anlamıyla alamadı. Ona ben bile bu serveti veremedim. Yine de belki biraz olsun beni sevseydi bu hayatta kendisine ait bir parça bulabilirdi. 

Babam doğduğumu duyduğunda bir DNA testi yaptırmış ve sonucunu alır almaz beni kabullenmiş. Anneme olan sevgisizliğini ve nefretini hiçbir zaman benim üzerime kusmamış fakat annem beni kullanarak babama ulaşmaya çalışmaktan vazgeçmemiş. Ve bu artık bana zarar verme noktasına geldiğinde babam dava açarak velayetimi üzerine almış. Aylarca başka çocukların annesinin sütünü emmişim. Beni büyüten hiçbir zaman tek kişi olamamış. 

Ve annem intihar etmiş. Boğazdan kendisini İstanbul'un derin sularına bırakarak. 

Şimdi beni anlıyor musun?

Boğulmaktan çok korkuyorum ama okyanus gözlerinde dalmaktan geri duramıyorum.

Şimdi ellerimi tutar mısın?

Odamın içerisine girdiğimde elimdeki çantayı yere bırakarak kapımı kapattım ve anahtarı birkaç kere çevirerek kapıyı kilitledim. Babam sigara içtiğimi biliyordu fakat bilmezlikten geliyordu. Bu cehennemin içerisinde kendimi bulmaya çalışırken beni görüyordu bazen elini uzatmak istiyordu fakat bunu hiçbir zaman yapamayacağını biliyordu. 

Eğer onlara inanmayı seçmezsen kelimelerin hiçbir hükmü yoktur. Babam bana ne söylerse söylesin ben ona inanmayı seçmediğim sürece bir önemi olmayacaktı. Defalarca beni nasıl sevdiğinden bahsetti. Çocukken üstümü örttü, dudakları geceleri alnıma değdi. Ama ben hissedemedim. Annemin kendisini bir denize bıraktığında nasıl hissettiğini düşündüm. Boğazına dolan suyun, genzini yakan hissin canını nasıl yaktığını düşündüm. Derin sulardan korktum. 

Zamanla babam beni kendimle baş başa bıraktı. Bunun için ona kızmıyordum. Bunun için ona minnettardım. Beni hiçbir zaman boğmadı, üzerimde baskı hissettirmedi, bana eksik olduğumu hissettirmedi. O eksikliği kendi içerisinde hisseden bendim ve böyle hissettiğim için de bana kızmadı. Şimdi içimdeki eksikliği Atlas Katrivas'la kapatmaya çalışıyorum. Bunu duysa belki babam çok üzülür. Ama bir gün o da anlar. Kelimeler onlara tutunduğunuzda sizi iyileştirir. Ben Atlas'ın sessizliğine bile tutunuyorum.

Yatağımın yanındaki çekmeceye koyduğum sigaramı ve alkol şişesini elime alarak balkona doğru ilerledim. Saat altıya geliyordu. Odamdaki balkonun kapısını açarak balkonumdaki salıncağa geçerek oturdum. Elimdeki şişeyi salıncağın hemen sağında kalan sehpanın üzerine koydum ve küllüğü önüme doğru çekerek sigara paketini açtım. Telefonumu balkonumdaki hoparlör sistemine bağlayarak her gece onu düşünürken dinlediğim o şarkıyı açtım. 

Melodi balkona yayılırken dudaklarımın arasına yerleştirdiğim sigaranın ucunu yaktım ve nefesimi içime doğru çekerek tutuşmasına sebep oldum.

Bir süredir seni izliyorum. *

Gözlerimin önüne evimin içerisinde dolanışı geldi. 

O okyanus gözlere bakakalmadan duramıyorum.
Yanan şehirler ve napalm semalar,
On beş fişek o okyanus gözlerin içinde.
Senin okyanus gözlerinde. 

Kalbimin ağardığını hissettiğimde elim, yatağımın yanından çıkarttığım bira şişesine uzandı ve şişeyi açtım.

Adil değil.
Beni nasıl ağlatacağını gerçekten biliyorsun.

Bense senin kalbine giden yolu bile bilmiyorum. Senin gözünde nasıl var olunur onu bile çözemiyorum. Bir hiçliğin içerisinde seni arıyor, kendimi sende var etmeye çalışıyorum. Yalpalayarak adımlar atıyorum. Yalnızlığımın kabuğunu kırmaya çalışıyorum. Ben senin için değişmeye çalışıyorum. 

Bana o okyanus gözleri verdiğinde,
Korkuyorum.

Hiç bu kadar yüksekten düşmemiştim.
Okyanus gözlerine düşüyorum.

Uzaklarda bir yerde, bizim için bir şarkı yazılmıştı ve ben her gece bu şarkıyı dinlerken gözlerimden süzülen yaşlara izin veriyordum. Beni paramparça etmesine izin veriyordum ve gün sonunda ona duyduğum sevgiye tutunarak toparlanıyordum. 

Melodi balkonu sarmaya devam ederken kısık bir sesle şarkıya eşlik ettim ve elimin tersiyle göz yaşlarımı hafifçe sildim. Üzerimde hala okul kıyafetlerim vardı. Elim alkol şişesine uzandı ve kafama dikerek birkaç yudum aldım. Bugün, beni yok sayışını anımsadığımda kalbimde bir burukluk olduğunu hissettim. 

Ona karşı hissettiğim bu kırgınlığın, öfkenin bile haklı bir yanı yoktu. Beni sevmek zorunda değildi. Beni görmek zorunda değildi. Belki, bir gün gerçekten de tüm Türkiye'nin konuşacağı iyi bir ilişkisi olacaktı ve ben burada aynı şarkıda onu aramaya devam edecektim. 

Belki bir gün evlenecekti ve ben onu izlemek zorunda kalacaktım. Atlas ve ben iki farklı kutuptuk. Aynı dünyanın içerisinde iki farklı insandık. O ışıkları severdi, yanında o ışıklarda bile parıltısı sönmeyen kızlar olurdu. Eğlenir, bir sonraki adımını düşünmezdi.

Bense tek kelimesini geceler boyu düşünürdüm. Tek hareketini aylarca gözümün önünden geçirirdim. Bir cümlesine saatlerimi harcayacak kadar önemserdim söylediklerini.

Bugün sana değil Katrivas, kendime kızdım. Olduğum kişi için. Kıramadığım kabuğum için. Senin için bir adım atmaya mecalim kalmadığı için.

Telefonumun melodisi balkondaki müziğin kesilmesine sebep olduğunda kızarmış gözlerim telefon ekranına kaydı. Bilinmeyen numarayı gördüğümde kaşlarım çatıldı ve telefonu meşgule attım. Müzik kaldığı yerden devam ederken bu sefer aramayı bölen mesaj bildirim sesiydi.

Bilinmeyen Numara: Hey!

Bilinmeyen Numara: Lina ben, Atlas'tan aldım numaranı, müsait olunca dönersin bebiş 

Kaşlarımı kaldırdım ve elime aldığım telefonla ona kısa bir cevap yazdım. 

Hera: Kaydediyorum, dönerim ben sana.

Derin bir nefes aldım. Geri kalan saatler Atlas için düzenlediğim çalma listesini dinlerken içtiğim sigara izmaritlerinin küllükten taşacak kadar birikmesiyle geçmişti. Ardından müziği kapatmış, duş almış ve yatağıma geçerek uyumuştum. 

Geri kalan günler ilk günden daha kötü ya da iyi değildi. Atlas'la bir daha ilk gün olduğu kadar konuşma fırsatımız olmamıştı. Bazen Defne ile bazen Lina ile takılıyordum ve Lina'nın beni yanına çağırdığı zamanlarda Atlas'la kısa muhabbetlerimiz oluyordu. Yine silikleşmiştim. Yine beni görmediği, bana bakmadığı bir konuma düşmüştüm. Ve her ne kadar kabullenmek istemesem de belki de bunun sebebi hayatında yeni birisi olmasıydı. Bilmiyordum.

Onunla aynı okulda olmak sandığım kadar kötü değildi. Günler geçmişti, haftalar bitmişti. Yalnızca bu kadar yakınımda olup bana bu kadar uzak olduğu için içten içe ona daha fazla kırılıyordum fakat bundan yine haberi olmuyordu. Bazen sigara içerken denk geliyor ve biraz sohbet ediyorduk. Gözlerimdeki bulanık sular olduğunu söyleyen adam o suların ardını görmek için hiç uğraşmamıştı. Ya da adım atması gereken kişi bendim ve ben de o adımı atmıyordum. 

