“üzerini karaladığım cümle.”
Yorum yapmayı ihmal etmeyin, en büyük motivasyonum yorumlarınızı okumak ^^ keyifli okumalar.
3 Mart, 2023
Üzerini karaladığım cümlelerden birisinde ismim yazılı olmasın diye savaşıyorum. Buna savaş denir mi bilinmez ama herkes kendi için çabalar hayatta. Çaba vermek aynı zamanda tüketmektir içindeki umudu. Karşılık alamadıkça, acınla bütünleştikçe, eksile eksile.
Aynadaki yansımama gülümsedim. Açık kumral saçlarım, yorgunluktan ve uykusuzluktan morarmış olan göz altlarıma inat canlı ve parlak gözüküyordu. Eski aynanın camına yansıyan görüntümde bir ben, sahip olduklarım ve hayal ettiklerim vardı. O hayallerin peşinde sürüklenen bir parça umudumla birlikte buradaydım.
Var olabilmek için. Olabildiğince, bütün gücümle savaşıyordum. Ben de varım diyebilmek içindi bütün yaşadıklarım ve göz yumduklarım.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimin uykusuzluktan acımasına aldırmadan elime büyük kol çantamı alarak koyu yeşil gözlerimi aynadan ayırdım.
Ayperi Sezen Kıran. Çok iyi bir filmin, şımarık ve el üstünde tutulan başrolü olabilecekken kendine düşen hayatta bile var olamayan genç bir kadın.
Her sabah kalkıp sabahın beşinde işe gitmek zorunda olan, yaşadığı küçük mahallede attığı her adımda biri görecek mi diye kontrol etmek zorunda kalan, yaptığı her şeyin hesabını vermek zorunda bırakılan, eve beş dakika geç girmenin bedelini suratına indirilen tokatla ödemek zorunda kalan genç bir kadın...
Eksik. Hayır. Eskitilmiş. Yarım. Hayır, yarım bırakılmış. Ruhunda darbe darbe izleri zamanın ve geç kalmışlığın.
Sönük. Hayır, ışığını çalmışlar ve hiç çıkmamış sesi. Bu topraklarda canı yakılmış her kadın kadar sönük kalmış umudu.
Derin bir nefes aldım. Yeni bir gün. Yine gün doğuyor ve artık geriye dönemeyeceğim, düzeltemeyeceğim hiçbir şey için pişmanlık duymayacağım. Duymamalıyım biliyorum. Zaman zaman içimdeki hislere, pişmanlıklara, düşüncelere engel olamasam da bunların beni bir adım ileriye götürmeyeceğini biliyorum.
Sadece savaşmaya devam etmeliyim.
Evimden dışarı çıktım ve eskimiş demir kapıyı kapatırken alışkın olduğum paslanmış demir sesini işittim. Bir tekstil fabrikasında çalışıyordum. Bazen ütüye ve paketlemeye, çoğu zaman dikişe bakıyordum. Asgari ücretle kendimi geçindirebilmek için elimden gelenin çok daha fazlasını yaparken günlerim bir öncekinin aynısı olarak geçiyordu.
Her zaman otobüse bindiğim duraktan otobüsüme binerek fabrika için yola koyulduğumda başımı otobüsün camına yasladım. Kısa süren yolun ardından durağın birkaç yüz metre ötesinde kalan fabrikaya yürüdüm.
Dolaplarımızın olduğu odaya geçerek aceleyle kıyafetlerimi değiştirdim ve mesai saatine bir dakika kala koşturarak dikiş makinasının başına geçtim.
“Ayperi!” Müdür’ün sert sesini işittiğimde olduğum yerde istemsizce hareket ettim. “Yine mi geç kaldın sen?” dedi konuşmama izin vermeden. “Kızım işe ihtiyacın yoksa söyle! Kendini de uğraştırma bizi de!”
“Yok geç kalmadım gerçekten mesaiye daha iki dakika var. "
“Allah Allah, Allah Allah,” dedi ellerini sabır diler gibi kaldırırken. “Ben demiyor muyum yarım saat önceden burada olunacak, burada hazırlanılacak diye!”
“Haklısınız müdür bey, kusura bakmayın.” Kusurluk hiçbir durum yoktu. Fazla mesai ücreti ödemeye gelince elini cebine atmayan adamlar bizi her sabah iş saatinden yarım saat önce çağırıyor ve bunu da mesaiden saymıyorlardı. Ama mecburdum işte. Zıt düşemez, karşı çıkamazdım.
“Geç işinin başına.” Başımla onu onaylayarak içeriye geçtim.
Mesai başladığında ellerim, makinayla birlikte otomatikleşmiş gibiydi. Dikişlerin arasına ben değil de başka biri yön veriyormuş gibi... Kumaş sertti, iplik ince. Tıpkı hayat gibi. Yukarıda ustabaşının adımlarını duydum, yavaşlayamadım.
Bu hayatta durmak yoktu, nefes almak bile bazen fazla geliyordu. Makinelerin uğultusu kulaklarımda çınlarken, yanımdaki kadınların fısıltılarını bastırıyordu.
“Senin düğün ne zaman Ayşe abla,” dedi Zeynep abla işinin arasında komşusuna seslenerek.
“Vallahi bilmiyorum Zeynep. Oğlan evlendirmek zor iş bitmiyor ki.”
Konu ilgimi çekmediğinden fazlasına kulak misafiri olmadım. Geri kalan herkes sessiz ama birbirine yaslanıyordu. Bu düzende kaybolmak kolaydı. Ama ben, kaybolmayacaktım. Ellerim ne kadar yorulursa yorulsun, içimde bir yer savaşmam gerektiğini söylüyordu.
Öğle saati yaklaşırken midemdeki bulantı yeniden baş gösterdi.
"Günaydınlar efendim." Ezel bana seslendiğinde ona gözlerimi devirdim.
Ezel en yakınımda olan insandı diyebilirdim. Onun da benden çok uzak olmayan bir hayatı vardı. Ailesine bakmak zorundaydı. Babasını çocuk yaşta kaybetmişti ve annesi hastaydı. Abisi tek başına eve bakmaya çalışıyordu fakat bir o kadar huysuz, asabi ve ters bir adamdı.
Kahve gözleri mutlulukla parlıyordu. Dolgun, saçları parıl parıldı fakat üstünde güzelliğine zıt en az benim üzerimde olduğu kadar kadar eski, iş kıyafetleri vardı.
Kadersizlik dedim istemsizce kendime. Kadersizlik. Şimdi, hep hayalini kurduğumuz o okul bahçesinde kahvemizi içerken gireceğimiz dersin sohbetini ediyor olabilirdik. Şimdi staj yapacak bir yer bulamamış olmanın tartışmasını yaşıyor olabilirdik.
Fakat kader bizi bir fabrikada bir araya getirmişti. Ben iş saatinden önce kalkıp akşamdan kalan mutfak bulaşıklarını toplamak zorundaydım o abisinin borçlarını ödemek.
Göğsüme bir taş gibi oturdu yine gerçeğimiz. Olduğumuz kişi. Ya da olmak zorunda bırakıldığımız kişi. Bir an yutkunamadım. Keskin bir bıçak gibi boğazıma dayandı yaşayamadıklarımız. Göz yum, dedim kendime. Görme. Sev kendini. Ne olursa olsun çizme o kağıttaki ismini.
"Yine ne bu mutluluk?"
"Asıl senin bu mutsuzluk ne?" dedi bana takılarak.
"Uyandığımda şükredecek hiçbir şey bulamadım," dedim derin bir iç çekerek.
"Yine aynı sıkıcılık ve ümitsizlik içindesiniz, sizleri tebrik ediyorum Ayperi Hanım."
“Akşama misafir varmış, işler yoğun ve bugün de yorgunluktan ölecek gibiyim.” Dedim makinada çalışmaktan ezilen ve su toplayan parmaklarıma bakarak. Parmaklarımın üstü nasır tutmasın diye her gün kremliyordum fakat o kadar çok çalışıyordum ki bir noktadan sonra kremler de işe yaramıyordu.
“O kadar ek mesai yapıyorsun kızım kıy parana alsana bir krem.” Parmaklarıma baktığımı fark ederek konuştuğunda hızla cevap verdim.
“Ay yetiyor mu sanki Ezel? Eviydi, borcuydu. Akşama da misafir var zaten”
“Dün de ek mesai yaptın bi rahat bırakmadılar seni de kızım ya.” Ezel’in içten serzenişi yüreğime dokunsa da konuyu değiştirdim. Konuşmanın bir fayda sağlamayacağını bilirdim. Ve konuşulmazdı da.
Benim memleketimde aile hakkında dışarıdan hiç kimseyle konuşulmazdı. İster can dostun olsun, kolun kesilir acısı içinde kalırdı. Aile kutsaldı. Kutsal kalırdı. El kızı her zaman el-di, dışardandı, senden olmayandı. Canını da verse senin için onu kanından olanla bir sayamazdın.
“Bana da farklılık oluyor ya,” dedim tam da bu yüzden ailemi kötülemek istemeyerek. “İyi geliyor biraz sohbet etmek.”
“Sanki sohbete mi gidiyorsun Ayperi, yemek yapıp çay taşıyacaksın.”
“Hade boşver beni kalk çaluşalum.”
“Yine kaydı şivesi,” dedi gülerek. Onun ardından gözlerimi devirdim. Belli belirsiz aralıklarla bir takım ağız problemleri yaşadığım doğruydu. Hatta insanlar garipsemeyecek olsa bana kalsa aynı çocukluğumda olduğu gibi yalnızca Karadeniz ağzıyla konuşurdum. Her ne kadar çok uzun vakit geçirememiş olsam da büyüdüğüm o toprakları seviyordum.
Bana çocukluğumu, mutlu ve ümitli hissettiğim son halimi anlatıyordu. Sahi ne zaman alıştırılmıştık bu kadar umutsuz olmaya? Kalbinin taş tutmasına. Ellerinin demir gibi işlemesine, belimizin her akşam sızlamasına. Boynu bükük bırakılmaya. Cevapsızdım.
Kendi hayatıma dair kritik olan tüm sorulara cevapsızdım çünkü beden benimdi, ruh benimdi ama hayat benim değildi. Sanki birileri tarafından tiyatro sahnesinde gibi bir sağa bir sola çekiştiriliyordum. İzliyor, ses çıkaramıyordum. Göğsümde ağırlık oluşuyordu, o ağırlık içime dönmeme sebep olmalıydı belki ama ben içimdeki taşa inat sesimi yüksek tutuyordum. Ya da kendimi öyle iyi bir yalancıydım ki, yüksek tuttuğuma kendimi bile inandırmıştım.
Trabzon’da yaşadığımız dönemde ailem varlıklı ailelerin çaylıklarını alır, yıl boyunca bütün bakımını yapar ve çay bahçelerini toplayarak satardı. Hasat sonunda kalan gelir yarı yarıya bölünür ve payımız verilirdi. Geçimimizi bunun üzerinden sağlardık.
Büyük dedem Gürcistan’dan Trabzon’a çalışmak için geldikten kısa bir süre sonra Trabzon’lu yoksul bir ailenin kızıyla evlenmiş ve ailesini Karadeniz’de kurmak istemiş, babannemin ailesinin mesleğini de kendi mesleği haline getirmiş. Yarıcılık onlardan bana kadar ailemde devam etmiş.
Fakat ben ortaokuldayken annemler son yarılık çaylarını almış ardından biriktirdikleri parayla İstanbul’a. Gaziosmanpaşa’ya taşınmışlardı. Küçükken arabaya bindiğimizde annemin kulağıma büyük bir heyecanla şehre iniyoruz kız, dediğini hatırlıyordum. Şehirli olacağız, dediğini.
Yine de şimdi şehirli mi olmuştuk emin değildim. Bu koca şehrin içinde, işçi kızı olarak bir işçi olarak yaşıyordum. Hangi şehirde olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. İstanbul’un en kaoslu semtlerinden birinde yaşıyorduk. Amcam birikimle buradan iki ev almıştı. Ben de amcamın dubleks evinden ayırdığı üst katında yaşıyordum. Belki zamanında benim de bir şansım olsaydı annemin gençken hayalini kurduğu o şehirli kadın olmayı becerirdim fakat hayat sandığım kadar kolay olmamıştı.
Çaylığın başında, toprak olmuş üstüyle, iri yeşil gözleriyle annesini izleyen o küçük kız büyümüş, bir fabrikada elbise dokumaya başlamıştı. Amcamın çocuklarıysa okumuş, hayalini kurduğumuz o hayat için birer adım atmışlardı. Onlar mı şanslıydı yoksa ben mi beceriksizdim bilmiyordum. Ama yaşadığım hayatı seviyordum. Evden çıkmak, dışarıda vakit geçirebiliyor olmak bana iyi geliyordu.
“Sonunda öğle molası!” Ezel’in sesi beni daldığım işten ayırdı. Son ütümü de geçerek üzerimdeki önlüğü çıkardım ve tezgahın üzerine bıraktım.
“Çok acıktım,” dedi Ezel yeniden konuşarak. “İnşallah yemek güzeldir.”
“Güzeldir,” dedim iştahım pek olmadığından umursamayarak. Karnımı tutsa yeterdi.
“Yine senin yemek de bana kalacak anlaşıldı.” Gülümsedim.
“Sen iste hepsini vereyim kız.” Ezel’e göz kırptığımda elini omuzuma attı. Onun dostluğu bu hayatın içinde bana bahşedilen en güzel şeydi. Kalbimin ısındığını hissettim. İçimde biraz olsun umudun yeşerdiğini, biraz olsun mutlu olduğumu. Yemekhaneye doğru ilerlerken Ezel başıyla arka bahçeyi işaret ederek konuştu.
“Önce bi sigara mı içsek?” başımla onu onayladım. Birlikte büyük demir kapıdan geçerek arka bahçeye çıktık. Düzensiz ağaçların olduğu, yerde budanmış ağaç dallarının çamura karıştığı bir ardiye gibiydi. Sigara içmeye genelde buraya çıkardık. Ön tarafta düzenlenen bahçeden kalan atıklar buraya bırakılırdı. Hemen yanda mal kabul alanı vardı. Tırlarla gelen mallar buradan fabrikaya geliyordu.
Ezel cebinden sigarasını çıkardığında ondan bir dal aldım. Kendim paket taşımazdım. Bazı günler Ezel’e eşlik etmekten ileriye gitmezdi içiciliğim. Zaten evdekilerin de sigara içtiğimi anlaması büyük bir kaosun başlangıcı olurdu.
“Parfüm getirdin mi?” dedim yakmadan önce.
“Var var,” dedi Ezel hızlıca beni onaylayarak. Cümlesinin ardından sigaranın ucunu tutuşturdum. Bir elimi üzerimdeki kalın kazacağın cebine koydum. Esen rüzgâr ve mart ayı soğuğu parmak uçlarımın titremesine sebep olsa da elimdeki sigarayı içmeye devam ettim.
Ezel’in gözü yanan telefon ekranına kaydı. “Lan,” dedi gördüğü şeye şaşırarak. “Kızım?” kaşlarımı çattım.
“Ne oldu?”
“Bugün doğum günün,” başını arkaya doğru atarak hayıflandığını bunu unuttuğu için yaptığını anlamıştım.
“eee,” dedim kayda değer hiçbir şey yokmuş gibi davranarak.
“Yemin ederim sinir stresten unuttum ya,” gözlerindeki korkuyu – o korkunun beni kırmış olma ihtimalinden geldiğini biliyordum – gördüm. “Bu akşam misafir var sana da gelemem. Ene yapacağız işten sonra bi yere gidelim.”
“Oldu,” dedim gülümseyerek. Herhangi bir tepki vermeden, abartısız. “Bizim aileler de üç saniyede yapılan planlara hemen tamam derdi.”
“Ya böyle olmaz,”
“Niye olmasın?” sigaramın sonuna doğru gelmiştim. “Ben sevmiyorum zaten doğum günü kutlamayı biliyorsun. Bir yıl da unutuvermiş olalım.”
Bir önemi yoktu. Geçiştirmek için söylemiyordum. Kutlamaya değer bir hayat yaşadığıma inanmıyordum. Buna dair bir inancım yokken bir mum üflemek, sahte bir gülümsemeyle yarına dair kuracak bir hayalim yokken, bir dilek hakkım bile yokken ne anlam ifade edebilirdi? Etmiyordu. Bir gün, bir hayalim olursa üfleyecektim o muma. Bir gün bana ait bir ana dahil olabilirsem üfleyecektim. Bu yüzden en son altı yaşımda bir muma üflemiştim. Babamın kolları arasındayken.
“Yok,” dedi Ezel karşı çıkarak. “Telafi edeceğiz.” Ardından gözlerinin arkama kaydığını gördüm. “Geldi yine seninki,” gözlerini kıstı. “Elinde bir şey var galiba. Ulan şu gereksiz bile unutmadıysa ve ben unuttuysam var ya. Şimdi ne desen haklısın. Bir hafta Timur’a hiçbir şey söylemeyeceğim yemin ediyorum.” Sigaram bittiği için yanımızdaki çöpün üzerinde söndürerek çöpe attım.
“Sakin ol hayatım,” dedim Ezel’in bu yersiz telaşını nasıl geçireceğimi bilemeyerek. “Çözülmeyecek şey yok hayatta.”
“Neyse ben bunu telafi etmek için aşağı inip yemek sırasına giriyorum ve bugün tatlımı sana armağan ediyorum Peri’m. Sen de aşksal görüşmelerini hızlı bitirip gel.”
“Tamam,” dedim yüzümde onun bu aceleci tavrına karşı oluşan gülümsemeyle. Kolunu ona destek olmak istercesine sıvazladım ve Ezel içeri girdiğinde Timur çoktan birkaç adım uzağımda kalacak kadar bana yakınlaşmıştı.
Üzerinde siyah bir gömlek ve pantolon vardı. Ayaklarına botlarına geçirmiş, gömleğinin üzerine de bir yün kazak giymişti. Saçını sakalını her zaman olduğu gibi dağınık bırakmıştı. İş molasında uğradığını biliyordum.
Kollarımı ona sardığımda hissettiğim sıcaklıkla biraz olsun nefes almaya çalıştım. Üç mart, bin dokuz yüz doksan dokuz. Hikayesi nerede başlar insanın? Ne zaman başladı hikayem? Bir çaylığın peşinde çamurlu ayaklarım, eski ayakkabılarımla koştururken mi? Yoksa babam hepimizi toplayarak bir anda İstanbul yolunu tuttuğunda mı?
Babam kendini bir ipin ucunda bıraktığında mı? Ne zaman başlamıştı? Amcam beni fabrikaya işe gönderdiğinde mi? Aynı evde yaşadığım üç gençle aynı saatte evden çıkarken, birini Türkiye’nin en prestijli Üniversitelerinden birine Hukuk okumaya yolcularken bu fabrikanın yolunu tuttuğumda mı?
Ne zaman başlamıştı? Timur, benim peşimden aylarca koştuğunda ve benim bu hayattan bi umut uzaklaşma uğruna onun şefkatini ailem yapmaya çalıştığımda mı? Onu sevdiğime kendimi inandırmayı başardığımda mı?
Sır saklamayı bilir misin? Sana bir sır vereyim.
Bir yalanı kendine ne kadar çok söylersen o kadar gerçek kılarsın. Sarıldığım bu adamı çok seviyorum. Bana ailemin var olduğunu hissettiriyor. Bana yarına dair bir umut veriyor. Bana bu hayatı boşuna yaşamadığımı hissettiriyor.
Sırrımı benimle saklar mısın? Onu çok seviyorum. Göğsümdeki, bu yangın o yüzden. Ona sarıldığımda içimde hissettiğim sıcaklık bu yüzden.
“Kız,” dedi Timur uzun saçlarımı avuç içleriyle okşarken. “Ne kadar özlemişsin öyle beni.”
“Özledim,” diye mırıldandım kısık sesle.
“Seni göreyim dedim ben de ne zamandır yüzüne hasret kaldım.” Uzaklaştığımızda simsiyah olan gözlerine baktım. Bakışlarındaki gölgeye, oradaki hisse. Timur iki yıldır hayatımdaydı. Ona o kadar çok alışmıştım ki bu birini sevmekten çok daha öte bir şeydi. Sürekli telefonun ucunda olmasına, elimi uzattığımda oradaki varlığına alışmıştım.
Sonumuz da muhtemelen hep kaçmak istediğim o evlerden birinde bir yaşam sürmekten ibaret olacaktı. Ama sanırım artık bu hayatı da seviyordum. Bir yalanı kendine sürekli söylersen onu gerçek kılarsın Sezen. Hayır, Ayperi.
“Çok yoruldum ben de,” dedim elleri ellerimi ısıtırken. Parmak uçlarıma değen sıcak buz kesmiş ellerime biraz olsun can vermişti.
“Ben de annemin ilaçlarını aldım,” dedi Timur iç çekerek. Derin bir iç çektim. Timur’un annesi ileri seviye Akciğer Kanseriydi. İlaç Türkiye’de vardı ama SGK karşılamıyordu ve aylık yüz binden fazla masrafı oluyordu. Timur bütün çalıştığı parayı annesinin ilacına harcıyor bazen ona rağmen yetişemiyordu. Bu durumun bizi nereye götüreceğini bilmiyordum ama herhangi bir şey söylemeye içim de el vermiyordu.
Annesiydi. Onu en iyi ben anlardım. Babasız büyümüşken onu en iyi ben anlardım. Elindeki poşete kaydı gözüm. İçinde ilaç olduğunu anladığımda cebimden kartımı çıkartarak Timur’a uzattım.
“Biraz vakit avans limiti var. Buradan çekersin az ben taksitli öderim.”
“Kızım saçmalama,” dedi beni göğsüne çekerken. “Koy şunu cebine.”
“Ya erkeklik taslamanın sırası mı Allah aşkına sevgilim. Benim ya da senin ne fark eder? Al şunu hadi.”
“Yazacağım bir kenara,” dedi Timur. “Ödeyeceğim sana.”
“Tamam hadi geç kalma.”
“Bi öpeyim,” sırnaştığında gülümsedim.
“İş yerindeyim. Hadi, hadi.” Bana bakarak geriye doğru yürümeye başladığında gülümsedim. Çok zeki bir adam değildi. Elinden her iş gelmezdi. Ama ailesi için nasıl çabaladığını ve beni ne kadar çok sevdiğini biliyordum. Tek ailesi annesi olsa da. O anne benden nefret etse de. Timur’un sevgisi hem bana hem ona hem annesinin nefretine yeterdi.
Kapıdan içeri girdiğimde gözüm telefonun saatine kaydı. Molanın bitmesine on beş dakika kaldığını gördüğümde hızlıca yemekhaneye indim. Ezel her zaman oturduğumuz köşede ikimizin tepsisini masaya yerleştirmiş, kendi yemeğini yerken bir yandan telefonuyla uğraşıyordu. Yanına geçip hızlı bir şekilde yemeğimin başına oturduğumda bana dönerek konuştu.
“Sonunda!” önümdeki çorbadan bir kaşık aldım. “Eee ne almış senin hayırsız?”
“Ne ne almış?” kaşlarımı çattım.
“Lan doğum günün için gelmemiş mi?” ben onu çoktan unutmuştum bile.
“Of Ezel ne doğum günü kaç yaşana geldik ya.”
“Ay sanki sekiz yaşındayken partilerle kutlanıyordu da kaç yaşına gelmişmişsin. Unutmuş değil mi, kutlamamış bile kesin. Ne için geldi? Hayırsız anasına para istemeye mi?”
“Yok,” dedim üstünü kapatmak isteyerek. Aileme dair hiçbir şeyden şikayetlenmek istemiyordum. “Öyle beni görmeye gelmiş. Doğum günüm için,” dedim yalan söyleyerek. Beyaz küçük yalanlar hayatımı devam ettirmenin bir başka yoluydu. Kaçmak istediğimde ve sıkıştığımda onlara başvururdum.
“Hadi mola bitmek üzere, azar işitmeyelim.” Ezel ayağa kalktığında yemeğinden birkaç kaşık daha alarak ben de kalktım. Elimizdeki tepsiyi boşaltarak bulaşıkçılara bıraktık. Ardından her zaman olduğu gibi yukarı çıkarak işimizin başına döndük.
Günün geri kalanı en az diğer günler kadar sakin ve sıradan geçti. İşimiz bittiğinde bacaklarım ve kollarım sızlıyordu ama acısını hissedemiyordum çünkü parmaklarım vücut kaslarımdan çok daha kötü haldeydi.
Ellerim çalışmaktan çoğu zaman su toplardı. Ve yine aynı şekilde yaralar içindeydi. Ne yaparsam yapayım tamamen geçmesine sebep olamazdım. Kalbimde ve zihnimde dönüp duran tüm dertler parmak uçlarıma birer iz bırakır gibi orada toplanır, zaman zaman canımı yakardı.
Çok ağır çalışmadığım dönemlerde iz haline gelir ama asla tamamen yok olmazdı. Orada olduğunu, varlığını hep gösterirdi. Yorgun hissediyordum. Belki de ses çıkarmasam belli etmesem bile doğum günümün kutlanmamış olması içimde bir iz bırakmıştı. Otobüs durağında beklerken Ezel’in bana seslendiğini birkaç seferden sonra anca işittim.
“Ne durumdasın?”
“Ölüm uykusuna yatmak istiyorum,” dedim hayıflanarak.
“Ben de ve gider gitmez yatacağım."
“Saçmalama Ayperi ya! Doğum günün bugün.” Omuz silktim. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
“İnşallah misafirler erken kalkar.”
“Otobüsün geliyor,” dedi Ezel arkamda kalan otobüsü başıyla işaret ederek.
“Ne olur yine cenaze töreni gibi kalabalık deme.”
“İstanbul’a geleli on beş yıl oldu Ayperi, alış artık şu kalabalığa.”
Altı yaşına kadar Trabzon’da köyümde büyümüştüm. İstanbul’a geldiğimde çok küçüktüm ama memleketimde yaşamayı burada yaşamaktan çok daha fazla isterdim. Zaman zaman Trabzon’a gittiğimiz olmuştu. Fakat hiçbirinde uzun süreli kalmamıştık. Ya cenaze ya doğum haberine gider gelirdik. Lisedeyken her memlekete gideceğimizi duyduğumda anneme yalvarır, o güne kadar her dediğini yapardım.
Bir şansım olsaydı da annemle Trabzon’a geri dönmek isterdim. Ezel memleketime olan sevgimi bildiğinden benimle hep dalga geçerdi. “Hadi görüşürüz.” Ona el sallayarak kapısı zor kapanan otobüsüme son anda bindiğimde tıkış tıkış olan otobüste ezilmemek için sırtımı demire yaslamaya çalıştım.
Ne vardı bu şehirde sevecek? Parası olmayan için hiçbir şey. Ne denizinin kokusunu alabilirdin kirlilikten ne sahilinde oturup bir bardak çay içebilirdin. Ne bir yerden bir yere varabilirdin, ne kendini bulabilirdin. Kalabalığın içinde oradan oraya savrulur giderdin. Karınca sürüsü gibi.
Yıllardır yalnızca korkutucu geliyordu. Koca bir kadın olmama rağmen çocuk gibi her an kaybolacakmış ve annemin eteğine koşacakmışım gibi hissettiriyordu.
Otobüsten indiğimde evin yolu üzerinde olan zincir marketlerden birisine girdim. Reyonlarına arasında ağır ağır dolaşırken canımın ne istediğine emin değildim ya da neden markete girmiştim bilmiyordum. İhtiyacım olan herhangi bir şey yoktu.
Neyse, dedim içimden en azından biraz ısınmış oldum. Çikolatalara göz gezdirirken limonlu pop kek gördüm ve görür görmez elim ona uzandı. Bugün benim doğum günümdü. Yok saymaya alıştığım daha doğrusu yok sayılmaya alıştırıldığım bu hayatta var oluşumun yirmi dördüncü yılı.
Bir mum yakmak istedim kendim için. En azından bunu yapmam gerekiyormuş gibi hissettim ve en sevdiğim pop keki sıkıca kavradım. Reyonlarda dolaşarak küçük bir mum ve kasa önünden çakmak aldım. Ardından aldıklarımı ödeyerek hızla marketten çıktım.
Otobüs durağından eve yürümek için neredeyse on dakikalık bir mesafe vardı çünkü mahallenin iç kısımlarında oturuyorduk. Birkaç dakika yürüdükten sonra mahallenin çocuk parkına geçerek bir banka oturdum.
Eve çok geç kalmamam gerektiğini bilerek çantamı yanıma bıraktım. İçine attığım pop keki, mumu ve çakmağı çıkardım. Paketi açarak keki bankın üstüne yanıma bıraktım. Parmaklarım soğuktan titredi fakat aldırmadım. Kabanıma daha sıkı sarıldım. Mumu kekin üzerine iliştirdim ve çakmakla ucunu alevlendirdim.
Bir dilek dedim, kendime. Bir dilek hakkım olsa neyi dilerdin?
Gözüm titreyen, üşüyen parmaklarıma kaydı. Allahım, dedim çocukça bir istekle. Artık ellerim yaralanmasın. Gözümü kapattım. Avuç içimdeki kekin üzerinde olan muma üflemeye çalıştım fakat soğuğa rağmen cılız nefesim mumu söndürmeye yetmedi.
Tekrar üfleyecektim ki çalan telefonum durmama sebep oldu. Evden arama ihtimallerine karşılık telefona baktım. Ustabaşının aradığını gördüğümde kaşlarım çatıldı. Ne olmuş olabilirdi?
Yüreğimi korku kapladı ve telefonumu korkuyla açtım. “Alo,” titrek nefesim soğuğa karıştı. Buharını izledim.
“Ayperi on dört senin paketin miydi?” sesindeki öfkeyi duyduğumda içimdeki korku büyüdü.
“Evet,” dedim aynı titrek sesle. Kekin üzerindeki mum yanmaya, yandıkça erimeye devam ediyordu.
“Yanlış basmışsın amblemleri ne olacak kızım bunların hali? Sabah gelmezsin! Geldiğin işi tam yapmazsın! Ne hesap vereceğim ben müdüre? Aptal mısın kızım sen? Aklın nerede senin?”
“Yok,” dedim aceleyle “Olamaz. Ben hepsini tek tek yaptım abi.” Yaşlar gözüme hücum etti. Akmaması için direndim. Parmaklarım titriyordu fakat bu sefer soğuktan değil.
Mum erimeye devam etti.
“Yanlış basılmış işte kızım! Mal elimde görüyorum. Hala karşı çıkıyorsun yok yok olmayacak böyle.”
“Abi ne olmayacak? Ben ücretsiz mesai yaparım, yeniden yaparım hepsini.”
“Ziyan olan mal ne olacak Ayperi? Ödeyebilecek misin onu da? Hasbinallah!”
“Abi nolur vallahi telafi ederim. Maaşımdan keseriz. Bulurum bir yolunu! Nolur.” Yolun sonunu gördüğümde oturduğum banktan kalktım. Yalvarmaya devam ettim. “Abi her istediğini yaparım.” Yaşlar gözümden artık ardı kesilmeden süzülüyordu.
Ne yapardım ben? Nasıl giderdim evime? Nasıl yeni iş bulurdum? Almazlardı ki. Beni evime almazlardı.
“Ayperi böyle devam edemeyiz. Ben durumu çözmeye çalışacağım ama sen yeni bir iş aramaya başla.” İşte o an dünya başıma yıkıldı. Mum eridi, kendi kendine dileğimle birlikte söndü ve kekin üzerine yayıldı. Limonlu pop kekim, yirmi dördüncü yaş pastam öylece bankın üzerinde duruyordu.
Bense çoktan ayağa kalkmış elimdeki telefonu düşürmemek için üstün bir çaba sarf ediyordum. Telefonun kapandığına dair gelen sesi işittiğimde telefonu kabanımın cebine atarak yere çöktüm. Bankın hemen yanına. Buz tutmuş parmaklarım banka yaslandı.
“Ne yaparım ben!” dedim kendi kendime haykırarak. “Ne yaparım ben? Nasıl giderim eve? Nasıl bulurum iş!” soğuk içime işledi. Göğsüm daraldı. Bir an için kalbime bir şey olduğunu hissettim.
Telefonum yeniden çaldı. Çantamın içindeki küçük pet şişeyi çıkardım. Elime su dökmeye, boynuma, göğsüme su serpmeye çalıştım. Ne dermanı vardı herhangi bir derdimin ne çaresi. Şuracıkta ölecek olsam bir kişi ağlar mıydı arkamdan? Annem. Yalnız kalırdı belki.
Telefonumu arayanın annem olduğunu gördüğümde derin derin nefes almaya devam ettim. Kendime gelmeye çalıştım. Bir şey yapmalıydım. Bir çözüm bulmalıydım. Telefonu açmaya elim gitmedi. Yirmi dördüncü yaş pastamı ve dileğimi orada, mumuyla birlikte bankın üzerinde bıraktım. Ve göz yaşlarımı silerek evin yolunu tuttum.
Bir yolunu bulmalıydım? Ben bunu nasıl açıklayacaktım. Gözümden yaşlar akmak için direndi fakat izin vermedim. Evde misafir var dedim kendime. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok Ayperi, bir sinirle söylendi her şey.
Eve aceleyle girdiğimde parmaklarımın sızladığını hissediyordum. Yüreğimdeki acı boğazıma kadar uzanmıştı ve bunu boğazıma sarılı olan kırmızı atkımı çıkartarak kapının hemen solunda bulunan ayaklı askılığa astığımda fark etmiştim.
Sakin ol, dedim kendime. Sakin ol Ayperi.
Salondan mutfağa geçen yengem beni fark ettiğinde yüzüme bakmadan aceleyle konuştu. “Hadi kızım nerede kaldın sen? Gel de yardım et.”
“Tamam yenge paltomu çıkartım geliyorum.”
Hemen kapının karşısındaki odama hızlı bir şekilde geçtiğimde salonun kapısı açıktı fakat içeriye dikkat bile etmedim. Alel acele odama geçerek üzerimdeki kabanı çıkardım ve yatağın üzerine bıraktım. Saçlarımı geriye atarak soluklandım. Vakit kaybetmeden deodorantımı sıktım ve odadan çıktım. Üzerimde siyah kazağım ve siyah bol pantolonum vardı. Kazağımın yakası açıktı fakat içime giydiğim siyah badi dekoltemi kapatıyordu.
“Hauna bak hala oyalani keç kiz mutvağa,” annemin sesini işittiğimde hareketlerimi hızlandırdım. Hafif kısık ama baskın bir sesle konuşmuştu. Beni kolumdan yakalayarak mutfağa çektiğinde onu takip ettim.
“Çayları getur,” dedi başıyla tepsiyi işaret ederek. Annem çok uzun süre köyde yaladığı için hâlâ şive ile konuşuyordu. Öyle ki onu yanlış ağızla konuştuğuna bile ikna edemiyorduk. Kızaran gözlerime aldırmadan dediğini yaptım. İkiletmeden sızlayan parmaklarıma inat çaydanlığı elime aldım ve alele acele çayları doldurmaya başladım.
Bütün vücudum, kaslarım ağrıyordu. Ve parmaklarım da tuttuğum çaydanlığın sapının sıcaklığından ve sert baskısından sızlamaya başlamıştı. Çayları doldurduğumda parmaklarımın acısını umursamadan tepsiyi aldım ve çoktan salona geçmiş olan annemin ve yengemin ardından salona doğru yavaş adımlarla ilerledim.
Bir yandan tepsiyi düşürmemek için sıkı sıkı kavramış diğer yandan parmaklarımın acısının yüzüme yansımaması için çabalıyordum. İçimde ise büyük bir korku vardı. Bugün yaşanılanları nasıl itiraf edeceğimi bilmiyordum. Kalbim korkuyla sıkışıyordu. Onlara nasıl anlatacaktım? Yarın gidip yalvarsam işe dönmeme izin verirler miydi?
Salonun kapısına gelmek üzereyken odamın hemen yanındaki lavabonun kapısı aralandığında istemsizce duraksadım ve bakışlarım lavabodan çıkan bedene kaydı. Tanımadığım fakat misafirimiz olduğumuz adam eğilerek banyo kapısından çıkmış ardından o da olduğu yerde durarak bana ve elimdeki tepsiye bakmıştı.
Ardından yeniden yüzüme bakmış ve gözlerini o kısa saniyeler içinde yeniden tepsiye ve ellerime indirmişti.
“Buyurun,” dedim kapının önünden hafif kenara çekilerek. Yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirdim. Bana doğru daha doğrusu salona doğru birkaç adım attı. Ardından kaşlarını çattı. Aramızda ne için olduğuna anlam veremediğim kısa bir bakışma geçti.
“Ellerin,” dedi eli ellerimdeki tepsiye uzanırken. Ben ne olduğunu anlayamadan tepsiyi elimden aldığında ne olduğunu kavrayamadım. “Ellerin mi yandı senin?” Elleri ellerime değmeden tepsinin kenarlarından kavradığında ben parmaklarımı hala tepsiden çekmemiştim.
“Yok,” dedim aceleyle. “Ben pardon çirkin gözüküyor ama.” Ne olduğunu bilmediğim cümleler ardı ardına sıralanırken elimden çekerek tepsiyi tamamen benden almıştı. Salonun kapısına dönen amcam bana seslendiğinde beni orada bırakarak elinde çay tepsisiyle salona girdi.
“Nediysun sen?” annemin sesini işittim. Ardından kuzenim Mert’in.
“Çaylar ve sen ne alaka?”
“Ayperi!” yeniden amcamın sesini işittim. Bu sefer daha baskın ve kızgın olduğuna emin olduğum bir tonla. Derin bir nefes aldım ve salona girdim.
“Elleri yanmış Mehmet amca,” dedi ismini bilmediğim misafirimiz. Tek bildiğim Mert’in çalıştığı şirketin hem sahibi hem de yakın arkadaşı olduğuydu. “Kapıda denk geldim.”
“Öyle şey mi olur oğlum?” dedi yengem araya girerek. “Ver sen bana.”
Evimizde bir misafir. Pardon erkek bir misafir. Ve hatta misafir sıfatı hiç önemli olmadan bir erkek servis yapılmasına yardıme diyordu. Bu gece bu ev yanmazsa bir daha da yanmaz dedim kendime. Gözlerim daha neler görecekti?
“Olur olur Fatma abla,” dedi Devrim. Onun ardından bir cesaret salona girdiğimde koca adamın herkesin önüne çay bardağını bıraktığını gördüm. Evet, ilk kez bir erkeğin evimizde çay servisi yaptığına şahit oluyordum. Okumuş, görmüş insan böyle oluyor demek ki.
Amcamın ayaklarını birleştirerek bacaklarını genişçe açtığını gördüğümde bunun onun sinirli olduğu anlardaki oturuşu olduğunu biliyordum.
“Kaç kere söyledik evladım kalk hastaneye git, göster şu elini diye.”
Hadi be oradan, dedim. Senin işten bir gün izin alırım diye ödün kopuyor.
“Gerek yoktu aslında,” diye mırıldandım.
“Gerek yok diyorsun da kızım misafirimize kalıyor servis.” O sesteki kızım vurgusunu sadece ben anlayabilirdim.
Mert’in yanındaki tekli koltuğa oturduğunda elindeki çay tepsisini ortadaki sehpaya bırakmıştı. Gözlerine ilk defa o an baktım. Yüzümde mahcup bir tebessüm belirdi. Başını hafif eğerek sorun olmadığını belli ettiğinde aramızdaki sessiz anlaşma içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı.
“E Devrim sen ne zaman gideceksin memlekete?” Fatma yengemin sorduğu soruya çayından bir yudum aldıktan hemen sonra cevap verdi.
“Haftaya bi uğramam gerekiyor. Harfiyat falan yapılacakmış işlere bakacağım yani.”
“Ne çok çalışıyorsun oğlum sen de Maşallah,” dedi yengem. Amcamın cevabı gecikmedi.
“Oğlan çocuğu çalışacak tabii ne yapacak Fatma?”
“Öyle vallahi. Yapacak çok bir şey de yok. Dedem her şeyi benim üzerime bıraktı. Babam zaten hastanesiyle ilgileniyor biliyorsunuz. Tek başıma yetişmek zor oluyor.” Gözü Mert’ kaydı. “Ama Mert sağ olsun baya yardımcı oluyor.”
Sessizce onları izledim. Adının Devrim olduğunu yeni öğrendiğim bu adamın soyadını yıllar önceden biliyordum. Kozan.Trabzon’un en varlıklı ailelerinden birinin oğluydu. Ben küçükken onların çay bahçelerine yıllarca bakım yapmış, hasat sonu kârlarının yarısını alır onunla geçinirdik.
Devrim’i de az çok hatırlıyordum. Aynı çamurda kirlenir, aynı bahçedeki iki ayrı eve dönerdik. Ben küçük yarıcı evine. Sobanın yanındaki leğenime. O üç katlı büyük köşküne, odasına. Altı yaşına bastığımda sebebini anlamadan köyden İstanbul’a geldiğimizde çocukluğuma dair her şey de Trabzon’da kalmıştı.
Bahçesinde koşturduğum o ev. Kaçtığım camii avlusu, büyüdüğüm kuran kursları. İzlediğim çay bahçeleri. Ot kopardığım bahçeler… her şey, bir kitabın içine hapsolmuş gibi orada ardımda kalmıştı.
“İşimiz birader,” dediğini işittim Mert’in. Bu ne sıkıcı sohbet? Aynı noktada buluşacak payda pek olmayınca. Ben neden buradayım? Kafamın içindeki problemlerden kaçıp yatıp uyumak yerine burada oturuyorum?
Silik bir nokta gibi. Ya da bir kâğıdın üzerinde. Üstü çizilmiş bir cümle. Orada ama silik.
Ardından amcam ve Devrim eski çay bahçelerinden ve köşkten bahsetmeye başladığında onlardan tamamen soyutlandım. İçimde sadece Devrim gittiğinde vereceğim hesap, yiyeceğim dayak vardı. Ben nasıl hemen iş bulacak yeniden işe girecektim?
“Sen de baya büyümüşsün,” işittiğim ses bakışlarımı yerden kaldırmama sebep oldu. Daldığım düşüncelerden ayrılarak yeniden Devrim’e baktım. Eski sarı tekli koltuğumuza yayılmıştı. Fakat orada rahat olmadığına emindim.
“Efendim?” dedim anlamayarak. Hiç kimseden ses çıkmadığına göre onlar da anlamamıştı.
“Bahçeye giderdik birlikte Meliha Teyze çay keseceği zaman. Birlikte ot kopartırdık. Beş buçuk yaşlarındaydık herhalde hatırlamaman normaldir,” dedi Devrim tavrını hiç bozmadan.
“He da,” dedi annem. “Esah diysun hatirliyrum ben. Birlukte çaylikten aşaği yuvarlanana kadar koşar duriydunuz. Birunuzun bi yeri kanayana kada kimse durduramaydi sizi.”
Devrim güldü. Birkaç saniye bana baktı ve o anları düşünüyor gibi gözleri kısıldı. Hemen ardından araya Mert girerek durumu toparladı.
“Ben hiç bilemedim oraları ya.” Amcam kendi çocuklarının hepsini ya İstanbul’da ya da Trabzon’un merkezinde yatılı okullarda okutmuştu. Bu hayatta belki takdir edebileceğim tek huyu buydu. Onu da parası için yapmıştı ama olsundu. En azından o çocuklara bir hayat bırakmıştı.
Bu yüzden ne Mert ne de kız kardeşleri köyü bilmezdi. Benden daha uzun süre aileleri orada yaşamasına rağmen.
“Hatırlayamadım,” dedim hafif tebessümle kaba davranmamak için. Annem eteğinin altından bacağımı çimdiklediğinde durumun onu rahatsız ettiğini anlamıştım.
“Hade kizum gel senun elune krem surelim.” Annem konuyu değiştirdiğinde ayağa kalktım.
“İyi geceler,” diye mırıldandım ve istemsizce elimle saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Streslenmiştim. İçeride sorguya çekileceğimi biliyordum.
Mutfağa girdiğimizde annem beni kolumdan tutarak kenara çekti. Mutfağımızın kapısı yoktu. Gelen olup olmadığını öğrenmek için geriye ufak bir göz attı.
“Kiz senin halun ne?”
“Ne hali anne?” dedim bilmemezliğe vurarak.
“Gözlerun kan çanaği, yüzün bi değişuk neyun var soyle bağa.”
“Anne,” dedim ben ne kadar kaçarsam kaçayım sabaha öğreneceklerini bilerek.
“Noldi?”
Derin bir nefes aldım. Burnum yandı. İçimde aynı korkuyu hissettim. Ellerim titredi ve ben elimdeki yaralara rağmen parmaklarımla oynamaya, parmaklarımı canımın acımasına rağmen istemsizce birbirine bastırmaya başladım.
“Ula kivranip durma noldi? Soylesena kiz.”
“Anne ben işten çıkarıldım,” dedim bunu yumuşatmanın bir yolu olmadığını bilerek. “Ne olur amcama söyleme. Ben halledeceğim. Birkaç güne yeni bir iş bulacağım. Vallahi bulacağım.”
“Ne diysun sen?” annem saçımı parmakları arasına dolayarak beni tezgahla kendi arasına sıkıştırdığında gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
“Anne nolur sessiz ol. Lütfen. Yalvarıyorum çözeceğim.”
“İşten çikaruldum ne demek? Ula biz bu evin kirasını nasul odeyeceğuz? Ne yiyeceğuz?”
“Anne bulacağım iş. Yemine derim bulacağım.” Göz yaşlarım yanaklarımı ıslatırken annem saçını elimden çekmedi. Korktuğum her şey başıma gelirken lütfen rabbim dedim. Lütfen kimse duymasın sesi. Bildiğim bütün duaları içimden okurken annem saçımı çekmeye devam etti.
“Ben senu orda burda sürtesun diye mi büyutum ula, ne demek içten çikaruldum. Ne orospiluk yaptun allah bilur. Yarun gideysun yalvarimisun, ağlarmisun bilmem. O işe geru girersun yoksa da akşama habu eve almam seni. Ne edup çiktiysan işten oyle ev bulursun kendune.”
“Anne,” dedim. “Yalvarıyorum. Bari sen yapma. Ben yıllardır kim için çalışıyorum? Elime geçen üç kuruşu size getiriyorum zaten. Ne olur yapma bulacağım iş. Vallahi bulacağım.”
Gözümden sicim sicim yaşlar akarken, sırtım bastırıldığım tezgâhtan ötürü kızarmıştı biliyordum. Su toplamış parmaklarımın birkaç tanesi patlamış onlar da göz yaşlarım gibi parmaklarımdan aşağıya süzülmüştü.
Kalbim, ellerim, gözlerim. Her yanım kan kusuyor, ağlıyordu. Kendi evimde, kendi mutfağımda, içeride bir yabancı varken.
Göğsümün korkuyla inip kalktığını hissediyordum. Kalp atışlarım hızlanmıştı. Saçlarım hala annemin elindeydi ve sızlıyordu fakat içimdeki korku o kadar büyüktü ki o acıyı hissedemiyordum.
“İş bulacağım ne demek lan?” İçimdeki korkunun asıl sahibi mutfak kapısında belirdiğinde kendi canavarımla yüzleştiğimi hissettim.
Bir evin içinde ne kadar yabancı olur insan? Bir evin içine ne kadar ait olamaz insan? Göz yaşlarım hızlandı. “Amca,” dedim yalvararak. “Amca dur anlatayım dur.” Annem saçlarımı bıraktı ama tek bir cümle söylemedi. Ağzını bıçak açmadı.
“Lan ne demek iş bulacağım? Ne yaptın lan sen?” iki büyük adımda karşımda belirdiğinde onun önünde yine küçüldüm. Küçük bir çocuk gibi kaldım. Yaşımdaki yirmi gitti, yedime saplandım.
Bir hayat kurmazsan böyle olur Ayperi. Savaşmazsan gençliğinde böyle olur. Kendine bir hayat çizmezsen tek bir kalem yeter ismini silmelerine. Göğsünde korkuyla bir mutfak köşesinde koca adamın karşısında ufacık kalırsın.
Bugün amcan dikilir karşına yarın kocan. Değişmez. Kadın olmanın ağırlığı da yaşattığı da değişmez, çilesi geçmez.
“Amca açıklayabilirim. Vallahi üç güne bulacağım iş.” Annemin bıraktığı saçlarım bu sefer amcamın eline dolanmıştı. Lütfen dedim, Allah’ım lütfen içeridekiler gelmesin. Lütfen daha fazla kimse düştüğüm bu küçük hali görmesin.
Ufacık hissediyordum. Küçükken arkadaşlarının yanında azarlanmış bir kız gibi. Kantine gittiğinde parası yetmediği için o sakızı alamayan küçük çocuk gibi. Babası tarafından kovulmuş gibi.
Kendimi bir yalanla avutmak istiyordum. Belki de babam olsaydı, yaşasaydı, bütün bunlar olamazdı inanmak istiyordum. Fakat biliyordum ki yaşanırdı. Çalışmak zorundaydım. Her yerde, her zaman. Bahçeyi temizlemek zorundaydım, bulaşığı toplamak, yemek yapmak zorundaydım. İşe gitmek zorundaydım.
Büyük eli suratımda koca bir iz bırakacak şekilde sağ yanağıma indiğinde acıyla sızladım fakat dudaklarımı içeriye ses gitmemesi için sıkıca birbirine kapattım.
“Sen ne sanıyorsun lan aptal mıyım ben?” beni kolumdan tutarak sarstığında daha suratıma indirdiği tokadın hissi geçmemişti. Sağ yanağım sızlayarak acımaya başladığında göğsümün sıkıştığını hissettim. Annem öylece amcamın arkasında bekliyor, olanları izliyordu. Gözlerinden bir acıma duygusunun geçtiğini görmek istedim. Bana acıması için, biraz olsun annem olduğunu hissettirmesi için ona yalvarmak istedim.
İnsan bir damla suya muhtaç kalır gibi aç kalabiliyor sevgiye. Bilirim. Yaşadığı evi kendi cehennemi olan kızlar bir gün bir parçalarını yakmak uğruna bile olsa yollarını aydınlatmak için ortalığı ateşe verebilirler.
Benimse o kibriti yakacak cesaretim hiçbir zaman yoktu, olmadı.
“Ben seni boşuna mı besliyorum!” ikinci bir tokadın gelmesini gözlerim kapalı bir şekilde kabullenip beklerken işittiğim ses gözlerimi daha sıkı yummama sebep oldu.
“Seni doğuran ananın şarap çanağını sikerim!” korktuğum şey başıma gelirken işittiğim kelimelerin anlamını kavrayabilecek durumda değildim. Hırpalanmak, dayak yemek alıştığım bir şeydi ama bir yabancının, evime misafir olarak gelmiş bir yabancının gözü önünde dayak yiyor olmak, kendi annemden, kendi amcamdan. Gözlerimden yaşlar süzülmeye devam etti.
Göğsümün sıkıştığını hissediyordum. Nefes aldığımı hissetmek için derin derin nefesler almaya çalıştım. Gözlerim hala kapalıydı. Olduğum yerde bacaklarım tir tir titriyordu. Yavaşça yere doğru çöktüğümü bile yere oturduktan sonra fark etmiştim. Başımı ellerimin arasına aldım.
Sesler bir uğultu gibi kulağıma ulaşırken ağlamaya devam etti. Hıçkıra hıçkıra. Kalkmak istemiyordum. Gözümü açmak, görmek istemiyordum. Gözlerim, yüzüm, yanaklarım kızarmıştı. Vücudum titriyor ve hava soğuk olmasına rağmen alnımdan terler akıyordu.
“Devrim oğlum,” yengemin sesini işittim.
“Lan sen kıza el kaldırmaya hiç mi utanmıyorsun? Nasıl adamsın lan sen? Senin yiğenin lan o. Yiğenin. Kanın.”
“Devrim karışma,” dedi Amcam net bir sesle. “Bilmediğin işlere burnunu sokma.” Bir başkası olsa elini kaldıracağına emindim ama oğlunun patronuna yemiyordu tabii. Ses çıkarmak, ses yükseltmek.
Beni bir yabancıya muhtaç bırakan ailemden utandım. Kendimi bu aileye muhtaç bıraktığım için kendimden utandım.
“Ne bilmesi, neyin bilmesinden bahsediyorsun sen!” ses git gide yükseldiğinde komşuların sesimizi işitmesinden korktum.
Devrim bir savaşın ortasında gibi öfkeyle bağırıyordu. Gözümü kollarımın arasında hafif açarak yarım yamalak kollarımın arasından onlara baktım. Bulanık da olsa gördüğüm Devrim’in amcamın kolunu tek eliyle kaldırıp büktüğüydü. Mert hemen arkasındaydı fakat tek bir hareket yapmıyordu. Yengem, annem olayı şaşkınlıkla izliyordu.
“Senin elini götüne sokarım it herif. O eli bir kere daha kaldırırsan bu kıza. O eli senin bir tarafına monteler seni de bu evin bahçesine gömerim. Orospu çocuğu.” Ardı ardına sıralanan cümleler utancımı artırırken gözlerimi yeniden kapattım.
Titremem biraz olsun yavaşladığında neyden bilmiyorum belki Devrim’in amcamı tutuyor olmasından güç alarak onları ardımda bıraktım ve mutfaktan koşar adımlarla çıktım. Çıkarken kapının yanında duran ve annesinin kolundan tutup geride bırakmaya çalıştığı Mert’e omuzum çarptı fakat o tepki veremeden gitmiştim. Ben evden çıkarken hâlâ Devrim’in sesini işitiyordum. Daha önce hiç duymadığım küfürleri ardı ardına sıralıyordu.
“Ulan sana ne?” dediğini işittim amcamın.
“Ben buraya polis yığayım o oğlunu da işten çıkartayım bak bakayım bana mı ne sana mı ne orospu çocuğu? Elin kalkmayacak bu kıza. Bu kıza elin kalkmayacak duydun mu beni?”
Geri aklanını işitmedim çünkü çoktan ayakkabılarımı giyip bahçeye çıkmıştım.
Koşar adımlarla kaçmak istediğim o evden bulduğum ilk boşlukta ağır adımlarla ayrıldım. Koşacaksa insan ya acelesi vardır ya da kaçtığı birisi. Ne kaçacak cesaretim var ne de yetişecek bir hayatım. Yanaklarımı ıslatan yaşlar artık alışagelmiş yağmurlardan ibaret. Gözlerimdeki nefret kimseye değil. Kendime. Kaçamamaktan hepsi. Sıkışmaktan bu eve. Küçük düşmekten insanların gözü önünde.
İnsan dövülmeye bile alıştırılır da hiç tanımadığı bir insanın önünde. Hayır, hayır kandırma kendini Sezen. Sorun bu da değil. Söyleme kendine aynı yalanları. Bir kere dürüst ol hayatına karşı.
İnsan, bir yabancı tarafından dövülür de annesinin koynuna kaçar. Canı yanar, annesine kaçar. Korkar evine girer. Kendi annesinden, kendi ailesinden onu koparan bir yabancı olur mu?
Gözümün önüne yüzüme inmesine artık alıştığım o tokat için kaldırılan el geldi. Ve eli kavrayan, küçük bir dal parçası gibi geriye savuran Devrim Kozan. Yüzüme bir tokat inseydi bu kadar utanır, küçülmüş hisseder miyim bilmiyordum. Hayır, biliyordum. Hissetmezdim. Bu kadar yanmazdı canım. Alışmıştım çünkü. Öğrenmiştim. Bazı evlerin kızları böyle kabullendiğini.
Birkaç saat önce bir kekle doğum günümü kutlamaya geldiğim o banka tekrar geldim. Pop kekim artık bankın üzerinde değildi. Biri tarafından yere atılmıştı ve dağılarak parçalanmıştı. Mum ezilerek taşa yapışmıştı. Gözüm o pop kekte takılı kaldı.
Ve dileğimde.
Oturduğum bankın soğukluğu üşümeme sebep oldu fakat oturduğum yerden kalkmadım. Zaten ayağa kalkmaya mecalim de yoktu. Kolumun üstüne göz yaşlarımı silerken önüme uzatılan krem bakışlarımı yerden kaldırmama sebep oldu. Sol tarafıma döndüm.
Kalbim utanç ve heyecanla karışık bir şekilde hızla atmaya başladığında içimdeki ağlama isteği çoğaldı. Karşımdaki adamın yüzüne bakamayarak gözlerimi kaçırdım sanki o gözlerde değersiz bir eşya gibi sağa sola savrulduğum o mutfağı görüyordum. Bir hiç gibi hissettirildiğim. Rezil olduğum.
“Ellerin,” dedi yalnızca. Sesinin titrediğini hissettim. Hala sinirli miydi? Ben evden çıktığımda içeride ne konuşulmuştu? Onun gözünde nasıl bir kadındım? Değersiz, dedim kendime. Herkesin gözünde olduğu gibi.
“Ellerim,” bakışlarım su toplamış ellerime kaydı. Çay tepsisini tuttuğum için iyice hassaslaşan, yer yer çatlamış parmaklarıma. Çalışmanın, hiçbir zaman karşılığını alamadığım emeğimin izlerine.
Uzattığı kremi titrek parmaklarımla kavradığımda hala gözlerine değil, yere, parmak uçlarıma bakıyordum.
Kremin kapağını açarak usulca kremi parmaklarıma sürerken gözlerimden birkaç damla daha süzüldüğünü hissettim. Küçüldüm, küçüldükçe kaybolurum sandım ama buradaydım. O adamın yanında. Daha demin kendi evimden, kendi ailemin ellerinden beni kurtaran Devrim’in hemen yanı başında.
“Teşekkür ederim,” dedim titrek sesimle hiçbir şey olmamış gibi. Ne için peki? Beni dövülmekten kurtardığı için mi? O eli kırmadığı için mi? Yoksa su toplamış parmaklarıma ilaç olmaya çalıştığı için mi?
Gözlerim gizlice ellerine kaydığında sinirle parmaklarını ovuşturduğunu ve katladığını ördüğüm. Sol bacağını hafif sallıyordu. Kısa bir an başımı kaldırmadan gözümü hafif yüzüne doğru kaldırdım. Dilini üst dudağının üzerinde sertçe gezdirdiğini fark ettiğimde bakışlarımı ona yakalanmadan kaçırmak istedim.
Konuşmadı. Bir cevap vermedi. Teşekkürüm aramızda, havada öylece asılı kaldı. Ben yanında usulca göz yaşlarımı akıtırken ses çıkarmamaya çalıştım. Sanki yüzümü saklayıp sessiz olursam ağladığımı fark etmeyecekmiş gibi. Kremini ellerimin arasından almadı. Fark etmeden ona baktığım kısa anlarda, aynı sinirle parmaklarıyla oynadığını ve hatta başını ovuşturduğunu gördüm. Elinin üzerinde kurumuş ve soyulmuş deriler vardı.
“Nasıl oldu?” dedi dakikalar sonra. “Ellerin nasıl o hale geldi?” sanki içeride yaşananlar hiç yaşanmamış gibi.
“İş yerinde,” diye mırıldandım. Sesimin titrememesi için çabaladım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Ağaçlar rüzgarla kımıldadı ve yaprakların uğultusu aramızda bir şarkıya dönüştü.
“Kremi kullan,” sesinde sert bir ton vardı. Bunu fark ettiğinden olsa gerek yeniden konuştu fakat. Bu sefer daha yumuşak bir sesle. “Kendine biraz dikkat et.” Gergin ses tonu daha fazla gerilmeme sebep oldu. Bir bankın üzerinde değil de diken üzerinde oturuyor gibi hissediyordum.
“Senin?” dediğimde yüzüne bakma cesaretini ancak bulabilmiştim. Ağlamaktan kızarmış gözlerime baktı. Sokak lambasının cılız ışığı yüzünü aydınlattı. Yeşil gözleri karanlıkta bile parıldıyordu. Fakat o gözlerin içindeki duygu karmaşasını da görebiliyordum. Hala öfkeyle soluyordu aldığı nefesi. Onu bu derece öfkelendiren neydi?
Sus Ayperi, dedim kendime. Medeniyet içinde büyümüş herhangi bir insan senin ailen gibi mutfak köşesinde dövülen kadınları normal karışlayamayabiliyor.
“Soğuktan,” diye mırıldandı. Cevap verirken ses tonu bir nebze olsun yumuşamıştı. Fakat daha fazla yanımda oturmadı. Kalktı. Uzun paltosu ve boynuna doladığı atkıya baktım.
“Ellerin,” dedi yeniden bir şiir mırıldanır gibi. “Bir sonraki sefere iyileşmiş olsun Ayperi.”
Onu bir daha görecek olduğumu düşünmüyordum. “Kremini vereyim,” dedim anlamsız temennisine karşılık vermeyerek. “Teşekkür ederim her şey için.”
Teşekkürüme yine bir cevap alamadım. Belki de tavrının sebebi olaya bu kadar dahil olduğu içindi. Belki de kendine sinirliydi karıştığı için. Ona neydi ki hiç tanımadığı bir kadını yiyeceği dayaktan kurtarmıştı?
“Sende kalsın,” arabasına doğru ilerlerken verdiği yanıtı işitmiştim fakat anlam verememiştim.
“Benim var teşekkür ederim.” Oturduğum yerden kalkarak peşine takıldığımda çoktan arabasının kapısını açmıştı. Binmeden önce bana döndü. Kapının ardından konuştu fakat boyu o kadar uzundu ki, kapının üstünden yüzünü görebiliyordum.
“Çok teşekkür ediyorsun Ayper, etme. Kremi kullan. Ellerini iyileştir. Bir sonrakine alacağım.”
Ardından bir cevap vermeme izin vermeden arabasına bindi ve beni hiçbir zaman ait hissedemediğim o evin önünde bana ait, gerçekten bana ait bir eşyayla. Bir el kremiyle bıraktı.
Hayır.
Krem benim değil, Devrim Kozan’ındı. Ama artık bana aitti.
...
Yıllar sonra yeniden burada olmak hem çok duygusal hem çok heyecanlı. Ne diyeceğimi bilemiyorum. 2020 Yılında bir kadının hayatından yola çıkarak yazdığım o kitabı sonunda cesaretimi toplayarak sizin ellerinize bırakıyorum. Ona sahip çıkacağınızı, Ayperi'nin ellerini sımsıkı tutacağınızı biliyorum çünkü hep öyle yaptınız.
Sımsıkı tutun. Çünkü Devrim'in de dediği gibi "Ellerin Ayperi." Şimdi Instagram'da ki alıntıya tekrar dönebilirsiniz. İçimde acısını emanet etmiş bir kadının hissi var. Onları yazmak yükümü hafifletecek biliyorum. Teşekkür ederim burada olduğunuz için.

Tüm Yorumlar (248)
ohh iyi olduu
Paragraf 230Abla bu hangi kitab
Paragraf 3Bence parası olmayan da sever... En kötü çıkar dışarı yürür, parka gider, sokaklarda dolaşır. İstanbul bambaşka bir şehir ya. Hatta istanbul sadece şehir değil; benim evim, benim yuvam, benim kalbim...
Paragraf 116Ne yani Ezel kız mı?
Paragraf 56Ohhhhhhhhhh canıma değsin
Paragraf 230Herkes anne baba olmamalı lafının gerçek olduğunun kanıtı
Paragraf 203Şu kadını parçalamak istedim şuan o senin evladın yaaa
Paragraf 199Ay kim ki bu acaaba
Paragraf 155Nedense Timur u hiç sevmedim
Paragraf 80Yaaaaa😢😢🫥
Paragraf 9Bunu ayperiye kim yaşattıysa şimdiden ona gıcık oldum
Paragraf 8Neler yaşadı acaba yaaa
Paragraf 3o kadar zevk aliyorum ki su an
Paragraf 230GELLLKDDDDİİİİ BENİMKKİİİİİİİİ
Paragraf 221hadi digerleri yapiyo amcasi bilmem nesi sen annesisin ya sen kendi kizini koruyup kollamiyosun ortalik mali mi bu kiz o ordan buraya carspin o ordan buraya carpsin nasil bissy yasiyosunuz siz ya
Paragraf 203cok tatli hayal ettim😭😭
Paragraf 184YA CEN KUCUKLUGUNUZU MU HATİRLİYOSYN CEN YİCEM SİMDJ SWNİ
Paragraf 181sirketin sahibi mi dedinnn masalkahmasallah
Paragraf 160iyi fuski yedun azaru biz yiyecuk tabi
Paragraf 159ya senin mahcubiyetine de mi aglayayim ne istiyosun sdn artik ya
Paragraf 156😭😭😭😭 bana bak asik olurum sana simdi takdiye
Paragraf 155tahir nefes kaesilasma sahnesi canlandi gozumdd
Paragraf 152bi gun trabzona gidicem hayallerimden biri ya kashkas cok seviyom
Paragraf 148aglamaya vaktinin olmamasi duygularini bastirmak her seyi gecistirip olmamis gibi davranmak o kadar kotu bisey ki 😭😭 sarip sarmalamak istiyofym ayperiyi
Paragraf 142neyse en azindan dilegin kabul oldu(duada detay vermdnin onsmi) of niye ciddi anlarda aklima komik syeler gsliuo
Paragraf 137dayansmiorum
Paragraf 120😭😭😭😭😭
Paragraf 119dogum gununu onemsemedikce insanlar da onemsemiyor aslinda onemseyince de onemsemiyorlar bilmiuorum acikcasi dogum gunlefi azap gibi bissy cabucak gecsin ve bitsin
Paragraf 105bi de anasini mi cekcez uarabbim
Paragraf 94DOGUM GUNUNU KUTLASANA A MAL APTAL GERİ ZDKALİ GELMİSSİN O KADAR KART ALMAYA Mİ GELDİN VELED İ ZİNA COK ZOF BİSSY Mİ DOGUM GUNUN KUGLU OLSUN SSVGİLİM DEMSK
Paragraf 94sen de tamam da abartmualaim cok da
Paragraf 88bisey dsmiyofum kalakaldim
Paragraf 80her seye ragmen iyi ki dogdun ayperi iyi ki bu yasinda tanistik
Paragraf 69cok uzuluyorum bu olayin gercekligine daha cok uzuluyorum keske tum kiz kardeslerim hak ettigi hayati yasayabilse
Paragraf 31kizmis kahalwhwkw aglicam EZELDEKİ ERKEKTİ
Paragraf 27tamammxidrr ahmetin oglan sensin
Paragraf 27ay su an anladim😭😭 ellerin olayi bu yuzden mi
Paragraf 20milletin zsngin watty girllerinin yaninda bizim garibanlik💗💗 nys yasanmisligi cok
Paragraf 12sadece savasmaya devam etmeliyim, sadece maskemi takinip hayata yetismek icin kosmaliyim. bir an kaybedemem, kendimi hayata birakamam. akisina uyamam, kontrolu kaybetmeye izin veremem.
Paragraf 11her sabah kendime yaptigim saheser konusma ektedir
Paragraf 10❤️🩹
Paragraf 9ne yasadigini cok merak ediyorum
Paragraf 8akasya geliuo aklima😭😭 YARABBBİM DİYORUM UNUTTUR BANA SU KİTABİ ARTİK ODAKLANAMİYORUM
Paragraf 6konuyla alakasiz asiri ben hissettirdi su paragraf ya😭😭 cok olagan bisey ama son zamanlarda asiri dusundugum bissy
Paragraf 4Gop çocuyuz aypericim
Paragraf 49Ay çok güzel bir kitap olacak bu bölüm bile bu kadar güzelse ben kitabı tahmin edemiyorum ayperi ismi çok iyi hem trabzonda büyümesi şivesi olması sevgilisi olması çok iyi ve burda bir kadının gücünü gösteriyor ben çok beğendim yeni bölümünü bekliyorum ...😘🥰🩷👍
Paragraf 111Kesin ailesine kıza dokunmaması için kızla anlaşmalı evleneceğini falan söyledi bak kesin
Paragraf 261Devrim sen devrimcimisin kral
Paragraf 233Gel kız ben seni misafir ederim memleketimizde
Paragraf 115Hadi bismillah
Paragraf 3Başlarım böyle işe ha nasıl annesin be sen kızının halini de görmüyor yaşıtları okumuş iş sahibi olmuş kendi kızı sürünüyor eve para getirebilsin diye. Manyak karı yok ol
Paragraf 203Müdür yok ol
Paragraf 19Bölüm sonu güzeldi. Emeğine sağlık Büşom içimizi paramparça ettin ama bu hikayenin gerçekliği aslında bizi bu kadar yıkan. İnanıyorum ki Devrim sayesinde bizler de Ayperi de bencil olabilmeyi ve kendi ışığımızı yakabilmeyi öğreneceğiz.
Paragraf 267Devrim Ayperi’ye ışığını aydınlatabilmeyi öğretecek🥹
Paragraf 265Kıyamam abi ben bunlara nasıl masumlar
Paragraf 260Çok yaralılar…
Paragraf 257Devrim’in içinin Ayperi’nin bu haline gidişi ve olanlara kaynayışını o kadar iyi anlıyorum ki🥺
Paragraf 254Offf bu nasıl bir bölüm içimiz yanmaktan beter oldu
Paragraf 250Abi kıyamam yaaa
Paragraf 247Bu çocuk tüm yaralarımızı saracak
Paragraf 245Bari bu olmasaydı
Paragraf 243Bu küçük düşmek değil böyle düşünerek daha çok kendini bitiriyor
Paragraf 239Bölüm boyunca içimde biriken tüm sıkıntıları kustu
Paragraf 237Bölüm boyunca bütün hıncımı çıkardı resmen devam et Devrim helal olsun sana
Paragraf 234Sen savaşmazsan o senin için savaşır
Paragraf 233Seni devrim alt edecek şerefsiz
Paragraf 230Konuş dağıt ortalığı ve çıkar şu kızı şu cehennemden
Paragraf 229Nasıl bir kadın ya annesi insan değil yengesi insan çıksaydı bari
Paragraf 228Abi yeter ilk bölümden şu kızın çektikleri nedir ya
Paragraf 227Zorundasın bu cehennemden tek başına çıkmak zorundasın
Paragraf 223Hele şükür ya
Paragraf 225Ver artık şimdi senin sıran yak geç her şeyi sende yolunu aydınlatmak uğruna seni harcayanları harca
Paragraf 222Asıl amcasının o sesinde toplanmalıydı herkes ya herkes mi sağır oldu
Paragraf 220Bu küçük düşmek değil yardım almak zorundasın lan biz dayanamıyoruz okurken Allahaşkına çık şu psikolojik şiddetten
Paragraf 217Kadın olmak böyle bir şey değil evet bazen bir yük ama böyle değil
Paragraf 216Baş kaldır kurban olduğum gerekirse kaç git kurtar kendini tek başına ayakta kalırsın bu insan dışı mahlukatları taşımak yerine
Paragraf 215Nolur devrim duysun alsın şu kızı şu cehennemden
Paragraf 212Bu kıza bunları yaşatanlar gün yüzü görmesin bedelini ödesinler
Paragraf 210Bu kıza nasıl kıyabildiler nasıl kıyabiliyorlar
Paragraf 208Allah belasını versin şu kıza ettiklerini bir bir yaşasın
Paragraf 207Götünü büyütmeden kalk sende çalış bütün yükü kızın omuzlarına vermişler yaptıkları işkenceye bak
Paragraf 205Nasıl bir anne bu ya aklım almıyor
Paragraf 203Yapma🥺
Paragraf 200Hayret nasıl fark edebilmiş çok şaşırtıcı
Paragraf 198Ama Devrim ile olan sahnemiz çok azdı en azından burada stresten arınmış bir şekilde okuduk şimdi sahnemiz bittiğine göre daha çok sinir katsayımızın yükseldiği sahneler okuyacağız
Paragraf 194Senin gibi anne olmaz olsun ya yemin ederim
Paragraf 193Kadına bak ya kızı hatırlamadığı bir anı yüzünden bile zarar veriyor
Paragraf 192Devrim unutmamış🥺
Paragraf 187Bu kıza yaşattıklarının bedelini ödemeliler bunu biranevvel okumalıyız
Paragraf 184Çocukluk arkadaşı yani🥹
Paragraf 180Ayperi çok canımı yakıyor ya kimse mi farkında değil bu kızın tükenmiş bitmiş halini ya doğum günü olduğunu bir Allah’ın kulu hatırlamadı mı?
Paragraf 179Yobazlığınıza tüküreyim
Paragraf 177Bu çocuk yaralarımıza derhal merhem olmalı yoksa Ayperi burada kendi sağlığını yitirecek
Paragraf 173Şerefsizler diye çığlık atacağım yemin ederim
Paragraf 172Şerefsiz herif geber ya
Paragraf 170Yalan değilse şuraya gömün beni
Paragraf 169Çünkü o Devrim adı gibi köklü değişimlerle girer hayatımıza
Paragraf 166Kimsenin farketmediğini o fark etti utanın be insan görünümlü çürükler
Paragraf 164Ne çirkin görünmesi ayperim😭 Devrim gerçekten adam çıkacak helal olsun çay tepsisini aldı ve girdi inşalla Ayperiye yüklenmezler
Paragraf 160Devrim bu DEVRİM GELDİ SONUNDA
Paragraf 159Evde ki yabancı bile kızın ellerinde ki yaraları görüyor bir ailem dediği çabaladığı insanlar görmüyor ama maalesef biz de bize hiç değer vermeyen ailemiz olsa da onlar için kendimizi paralarız
Paragraf 157Kızın çabaladığı insanlara bak kimsenin umrunda değil ve o kendini paralıyor deli olacağım şimdi
Paragraf 155Devrim mi?
Paragraf 156Böyle anne olmaz olsun ya gerçekten kızın gelmiş kızın!
Paragraf 152Şu devrim gelecekse gelsin sabrım taşıyor bunca olumsuzluğu kaldıramıyorum şunan
Paragraf 144Bari kız mumunu üfleyip pastasını yeseydi bir günde bu kadar olumsuzluk olmaz ki ama
Paragraf 141Ya hayır ya bu kadarı da olmamalı
Paragraf 135Sizin yapacağınız işe de müdürlüğe de kurduğunuz fabrikaya da çektiğiniz muameleye de…
Paragraf 133Bi mum üflemesini bile çok gördünüz ya haram olsun bu kızdan sömürdüğünüz her şey
Paragraf 129Ayperi’nin ve adını bilmediğimiz kızlarımızın bütün isteklerini kabul eyle yarabbim🙏🏻
Paragraf 128En sevdiği şey Limonlu Popkek demek inşallah travma yaşamayız ilk bölümden kalbim paramparça oldu🥺
Paragraf 123İstanbul’u TÜYAP dışında bende hiç sevemedim o kalabalıklığı hep korkunç gelir gözüme sanki kaybolacağım ve kimse bulamayacak
Paragraf 120yani goruscegimize eminiz dimi
Paragraf 260hmm iyiymis(hayvan gibi etkilendim)
Paragraf 260Bu da Efsun gibi kendine yalanlar soyluyo(aglama emojisi)
Paragraf 240NE DEMEK SANA NE YA UMARİM AYPERİ Yİ DAHA FAZLA ŞU ZIKKIM EVDE OKUMAYİZ
Paragraf 236DEVRİM SENİ GOZUM ACAYİP TUTTU FAV İKİNCİ BÜŞO KARAKTERİMSİN ARTİK(Atlas'ima ihanet edemem)
Paragraf 234DEVRİM ADAM GİBİ ADAMSIN SEN AMA NOLUR MİSAFİRLİKTEN KALKARKEN AYPERİ DE SENLE GELSİN DE DAHA BETER ETMESİNER KIZI
Paragraf 229Bu kız çok sinirimi bozuyorgörmüyor mu kızın kırık kalbini hala doğum günü diye tutturuyor
Paragraf 113DEVRİM NEREDE HANİ SAFE PLACE OLACAKTI KIZIMIZ HEM ÇOK YALNIZ HEMDE SIRTINDA ÇOK YÜK VAR, ÇOK YARALI NEREDE BU ÇOCUK NİYE BİZ TİMUR GİBİ GEREKSİZLERLE UĞRAŞIYORUZ?
Paragraf 108DEVRİM NOLUR AYPERİ Yİ ŞU EVDEN KURTARSIN YA
Paragraf 225Kutlamadı bile ama sözde çok seviyor
Paragraf 102Hayatın zaten yeterince zorken neden kendini çok daha zor bir yere ait kılmaya çalışıyorsun ki?
Paragraf 98Burnuma pis kokular geliyor
Paragraf 95Sevgiliymişiz Derimle olan hayallerim suya düştü
Paragraf 94Sanki Timur çokta güvenilir gibi gelmedi bana
Paragraf 92Bir saniye Ayperi’nin annesi kalp krizinden ölmedi mi?
Paragraf 91Bir krem meselesi...
Paragraf 265Hayır kendini bir yalana inandırmak asla doğru ve güzel bir şey değil
Paragraf 88UNUTMAMIŞ
Paragraf 187Bi saniye anlamadım Timur aileden biri mi yoksa Ayperi’nin ilişki yaşadığı birisi mi bazı yerlerde kafam karışıyor
Paragraf 87Ayperi icin mutlu oldugumuz sahneler de mi okusak biraz
Paragraf 184Onu sevmiyor, yalan söylüyor
Paragraf 84Resmen amcası tarafından eziliyor daha doğrusu kullanılıyor
Paragraf 80Ya Timur neyaaaa Devrim gelsin artık
Paragraf 74Yasada böyle bir şey yok memur bey şimdi ararım buraya yığarım
Paragraf 237KES Bİ YA ROL YAPMA MİLLETİN İÇİNDE İKİ YÜZLÜ
Paragraf 169bende tesekkur ederim iyi ki bizimle oldugun icin🥹🥹
Paragraf 269Hemen umutla mum üflediğin günlere gelebilir miyiz bu bana çok ağır geldi şu an…
Paragraf 73Ayperi artik bize emanet 🥹
Paragraf 268niye tüm karadenizliler böyle ya çıldırcam ( benimkiler karadenizli olmasina ragmen boyle olmadigi icin sukur namazina gidiyorum)
Paragraf 166bir sonrakinin olacagina eminsin yanii
Paragraf 265O kadar yorgun ki doğum gününde bile mutlu olacak bir şey bulamamanın dışında doğum gününü önemsemedi bile😭
Paragraf 67BU CÜMLE NE BÖYLE😭😭
Paragraf 258Umarım Ezelden yana bir darbe yemeyiz
Paragraf 60AY VALLA DEVRİM GELDİ
Paragraf 159Beceriksiz değilsin sen🫂
Paragraf 55AY DEVRİM GELDİ SANİRİM
Paragraf 156Devrim gelir misin artık
Paragraf 54oha oha devrim saka misin sen bayildim ben sana sahsen
Paragraf 23418 ocak 2026 pazar günü saat 21.04 ben bu kitabın ilk bölümünü okudum,ayperi seni hiç yalnız bırakmayacağıma söz veriyorum. önce ellerin iyileşecek sonra beraber ruhumuz iyileşecek,söz ayperi,söz veriyorum
Paragraf 269Ayperi’yi çok az Hera’ya benzetiyorum dolayısıyla bazı durumlarda çok özleştiriyorum kendimle.🥹
Paragraf 50of sus ya suss nefret ediyorum boyke tiplerden ya
Paragraf 230bizim yeni takıntı
Paragraf 179BÜŞO BİZ AGLARİZ SAKIN YAPMA OYLE BİSİ
Paragraf 144Oy Ayperi’m oyyyyy
Paragraf 49Tam bir green flag as bayrakları as as
Paragraf 167biz aşık mıydık çocukken ayperiye
Paragraf 262OF CİDDEN AŞIRI AYAR OLDUM KIZ MUMA BİLE ÜFLEYEMEDİ
Paragraf 141Şivemiz kayıyor🥹
Paragraf 47hmm etkilendim açıkçası
Paragraf 260Ayy geldi geldiii
Paragraf 159o kadar iyi anliyorumki seni askim ya😭😭
Paragraf 217Bu bir kural gibi işlenmiş kafamıza. Darda da olsan canın da yansa ailede olan aile içinde kalır.
Paragraf 44hay Allah kahretmesin ya
Paragraf 212Bu misafir olayı bir tık canımı sıktı nasıl bir misafir bu?
Paragraf 42“Ne olursa olsun çizme kâğıtdaki ismini”❤️🩹
Paragraf 38şakıyor mübarek 🥰🥰
Paragraf 234HATIRLIYOR BIRDE DEVRIM SENI YERIM
Paragraf 187devrim bize hiç yanlış yapma gerçekten tamam mı lütfen ihtiyacımız var sana
Paragraf 229Hemen şu dakikada Ayperi’nin hayallerini gerçekleştiremiyor muyuz?🥺
Paragraf 33senin gibi amcanın ben evveliyatını
Paragraf 225bu nasıl annelik?
Paragraf 221Ezel kız mı? Biraz yadırgamış olabilirim şimdiye kadar hep erkek ismi olarak duymuştum
Paragraf 32amca geber da
Paragraf 217Baş belası gibi bir viber aldım
Paragraf 30seni hiç sevmedim tamam mı hiç
Paragraf 207NASİL YA BEN KABUL ETMİYORUM
Paragraf 88Güçlü kızım asla pes etme.
Paragraf 28bir karadenizli olarak gercekten Karadenizli anne-babalarin erkeklere yaptıkları ayrımcılıktan nefret ediyorum
Paragraf 166Kalbimi buraya bıraktım… hayat herkese eşit davranmıyor.
Paragraf 25Bence çok iyi bir green flag erkek gelcek ve o su toplamış parmaklarını hepsini tek tek öpecek iyileştirmek ister gibi
Paragraf 108İşte burada Ayperi bizim sesimiz oldu. Saatlerce çalışır mesai yaparız kimsenin umrunda olmaz emeğimizin karşılığını almayız ama iş onlara gelince çok farklı işliyor. Ve ağzını açıp seninle böyle konuşanlara had bildiremiyorsun çünkü iş değiştirme lüksü yok.
Paragraf 22bu kitap boyunca ayperiye sadece üzülmicem dimi
Paragraf 184bizide dusunurmuss🤭
Paragraf 159Tamm bir red flag erkekk 🚩
Paragraf 10430 dakika önce mi? Yarım saat? Sabır sabır ahanda taşacak sabır
Paragraf 21ay yoksa sen asil eleman misin
Paragraf 15619. Paragraftayız gayet sakin kalmaya çalışıyorum tabikide Ayperi’nin yaşamak zorunda olduğu şeyleri okurken hıncımı bu müdür bozuntusu oksijen israfından çıkarmayacağım:)
Paragraf 19Ayperi'nin relaxlığından istiyorum bende
Paragraf 75karadeniz ve lanet erken egemen dünyası
Paragraf 166Kesinn başka bir yere harcayacak ve ayrılacallar ama Ayperi onu affedecek
Paragraf 93bize yanlış yapma tamam mı kocacığımız ???
Paragraf 159kutlamayi sevmese bile iyiki dogmus ve zihninde yer edinmis büşooo
Paragraf 72hep aglatma buso ya of
Paragraf 141En çok sen ve senin yaşadıklarını yaşamış olanlar parlayacak 🥺
Paragraf 13*Yalann
Paragraf 86Askim yorum at demistin ahahhahaja 2023 deki fotomuza bakmistik toplu fotomuza arkadasimla ikiz sanmistim detaylarfa bogduk biraz ama hahahhans umarimm cook okunur 🥹ben karadenizi dort gozle bekliyorum biliyosunn
Paragraf 269Aslında Ayperinin Timuru sevdiğini yalandı ama kendini o kadar inandırmıştı ki bunun yalan olduğunu anlayamadı
Paragraf 83ayperi tanıdık sanki ama dkldkkkddk
Paragraf 8Kalbimin yavaş yavaş kırıldığını hissediyorum ve daha 9. Paragraftayım…
Paragraf 9ben ağlarım ölme sakın,büşra öldürme sakın
Paragraf 144Ayperiye sarılmak için nereye başvurmalıyız?
Paragraf 8Ohaaa bunlar nasıl travmalar Büşikkk
Paragraf 80mumumuzu bile üfleyemedik yıkıl dünya
Paragraf 128Şuranın altını çizmeliyim, not ettim. Bir kaç ay sonra elimizde kitap olarak tuttuğumuzda tam da bu satırların altını çizeceğim❤️🩹
Paragraf 6ben ağlıyorum üş beş saat dokunmayın bana
Paragraf 124Oyyy Ayperi🥺
Paragraf 5şiveye bayilmadim desem yalan olur
Paragraf 47canımın içiiii iyiy ki doğdun bebeğim sen iste ben her saniye söyleyeyim sana 🥹🥹
Paragraf 109aglamaya gidiyorum agladiktan sonra gelip okumaya devam edicem
Paragraf 40sevmedim seni suan timur git.
Paragraf 104okulumdan sikayet ettigime utandim resmen ya agliycam
Paragraf 33saklarım
Paragraf 8418.01.26 bismillah diyerekten ne yazsa okurum dediğim yazarımın yeni kitabına başlıyorum🥹💖
Paragraf 3bilirim çiçeğim ver sırrını bana
Paragraf 82üzüntüden ölücem birazdan
Paragraf 80hayirdir bu eleman kim parddooonn
Paragraf 74Bence Ezel çok büyük bir ihanet edecek
Paragraf 60sen sevme ayperi,iyi ki doğdun çiçeğim,ayım,güneşim,perim 🤍 ben seni şimdiden çok sevdim
Paragraf 72ÇOK AYAR OLDUM MÜDÜRE ŞUAN NİYE BİLMİYORUM
Paragraf 21daha ilk bolumden aglayabilirim sana bebegim yaa
Paragraf 73oy çiçeğiiimmm 🥹 doğum günün farkında olmamak 😭😭
Paragraf 67AYPERİ YE KOCAMAN SARİLMAK İSTİYORUM
Paragraf 12Aşkoo bir şivemiz var olayyyyy 💅🏻💅🏻
Paragraf 47AMA AGLARİM
Paragraf 10Ayperi yi de içsellestircem gibi hadi hayirlisi
Paragraf 9ayperi o kadar bensin ve o kadar ben sen değilim ki,benziyoruz ayperi🥹🫶🏻
Paragraf 47Şimdi Ezel Ahmet ve Seherin kızı olabilir mii
Paragraf 31ayperiii🥹okulumla ilgili hiç şikayet etmicem artık 🥲
Paragraf 33ya ağlicam şimdi herkes mi acı çekiyor bu dünyada 🥲🥲
Paragraf 31AY DAHA COK BOYLE KONUS AYPERAHAHAHAHAJNAJA
Paragraf 4718/01/26 basladimmmm
Paragraf 1Konu şimdilikkk ilgisini çekmiyor bencee
Paragraf 28ya bi defol git nefret ya defolll
Paragraf 19Kesin olen adam ayperi nin babasiydi kitap da o yuzden babasin olum yildonumunde basliyo
Paragraf 3hepimiz gibi...
Paragraf 15Bana bi yeri anımsattı..
Paragraf 9Güzel bir konu güzel bir başlangıç bizi üzsede değinilen şeyler toplumumuzun düzeltmesi gereken ve hala olan şeyler :(
Paragraf 242bebeğiiimmm çiçeğiiimmm kıyamam ki 😭
Paragraf 9ay bu oglan bizim oglan mi acabbbaaa
Paragraf 27ayperi 🥹 isimlerimiz ortak sanki🥲🤍
Paragraf 8bebeğiiimmm bizim zamanımız geldi 🥹🤍
Paragraf 1İlk bölümden ayperi ye sarılmak onunla ağlamk istiyorum 🥺
Paragraf 13bebegimm ya😭
Paragraf 9ayperi biraz ben galiba
Paragraf 818/01/2026,basladigim tarihin izini birakiyorum🥹
Paragraf 325 yıl sonra
Paragraf 3