1
BÖLÜM 1: Göğüs Kafesinde Kara Delik
İçindeki yangını besle inancınla. Artık geçmişinden korkma. Arkaya bakma, kalbindeki sızıya aldırma. Bu kitap, gözlerindeki ruhu kaybetmiş, göğüs kafesi buz kesmiş kıza. Sırtındaki neşteri sakla ama acıyı unutma. Yalnızlığı hisset ama sakın kimsesiz kalma.
Vicdan insanın göğsünde taşıdığı cehennemin başka bir adıdır. Yıllar, senden kim olduğunu alırken acını sakladığın göğsünde birikenler zihnine bir hastalık gibi yayılmaya devam eder ve sen ne olduğunu anlayamadan ölürsün. Cehennemin kapısında her zaman bir terazi vardır, çünkü bilirsin gerçek adalet oradadır. Vicdanında tarttığın yaşanmışlıklar sana bir seçim hakkı sunarken kendinle baş başa kalırsın.
Göğsümde bir kara delikle yaşıyordum. Benim göğsümde bir cehennem yoktu. Bir vicdanım yoktu. Vicdanımı hissetmem gereken noktada büyük bir boşluk vardı ve ben içimdeki kara delikle yaşıyordum. İçindeki boşluk eğer zihnine değmiyorsa öldürmüyordu. Bunu on yedi yaşımda öğrenmiştim.
İçindeki hiçbir belirsizlik gözlerindeki boşluktan acı verici olmuyordu fakat nihayetinde hepimiz insandık. Alışıyorduk, unutuyorduk ve kabulleniyorduk.
Böyle yaşamayı kabullenmiştim.
Derin bir nefes aldım ve önümdeki kâğıda çizdiğim karelerin uçlarını birleştirerek bir küp oluşturdum. Eylül ayının ilk haftalarında, haziran ayının sıcaklığı İstanbul'un üzerinden gitmeden hemen önce okullar açılırdı. Okulun ilk haftalarında boş geçen derslerde inatla kareli defterime bu küpleri çizmeye devam ederdim. Sınıfın yarısı boş olan dersi fırsat bilerek bahçeye ya da kantine iniyordu. Dışarıdaki sıcaktan bunalan birkaç kişi arkadaki sandalyeleri birleştirerek kendilerine bir alan yaratmışlardı ve yüksek sesle sohbet ediyorlardı.
Sınıfın bütün pencereleri ardına kadar açıktı ve zaman zaman içeriye sızan hafif rüzgâr saçlarımın uçuşmasına sebep oluyordu. Gözlerimin önüne düşen saç tutamına aldırmadan defterime çizdiğim kareleri birleştirip yeni küpler oluşturmaya devam ediyordum. Kulağımdaki kulaklıkta kısık sesli çalan şarkının melodisi içimdeki sıkışmışlık hissini biraz olsun bastırırken zaman zaman müziğin üstüne çıkan kahkaha sesleri sinirle derin bir nefes almama sebep oluyordu.
Çizdiğim küplerin artık beni oyalamaya yetmediğini hissettiğimde oturduğum yerden kalkarak elimdeki kalemi rastgele sıranın üzerine bıraktım. Ardından yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledim. Cebimdeki telefonu elime alırken diğer elimle sınıfın büyük, sarı kapısını ittirerek açtım. Kapı ardımdan mekanizması sayesinde yavaşça kapanırken boş koridorda ilerlemeye devam ettim.
Kapıları açık olan sınıflardan koridora doğru yükselen öğretmenlerin tanıdık sesi bana bu yılın da resmi anlamda başladığını bir kere daha hatırlatırken bu çemberin içerisinden ne zaman kurtulacağımı düşünmeden edemiyordum. Dört yıl. Zaman öyle çabuk geçmişti ki on dört yaşımda bu kapıdan içeriye girdiğimde zamanın hiçbir zaman tükenmeyeceğini hissettiğimi hatırlıyorum. İlk gün yakıcı güneşin altına toplanmış onlarca çocuk, içerisine dahil olduğumuz yeniliği kavramaya çalışırken sanki zamanın içerisinde bir yerde hapsolmuştuk. Aynı koridorlarda attığım onlarca adım, zamanı da benimle birlikte sürüklemişti ve şimdi on sekiz yaşında, yetişkinlikle gençliğin arasında bir yerde sıkışmış onlarca lise son sınıf öğrencilerinden bir tanesiydim.
Geriye yalnızca bir yıl kalmıştı. Bitmez sandığım bu işkenceden yaklaşık on ay sonra kurtulacaktım ve beni bekleyen yeni bir hayatın içerisine dahil olacaktım. Ülkenin en iyi özel liselerinden birisinde okuyordum. Şimdiye kadar karıştığım onlarca olay vardı ve dosyam oldukça kabarıktı fakat babamın soy ismi bütün yaşanılanların üzerinden gelebilecek kadar görkemliydi ve banka hesabı konuşan herkesin ağzını örtmeye yetecek kadar doluydu.
Bütün bu varlığın içerisinde bir başıma ve sıkışmış hissediyordum. Bir öznenin var olma eğiliminde olması onun var olduğuna dair inancınızın tam olmasına yetmiyordu. Varlık, insanın zihninde görmesi gereken değil kalbinde hissetmesi gereken bir olguydu ve ben babamın varlığını hiçbir zaman hissedememiştim.
İçimdeki kara deliği besleyen ilk olgu buydu. Annemi kaybettikten sonra babamın silik varlığıyla yüzleşmek göğsümdeki boşluğu beslemişti. Artık yapayalnızdım. Çevremde kendimi korumak adına ördüğüm kalın duvarlarım, içimde kendime bile itiraf edemediğim bir boşluk vardı ve ben bütün bunlarla baş etmeye çalışıyordum.
En son kimi gerçekten sevdiğimi hatırlamıyordum. En son kime gerçekten güvenmiştim? İçimde kimin acısını kendi acım gibi hissetmiştim?
Hera, dedim kendi içimde kendime seslenerek. Sen kendi acını bile hissedemiyorsun.
Ben kendi acımı bile hissedemiyordum.
İçimde bir boşlukla yaşıyorum. O boşlukta ne acı var ne mutluluk. Yalnızca ben varım. İçimde bir his taşıyamıyorum çünkü yaşanılanlarla başa çıkmanın tek yolu bu. Gece boyunca akan göz yaşlarını gün doğduğunda silmenin ve yok sayabilmenin tek yolu bu.
Tuvaletin içerisine girdiğimde kapıyı ardımdan kapatarak klozetin kapağını indirdim. İnsanlardan kaçmanın bir başka yolu boş derslerde tuvalete saklanmak ve klozetin üzerine sayısız mendili dizdikten sonra oturmaktı. Bazen burada müzik dinler, sosyal medyada dolaşırdım. Bazen tuvalete giren kızların dedikodularını dinler hiç tanımadığım insanlar hakkında muhtemelen birkaç dakika sonra unutacağım bilgiler edinirdim. Bugün kulağımda kulaklık vardı fakat müziğin sesi o kadar kısıktı ki dışarıda uçan kuşun sesini bile işitebiliyordum.
Tuvaletin kapısının açıldığını duyduğumda başımı ayak uçlarımdan kaldırmadan beklemeye devam ettim. Dirseklerimi dizlerime yaslamış yüzümü avuç içime almıştım. Yere değen ayaklarımı izlerken içeriye girenlerin bizim sınıftan olduğunu seslerinden anladım.
"Gaye," dedi sesinden tanıdığım Melisa. "Çantandan makyaj malzemelerini versene," diye eklediğinden fermuar açılma sesi işittim. Ardından tahmin ettiğim üzere makyaj malzemelerini Melisa'ya uzattı ve ona başka bir konu açtı.
"Akşamki partiye katılacak mısın?" dedi bahsettiklerinin hangi parti olduğunu anlamamıştım fakat az çok tahmin edebiliyordum. Okulda özellikle de erkek öğrenciler tarafından onlarca eğlence düzenlenirdi. Bazen evlerinin büyük bahçelerinde, bazense tuttukları otellerin davet salonlarında düzenlerdi bu parti ve baloları. İçip eğlendikleri, sevişip gün sonunda eve döndükleri eğlenceler haftada bir kez mutlaka birisi tarafından yapılırdı. Birkaç kez katıldığım olmuştu fakat beni sarmadığını anladığımda gitmekten vazgeçmiştim.
Partilere katılmak için ya iyi bir çevreniz olmalıydı ya da sağlam bir soyadınız. Ben bunlardan ikincisine sahiptim. Ve ilk okul kavgamın sebebi katıldığım ikinci bir diğer değişle son parti olmuştu. Melisa ve Gaye'nin yakın arkadaşı olan Ceren'le orada birbirimize girmiştik. Etraftakilerin bizi ayırması kavganın büyümesini engellemişti fakat Ceren durmamıştı. Okulda bana ve aileme yeniden saldırdığında bu sefer ben de sınırlarımı korumamıştım. Gün sonunda onun yüzünde derin tırnak izlerim vardı ve saçları darmadağın haldeydi. Bu on beş yaşında katıldığım partiden bana kalan ilk izdi. Bu olayın ardından partilere gitmenin hiç de benlik olmadığını anlamıştım.
Liseliler alkol aldıklarında bir sınırları olmuyordu ve bu sınırsızlık onların kontrolsüz davranmasına sebep oluyordu. Bense kontrol aşığı bir kızdım. Sınırlarıma saygı duyulmadığında karşıdakini parçalamaya hazır bekleyen yanım ayağa kalkıyordu.
"Davetiyem yok," dedi Gaye şaşıracağım bir cevap vererek. Okulda o ikisinin davet edilmediği bir partinin düzenlenmesi uçuk bir ihtimaldi. Melisa'nın alaylı gülüşünü işittim.
"İyisin yine," dedi Melisa anlamadığım bir tavırla ve ekledi. "Bende iki davetiye var."
"Oha!" Gaye'nin yerinde zıplamasını işittim. "Katrivasların partisine davetiye nereden buldun kızım?" diye ekledi. Duyduğum soy isim kaşlarımın çatılmasına sebep olurken bu tantananın sebebini anlamıştım.
Parti bizim okula ait değildi. Ve düzenleyen Katrivas'tı. İçerisinde yaşadığımız bu küçük dünyanın en merkezinde oturan adamın biricik oğlu.
Atlas Katrivas.
Bütün bu heyecanın sebebi. Babamın en yakın dostunun oğlu. Evimizde düzenlenen büyük, ihtişamlı yemeklerin daimî davetlisi. Gözleri herkesin üzerinde dolaşırken bir bana değmeyen. Dudakları herkes için bir tebessüm taşırken bir benim için kıvrılmayan adam.
Özel Katrivas kolejinin sahibinin oğlu. Onun okuduğu okul sitenin bir diğer ucundayken bizim okulumuz tam tersi yönündeydi. Fakat ne olursa olsun bu devasa sitede herkes Katarivasları ve onların biricik oğlunu tanırdı. Bense daha yakından tanırdım. Ya da düzenli olarak onu okul dışında, evimin içerisinde gördüğüm için öyle olduğunu hissederdim ve böyle olmasını istediğimden bunu böyle kabullenirdim.
"Bulurum ben." Melisa'nın sesini yeniden işittiğimde içine kapandığım dünyadan ayrıldım. "Çok fena olacakmış bu sefer. Diğer okuldan birilerini kafalarız, eğleniriz."
"Keşke oraya geçebilseydik," dedi Gaye, Melisa'ya cevap olarak. Sanki bu sene son senemiz değilmiş gibi.
"Babam her yolu denedi," dedi Melisa ona cevap olarak ve musluktan akan suyun sesini işittim. "Yeni öğrenci kabul etmiyorlar." Kaşlarımı kaldırdım ve yüzüme alaylı bir gülümseme yerleştirdim. Haklılardı. Katrivas koleji kolay kolay öğrenci kabul etmezdi fakat yine de oraya dahil olmanın benim için imkânsız olmadığını biliyordum.
Yine de hiçbir zaman okulumu değiştirmek için özel bir çaba harcamamıştım. Atlas'ın dikkatini çekmek istediğim olmuştu fakat aynaya baktığımda yüzleştiğim gerçekler beni hayal dünyasının içerisine dalmamdan alıkoyuyordu. Çirkin bir kız değildim. Baksa beni güzel bulacağını biliyordum fakat bakmıyordu. Evime girdiğinde, karşımdaki sandalyeye oturup bizimle yemek yediğinde bile bakışları birkaç saniyeden fazla üzerimde dolaşmayan Atlas Katrivas'la aynı okula gitmek hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.
Onu daha fazla görmek yalnızca ona daha fazla bağlanmama sebep olacaktı ve bu bir gün seni boğma ihtimali olduğunu bile bile bir ipin boynuna geçirilmesine izin vermekten farksız değildi. O ipi istemiyordum çünkü beni öldürse bile yok olana kadar acıyı hissetmeyeceğimi ve ölümün geldiğini fark etmeyeceğimi bilecek kadar kendimi tanıyordum.
"Ya orada başlaman gerek eğitime," dedi Gaye ezbere bildiğimiz sistemlerini açıklayarak "Ya da hiçbir zaman oraya ait değilsin." Ne olursa olsun ara sınıftan öğrenci kabul etmiyorlardı. Öğrencilerinin derslerin bir kısmını İngilizce bir kısmını ise Fransızca aldığını biliyordum. İstesem bunları da hallederdim çünkü sitedeki diğer okula gitmeme rağmen küçük yaştan itibaren İngilizce ve Fransızca eğitimi almıştım. İki dilim de ana dilim kadar akıcıydı.
Burada durmaktan sıkıldığımı hissettiğimde oturduğum klozetin üzerinden kalkarak peçeteleri elimle toparladım ve tuvaletin yanındaki büyük çöp kovasına attım. Tuvaletin kapısını aralayarak dışarıya çıktığımda Gaye ve Melisa'nın bakışları kısa bir anlığına bana döndü. Hiçbir şey söylemeden makyaj için ayrılan küçük masanın üzerine dağılan makyaj malzemelerini kullanmaya devam ettiklerinde önümdeki musluğun altına elimi uzatarak sensörün beni algılamasını sağladım ve açılan suyla ellerimi ovaladım. Peçetelerin yerleştirildiği yere uzanarak elime birkaç peçete aldım. Aynaya yansıyan görüntümde bakışlarının dolaştığını bilsem de onlara aldırmadan tuvaletin kapısını açtım.
Ardımdan döndürecekleri dedikoduyu umursamaya çalışarak merdivenlere doğru ilerledim. Sıcak ve güneşli günlerde okulda zaman bir türlü geçmek bilmezdi. Kırk dakikalık dersi, saatler geçtiğini hissetmeme rağmen hâlâ bitirememiş olmamızın başka bir açıklamasını bulamıyordum. Kulağımdaki kulaklıkları çıkartarak zaten kısık sesli olan müziği tamamen kapattım ve kulaklıklarımı siyah okul şortumun cebindeki kılıfına yerleştirerek kantinin kapısından içeriye girdim.
Kendime kafeteryadan bir dondurma alarak hızla aldığım dondurmanın parasını ödedim ve paketini açarak kafeteryanın çıkışındaki çöp kovasının içerisine attım. Ardından okulun bahçesine açılan kapıdan geçtim. Kantin zemin kattaydı ve kapısı bahçeye açılıyordu. Bahçede öğrenciler için tasarlanmış bir alan bulunuyordu. Bu alanda sahte çimler ve çimlerin üzerine yerleştirilen krem rengi masalar vardı. Genelde sıcak günlerde bahçede otururduk. Teneffüs zamanlarında garsonların ilgilendiği de olurdu fakat tam zamanlı olarak çalışan garson yoktu. Masalardan birisine geçerek oturdum. Bahçedeki birkaç masa doluydu. Gözüm kolumdaki akıllı saate kaydığında zilin birkaç dakikaya çalacağını gördüm. Muhtemelen bütün masalar kısa süre içerisinde dolacaktı.
Okuduğum okulda çok fazla öğrenci yoktu çünkü sınıflar yalnızca on iki kişilikti. Diğer sınıflarla pek bağlantım olduğu söylenemezdi. Ceren, benimle yaşadığı kavganın ardından okulunu değiştirmek zorunda kalmıştı çünkü sevgili babam olayın büyüyeceğini anladığında buna el atmıştı.
Onu yollarımızı ayırdığımızda ne hissettiğimi hatırlıyordum. İçimde her zamanki boşluk vardı. Öfkeli değildim. Kırgın ya da kızgın değildim. Kurduğu cümleleri göğsümün içerisindeki o kara delikte savrulmuş ve yok olmuştu. Fakat bir kere daha, bir başkası aynı cümleleri kurmaya cesaret edemesin diye o yumruğu indirmeye ihtiyacım vardı.
Eğer bu şehirde, bu küçük dünyada kendimi korumak istiyorsam kalkanlarımı açık tutmam gerekiyordu. Bunu çok küçük yaştan itibaren öğrenmiştim. İçerisinde nefes aldığın bu cehennemde bir alev parçasına dönüşmezsen kül olurdun.
Elimdeki dondurma paketini açarken gözlerim bahçede dolaştı. Dersi boş olan yalnızca bizim sınıf değildi. Son sınıfların çoğunu okulun ilk haftası olması sebebiyle boş bırakmışlardı. Bahçede voleybol oynayan kızlı erkekli grup aynı katta olduğumuz diğer sınıfın öğrencileriydi. Kafeteryada bizim sınıftan üç kişi vardı. Üçü de aynı masada oturuyor önlerindeki içecekleri içerken muhabbet ediyorlardı.
Elimdeki dondurmayı yavaş yavaş yerken okulun tanıdık zili dersin bittiğini ve öğle arasının başladığını haber vermek için tüm okulda yankılandı. Sınıflardan çıkan öğrencilerin ayak sesleri kulaklarımıza dolarken yan masada oturanların kalktığını gördüm.
Uzun sarı saçları yeşil gözlerinin üzerinde parlayan geniş omuzlu çocuk Yiğit’ti. Okulun basketbol takımındaydı. Boyu oldukça uzun olduğu için hangimiz yanına geçsek küçücük kalırdık. Eğlenceli birisi olduğunu derste yaptığı şakalardan ya da nadiren de olsa ufak muhabbetlerimizden anlıyordum. Kendi halinde lise yıllarının keyfini çıkartıyordu. Yanındaki kahve saçlı kızın isminin Betül olduğunu biliyordum. Dokuzuncu sınıftan beri Yiğit’le çok yakın arkadaşlardı. Daha önceden tanışıp tanışmadıklarına hâkim değildim fakat şimdiye kadar gerçek anlamda aralarının bozulduğuna şahit olmamıştım. Betül'ün yanında oturan Bora, Betül'ün yeni flörtü olmalıydı. Bizim sınıfa geçen yıl geçiş yapmıştı. Kumral saçları ve koyu kahve gözleri vardı. Onun da boyu en az Yiğit kadar uzundu çünkü o da basketbol takımındaydı.
Masadan kalkıp kafeteryanın içerisine girdiklerini gözlerimi onların olduğu kısımdan alıp tekrar bahçeye çevirdim. Dik duruşum, uzak bakışlarım vardı. Kimseyle muhatap olmama gibi bir derdim olmazdı fakat zaten insanlar bir noktadan sonra benden uzaklaşıyordu. Bunun sebebinin tavrım ve karakterim olduğunun farkındaydım fakat bunu değiştirmek için de adım atmıyordum. Bahçede dolaşan alt sınıflardan bakışlarımı çektiğimde elimdeki dondurmayı da bırakmıştım.
Kafeterya kalabalıklaşmıştı, bahçedeki masaların neredeyse hepsi dolmuştu. "Hera!" İsmimi işittiğimde bakışlarımı sabitlediğim yerden kaldırdım ve sesin sahibine doğru döndüm. İsmimi seslenen kişi, sınıfta hemen yan sıramda oturan Ege'ydi.
"Evet," dedim tebessüm etmeye çalışarak. Yanında Irmak vardı ve masaların arasından geçerek yanıma doğru geldiler. "Sıkıntı olmayacaksa oturabilir miyiz? Boş masa yok." Omuz silktim.
"Oturun," diye mırıldandım elimdeki çubuğu göstererek. "Zaten birkaç dakikaya kalkacağım."
"Çok teşekkürler ya," dedi Irmak derin bir nefes alarak karşıma geçti. Ege ise hemen yanıma oturmuştu. "Şu kafeteryayı bir büyütemediler," diye söylendi Ege.
"Kışın kullanılmıyor," diye mırıldandım ve ekledim. "Birkaç aya yağmurlar başlayacak zaten."
"Haklı." Irmak bana katıldığını belirttiğinde Ege elindeki soğuk kahveden birkaç yudum aldı. Irmak'ın yeşil gözleri, uzun kirpikleri vardı. Kilosu standarttın biraz üzerinde kalıyordu fakat fiziği kötü değildi. Bakır saçları rüzgârdan uçuşurken bir eliyle saçlarını kulağının arkasına doğru itti ve elindeki sandviçten bir ısırık aldı.
"Melisa'lar partiye katılıyormuş," dedi Ege bana doğru dönerek. "Sen gidiyor musun?" Yüzümde yarım yamalak bir gülümseme oluştu. Alkol almayı, sigara içmeyi seviyordum fakat o ortamda değil.
"Yok," dedim ona cevap vererek.
"İstesen ilk sen bulursun davetiye," dedi Irmak bunu neden yaptığımı anlayamadığını belli ederek. Bu sitedeki herkes az çok babamın ve Haldun amcanın yakınlığını bilirdi. Katrivasların evimize sık sık girip çıktığı ya da bizim onların evine sık sık uğruyor olduğumuz gerçeği iyi bir dedikodu malzemesiydi. Yine de beni bir kere bile onun yanında görmemişlerdi. Yalnızca ailecek çekildiğimiz birkaç fotoğraf magazin sitelerine düşerdi. Ve o fotoğraflarda bile ben bir köşede, Atlas bir diğer köşede olurdu.
Atlas Katrivas ve ben denk düşmezdik. Yan yanayken bile.
"İstemiyorum demek ki," dedim sonunda onlara bir cevap verme ihtiyacı duyarak. Irmak'ın kaşları sert cevabımla havalandı.
"Melisa senin istemediğini değil, Onun seni istemediğini konuşuyor ama." Kaşlarım çatıldı. Neyden bahsediyordu?
"Ne?" Dedim yüzümdeki ifade ve sesim sertleşirken. Bir yeni cümle daha göğüs kafesimdeki boşluğun içerisine süzüldü.
"İki bileti varmış. Biletleri Atlas'tan almış," dedi içimde zikrettiğim ismi diline dökerek. Ege'nin Irmak'ın bacağına elini koyduğunu gördüğümde bakışlarımı ona çevirdim.
"Dur bi," dedim Irmak'ın devam etmesini isteyerek. "Eee?"
"Ceren'e yaptıklarını Atlas Katrivas biliyormuş. Bir canavar olduğunu düşünüyormuş ve bunca zamandır yan yana olmanıza rağmen senden kaçma sebebi buymuş." Yüzümdeki sert ifade yerini alaylı bir gülümsemeye bırakırken başımı iki yana salladım.
"Melisa kimmiş?" Dedim Irmak'a umursamaz bir görüntü vererek. "Nerede öğrenmiş bunları bir gece için kapısına yattığında mı?"
"Orasını bilemem Hera," dedi Irmak tek kaşını kaldırarak. "Orasını git ve Melisa'ya sor."
"Irmak!" dedi Ege onu yeniden uyarmak isteyerek ve ardından bana doğru döndü. "Hera saçmalama, boş boş konuşuyor işte."
"Başka bir şey de söyledi değil mi?" dedim bakışlarımı Ege'ye çevirerek. Bu kadarla kalmış olamazdı. Daha fazlası olmalıydı. Çünkü bu cümlelerin benim umurumda olmayacağını bilirdi. Atlas, benim göğsümde yeri olan bir adamdı fakat bundan o da dahil hiç kimsenin haberi yoktu. Kimse onunla benim aramda kurulan bir cümlenin benim canımı yakacağını düşünmezdi.
"Yok başka bir şey," dedi Ege Irmak'a söz hakkı tanımadan.
"İyi," dedim ve oturduğum sandalyeyi çekerek ayağa kalktım. "Kendisinden öğrenirim." Kafeteryanın içerisine doğru ilerlerken Ege'nin arkamdan seslendiğini işittim fakat onu umursamadım. Öfkeli değildim. Kurduğu ya da kuracağı cümleleri tahmin edebiliyordum.
Onların benimle tükenmek bilmeyen bir savaşları vardı. Bu savaş her şeyden önce sahip olduğum olanaklarla ilgiliydi. Bazı insanlar, neye sahip olurlarsa olsunlar en olamadıkları sürece yetinemezler. Melisa, Ceren ve Gaye o insanlardan yalnızca bir kaçıydı. Sahip olduklarım gözlerine batıyordu. Yaşadığım hayatı istiyorlardı ve bu hayatın içerisindeyken bu kadar geride olmamı bir eksiklik olarak görüyorlardı, biliyordum.
Sandıkları o kız olmadığımı geçen yıl Ceren’e bütün okulun gözü önünde göstermiştim fakat bu da yetmemişti. Bu sefer de onlardan çok daha fazlasına sahipken onlar gibi davranmıyor oluşumu kendilerine yedirememişlerdi.
Size daha önce de söylemiştim. Bir yangının içerisinde kaldıysanız, alevlerin sizi yakmamasının tek yolu ateşten bir parçaya dönüşmenizdir. Eğer o aleve dahil olmazsanız, gün sonunda kül olursunuz.
Bu yüzden o masadan öfkeyle kalktım ve adımlarımı sınıfa yönelttim. Eğer ben karşısına geçip kurduğu cümlelerin hesabını sormazsam yarın daha büyüğünü yapmaya kalkışacaktı, biliyordum. Belki de Atlas’ın karşısında bile benden bahsedecekti. Bu cümleye, içimde ona kırgın kalan yanım güldü. Atlas bana canavar demiş olamazdı. Çünkü Atlas beni tanımıyordu. Konum açıldığında bahsedecek kadar bile beni önemsemiyor, görmüyordu.
Buna rağmen içimde bir yerlerde ona dair duygular beslemeye devam ediyordum çünkü bu duygu yaşadığımı hissettiriyordu. Bir adı olmasa bile göğsümde izini hissediyordum. Fırtınalı bir eylül akşamı hayatıma giren mavi gözlü adamı içimden söküp atamıyordum.
Sınıfın olduğu kata geldiğimde adımlarımı hızlandırdım. Sınıfın büyük kapısını elimle çekerek açtığımda sert tavrımdan ötürü içeridekilerin bakışları kapıya dönmüştü. Gözlerim sınıfın içerisinde dolaştı. Cam kenarında oturduğunu gördüğüm Melisa'ya kilitlendi bakışlarım. Elinde telefonu vardı. Bakışları bir an kapıya dönse de yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu ve ağzındaki sakızı çiğneyerek telefonuna bakmaya devam etti.
"Bu ne sinir?" dedi birkaç dakika önce kafeteryada gördüğüm Yiğit bana göz kırparak. Ona cevap vermeden sıraların arasından geçtim ve sınıftakilerin bakışları üzerimdeyken Melisa'nın sırasının önüne geldim. Bakışlarını telefonundan kaldırmadığında derin bir nefes aldım.
"Kimsin ya sen?" Elindeki telefonu çekip alırken kurduğum cümle bakışlarının bana dönmesine sebep olmuştu. Elime aldığım telefona bakarken oturduğu yerden kalktı.
"Oha işte buna yılın olayı denir." Kime ait olduğunu anlamadığım bir kız sesi işittiğimde kameraları açtıklarını tahmin edebiliyordum.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" dedi Melisa elimdeki telefona uzanmaya çalışarak.
"Ne söyledin arkamdan?" dedim telefonu kendime doğru çekerek. Eli telefona uzanamamıştı.
"Yapmadığın bir şey söylemedim," dediğinde bir elim saçına doğru uzandı. Sakin olmaya çalışsam da sesimin yükselmesine engel olamadım.
"Seni bu okulun koridorlarında ağlatırım Melisa!" dedim sınıftakilere aldırmadan.
"Resmen savaş!" arkadan sınıftan birisinin sesini duydum fakat kime ait olduğunu anlayamamıştım.
"Eee yeter be!" Melisa çevredekilerin tavrından rahatsız olduğunda alayla güldüm. "Ne söylediysem söyledim. Yalan mı sanki? Kim görmek istiyor seni? Ceren'e yaptıklarını kim unuttu?" Biraz daha üzerine gidersem içinde hiçbir şey bırakmayacaktı biliyordum.
"Hak etti," dedim net bir tavırla. "O kızın neyine benim annem hakkında konuşmak?" Yaşanılanlar gözümün önünden geçerken bir sıfat kalbimin sızlamasına sebep oldu. Bazen bir kelime insanın yarası olabilir. Bazen annesi insanın yarası olabilir.
"Annen hakkında bizim konuşmamıza gerek mi var Hera?" dedi Melisa canımı yakmak isteyerek. "Annen hakkında tüm Türkiye konuşuyor. Annen hakkında magazin konuşuyor."
"O sesini kes." Ona doğru bir adım daha attığımda yüzündeki gülümseme büyüdü. Gözlerini açmış yüzüme bakıyordu. Sınıf sessizce bizi izlerken bu sefer sınırı aştığının herkes farkındaydı.
"Çok mu merak ediyorsun ne konuştuğumu?" dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Annenin nasıl seni babana kakaladığını anlattım Hera," dedi cümlesinin ardında neyin geleceğini bilmeyerek. "Ve bunu Katrivas'la konuştuk. Bütün gece senin ne kadar aciz ve bu dünyanın dışında olduğunu konuştuk. Olduğun yeri hiçbir zaman hak etmedin."
İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir yangın taşıyordum. O yangın herkesten önce benim kalbimi yakıyordu. Ve her gece aynanın karşısında kendine olanları anlattığımdan bir başkasının aynı cümleleri kurması artık canımı yakmıyordu. Her gece kendime aynı masalları anlatırdım.
Masalların beni avutması için Tanrı'ya dua ederdim. Yalanlara sarılırdım. Gözlerimin içerisine öfkeyle bakan gözlerinde gördüğüm hiçbir duygu şimdi bana o gecelerden daha kötü hissettiremiyordu. Kurduğu cümleler göğüs kafesimdeki boşlukta yok oluyordu, tenime değmiyor, canımı yakamıyordu.
Kimi kandırıyorsun Hera? Kelimeler hiçbir zaman insanın tenine değmez. Ruhuna değer. Kelimenin açtığı yara kanını değil göz yaşını akıtır.
Elimdeki telefonu yere bıraktığımda sessiz sınıfın içerisinde yankılanan ses Melisa'nın bakışlarının telefona doğru kaymasına sebep oldu. "Sen," dedi Melisa bunun bir başlangıç olduğunu göremeyerek.
"Senin ağzına sıçarım!" Şort eteğimin izin verdiği kadarıyla dizimi kaldırarak karnına dizimi geçirdiğimde çığlık attığını ve ardından sınıftakilerin de bağırdığını işittim.
"Amına koyayım burada ne oluyor?"
"Öldürecek bu sefer."
Canavar öyle değil, böyle olur.
Saçını ellerin arasına alarak başını kendime doğru çektim. "Bir daha o iğrenç ağzından bana dair bir kelime çıkarsa." Elleri gömleğimi yakaladı ve düğmelerimin arasındaki boşluğa parmaklarını sokarak çekiştirdi. Gömleğimin kopan düğmesi umurumda bile değildi. "Seni bu okulun koridorlarında böyle dolaştırırım."
"Bırak beni!" Bağırmasına aldırmadan saçlarından biraz daha kendime doğru çektiğimde elleri gömleğimi çekiştirmeye ve düğmelerinin kopmasına sebep olmaya devam ediyordu.
"Anladın mı?" dedim sesimi yükselterek. "Duydun mu?"
"Ruh hastası bırak beni!"
"Annemin ismini ağzına almayacaksın," dedim ona bağırmaya devam ederek. Onu arkamızdaki duvara yasladığımda gözünden akan yaşlar içimdeki yangını dindiriyordu. "Duydun mu Melisa? O küçük dünyanı başına yıkarım."
"Ne oluyor burada?" Sınıfa giren müdür yardımcısının sesi ellerimin arasına dolanan saçlarını benden kurtarmasına yetmezken sınıf elindeki telefonları bırakarak köşeye çekilmişti.
"Hera!" Müdür yardımcısının sesi bir kere daha kulaklarıma dolduğunda elimdeki saçlarını hâlâ bırakmamıştım.
"Hocam, bırakmıyor," dedi Melisa ağlar bir tonla seslenerek.
"Hera bıraksana kızın saçını!" Müdür yardımcısı yanıma gelerek ellerimi Melisa'nın saçlarından çektiğinde gömleğimin önündeki düğmelerin neredeyse tamamı kopmuştu.
"Kaçıncı bu?" dedi müdür yardımcısı ezbere bildiğim cümleleri kurmaya başlayarak. Ardından yere oturan Melisaya döndü ve yanına eğilerek mırıldandı.
"Melisa kızım, iyi misin?" Gözlerim sınıfın içerisinde dolaştı. İçeridekiler bana çekingen bir tavırla bakarken ardımda kalan müdür yardımcısına aldırmadan mırıldandım.
"Müdürün odasındayım."
Müdür yardımcısının ardımdan söylendiğini işitsem de ne dediğini anlayamamıştım. Sınıftan çıkarak müdürün odasına doğru ilerlediğimde öğlen teneffüsünde olmamız sebebiyle bütün koridorlar öğrenci doluydu ve öğrenciler dağılmış olan üzerime bakmaktan geri durmuyorlardı.
Gömleğimin önünü kapatma ihtiyacı duysam da bunu yapmadım. Çekindiğimi düşünmelerini istemiyordum. Müdürün odasından içeriye girdiğimde artık ezbere bildiğim cümleler bana yeniden sıralandı. Bu durumun bana ne getireceğinden korkmuyordum. Ben istemediğim sürece hiçbir şey yapamazlardı. Fakat bu sefer babamın öfkesinden korkuyordum.
-VİNYET-
Üzerimdeki gömleği değiştirmek için elime yeni bir okul gömleği tutuşturulmuştu fakat müdürün odasında yaşanılanlardan sonra onu da masalarına bırakıp çıkmıştım. Babamı aramışlardı ama babam işte olduğu için gelememişti. Bu yüzden ona kızmıyordum. Bu artık alışık olduğu bir durumdu. Hera okulda sıkıntı çıkartırdı ve Melih Yarkan onun arkasını toplardı. Birkaç dakika içerisinde birisinin beni almaya geleceğini biliyordum. Müdüre beni gelen araçla göndermesi gerektiğini ilettiği için güvenliğe aldırmadan okulun bahçesinden çıkmıştım. Okuldan çıktığım için bir elim gömleğimin önündeydi. Kopan düğmelerine birbirine bağlı tutmaya çalışıyordum.
Bu insanlarla olan kavgam annemin bir magazin manşetine başlık olmasıyla başlamıştı. İnsanlar ne kadar yanınızda durursa dursun bir boşluğunuzu yakaladığında o boşluğun üzerine basmaktan geri durmuyorlardı.
Bu okula girdiğim ilk gün yalnızca Hera Yarkan'dım. İstanbul'un ve hatta Türkiye'nin en zengin ailelerinden birisinin tek varisi. Atlantis konutlarının en zengin iş adamının tek kızıydım. Bir eylül sabahı, bütün televizyon kanallarında trajik aile hikâyem yayınlanana kadar yalnızca bu soy isimden ve bedenden ibarettim.
Daha sonrasında kulaktan kulağa yayılan dedikodular bir çığ gibi üzerime düşmeye başladı. İnsanlar önce çok yazık dediler. Sahte bir üzüntü, kırgın bir tebessümle bana baktılar. Ne acınası bakışları kabullendim ne de yalan cümleleri. Bu, bana karşı olan hislerinin nefrete çevrilmesine sebep oldu. Daha sonrasında birer birer egomdan bahsettiler. Bunun beni yaralamadığını fark ettiklerinde dış görünüşümle ilgilendiler. Bu da yetmediğinde konu aileme geldi ve ben bütün bunları yaşarken bu cehennemde birilerini yakmadığım sürece yanmak zorunda olduğumu öğrendim.
Ve sonra elime bir neşter aldım. Önce hislerimi sonra o hislerin sebebini birer birer öldürdüm.
Hera Yarkan.
Melih Yarkan'ın evlilik dışı çocuğu. Annesi Melih Yarkan'la evlenmek için ondan bir çocuk peydahlamış olan bir fahişenin teki.
İçimden geçirdiğim bu cümleleri bir televizyon ekranından, milyonlarca insan takip ettiği bir magazin programında dinlediğimde onuncu sınıf öğrencisiydim. Bir eylül sabahı, trajik aile hayatım tüm Türkiye'nin gündemi olduğunda, fotoğraflarım sosyal mecralarda espri sebebi olduğunda yalnızca onuncu sınıf öğrencisiydim.
Binlerce takipçisi olan ve zaten aktif kullanmadığım hesabımı bunun ardından silmiş kendime gizli, istekleri kabul etmediğim yeni bir hesap açmıştım. Ve bütün bunlar yaşanırken hayatıma okyanus gözlere sahip bir yabancı girmişti. Bir gece yarısı beni bulduğunda ona karşı bu kadar derin hisler besleyeceğimi bilmiyordum. Fakat o beni kurtardı. Hiç bilmedi ama kötü gecelerde göz yaşlarımı silen el ona aitti. O zamanlar yalnızca zihnimi oyaladığını ve kalbimdeki acının üzerini bastırdığına inanıyordum. Fakat yıllar geçse de acımın üzerini kapattığına inandığım sevgi benden geçmedi.
İçimdeki acıyı Atlas Katrivas'a karşı duyduğum sevgi öldürdü.
Onu sevmek beni iyileştirdi.
Tenimi yakan güneşe elimi siper ettiğimde önümde duran siyah Range Rover gözlerimi kısmama sebep oldu. Babamın böyle bir arabası olduğunu hatırlamıyordum. Sürücü koltuğundaki şoförün inmesini beklediğimde arabadan korna sesi geldi. Camlarında siyah film olduğu için içeriyi göremiyordum. Kaşlarım çatıldığında gözlerim arabanın plakasına doğru kaydı fakat plakayı göremiyordum. Arkadaki güvenliğe güvenerek arabaya doğru birkaç adım attım ve ön kapıyı açtım.
Bakışlarım beni süzen gözlerle yumuşarken elimdeki çantayı sıkıca kavrayan elim gevşemişti. Atlas, şoför koltuğuna oturmuş kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu. Üzerinde siyah dar paça ve beyaz bir tişört vardı. Bir elinde hiç çıkartmadığı saati vardı ve saatinin olduğu eli arabanın kornasının üzerindeydi.
"Atlas?" dedim kendime engel olamayarak. Gözleri üzerimde dolaşmaya devam etti. Gün boyunca onlarca insanın bana bakıyor olmasından bir an olsun rahatsızlık duymayan ben karşısında çırılçıplak kalmış gibi hissettim.
"Binsene," dedi bakışlarını üzerimden çekerken. Tek parmağı direksiyonun üzerinde ritim tutuyordu. Sinirlenmiş gibi gözüküyordu. Göğsümün sıkıştığını hissetsem de ona aldırmadan arabaya bindim ve kapıyı kapattım.
"Babam mı gönderdi?" dedim arabayı çalıştırdığında. Bakışlarını bir daha bana çevirmedi. Okyanus gözlerine son kez gerçekten bakmışım gibi hissettim ve bu his bile kalbimin kırılmasına sebep oldu. Buzdan olan duvarlarımı bir ateş parçası gibi tek bir hareketiyle paramparça ediyordu. Ve onun cehenneminde yanmaktan kaçmak imkansızdı.
Başıyla beni onayladığında yola bakmaya devam ediyordu. Arabayı okulun önünden çıkardığında gömleğimin önünü kapatmaya çalıştım. Bu hareketim dikkatini çekmiş olmalıydı ki göz ucuyla yeniden bana baktı fakat bu sefer bakışları üzerimde bir önceki kadar fazla durmadı. Tek eliyle direksiyonu ustaca çevirdiğinde gözlerimi ondan almadım.
"Arkada gömleğim asılı," dedi bana bakmadan. Tok sesi arabanın içerisine yayılırken sesini bile özlediğimi fark etmiştim. Yaklaşık bir aydır onu hiç görmemiştim.
"Gerek yok," dedim aceleyle. Derin bir nefes aldığını işittim.
"Göğsünü kapatmaya çalışma o zaman Hera."
Kurduğu cümle önüme indirdiğim bakışlarımın yeniden ona çevrilmesine sebep oldu. Onunla birebir pek anımız olmazdı. En son ne zaman ismimi seslendiğini bile hatırlamıyordum. Ve hatta belki de bana hiç seslenmemişti. Yemeklerde uzun uzun babamla ve babasıyla iş konuşur ardından izin ister ve kalkardı. Atlas Katrivas özünde basit bir adamdan ibaretti. Dışarıdan gözüken karmaşık hayatı onun merkezinde değildi.
"Bakma o zaman," dedim sinirle. Kurduğum cümle bakışlarının bir an bana dönmesine ve gözlerimin tam içerisine bakmasına sebep olduğunda bakışlarına takıldım.
Bir kere daha öyle bakar mısın bana?
"Sapık değilim," dedi bakışlarını üzerimden çekmeden önce. Ardından yeniden yola döndü. Evimiz okula çok uzak değildi. Muhtemelen birkaç dakika sonra evin kapısına gelmiş olacaktık.
Ona aldırmadan arkaya doğru döndüğümde camın kenarına asılı olan beyaz gömleğini gördüm ve arkaya doğru eğildiğimde yırtık olan düğmelerimin daha çok açılacak olmasına aldırmadan gömleğine doğru uzandım. Açılan belim, koltuğun kenarındaki kolluğa yaslı olan koluna değdiğinde tenimin buz kestiğini hissettim. Teninin sıcaklığını karnımda hissediyordum. O bu duruma aldırmadan kolunu çekmemişti fakat ben kısa bir an için duraksamıştım. Bu durumu fark etmemesi için sahte bir sinirle söylendim.
"Uzanamıyorum aptal," dedim ona ne dediğimi umursamadan. Şu an Atlas'ın ona karşı tavrımı anlaması benden nefret etmesinden çok daha kötü bir durumdu çünkü onu sevmekle baş edebiliyordum. Beni tanımamasıyla, görmezden gelmesiyle baş edebiliyordum fakat beni sevmemesiyle baş edebilir miydim bilmiyordum.
Gömleği elime aldığımda kendimi geriye doğru çektim ve oturuşumu düzelttim. Atlas hiçbir şey söylemeden arabayı kullanmaya devam ediyordu. Susması içimin rahatlamasına sebep oluyordu çünkü herhangi bir olguya alıştıysanız sizin normaliniz bu olurdu. Onun susmasına ve yok saymasına alışmıştım. Şimdi bir anda arabasının içerisinde olmak bana konfor alanımın dışarısında hissettiriyordu. Araba yavaşlayıp durduğunda daha üzerimdeki gömleği çıkarmamıştım ve evin önüne de gelmemiştik.
"Bakma," dedim neden durduğunu anlayamazken. Üzerimdeki gömleği çıkartırken onun bana büyük geleceğini bildiğim gömleğini de yavaşça bir kolumdan geçirdim. Penceresini hafifçe aralayıp yanımızda durana arabaya doğru konuştuğunda neden durduğumuzu anlamıştım.
"Ne iş?" dedi tanımadığım ama arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim çocuk.
"İşim vardı," dedi Atlas kısaca. "Sen neredeydin?" Atlas'ın gömleğini giymiştim ve düğmelerini kapatıyordum. Bakışlarım konuştuğu kişiye kaydığında yarım açık olan camdan Atlas'ın yanında kim olduğunu görmeye çalıştığını fark ettim. Atlas'ın bakışları bana doğru döndüğünde üzerimdeki gömleğin düğmelerini iliklemiştim. Bana kısa bir süre baktıktan sonra bakışlarını arkadaşına geri çevirdi.
"Anladım abi," dedi çocuk anlamlandıramadığım bir tavırla. "İşini," diye eklediğinde kaşlarım çatıldı. Ben çocuğa cevap veremeden araya Atlas girdi.
"Gevşek gevşek konuşma Rüzgâr." Ses tonundaki sertlik bu muhabbetin devam etmesini istemediğini anlatır nitelikteydi. "Yanımdaki Hera."
İsmimi söylemesi içimde iki ayrı düşüncenin oluşmasına sebep olurken ifadesiz kalmak için kendimi zorladım. Yanımızdaki araba kırmızı bir Mercedes'ti.
Yanımdaki Hera, demişti. Bir yabancı değil dercesine.
Ya da.
Yanımdaki Hera, demişti. Onunla böyle bir işim olmaz dercesine.
Yine de ben ikincisine inanmayı seçtim çünkü eğer birincisine inanırsam ikincisiyle yüzleştiğimde acı çekerdim. Acımın üzerine diktiğim çiçeklerdi Atlas'a duyduğum sevgi. O çiçekler solarsa toprağım çırılçıplak kalırdı. Yüzüme bakan acımı görürdü. Acımı çiğnerdi. O çiçeklerin solmasına izin veremezdim.
"Ov," dedi adının Rüzgar olduğunu öğrendiğim çocuk. "Kusura bakma Hera," diye ekledi bana bakarak ve arkasındaki arabayı gördüğünde bir eliyle Atlas'a selam verdi. "Araba geliyor kaçıyorum ben akşama görüşürüz Atlas." Atlas başıyla Rüzgar'ı onayladı ve arabayı yeniden çalıştırdı.
Daha sonrasında evin önüne gelene kadar geçen birkaç dakikada hiç konuşmadık. Bana yeniden bakmadı. Bu onunla aynı masada yemek yediğimiz, evimize geldiği günlerde bana yaptığı muamele ile aynıydı. Bu yüzden bu haline alışıktım. Fakat yarım saatliğine de olsa Atlas'ın hayatına dahil olmuş gibi hissettirmek acımın üstüne ektiğim o çiçeklere güneş vurmuş gibi hissettirmişti. Toprağa yayılan kökleri sağlamlaşmıştı. Kalbim, artık içindeki acıyı hissetmiyordu. Bugün yaşadıklarımı bile bir anlığına unutturmuştu.
Arabayı kapının önüne park ettiğinde ona bakmadan mırıldandım. "Teşekkür ederim." Elimdeki gömleğimi ve sırt çantamı sıkıca tutarak kapıyı açmaya çalıştığımda arabanın kapısı açılmadı.
"Kapı kilitli," dedim bakışlarımı son kez ona çevirerek.
"Farkındayım," diye mırıldandı anlamadığım bir tavırla. Gözleri üzerimde gezindi, yeniden. Gömleği şortumun üzerini kapatacak kadar uzundu ve içerisinde kaybolacağım kadar büyük olmuştu. Ya da ben çok küçük kalmıştım.
"Açsana o zaman."
"Kim yaptı bunu sana?" dedi gözlerini üzerimde çekmeden. Yüzünde anlam veremediğim bir ciddiyet vardı. Atlas Katrivas benim hayatıma bir noktada dahil oluyor gibi hissediyordum ve bu his beraberinde yalnızca korku getiriyordu.
"Kimse," diye mırıldandım ona bir cevap vermek istemeyerek. Atlas onun bir canavar olduğunu düşünüyor cümlesi yankılandı zihnimde ve dudaklarımda istemsizce alaylı bir gülümseme oluştu.
"Babanın haberi var mı bu halinden?" dedi verecek bir cevap bulamadığında. Masmavi gözleri gözlerime kenetlendi. Çıkık elmacık kemiklerine, yüzündeki düz ifadeye baktım.
Gözlerine bir fotoğraf karesinden bakmıyordum ve bunun benim için ne kadar kutsal olduğunu bilemezdi.
"Yok," dedi kaşlarını kaldırarak. "Nasıl bu hale geldin Hera?" dedi gömleğimi işaret ederek. "Ya anlatırsın ya da öğrenirim, bilirsin."
Bilirsin.
Evet, seni bilirim. Herkesin bildiği kadar. Ya da biraz fazlası. Ama ne fark eder ki Atlas? Sen beni hiç bilmedin.
"Bugün ne duydum biliyor musun?" dedim ona karşı acımasız davranarak. Yaşanılanlarda bana en az dokunan cümle onun hakkında kurulan cümleydi fakat o bütün bunların sebebinin kendisi olduğunu düşünsün istedim.
Başını sağa doğru yatırdı ve beni dikkatle dinlemeye devam etti. "Sen bir canavar olduğumu düşünüyormuşsun. Bu yüzden benimle konuşmuyormuşsun. Ve bunu partine davet ettiğin kızın birisine onunla sevişirken söylemişsin." Son kurduğum cümle ağzının şaşkınlıkla aralanmasına sebep olurken sahte bir alayla güldüm.
"Böyle söylemedi en nihayetinde tabii ama imâ ettiği tam olarak buydu."
"Seninle konuşmadığımı nereden biliyormuş?" dedi söylediklerim arasından bir tek buna takılarak.
"Bilmem," diye mırıldandım kısık sesle. "Belki bunu da sen söylemişsindir."
"Hadi diyelim biriyle seviştim?" dedi tek kaşını kaldırarak. "Ve ona bunun karşılığında bir davetiye verdim." Yapmış mıydı bunu gerçekten? Yapmazdı. O Atlas'tı. Kimse için böyle bir çabaya ihtiyaç duymazdı. Ona kendi isteğiyle gelmeyene o hiç gitmezdi.
"Neden sevişirken seni konuşayım Hera?" dedi bunun canımı yakacağını bilmeden.
Bilseydi seninle böyle konuşmazdı, dedim kendime. Kendi yalanlarımla kendimi avuttum. Ona karşı duyduğum sevgiyi öldürmemek için kendimi kandırdım. Çünkü sen de bilirsin. Sevgi bazen böyledir. Onun sana bir bahane sunmasına gerek kalmaz. Kalbinin onu sevmek için her zaman geçerli bir sebebi vardır.
"Bence de Katrivas," dedim onun aksine ona soy ismiyle hitap ederek. "Konuşmamalısın."
"Bu bir cevap değildi," dedi konuyu değiştirerek. "Üzerin bu yüzden parçalanmadı herhalde? Kim yaptı sana bunu?"
"Tacize uğradığımı sanıyorsan yanılıyorsun," dedim tavrından böyle bir ima sezerek. "Kendi ellerimle bir kızı sınıfın ortasında dövdüm ve kurtulmaya çalışırken yaptı. Ve konu sendin ama benim derdim kendimdi. Kimse senin yıkılmaz egon yüzünden benim hakkımda böyle konuşamaz."
Senin hakkında söyledikleri de umurumda ama bir canavar olduğumu düşünüyor oluşun değil. Çünkü bunun gerçek olmadığını biliyorum. Bunun gerçek olmadığını biliyor olmam ve bundan bu denli emin olmam daha can yakıcı. Çünkü birisinin canavar olduğunu söylemen için onu görüyor olman gerekir. Sen beni hiç görmedin. İnsan tanımadığı birisinden nefret edemez. Ve bu daha çok canımı acıtıyor.
"Anladım Hera," dedi sabit bir sesle ve arabanın kapısının açıldığına dair bir kilit sesi duyuldu. İçimde ona karşı bir öfke hissettim. Bana hissettirdiği bu karmaşık duygulara kızdım ve öfkemi onun yüzüne kustum.
"Hem ne yapacaktın ya?" dedim arabanın kapısını açmadan. "Bir başkası bir şey yapsaydı ne yapacaktın? Bir daha bana uğruna kılını kıpırdatmayacağın olaylar için hesap sorma."
"Aptal mısın sen?" dedi Atlas ona sesimi yükseltmeme karşılık vermeden. "Biri sana bir bok yapsaydı elbet gereğini yapardım."
"Öyle mi?" dedim alayla gülerek. "Ne yapardın mesela Atlas? Beni arkana alıp bu kıza bulaşmayın mı derdin? Kimsin sen?"
"Senin derdin ne ya?"
"Yok bir derdim," dedim ona izin vermeden. "Babam seni buraya göndermeseydi ki neden seni gönderdiğini de anlamış değilim hiçbir şeyden haberin olmayacaktı. Bu kadar uzağında olan hiç kimseye gereksiz samimiyet gösterme bir daha."
"Güzel çiziyorsun sınırlarını," dedi Atlas gözlerini üzerimden çekerek. "Git ve üzerini değiştir Hera."
Gözlerimi devirerek arabanın kapısını açtım ve indikten sonra sertçe kapattım. Eve girmemi beklemeden gaza basarak sokakta arabanın motorunun yankılanmasına sebep olduğunda derin bir nefes aldım.
Bütün bu cümleleri bunca zamandır kendi içimde beslediğim sevgiye haksızlık olarak görüyordum ve bu düşünceden kendimi alıkoyamıyordum.
Evin önündeki korumalara aldırmadan hızlı adımlarla kapıya geldim ve hizmetlinin açtığı kapıdan geçerek odama çıkan merdivenleri aynı hızla çıktım. Odama girdiğimde kapıyı ardımdan sertçe kapattım.
Üzerimdeki gömleğe sinen parfüm kokusunu içime çekerek derin bir nefes aldığımda elimdeki sırt çantasını ve gömleği yere bırakmıştım. Bugün onunla birkaç kelime konuşmuştum. Bugün ona karşı çıkmıştım. Benim sevgim de böyleydi. Ona karşı içimde sonsuz bir minnet ve sevgi beslerdim ama ne beni ezmesine ne de haksız olduğu noktada üste çıkmasına izin vermezdim.
Atlas'a karşı duyduğum sevginin hiçbir sağlıksız yanı yoktu. O yalnızca beni iyileştiriyordu. Bu hastalık ya da bir bağımlılık değildi. Bazen geceleri onu düşünür yüzümde bir tebessüm oluşmasına sebep olurdum. Bazen heyecanlanırdım ve bu heyecan mutlu uyumama sebep olurdu.
Hayatıma bu kadar uzakken ve yanı başımdayken bile bir kere olsun bana dönüp bakmazken öylesine kurduğu 'seni korurum' cümlesi ona karşı öfke duymama sebep olmuştu çünkü onun için anlamı basit olan bu cümlenin bende nasıl bir etki yaratacağını bilmiyordu.
Üzerimdeki gömleği çıkartmadan şortumu çıkarttım ve yatağıma doğru ilerlerken komodinin üzerindeki kumandadan klimayı açtım. Üzerime pikemi alarak yatağa uzandım. Gözlerimi kapatmadan önce zihnimde ona kurduğum ve bana kurduğu cümleler dolaştı. Hayaller kurdum. Yalnızca bu anlar bana bir yıl yeterdi.
Gözlerimi evdeki hizmetlilerden birisinin kapıyı tıklatmasıyla açmıştım. Hava kararmıştı. Babam eve gelmişti ve beni uyandırmalarını söylemişti. Bu gece de evde misafir olduğunu söylemişlerdi fakat kim olduğunu sormamıştım. Misafir geliyor olması işime gelmişti çünkü bu babamla yapacağımız konuşmanın gecikmesi anlamına geliyordu.
Yatağımdan kalkarak üzerimdeki gömleği çıkarttım ve siyah ince askıları olan mini elbisemi giydim. Kumaşı üzerime yapışan, pamuklu günlük bir elbiseydi. Akşam yemeği için şık ve sade olduğunu düşünüyordum. Kıyafet odamın içerisinden üzerimdeki elbiseye uygun bir topuklu sandaletleri aldım ve onları da giydikten sonra saçımı üstten bir tarayıp hafif makyaj yaptım.
Ardından odamdan ayrılarak yavaş adımlarla aşağıya indim. Salondan gelen ses kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olurken onun burada olup olmadığını merak ettim. İçeriden Haldun amcanın sesi geliyordu. Bu Katrivaslarla yine bir akşam yemeği yiyeceğimizin bir göstergesiydi. Babamın onlar yanımızdayken çok üstüme gelmeyeceğini düşünüyordum.
"Hera," dedi koltukta oturan babam beni fark ettiğinde. Ona tebessüm ederek salondan içeriye girdim ve gözlerimi içeride gezdirdim. Buradaydı.
Bir günde iki kez onu görmek bana fazla gelirken babasına doğru dönerek selam verdim.
"Hoş geldiniz."
"Hoş buldum kızım," diye mırıldandı bana cevap olarak ve tebessüm etti.
"Baba," diye mırıldandım babamın yanındaki tekli koltuğa geçerken. Salonumuzda iki tekli koltuk ve iki tane üç kişilik geniş koltuk vardı. Geniş koltuklardan birisine Atlas diğerine babası karşılıklı oturmuştu. Babam ve bense yan yana olan ikili koltuklara oturmuştuk.
"Ben biliyorum senin miyavlama sebebini," dedi babam ona karşı olan tavrımı alttan almayarak. "Yine yedin haltları."
"Hak etti," dedim bir savunma yapmadan önce. Hayır, bu konuyu burada açmamalıydı.
"Bu kaçıncı Hera?" Dedi misafirlere aldırmadan. Artık onları birer misafir olarak görmüyor da olabilirdi. "Her seferinde arkanı toplamaktan bıktım. Her konuşanı böyle susturamazsın."
"Sonra konuşalım mı bunu?" dedim hafif sesi yükseldiğinde.
"Hayır efendim şimdi konuşacağız." Onun önünde azarlanıyor olmak bana rezil olmuşum hissi veriyordu. Fakat bu yalnızca Atlas'la ilgili değildi. En nihayetinde ikisi de yabancıydı. Kalbimin Atlas'ı çok yakından tanıyor olması bu gerçeği değiştirmiyordu.
"Son senem zaten," diye mırıldandım. "Olmaz bir daha susarlar bu sene."
"Kalırsan okulda susarlar tabii," dedi babam. Ne olduğunu anlayamayarak ona döndüğümde araya Atlas'ın babası girdi.
"Eğitime bizim okulumuzda devam etmen kararını aldık Hera," dedi Haldun amca. Gözlerim korkuyla açılırken bakışlarım Atlas'a döndü. Şaşırmış gibi gözükmüyordu, bunu biliyor muydu? Bu yüzden mi bugün sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştı?
"Benim okulumla bir sorunum yok," dedim onlara karşı çıkarak. "İstemiyorum."
"Ama okulunun seninle var!" Babamın sesi bana çok nadir yükselirdi ve bu insanların içerisindeyken neredeyse hiç olmamıştı. Durumun kontrolümden çıkmaması için çabalarken Atlas'ın babasının kurduğu cümle beni daha da çıkmaza soktu.
"Katrivas koleji bu sitenin en iyi okulu Hera, sorun ne? En başında da istememiştin."
"Herhangi bir sorun yok," diye mırıldandım. "Sadece arkadaşlarım var. Son senem, düzenim bozulsun istemiyorum." Buradan toparlayamayacağımın farkındaydım. Atlas öylece bizi dinledi. Üzerinde sabah giydiklerinin aksine bir takım elbise vardı ve bedenine yapışmıştı. Bir iş görüşmesinden gelmiş olmalılardı.
"O okula gideceksin Hera, bitti." Babam son sözü söylediğinde bir kere daha ağzımı açamadım. Onu her gün görmenin, onunla aynı okul koridorlarında yürümenin bana iyi geleceğine inanmıyordum. Bunun beni ona daha fazla bağlayacağına inanıyordum ve işin aslında ben onunla bir ilişki yaşamaktan korkuyordum.
Çünkü ben Atlas'ın zihnimdeki haline aşıktım. Kendi kalbimde onu koyduğum yerde çok güzeldi. Yüzleşeceğim gerçeğin bundan farklı olmasından korkuyordum.
"Yemeğe geçelim," dedi babam ona bir cevap vermediğimde. "Şu ihale işini de konuşuruz." Bakışları üzerime kilitlendiğinde sorun istemediğini anlamıştım. Ona karşı mahcup hissettiğim birçok konu vardı ve şimdi burada, Kativasların yanında onunla tartışmak istemiyordum.
"İzninle Melih amca," dedi Atlas ayağa kalkarken. "Benim bu gece bir sözüm var."
"Müsaade senin koçum," dedi babam babacan bir tavırla. Atlas'ı severdi, ona güvenirdi. Bunu biliyordum.
"Ne işi bu?" dedi babası araya girerek. Atlas'ın bakışları babamdan Haldun amcaya döndüğünde alelade bir cevap verdi. Ve yine bana hiç bakmadı. Yine beni hiç görmedi. Görmek istemedi.
"Arkadaşlara sözüm var."
"Hera'yı da götür işte," dedi Haldun amca beklemediğim bir teklif ortaya atarak. "Tanışmış olsun sizinkilerle. Hem okula geçiş yaptığında alışması kolay olur."
"Ama," araya girmeme izin vermeyen babam beni böldüğünde sustum.
"Bence de gitmelisin Hera." Gözlerim Atlas'ın ve babamın üzerinde dolaştı. Bu hayal ettiğimden bile fazlasıydı ve yine bu korktuklarımdan bile fazlasıydı.
"Üzerim uygun mu ki bekletmeyeyim boşuna?"
"Fark etmez," dedi Atlas omuz silkerek. "Bir yemek altı üstü."
Böyle dememen gerekiyordu. Topu sana atmıştım. Acelem var demen gerekiyordu.
"İyi eğlenceler o zaman size," babamın cümlesinin ardından beraber hole doğru ilerlediğimizde ben önden Atlas ardından geliyordu. İçimdeki heyecana engel olmaya çalışırken karnımda bir ağrı hissettim. Midem kasılırken hizmetlinin getirdiği ince ceketi akşam soğuk olması ihtimaline karşılık elime aldım. Kapının önünden geçerken Atlas'ın kulağıma mırıldandığı cümle karnımdaki ağrının büyümesine sebep oldu.
"Düş bakalım önüme babasına kedi, bana kaplan olan Hera." Evden çıktığımızda bakışlarım hafifçe ona döndü. Atlas'la bir gece. Atlas'ın arkadaşlarıyla bir gece. Onun hayatına dahil olduğum bir gece.
Bütün bunların karnımın ağrımasına ve gözlerimin acımasına sebep oluyordu.
"Üzerimi değiştireceğim önce," dedi Atlas sabah sertçe kapısını çarptığım o arabaya binerken. İçeriye yerleştiğimizde ona doğru döndüm.
"Basit bir yemek değil miydi?"
Kaşlarını kaldırdı ve arabayı çalıştırdı. "Çık," diye mırıldandı. "Bu akşam, sabah kızın birine davetiye verdiğimi iddia ettiğin o parti var küçük kaplan. Bakalım seni şikâyet ettiğim kız kimmiş?"
Göğsüm heyecanla sıkışırken olanları kavramaya çalışıyordum. Zannettiklerim bile içimde deprem etkisi yaratırken onunla şehrin en büyük ve en çok konuşulan partisine gidiyor olmak karnıma bıçak giriyor hissiyle beni baş başa bırakıyordu.
Bu geceden ve ona karşı hissettiklerimden korktum. İlk kez Atlas bana baktı. Hâlâ beni gördüğüne inanmıyordum fakat artık beni tanıyordu. Ya da bu gece tanıyacaktı.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.