Ekim ayına girmiştik ve bugün günlerden Cuma'ydı. Bu Atlas'ı iki gün görememek demekti ve onu her gün görmeye alışan ben artık hafta sonlarından nefret ediyordum. Kıracak olsa bile hiçbir şey hissetmeyen bu kalbimde ona dair bir iz olsun istiyordum. Bendeki yerini hiç kaybetmesin istiyordum. Onu kendi içimde kendime karşı bile koruyor, savunuyordum. 

Yatağımda uzanırken gözlerim telefon ekranımdaki saate kaydı. Elime aldığım telefonun kilit ekranını açarken sosyal medya hesabımda dolaşmaya başladım. Kendi hesabımdaki gönderilere göz attıktan sonra farklı bir isimle açtığım hesaba girdim ve onun hesabını arattım. 

Atlas Katrivas. 

Takipçi sayısı bir milyona yakındı. Hesabında az gönderi olmasına ve aşırı aktif kullanmamasına rağmen onu takip ediyorlardı. Eğer hesabımı silmemiş olsaydım benim de şimdiye milyona yakın takipçim olurdu çünkü ülke genelinde konuşulmuştum. Günlerce, haftalarca, aylarca. Hiç tanımadığım insanların ruhuma darbedeler indirmesine izin vermek istemediğimi fark ettiğimde ise sosyal medya hesabımı öylece silmiş kendime yalnızca seksen arkadaşımın takip ettiği yeni, gizli bir hesap açmıştım. 

Attığı son gönderilere bakarken iki gün önce bir gönderi paylaşmış olduğunu gördüm. Yanında Umut ve Rüzgar vardı. Atlas en arkadan elini kameraya uzatıyor ve ciddi bir ifadeyle kameraya bakıyordu. Rüzgar en önde dilini çıkartmıştı. Umut'sa kameraya poz vermişti. Etraf gözükmüyordu fakat kalabalık bir ortamda olduklarını tahmin edebiliyordum. Onlar hiç yalnız kalmazdı. Atlas Katrivas bu hikayenin altın çocuğuydu.

Fotoğrafın açıklama kısmına düştüğü nota bakarken gözlerim yorumlarında dolaştı. Yine binlerce beğeni ve yorum almıştı. 

Fotoğrafı paylaşırken altına Kardeeşim çekme diye not düşmüştü ve yorumların en başında gördüğüm Rüzgar ona laf atmayı ihmal etmemişti. 

@ruzgarkilic: insan etiket atar amk ya

Yazdığı yüzümde bir tebessüm oluşmasına sebep olurken Lina'nın yorumunu gördüm. Lina ile bir hafta kadar önce birbirimizi takip etmiştik. Bu yüzden Atlas'ı kendi hesabımdan takip etmiyordum. Görüp sormasını istememiştim. 

@linakorkmaz: Ortadaki BEY EVLİ, iltifatlarınızı bana iletebilirsiniz teşekkürler.

Kahkaha attım. Atlas hiç birisine yanıt vermemişti. Lina ve Umut'un tatlı bir ilişkisi vardı. Yıllardır birlikte olmaları da bunun bir karşılığıydı. Beraber büyümüş sayılırlardı.

Lina: Kaçak

Yukarıdan art arda düşen bildirimler mesajlara girmeme sebep olurken Lina'nın yazdıklarını okudum.

Lina: Bu akşam site dışında eğleneceğiz.

Lina: Hayır cevabı kabul etmiyorum, geliyorsun. 

Hera: Site dışına çıkasım hiç yok :/

Hera: Ayrıca ehliyetim de yok.

Lina: Sen on sekiz değil misin amk

Lina: Neyse hallederiz arabayı, geliyorsun bitti. 

Hera: Yok.

Gidesim yoktu. Kalkıp hazırlanmaya da üşeniyordum. Ve o kalabalığın içerisinde yine Atlas'ın hareketlerini izleyeceğimi biliyordum. Ardında bir başıma kalmış hissedecektim çünkü Atlas diğerleri geldiğinde beni bırakacaktı. Belki de Lina olduğu için bu sefer hiç benimle konuşmayacaktı.

Birkaç dakika geçmişti fakat Lina'dan bir mesaj gelmemişti. Mesajın görüldü olduğunu fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Bana kızmış mıydı bilmiyordum, bu çok umurumda da değildi. Uzandığım yerden kalkarak elimde telefonumla banyoya doğru ilerledim. Çalma listelerimden birisine girerek duş hoparlörüne bağlandım ve bir müzik açtım. Yüzüme bakım yapmaya başlayacağım sırada telefonuma gelen bildirim kaşlarımı çatmama sebep oldu.

Lina: Halledildi.
Lina: Akşam Atlas gelip seni alıyor. 

Ne?

Lina: Mümkünse şort giy çünkü motorla gelir.

Ne?

Kalp atışlarım hızlanırken hızla bir cevap yazdım. 

Hera: Saçmalama.
Hera: İşi vardır boşuna uğraşmasın. 

Lina: Ne işi olacak aynı yere gidiyorsunuz? 

Derin bir nefes aldım ve başımı iki yana salladım. 

Hera: Tamam, hazırlanıyorum. 

Değişiyorum. Onun için binlerce adım atıyorum. Kendi kabuğumu kırıyorum. Tamam demeyeceğim şeylere tamam diyorum. Dört yıldır toplasanız iki partiye katılan ben onun için bir ay içerisinde ikinci etkinliğe katılıyorum ve bütün bunların hiçbir işe yaramayacağını bile bile yapıyorum bunu.

Lina, Atlas'ın bir saat içerisinde geleceğini söylemişti. Kıyafet odama geçerek kendime uygun bir kıyafet bakmaya başladım. Elbiseyle de motora binebilirdim fakat zorlanırdım. Canım şort ya da pantolon giymek istemiyordu. Geçen gün yeterince salaş giyinmiştim. 

Elbiselerin olduğu kısmı açarak dolaba göz gezdirdim. Bedenimi saran buz mavisi elbiseme baktım. Göbeğinden sırtıma doğru uzanan yarım bir dekoltesi vardı. Elbise oldukça kısaydı ve yanlarındaki büzgüler dans ederken yukarıya doğru çıkmasına sebep oluyordu fakat dans edeceğimi zannetmiyordum. İnce askıları vardı. Bu elbiseyi giymek istediğime karar verdiğimde elbiseyi elime aldım ve ayakkabılarıma baktım. Bacaklarıma doğru dolanan, üzerinde küçük kelebekler bulunan mavi ve beyaz renklerin hâkim olduğu ayakkabımı elime alarak kapının girişine bıraktım.

Üzerimdeki kıyafetleri çıkartarak elbiseyi üzerime giydiğimde boy aynasındaki yansımama baktım. Gayet şık gözüküyordu ve mini elbise bacak boyumun olduğundan daha uzun gözükmesine sebep olmuştu. Arka kısmımın açılmaması için elbiseyi biraz aşağıya çekiştirdim. Makyaj masama doğru ilerleyerek gözlerime mavi ve beyaz renklerinin hâkim olduğu bir makyaj yaptım ve gözlerimin altına beyaz göz kalemi sürdüm. Dudaklarıma hafif bir parlatıcı sürerek daha da dolgunlaşmalarına sebep oldum. Saçlarımı hafif dalgalı hale getirmiştim. 

Elime ünlü bir markanın beyaz, taşlı çantasını alarak telefonumu ve sigaramı içerisine yerleştirdim. Kredi kartlarımı ve bir miktar nakit parayı da yerleştirdiğimde ayağıma topuklu ayakkabılarımı giydim ve gözlerim saate kaydı. Yaklaşık beş dakikam vardı. Odamdan çıkarken kapıyı açık bırakmıştım. Merdivenlerden inerken merdivenlerde çıkan tok gürültü ev halkının dikkatini çekmeme yetmişti. Babam salonda oturuyor olmalıydı. 

"Babam nerede?" dedim gördüğüm hizmetlilerden birisine. 

"Salonda," diyerek tahmin ettiğim cevabı verdiğinde tebessüm ettim ve salona doğru ilerledim.

"Baba!" Ona seslenerek salona girdiğimde bakışlarını önündeki bilgisayardan kaldırarak bana çevirdi. Kaşları şaşkınlıkla havalanırken yanına doğru ilerledim. 

"Nereye böyle?" diye mırıldandı gözüne taktığı gözlüğü çıkartırken. 

"Dışarı çıkacağız," dedim ona haber vererek. 

"Kiminle?" Bu tarz ani gezmelerime alışık değildi. 

"Arkadaşlar," dedim ve sorun çıkarmaması için ekledim. "Atlas götürecek." Çatık olan kaşları indiğinde başıyla beni onayladı. 

"Onda kalmak yok," dedi dosyalarını eline alırken. 

"Yok zaten," dedim sanki daha önce kalmamışım gibi.

"İyi eğlenceler," dediğinde eğilerek onu yanağından öptüm. Yüzünde bir tebessüm oluştuğunu hissettim. 

"Çok güzel olmuşsun," diye ekledi ben uzaklaşırken. Arkamı dönerek elimle ona bir öpücük gönderdim ve kapıya doğru ilerlerken seslendim. 

"Geç kaldım!"

Kapının önündeki portmantodan beyaz ince ceketimi alıp üzerime geçirirken hizmetli evin kapısını açmıştı. Hava hala çok soğuk değildi fakat bazen akşam serinliği ile karşı karşıya kalıyordum. 

Evin bahçesinin çıkışına doğru yürürken kapının önünde duran motorun kime ait olduğunu biliyordum. Kalbim, attığım her adımda daha da hızlanırken kendi içimde mırıldandım.

Lütfen Atlas. Bu gece kalbimi kırma. 

Bahçenin kapısından çıktığımda kaskını başından çıkartıyordu. Eline aldığı kaskını tutarken bakışlarını bana çevirdi ve gözleri üzerimde dolaştı. Ayaklarımda olan gözleri bir süre bacaklarımda oyalanırken yüzüme doğru tırmandı. 

"Siktir," dediğini işittim. Kaşlarım çatıldı. Hayır, dedim. Bu gece kalbimi kırma.

"Ne?"

Bir şey söylemedi. Bir ayağı yerden destek alarak motorunun düz durmasına sebep olurken gözleri üzerimde dolaşmaya devam etti. Bir ayağıyla motorunun sabit durması için kenarındaki yeri açtı ve bunu yaparken gözlerini üzerimden çekmedi. 

"Ben seni böyle motoruma nasıl bindireceğim?" dedi bakışlarını çekmeden. 

"Ne var halimde?" Beklediğim karşılama kesinlikle bu değildi. Üzerinde deri ceketi vardı ve bu sefer içine siyah bir tişört ve siyah pantolon giymişti. Atlas'ı yalnızca siyah pantolon giyerken görüyordum. 

"Her yerin açılır," dedi bunu neden sorun ettiğini anlamasam da. Omuz silktim. 

"Benlik sorun yok." Başını sağa doğru eğdi.

"Melih amca biliyor mu motorla gideceğimizi?" 

"Yok," dedim tavrından sıkılarak. "Gidebilir miyiz artık?" Canımı sıkıyordu. Aptal herif. 

Derin bir nefes aldı ve bir şey söylemeden motorunun arkasındaki kaskı bana doğru uzattı. Kaskı saçlarımın bozulacağını bile bile başıma geçirirken Atlas da çıkarttığı kaskını takmıştı. Artık yalnızca gözlerini görebiliyordum. Ardından üzerindeki deri cekete uzandı ve ceketini çıkartarak motora bindi. O bindiğinde ben de kaldırımın kenarından ayaklarımı sağ taraftan sarkıtarak motoruna bindim. Motoru çalıştırmadan önce eline aldığı ceketi bana arkaya doğru uzattı.

"Üstüne örtersin," dedi sakin bir sesle. 

"Saçmalama Atlas," dedim derin bir nefes alarak. "Sanki parti boyunca dizime ceket örteceğim."

"Lan sorun kısa giymen mi sence?" Sesi kaskının içinden boğuk geliyordu. "Motorda üstün açılır kızım. İstanbul trafiğinde adam mı dövelim?"

"İyi be," dedim uzattığı ceketi alıp bacaklarımın arasına sıkıştırırken. 

"Alıştın sen de iyice," dedi konuyu bir anda değiştirerek. 

"Neye?"

"Benim partilere benimle gelmeye." Ardından ekledi. "Sıkı sarıl." Kollarımı onun beline dolarken içime dolan sıcaklık hissi kalbimdeki yerini bana bir kere daha hatırlattı. Motoru çalıştırdığında kollarımı bedenine daha da bastırdım ve onu hissetmek istercesine ona tutundum. Belki onun için hiçbir önemi yoktu fakat bu gece ona sarılıyordum. Günlerdir iki kelime konuşamadığım Atlas'ın varlığını kollarımın arasında hissediyordum. 

Bir insan sana kollarını sardığında yükünü onun omuzlarına bakırsın.

Bu gece, kollarını sana saran bendim. Ama göğsümdeki yükü sen sırtlandın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu