0 %

3

Yazı Boyutu
100%

BÖLÜM 3: Derin Sular

Ve ben artık saklanamıyorum. İçimdeki histen kaçamıyorum. Derin sularda yüzüyorum, tut ellerimi boğulmaktan çok korkuyorum.

Hiçbir nefret ya da sevgi hiç kimse olman kadar acıtamaz canını. Ya da bazen hiç kimse olmak gerekir çünkü nefreti sahiplenemez göğsün. Bir hastalık gibi yayılır damarlarına acı. Kaçsan kaçamazsın, kabullensen bir yanın sana hep kırgın kalır bilirsin.

Şimdi kırgın yanlarımı bir yanıma topluyorum. İçimdeki yalnızlığın bana hissettirdiklerinden kaçmaya çalışırken odamda bir yabancının hayaletiyle savaşıyorum. Göğsümü ezip geçen sevgine tutunuyorum. Bir insan nasıl sevilir anlamaya çalışıyorum.

Atlas'la dakikalarca balkonda oturmuştuk. Gözlerimin kapanmaya başladığını hissettiğimde beni dürterek uyandırmıştı. "Hera," diye mırıldandı ayağa kalkmam için kolumu hafifçe kavrayarak. 

"Hım,"

"Gel de sana yatacak yer ayarlayalım," dediğinde gözlerimi araladım. 

"Eve gitsem?" dedim uykulu halime aldırmadan ve ondan destek alarak ayağa kalktım. 

"Kim götürecek seni?" Göz çevresi kızarmıştı. Müzik sesi artık yoktu. Parti dağılmış olmalıydı. Göz çevresinin kıp kırmızı olduğunu gördüm.

"Taksi?" dediğimde gözlerini kıstı. 

"Babanla sorun yaşarsın, anladım."

"Ben babana söyledim gelmeyeceğini," dedi biz içeriye girerken. 

"Kızmadı mı?"

"Yok, arkadaşlarla sabaha kadar oturacağımızı söyledim. Sabah okula gidecekmişiz ama."

"Siktir," diye mırıldandım. "Saat kaç oldu? Bombok biri oluyorum uykusuz kaldığımda."

"Uyandırırım ben seni," diye mırıldandı Atlas balkonun kapısını kapatırken. Odanın içerisi onun gibi kokuyordu. Parfümünün kokusu odaya yayılmıştı. 

"Kıyafetim yok," dediğimde dolabına doğru ilerledi. Bense yatağına oturarak ayağımdaki topuklu sandaletleri çıkarttım. Kıyafet odasına girerek siyah bir tişört ve aynı renkte şort çıkartıp geldiğinde gözlerimi kıstım. Başım hem ağrıyor hem dönüyordu. Karıştırdığım alkolün bedelini ödüyordum.

"Bunları dene bi istersen." Başımla onu onayladım. "Kıyafet odasındayım ben," diye eklediğinde bir cevap vermedim. Çıktığı odaya geri girdiğinde üzerimdeki elbiseyi ve sutyenimi çıkarttım. Ne yaşandığını tam olarak kavrayabildiğimi hissetmiyordum fakat ellerimin arasında duran siyah tişört Atlas’a aitti. Onun dünyasında, onunla bir gün. Bir gece. 

Zihnimde balkonda konuştuğumuz cümleler dönüp durdu. Yalan söylüyordu. Evet ben de onunla hiç konuşmamıştım ama konuşsaydım da bir şey değişmezdi. Beni bir anda sahiplenmezdi. Beni arkadaşlarının içerisine almazdı. Şimdi bunu yapıyor olma sebebi bir bakıma zorunda kalıyor olmasıydı. 

Üzerime tişörtünü giydiğimde şortunu da ayaklarımdan geçirdim ve belime oturmayan şortunun bana olması için iplerini sıkmaya çalıştım fakat başaramadım. 

"Atlas," dedim buraya gelmesini isteyerek. 

"Müsait misin geleyim mi?" diye seslendiğinde onu onayladım. 

"Gel," harfler ağzımda yuvarlanıyordu. Kapıyı açarak içeriye girdiğinde üzerimde tişörtü vardı. Altımdaki şortu çekebildiğim kadar yukarı çekmiştim ve kafam karışmış bir halde elimdeki iplere bakıyordum. 

"Olmuyor bu bana," dedim ne yaptığımı bilemeyerek. "Ne kadar kocamansın sen?" Kaşlarını kaldırarak bana baktığında yüzünde gülmemek için zor durduğunu fark ettiğim bir ifade vardı. Dudaklarını birbirine bastırarak bana doğru ilerledi.

"Ver bakayım," dedi ellerimle tuttuğum şortun iplerini eline alarak. Şortun düşmemesi için kumaşın yanlarından tutarak yukarı çekmeye devam ettim. İpleri birbirine geçirerek sıkıca bağladığında mırıldandım. 

"Tamam," daha fazla sıkarsa boş midem sırtıma yapışacaktı. Uyarımın ardından ipleri birbirine geçirerek bağladı. 

"Tamam mı?" dediğinde başımı olumlu anlamda salladım ve yatağa doğru ilerleyerek kendimi yatağına bıraktım. 

"Yatağına makyajım akacak," dedim boğuk sesimle. 

"Sorun yok," diye mırıldandı ve arkasını dönerek kapıya doğru ilerledi. "Üç dört saatin var, uyu. Sabah kaldıracağım." Kapıyı açtığında içime dolan isteğe engel olamayarak mırıldandım. 

"Atlas,"

"Efendim?" Kapının kolundaki elini çekmeden yavaşça bana doğru baktığında ona baktım. 

"İyi uykular." Derin bir nefes aldı. 

"İyi uykular Hera," dedi bana bu gece yaşamak için başka bir sebep vererek. Gözlerimi onun sesinin ardından kapadım. Burnuma dolan parfüm kokusunu içime çektim, yastığında uyuya kaldım. Ve bu yıllardır gerçekten dinlendiğimi hissettiğim tek geceydi.

-VİNYET-

Bir insanla zihninizde konuşmak demek odanızda onun hayaletiyle savaşmak demekti. Ve böyle bir savaşı kazanamazdınız çünkü aslında karşınızda hiç kimse yoktur bilirsiniz. Yine de savaşmaya devam edersiniz. Konuşursunuz, duyacakmış gibi anlatırsınız. Sustuğunuzda göğsünüze oturan yumrudan, yutkunamama hissinden kaçarsınız.

Ve aslında savaştığınız kişi yine aynadaki yansımanızdır. Çünkü konuştuğunuz bir özne değil, hislerinizdir. İnsanın kendisiyle olan savaşı böyle başlar. İnsanın insanlıkla olan savaşı böyle biter. 

Gözlerimi aralamama sebep olan Atlas'ın sesi ya da varlığı değildi. Odaya sızan güneş ışığı saatin altı olmasına rağmen gözlerimin açılmasına sebep olmuştu ve ben yarım saattir odada bekliyordum. Üzerimde ona ait bir şort ve tişört vardı. Dün gece yaşanılanlar geceleri kurduğum hayallerden bir parça gibiydi. Üzerimdeki kıyafetlere aldırmadan odanın içerisinde telefonumu aradım fakat bulamadım. Balkonda, kıyafet odasında ya da odanın hiçbir köşesinde telefonum yoktu.

Kapıyı aralayarak yavaş adımlarla aşağıya doğru indiğimde Atlas'ın salonda uyuduğunu gördüm. Evde onlarca oda vardı, neden diğer odalardan birisinde uyumayı tercih etmemişti? Evde bizden başka birisi olup olmadığını bilmiyordum. Beyaz kanepenin üzerine yüz üstü uzanmıştı. Elinin altına aldığı küçük yastığa yüzü gömülüyordu. Kahve saçları güneş ışığıyla parıldıyordu ve omuzlarındaki küçük dövmeler ortaya çıkıyordu. Altında şort vardı. Odadan çıkarken giydiği tişörtü odanın içerisine bir yere bırakmıştı. 

Evin içerisi darmadağındı. Yerde alkol şişeleri vardı. Salondaki klima çalışıyordu ve Atlas'ın üzerinde herhangi bir örtü bulunmuyordu. Etraftaki çöplerin arasında klimanın kumandasını aramaya başladım. Atlas'ın uyanmaması için yavaş hareket etmeye çalışıyordum.

Kumandayı elime aldığımda salonun içerisine yayılan alarm sesi yerimde sıçramama sebep olurken Atlas'ın mırıltısını duydum. "Sikeyim!" Bedenimi arayana doğru döndürürken gözlerim Atlas'ın uykulu gözleriyle kesişti. Gözünün içi hala hafif kırmızıydı. Okyanus mavisi gözleri kumral teninin üzerinde parlıyordu. Kısık gözleri ne yaptığımı anlamak istercesine beni inceliyordu. 

"Üşüme diye," dedim başımla klimayı göstererek. "Kapatacaktım." Bir şey söylemeden gözlerini kapattı ve bir süre bekledi. Ardından gözlerini yeniden araladı. 

"Günaydın," diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek. 

"Saat sabahın altı buçuğu," dedi yattığı yerde kollarını açıp bedenini gererken. Belirginleşen kasları gözlerimi kaçırmama sebep oldu. "Ne günaydını amına koyayım?"

"Sözde sen kaldıracaktım beni," dedim ettiği küfre aldırmadan. "Gözünü açamıyorsun daha."

"Geleceğim şimdi kendime," diye mırıldandı uykulu sesiyle. Ayağa kalktı ve kanepelerden birisinin üzerine fırlattığı tişörtünü eline alarak üzerine geçirdi. 

"Neden salonda yattın?" diye sordum merakıma yenik düşerek. Yarım saat önce uyandığım için oldukça ayık hissediyordum. 

"Diğer odalarda üzerinde yatabileceğim bir şey yok," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Nasıl?"

"Sen bu evi nasıl o piçlerden koruyorum sanıyorsun," diye mırıldandı eline aldığı telefonla mutfağa doğru ilerlerken. 

"Eve yatak koymayarak?" dedim tek kaşımı kaldırarak ve onu takip ettim. Başını olumlu anlamda salladı. 

"Aynen öyle."

"Bayıldım," diye mırıldandım. "Dahice."

O kendisine su doldururken ekledim. "Ve kusura bakma yatağından ettim seni de."

"Asıl sen kusura bakma," dedi omuz silkerek. "Evine bırakmam gerekiyordu seni." 

"Sorun değil ama telefonum yok," dediğimde başıyla salonu işaret etti. 

"Sehpanın üzerinde. Balkonda unutmuşsun." Bardağa doldurduğu suyu içip bardağı tezgâha bıraktığında salona geri döndük ve sehpanın üzerinden telefonumu aldım. 

"O zaman beni eve bırakırsın?" diye mırıldandığımda eline telefonunu almıştı. 

"Beş dakika oyalan duş alıp üstümü değiştireyim. Gidip geri gelirsem okula geç kalırım."

"Olur," dediğimde telefonuna bakmaya devam ederek merdivenlere doğru ilerledi. O yukarıya çıkarken ben de kalktığı koltuğa oturdum. Gözlerim üzerimdeki kıyafetlerde dolaştı. Saçlarım berbat bir haldeydi. Muhtemelen kırmızı rujum yüzüme dağılmıştı ve gözlerim akmıştı. Üzerimde bana bol gelen siyah tişörtü vardı. Belimdeki ipler iyice sıkılmıştı. 

Dün gece yaşanılanları hatırladığımda elimi başıma koyarak gözlerimi kapattım. Şortumun iplerini Atlas sıkmıştı ve ben bana dokunuşunu tam olarak hatırlayamayacak kadar sarhoştum. Bu durum midemin kasılmasına sebep olurken kendi içimde kendime kıstım. Yapacak hiçbir şey yoktu.

Bugün Katrivas kolejinde ilk günüm olacaktı. Oradaki ortama nasıl alışacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. İnsanlarla iletişim problemim olmazdı fakat soğuk tavrıma alışmaları zaman alırdı. Bu bir miktar gerilmeme sebep oluyordu. 

Atlas birkaç dakika sonra okul formasıyla aşağıya indiğinde gerçekten de söylediği gibi beş dakikada hazırlanmış olmasına şaşırmıştım. Saçları nemliydi. Muhtemelen yalnızca havluyla kurulamıştı. 

"Gidelim," dediğinde ayağa kalkarak onu takip ettim. Telefonunda bir numara tuşlayarak kulağına götürdüğünde onu takip etmeye devam ediyordum. 

"Eve girebilirsiniz," diye mırıldandığında telefonun açıldığını anlamıştım. Yüzümüze gelen güneş gözlerimin kısılmasına sebep oluyordu.

"Evet dört gibi evde olurum. O saate kadar bitirilsin." Temizlik şirketiyle konuştuğunu anladığımda onu dinlemeyi bıraktım. O da telefonu ardından kapatmıştı zaten. Range Rover'ının kapılarını açtığında üzerimdeki kıyafetlerle beni hiç kimsenin görmemesi adına hızlıca arabaya bindim. Ayağıma Atlas'ın evinde bulduğum terliklerden birisini geçirmiştim ve kıyafetlerimi Atlas'ın odasında unutmuştum. Muhtemelen dışarıdan berbat gözüküyordum. 

Şu ana kadar bunu umursamamıştım fakat Atlas'ın sabahtan beri beni böyle görüyor olduğu gerçeği aklıma geldiğinde kendi içimde gerildim. 

Atlas kolunu yasladığı kısmı kaldırarak içerisinden güneş gözlüğünü çıkarttı ve gözlüğü taktı. Üzerinde beyaz okul gömleği vardı. Altında klasik siyah dar okul pantolonu vardı ve hem pantolonunda hem gömleğinde okulun logosu bulunuyordu. 

Kızlar için etek, şort etek ya da pantolon seçeneklerinin olduğunu biliyordum. Muhtemelen babam hepsini hazırlatmıştı. 

"Teşekkür ederim," diye mırıldandım Atlas'a veda ediyor gibi hissederek. Bir rüyadan uyanıyor gibi hissediyordum. Arabayı çalıştırırken mırıldandı. 

"Ne için?"

"Dün gece, Melisa, yatak," dedim art arda sıralayarak. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. 

"Hiçbiri önemli değil de Hera," dedi bakışlarını bana doğru çevirdi ve yolun sağına baktı. "Ama kıyafetlerimi getirirsen sevinirim." Yüzüne baktığımda oldukça ciddi olduğunu fark ettim. 

"Yo," dedim gülerek. Canım onunla uğraşmak istemişti. "Getirmeyeceğim, benim oldular."

"Beline otursun diye şortun ipini beş kere dolamam gerekti kızım," diye çıkıştı. "Nerede senin oldular? Bak dün de beyaz keten gömleğimi yürüttün tık yok."

"Satacağım," dedim sırıtarak. 

"Ne?"

Omuz silktim. "Baya satacağım giyilmiş Atlas Katrivas gömleği nereden baksan taliplisi var. Bir yüz dolar eder."

"Çık," dedi evimizin olduğu sokağa girerken. "Ucuza verdin beni."

Beni öldürseler seni ya da sana ait olan bir şeyi vermem.

"Aman be," dedim ona takılmayı bırakarak. "Getiririz kıyafetlerini." 

Evin önünde durduğumuzda ona döndüm. "Görüşürüz." 

"Neye veda ediyorsun?" dedi Atlas beklemediğim bir tavırla. "Koş hazırlan gel."

"Ne?"

"Ben bırakacağım seni, emir büyük yerden."

"Nerden?" dedim bir anlık gafletle. 

"Baban söyledi dün, sabah okula bırakırsın diye. Olur dedim."

"Ben hızlı hazırlanamam ama öyle enin gibi," diye uyarıda bulundum çünkü kırk dakikadan erken gelmemin mümkün olmayacağını biliyordum.

"Sıkıntı değil," diye mırıldandı ve kapıyı işaret etti. 

"İyi o zaman." Telefonumu koltukta bırakarak kapıyı açtım ve arabasından inerek hızlı adımlarla odama evin kapısına ilerledim. Ayağımdaki terliklere aldırmadan hizmetlinin açtığı kapıdan girdiğimde kimse hiçbir şey sormamıştı. Muhtemelen babam onları da bilgilendirmişti. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama ulaştım. Sanki biraz yavaş olsam beni bırakır gider gibi hissediyordum. Bu hissin bir sebebi var mıydı bilmiyordum. 

Güvensizlik, dedi iç sesim. Sen ona sırılsıklam aşıksın ama ona bile güvenmiyorsun. 

Hayır, buna inanmıyordum. Ben ona güveniyordum, sadece, sadece...

Bunu düşünmek istemediğim için başımı iki yana salladım ve üzerimdeki kıyafetleri hızlı bir şekilde çıkartarak yere attım. Odamın içerisinden banyoya açılan kapıya doğru ilerleyerek banyoya girdim ve aynanın önüne geçerek elime makyaj temizleme suyumu aldım. Alelacele pamuğa döktüğüm suyla gözlerimi ve göz altlarımı ovaladım. Yüz makyajımı çıkartabildiğim kadar çıkarttıktan sonra duşa kabinin içerisine girerek suyu ayarladım. Hızlı olmaya çalışarak duş almaya çalışırken başımdan aşağıya süzülen su kendime gelmeme ve yaşadıklarımla yüzleşmeme sebep oluyordu. 

Olaylar ardı ardına gelişirken ne yaşandığının, nerede olduğumun tam olarak farkında bile değildim. Atlas'ın evinde kalmıştım. Onun partisine katılmıştım. Benim için bir adım atmış, Melisa ile konuşmuştu. Bütün bunlar hiçbir şeyin kanıtı değildi fakat ben artık Atlas Katrivas'ın hiç kimsesi değildim.

Gözlerine bir fotoğraf karesinden hasret kalmayacaktım. Yüzümü gördüğünde en kötü bir tebessümü olacaktı. Ona selam verebilecektim. Aynı evde dolaşan iki yabancıdan ibaret kalmayacaktık. 

Zihnimdeki düşünceler yüzümdeki gülümsemenin büyümesine sebep olurken derin bir nefes aldım ve suyu kapatarak duştan çıktım. Bornozumu alarak üzerime geçirdiğimde ayağıma odamın içerisinde kullandığım terliklerimi geçirerek hızlı adımlarla kıyafet odama doğru ilerledim. Tahmin ettiğim gibi okul için asılan formalarımdan okul eteği olanı ve kısa kollu tişörtü aldım. Ardından iç çamaşır çekmecemi açarak üzerime uygun renkte iç çamaşırı aldım ve bornozumu çıkartarak iç çamaşırlarımı giydim. Ardından eteği üzerime geçirdim ve gömleğimin ıslanmaması için gömleğimi elime alarak odama geri döndüm. Gömleği yatağımın üzerine bırakarak banyoya geçtim. Saç kurutma makinasını çalıştırarak saçlarımı kuruttuktan sonra hafif bir makyaj yaparak odama geri döndüm. Üzerime gömleğimi de giydiğimde yatağımın kenarındaki sırt çantamı elime alarak dolaptan spor ayakkabılarımı çıkarttım ve ayakkabılarımı da giydikten sonra hızla odadan ayrıldım.

Merdivenleri hızlı hızlı inerken içimde çocuklara ait bir sevinç olduğunu hissediyordum. Evden çıktığımda Atlas'ına arabasının hâlâ kapıda olduğunu gördüm. Hızlı adımlarla arabanın yanına gelerek kapıyı açtığımda ellerini direksiyonun üzerinde birleştirmiş başını da kollarının arasına almış olduğunu gördüm. 

"Hey!" diye seslendim koltuğa bıraktığım telefonumu elime alırken. Başını yasladığı yerden kaldırırken bakışlarım üzerindeydi. Gözlüğünü hâlâ çıkarmamıştı. Gözlerini göremiyordum.

"Uzun derken böyle bir şeyden bahsetmiyordum," diye mırıldandı ve arabayı çalıştırdı. Uyumamışsa bile beni beklerken hafif daldığı her halinden belliydi. 

"Söylemiştim ben," dedim omuz silkerek ve emniyet kemerimi takarak telefonumun ekranını açtım. Arayan ya da mesaj atan hiç kimse yoktu. Okuldan ayrılmam bile hiç kimsenin umurunda olmamıştı.

"İlk derse geç kaldık bile," diye mırıldandım.

"Boş versene, okul bizim." Kurduğu cümleye güldüğümde ekledi. "Yoldan bir kahve alacağım sen de istiyor musun?" Başımı hayır anlamında iki yana salladım.

"Yok," diye mırıldandım. Yol üstünde gördüğü bir kahvecide durarak kendisine kahve alıp gelmişti. Bense arabada onu beklemiş ve sosyal medya hesaplarımda dolaşmıştım. Zaten takip ettiğim çok fazla insan yoktu. Yolun kalan kısmı sessiz geçmişti. Atlas yanımda kahvesini içerken arabayı kullanmıştı ve iki üç dakika içerisinde okulun otoparkına giriş yapmıştık. Burası öğretmenler içindi fakat Atlas on dokuz yaşında olduğu için okula arabayla geliyordu ve otoparkı da kullanıyordu. Bir de arada motoru olan öğrenciler motorlarını park ediyorlardı.

Arabadan indiğimizde derin bir nefes aldım. Okulun bahçesi öğrenci doluydu. Teneffüste olduklarını anladığımda Atlas'a döndüm. 

"Sence ne kadar dedikodu malzemesi olurum Atlas Katrivas?" dedim mırıldanarak. 

"Niye?" dediğinde gözlerimi devirdim. 

"Dün partiye bugünse okula seninle geliyorum," dedim bize bakan öğrencilerle göz göze gelmemeye çalışırken. 

"Bunun için bana ihtiyacın yok küçük kaplan," dedi bana bir öğüt verircesine. "Sen zaten Hera Yarkan'sın sadece bu okula başka okuldan geldiğin için bile günlerce konuşulacaksın." 

Haklıydı fakat beni ilgilendiren, dikkatimi çeken kısım bu kısım değildi. "Sana kolay gelsin," diye mırıldandı elini omuzuma hafifçe vurdu ve hemen sonra hızlı adımlarla ilerledi. Ben ne olduğunu anlayamazken o çoktan daha sonradan fark ettiğim arkadaş grubunun yanına gitmişti. Kaşlarım havalandı. Elimdeki çantayı tek omuzuma aldım. Atlas Katrivas'la olan günü birlik arkadaşlığımız demek ki buraya kadardı. Kendi dünyasına geri dönmüştü. Bense şimdi onun dünyasında, kendimle baş başaydım.

Gözündeki güneş gözlüklerini çıkartmadan arkadaşlarının oturduğu çardağa oturup iki dirseğini çardağın sırt yaslama kısmına yasladığında bakışlarımı onun üzerinden çektim. Bu kocaman okulda bir başıma kalmıştım. Önümdeki büyük beyaz binaya baktım.

Ön tarafında beyaz kolonlar vardı ve yukarıya doğru tırmanarak üzerindeki tabelayı ön plana çıkartıyorlardı. Bina beyazdı. Dışarıdan bakıldığında okuldan ziyade Balat'ın görkemli otellerine benziyordu. Bahçe geniş bir alana yayılıyordu ve bahçede ayrı bir kafeterya vardı. Etrafa çardaklar ve öğrencilerin oturabilmesi için banklar yerleştirilmişti. Okulun sağ tarafında büyük bir voleybol alanı ve basketbol sahası bulunuyordu. Onun arkasında futbol sahası olduğunu görebiliyordum. 

Yavaş adımlarla bahçedeki insanların arasından geçerek okulun girişine geldiğimde derin bir nefes aldım. Merdivenleri birer birer çıkarak okulun büyük kapısından içeriye girdim ve içeride çalışan klimalar biraz olsun serinlememe sebep oldu. 

Gözlerim okulun girişinde dolaşırken sol tarafta danışma olduğunu gördüm. Danışmanın beyaz büyük bir masası vardı. Hemen arkasında hafif tonlarda döşenmiş raflar vardı ve raflarda okulun kupaları ve plaketleri yer aklıyordu. Yukarıdan aşağıya inen avizeler okulun içerisine daha görkemli bir hava katmıştı. 

"Merhaba," dedim danışmaya doğru ilerleyerek. Danışmada oturan koyu siyah saçlı kadın bana gülümseyerek bakışlarını çevirdi. 

"Merhaba." Tebessüm ettim. 

"Yeni öğrenciyim müdürün odası ve lavabo ne tarafta acaba?"

"Ah," dedi elini önündeki kağıtlara çevirerek. "Hera olmalısın. Okulun haritası burada Hera. Bir süre bununla idare edersen sorun yaşamazsın. Sormak istediğin bir şey olursa ben yine buradayım."

"Teşekkür ederim." Gözlerim yaka kartına kaydı "Mine Hanım," dedim ve bana uzattığı küçük broşürü elime aldım. Her şey olması gerektiğinden çok daha fazla zor ve zorlayıcı hissettiriyordu. 

Önce lavaboya gidecek, elimi yüzümü düzeltecektim. Ardından müdürün odasına geçer, sınıfımı öğrenirdim. Elimdeki broşüre bakarak asansöre doğru ilerledim fakat öğrenci kartım olmadığından asansörü kullanamayacağımı asansörün önüne geldiğimde fark etmiştim. Tekrardan merdivenlere yönelerek bir üst kata doğru ilerledim. Öğrencilerin yanından geçerken birkaçının bana baktığını ve hakkımda fısıldaştığını fark edebiliyordum fakat çok umurumda olan bir durum değildi. Muhtemelen yeni olmamdan, nasıl buraya geçtiğimden bahsediyorlardı.

Haritadan bu kattaki lavaboyu gördüğümde tuvaletlerin olduğu kısma ilerleyerek lavabonun kapısının önündeki sensöre elimi tuttum ve kapının otomatik bir şekilde açılmasına sebep oldum. İçeriye girdiğimde okulunun içinin aksine siyah beyaz döşenmiş olan lavabonun aynasına doğru ilerleyerek kenardaki askılara elimdeki çantayı astım.

Aynadaki yansımama bakarken midemdeki kasılmalar geçmediği için kendime sinirleniyordum. Sabahki aceleme rağmen makyajımı gayet iyi yapmıştım. Aynaya yansıyan açık kumral saçlarım göğsüme kadar uzanıyordu. Tişörtüm üzerime tam olmuştu ve eteğimin içerisine sokarak ön kısmını düzeltmiştim. Çıkık elmacık kemiklerim vardı. Yüzümün ve bakışlarımın dışarıdan bakıldığında da soğuk durduğunu fark ediyordum. Açık kahve gözlerim bomboş bakıyordu ve insanları itiyordu. Bunun üzerine eklenen tavırlarımsa durumu iyice korkunç bir hale getiriyordu. Boyum ortalamanın üstündeydi. Çevremdeki kızlardan biraz daha uzun kalırdım. Dudaklarım dolgundu fakat sebebi dudaklarıma işlem yaptırtmış olmamdı. Bunun dışında yüzümde hiçbir işlem yoktu. Zaten çıkık hatlara sahiptim ve estetiği ileriki yaşlarım için uygun görüyordum. Saçlarımı toplayarak geriye doğru birkaç adım attım.

Bakışlarımı aynadan çekerek astığım çantamı elime aldım. Ben aynada oyalanırken içeriye birkaç kişi girip çıkmıştı fakat o an odak noktam onlar değildi. Kapının yanındaki sansöre elimi uzatarak kapının açılmasına sebep oldum ve lavabodan çıktım. 

Elime tutuşturulan broşürü çantamın ön gözünden çıkartarak koridorda ilerlemeye devam ettim. Müdürün odası bir üst kattaydı. Midemin bulandığını hissediyordum, bu his yüzümü buruşturmama sebep olurken gözlerimi kıstım ve merdivenleri yavaş adımlarla çıktım. Yanımdan geçen öğrenciler elimdeki broşüre ve bana bakarak yürümeye devam ettiler.

Üst kata geldiğimde merdivenin tam karşısında olan büyük kapının üzerindeki müdür yazısına bakarak elimdeki broşürü tekrar çantamın bir köşesine koydum. 

İlker Basmacı.

Kapıdaki müdür yazısının altına büyük harflerle yazılan isim buydu. Omuzumdaki çantayı sıkıca kavrayarak odaya doğru ilerledim ve camdan kapıyı tıklatarak hafifçe araladım. 

"Hocam?" İçerideki büyük kahve masanın arkasında oturan takım elbiseli adam bakışlarını bana çevirdiğinde onu inceledim. Kısa boyluydu ve hafif kiloluydu. Gözleri yeşildi fakat çekik ve küçük gözlere sahip olduğu için fazla dikkat çekmiyordu. 

"Hera?" dedi ayağa kalkarak. "Hoş geldin." Yüzündeki büyük tebessüme küçük bir tebessümle karşılık verdim ve kapının ardımdan kapanmasına sebep olarak tamamen içeriye girdim. Masasının sağ tarafında büyük bir kitaplık bulunuyordu ve boydan camı arkasına almıştı. 

"Hoş buldum," diye mırıldandım. 

Gözleri saate doğru kaydı. "Umarım burası senin ve geleceğin için daha sağlıklı olur." 

Geleceğim için bir okula ihtiyacım yoktu, bunun müdür de farkındaydı fakat zorunda kaldığı için kurduğu cümlelere devam etti. 

"Sınıfın 12 H, ilk dersin edebiyat. Haftalık ders bilgilerin için danışman öğretmeninden bilgi alacaksın. Sormak istediğin bir şey olursa da ben buradayım. Bu da öğrenci kartın." Başımla onu onayladım ve uzattığı siyah renkli kartı elime aldım

"Tekrardan teşekkür ederim, kolay gelsin." 

Başımla selam vererek Müdür Bey'e arkamı döndüm ve odadan çıktım. Çantama koyduğum broşürü çıkartarak on ikinci sınıfların hangi katta olduğuna baktım. Tahmin ettiğim gibi öğrencilerin sınıf düzeyleri aşağıdan yukarıya doğru sıralanmıştı ve on ikinci sınıflar en üst kattaydı. Elimdeki kartı okulun asansörüne okutarak asansörü çağırdım ve asansörün önünde beklemeye başladım.

Atlas'ın hangi sınıfta olduğunu merak ediyordum ve bir diğer yanım içten içe onu düşünüyordu. Bu koridorlarda büyümüş olmalıydı. On beş yaşındayken bu kapıdan giren Atlas'la on dokuz yaşında bu kapıdan çıkacak olan Atlas arasında nasıl farklar olduğunu merak ettim. 

Ona karşı göğsümde bir kırgınlık vardı fakat o kırgınlıkla baş etmeyi öğrenirdim. Hep öğrenmiştim.

Asansörün içerisine girdiğimde dördüncü kat için düğmeye basarak bekledim. Ben müdürün odasındayken zil çalmış olmalıydı. Etrafta hiç kimse yoktu ve koridorlar bomboştu. Derin bir nefes aldım. Atlas'la birkaç ay. Masamda oturduğu kadar yakın olmayacaktı bana. Korkacağım hiçbir şey yoktu. Gözlerim hep onu aramazdı. Onunsa bakışları beni hiç bulmazdı. Şimdiki gibi kendi arkadaş çevresiyle olacak, beni görmeyi, bana bakmayı reddedecekti. Kabullenmiştim. 

Asansörün kapıları açıldığında içimde oluşan boşluğa aldırmadan yürümeye devam ettim. Bir başıma kaldığımda varlığını daha fazla hissettiğim o boşluk yine benimleydi. Kurtulamıyordum, kaçamıyordum. 

Boş koridorda yavaş adımlarla yürümeye devam ettim. Sınıfın önüne geldiğimde kapıyı hafifçe tıklatarak araladım. İçerideki öğrencilerin bakışları bana dönerken bakışlarımı ayakta olan öğretmene sabitledim. Okullarımızda öğretmenler için bir oturma alanı yoktu.

"Hera olmalısın," diye mırıldandı sarı ve kısa saçlara sahip olan kadın. Hafifçe tebessüm ettim. 

"Evet," diye mırıldandım derin bir nefes alarak ve ardımdan kapanacağını bilerek kapının kolunu bıraktım. 

"Geç bakalım Hera. Ders edebiyat, Türkçe işleyeceğiniz tek dersiniz benim dersim." Yakasındaki kartına bakarak cevap verdim. 

"Teşekkür ederim Gamze Hanım," diye mırıldandım ve bakışlarımı sınıfa çevirdim. Herkesin sırası tekliydi. İçeride tahminimce on iki öğrenci vardı. Boş olan tek sıra benim için ayrılan en arkada, cam kenarındaki sıraydı. Gözlerim sınıfın içerisinde dolaşırken yüzümdeki tebessüm silinmişti. 

"Evet çocuklar devam edelim," dedi Gamze Hanım ve dersini işlemeye devam etti. Bana göz kırpan kişiyi gördüğümde sırt çantamı masamın kenarındaki kısma asarak sırama oturdum. Rüzgâr hemen karşımdaki duvar tarafında oturuyordu. 

"Hoş geldin," dedi dudaklarını oynatarak. Üzerindeki gömleğinin üst düğmeleri hafif açıktı ve kravatını gevşetmişti. Sırtını arkaya doğru yaslamıştı. Siyah saçlarını sabah özenle taramış olmalıydı. Boynundaki dövme gözüküyordu. 

"Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla tebessüm ederek ve ardından zihnime bir korku düştü. Gözlerim dikkatle sınıfın içerisinde dolaştı. Rüzgar’ın önünde, kollarını sıranın üstünde bağlamış olan beden, içimdeki korkuyla yüzleşmeme sebep oldu. Kalp atışlarım hızlanırken saçlarından tanıdığım bedene kilitlendim. 

Atlas'la aynı sınıftaydık. 

Onun hayaletiyle yaşayabiliyordum. Onu ayda bir gördüğüm yemeklerden sonra yok sayabiliyordum. Bana hiç adım atmadığı için ondan kaçmak zorunda kalmıyordum fakat şimdi bu kalabalığın içerisindeki yalnızlığımda onun da beni görecek olması göğsümün sıkışmasına sebep oluyordu. 

Ona karşı duyduğum sevgiyi ilk kez saklayamadığımı hissettim. Son yirmi dört saatte yaşananlar birer birer zihnimde dolaşırken daha fazlasının yaşanma ihtimalinin göğsümün daralmasına sebep olduğunu fark ettim. 

Gözlerim bedeninde olması gerektiğinden daha fazla oyalandığında kendimi geriye çekerek bakışlarımı çektim. Sınıftan herhangi birisinin bunu fark etmesini istemiyordum. Yıllardır bu sevgiyle kendi içimde savaşmıştım. Şimdi onunla yollarımız ayrılmak üzereyken bu masaya yatırmak ve sonuçlarıyla yüzleşmek istediğim son şeydi. 

Edebiyat dersi, önümüzdeki akıllı tahtadan izlediğimiz slaytla devam ederken hemen yanımdaki sırada oturan kız bana doğru dönerek mırıldandı. "Sıkıcı,"

"Öyle," dedim derin bir nefes alarak. 

"Sınav falan derken sonunda kurtulacağız." Dersten sıkıldığım için masada başımı ona doğru çevirerek sıraya yattım ve yüzünü incelerken mırıldandım. 

"İsmin neydi?"

"Defne," diye mırıldandı. "Senin ismini seni görmeden duyduk,” dediğinde gülümsedim. 

"Fark ettim onu."

"Ne iş?" diye mırıldandı. "Katrivas?" Kızıl, uzun saçları vardı ve yeşil gözleri yüzünde parlıyordu. Yüzü biraz topluydu fakat bu ona ayrı bir hava katıyordu. Uzun kirpikleri muhtemelen ipekti. 

"Eskiden tanışıyoruz," dedim dudağımı büzerek. "Sandıkları gibi bir durum değil."

"Ne sandılar ki?" dedi Defne kaşlarını kaldırarak. 

"Bilmem," diye mırıldandım. "Her ne sanıldıysa işte."

"Anladım," dedi ve ekledi. "Aplikasyonu indirdin mi?"

"Ne?"

"Ders programlarını, ödevlerini, notlarını öğreneceğin bir aplikasyonu var okulun. Katrivas Eğitim yazarsan çıkar."

"Anladım," diye mırıldandım. Alışmak gerçekten zor olacaktı. Gözlerim arada bir kendi sırasında uyuyan Atlas'a kayıyordu. Önünde tanımadığım bir kız oturuyordu. Arkasında Rüzgar vardı. Umut'u görememiştim. Muhtemelen bu sınıfta değildi.

Ardından zaman, sıramda müzik dinlememle ve önümdeki deftere çizdiğim kareleri birleştirerek küpler oluşturmamla geçmişti. Atlas hiç benimle konuşmamıştı. Bütün derslerde sırasında uyuyor, teneffüslerde arkadaşlarıyla bahçeye ya da kantine iniyordu. Arada Defne ile ya da sınıftaki diğer kızlarla sohbet ediyorduk. Vakit geçmek bilmiyordu ve bana yıllar sürüyormuş gibi gelen süre zarfında yalnızca öğlen teneffüsüne gelebilmiştik. 

Gün boyunca hiç yemek yememiştim. İçimde kendime bile itiraf edemediğim kırgınlıktan ötürü müydü yoksa heyecandan mıydı çözemiyordum. 

Hiçbir zaman yüksekleri seven birisi olmadım. Çünkü çıktığın yerden adım adım inmen mümkün değil. Ne kadar yukarıdaysan o kadar sert çakılırsın yere, bilmen gerekir. Ne kadar heyecanla atıyorsa kalbin ve ne kadar bağlıysa birine koparken o kadar çok şey götürür senden. Görmen gerekir. Kimseyi suçlayamazsın senden aldıkları için. Suçlasan da hiçbir şey değişmez. O ayanının karşısında kendinle baş başa kaldığında yalnızlığını besler yaşadıkların. 

Şimdi ben Atlas'a kızabilir miydim? Burada değil diye, bana bir selam bile vermedi diye. Beni görmedi diye. Ona kızabilir miydim? Benden götürdükleri için canını yakabilir miydim?

Bahçedeki masalardan birisinde oturuyordum. Atlas ve arkadaşları çardakta oturuyorlardı. Öğlen güneşi alnımı yakıyordu fakat bu cehennemin içine düşmüşken, bu yola çıkmışken, onu biraz daha fazla görme şansına bu kadar yakınken sınıfa çıkmak içimden gelmiyordu.

"Hera," bakışlarımı ismimi seslenen kıza doğru çevirdiğimde Defne olduğunu gördüm. Elinde iki soğuk sandviç ve içecek vardı. 

"Sabahtan beri hiçbir şey yemediğini fark ettim," dedi elindeki sandviçlerden birisini bana uzatarak. Bir an için neye uğradığımı anlayamadım. Daha bugün tanışmıştık.

"Teşekkür ederim ama midem almıyor," diye mırıldandım onu geri çevirerek. "Sabah iyi kahvaltı yaptım." Bir yalan ekledim cümlemin sonuna.

"Öyle olsun," dedikten sonra yanıma oturmuştu. 

"Böyle mi geçer burada hep günler?"

"Nasıl?"

"Sıkıcı," diye mırıldandığımda güldü. 

"Yok," dedi derin bir nefes alarak. "Arada klasikleşmiş kavgalar olur. Atlas birilerine kafa atar. İyi çocuk, eğlenceli çocuk da biraz asabi." Kaşlarımı kaldırdım. Onun bu yönünü hiçbir zaman görmemiştim, görme şansım da olmamıştı.

"Normal etkinlikleriniz yok mu?" dedim derin bir nefes alarak. Atlas'ı başkalarının ağzından dinlemeyi sevmiyordum. Bu onun hayatının ne kadar dışında olduğumu bana bir kere daha hatırlatıyordu. 

Zihnimde dün gece konuştuklarımız döndü. 

Biz hiçbir zaman yabancı değildik, demişti. Hayır Katrivas biz hep yabancıydık. Sen bana bir adım atmazdın. Şimdi olduğu gibi. Beni yalanlarınla avutamazsın. Beni kelimelerinle kandıramazsın çünkü bilirim bir kere inanırsam sen aksini söylesen de kopamam inandıklarımdan. 

"Voleybol falan fistan var klasik, kulüpleri gezersin zaten." Konuşmadan sıkıldığımı fark ettiğimde yavaşça ayağa kalktım. Atlas'ın yanında Rüzgar, Lina, Umut ve tanımadığım bir kız vardı. Atlas ve kızın sohbet ettiğini gördüğümde kaşlarımı kaldırdım.

"Neyse," diye mırıldandım. "Ben sınıfa çıkıyorum Defne."

"Görüşürüz," diye mırıldandı ve onu arkamda bırakarak ilerlemeye başladım. 

Onunla ben yine yan yana duramamıştık. O ve ben aynı okulda, aynı sınıftayken birbirimize bakamamıştık. Yine uzaktan izlemiştim gözlerini. Yine derdimi dinlediğim müziklerin arasından kendime anlatmıştım. 

Kibardı, iyiydi ama bir mesafesi vardı. Ve o mesafe bana karşı da değişmiyordu. Ben onu mesafelerin ardından sevmek istemiyordum. Bana öylesine baksın istemiyordum. Oturdukların çardağın önünden geçerken Atlas'ın kahkaha attığını işittim. Bakışlarımı oraya çevirmemek için zar zor dururken yavaş adımlarla okulun arka kısmına doğru ilerledim. Kendime sigara içebileceğim bir alan arıyordum. 

Futbol sahasının oradaki ağaçların kapattığı kısmı yakaladığımda oraya doğru ilerledim ve ağaçların arasına girerek okulun duvarlarıyla çitlerin arasındaki boşluğa oturdum. Eteğimin cebinden sigaramı ve çakmağımı çıkartarak sigarayı ağzıma yerleştirdim. Ardından çakmağın ucunu yaktım. 

Sigarayı içime doğru çekerken gözlerim ağaç dallarının izin verdiği kadarıyla etrafta dolaştı. Birkaç ayak görüyordum fakat kimsenin buraya geleceğini sanmıyordum. Başımı arkamdaki demirliklere yaslayarak elimdeki sigarayı bir kere daha içime çektim ve gözlerimi kapattım.

Gözleri gözlerimin önüne geldi.

Benim karanlığımda onun bakışlarından başka hiçbir tablo yoktu. Göğsümde, onu düşündüğümde oluşan kıpırtıdan daha fazlası yoktu. Ama onun için ben hiç yoktum ve hiçbir zaman olmamıştım. 

"İlk gün pek iç açıcı değildi galiba amatör tiryaki." Duyduğum ses irkilerek elimdeki sigarayı düşürmeme sebep olduğunda kulağıma hafif gülüşü ilişti. Gözlerimi açarak sesin geldiği yöne doğru çevirdiğimde tam karşımda duruyordu. Birbirine yakın olacak ve dallarının birbirine girmesiyle buradaki boşluğu kapatan ağaçların arasından girmiş, tam önümde durmuştu. 

"Baya amatör," dedi yere düşürdüğüm izmarite bakarak. 

"Sen nereden çıktın?" dedim söyleyecek bir şey bulamayarak. 

"Sigara içme alanım keşfedilmiş." Yanıma gelerek oturduğunda o da cebinden sigara paketini çıkarttı. 

"Nasıldı ilk gün?" dedi sigarasını içine çektikten hemen sonra. 

Alaylı bir gülümseme oluştu yüzümde. Baya güzeldi. 

"Bir bok mu oldu?" dedi yüzümdeki ifadeyi gördüğünde. 

"Yok," dedim derin bir nefes alarak. "Bana sigara versene." Paketini çıkartarak sigarasını uzattığında bana takılmayı ihmal etmedi.

"Yazıyorum bunları bir kenara."

"Bitmez senin servetin iki dalla pinti," diye mırıldandım. Zil sesi kulağımıza ulaştığında insanların derse gireceğini anlamıştım. Sigaramız bittiğinde giderdik. Çakmağımı yakmaya çalıştığımda hafif çıkan ateşin sigaramı yakmaya yetmediğini fark ettim ve elimi çakmağın etrafına siper ederek yakmaya çalıştım. Yine yanmadığında ona doğru dönerek elimle çakmağı gösterdim. Yüzünde yine alaylı bir gülümseme oluştu.

Elindeki çakmağı bana uzatmak yerine ucunu ateşleyerek dudaklarımın arasındaki sigaranın ucuna tuttuğunda sigarayı içime doğru çektim ve yanmasını sağladım. Gözlerim Atlas'ın gözlerini dalarken çakmağı döndürmüştü. Sigara hala iki dudağımın arasındaydı.

"Sen de bir şey var," dedi Atlas gözlerini gözlerimden çekmeden sigarasını içmeye devam etti. 

Dudaklarımın arasındaki sigarayı elime alırken yaşadığımız anın büyüsünün içerisindeydim. Önceden o hiç olmazdı. Ben olduğunu hayal eder o hayallere tutunurdum. Şimdi buradaydı. Kalabalık ortaya çıktığında yok oluyor, bir başına kaldığında yanıma oturuyordu. 

Diğerleri varken bana bir hiçmişim gibi hissettirmeyi başarıyor ve bunu fark bile etmiyordu. Tek başınayken benimle vakit geçiriyordu.

Ona kırılmıştım fakat bundan da hiçbir zaman haberi olamayacaktı. Atlas Katrivas benim günlerce düşüneceğim, tutunacağım o cümleleri bana yalnızca bir başınayken öylesine mırıldanıyordu ve ben onun büyüsüne kapılıyordum.

"Ne var?" diye mırıldandım. 

"Bilmiyorum Hera," dedi gözlerini ilk kez bu kadar uzun süre gözlerimde tutarak. "Bakışlarında derin bir his var ama bulanık bakışların seni göremiyorum."

Bulanık dediğin hislerde ruhun yaşıyor. Her gece odamda kalbim ismini anıyor.

Ben sığ denizleri bilmem, boğulmayacağım sulara dalmam. Göğsünü yakmıyorsa sevgiyi aşktan saymam.

 

 

 

 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu