“rüzgârı hissedince uçtuğunu sandın, düşüyorsun gök’yüzünden.”
“Anne! Anne! Bak, kaç aldım sınavdan!” Tahta evin içinde yankılanan ses küçük kızın umurunda değildi. Elindeki kâğıtta gördüğü not istediği, düşündüğü her şeyin ötesindeydi. Annesine koşarak gitmek, notunu göstermek ve bir aferin almak istiyordu.
“Anne, anne!” konağın bütün odalarını birer birer dolaştı. Sırt çantasını yere bile bırakmamıştı. Küçük ayakları büyük adımlarla tüm evi turluyordu. Büyük salona geldiğinde annesinin eniştesi ve teyzesiyle oturduğunu gördü.
“Anne!” dedi yeniden heyecanla. “Bak aferin aldım ben.” Çantası omuzlarından sıyrılarak yere düştü. Pembe montunu çıkarmadan boynunda sallanan suluğuyla annesinin kucağına koştu ve oturdu. Küçük bacaklarını iki yana açmış, koyu kahve saçlarını geriye ittirmişti.
Annesi kızının elindeki kâğıdı aldı. Alnına bir öpücük kondurdu. “Aferin benim kızıma!” dedi gururla. Yanında oturan eniştesi de annesine katıldı. “Aferin kızım. Sen de doktor olacaksın okuyup.” Göz kırptı. Fikret’e baktı Seher.
“Babam,” dedi küçük kız. “Babam olsaydı da çok sevinirdi di mi anne? Mezarına gidelim mi? Bak ona aferin aldığımı göstereceğim!”
Fikret bir an için durgunlaştı. Küçük kızın gözlerindeki hüzne karışık sevinç annesinin kalbine iz bıraktı. “Gideriz kızım,” dedi usulca.
“Babam hiç gelmeyecek mi anne?” dedi küçük kız.
“Gelmeyecek kızım,” dedi kadın.
“Keşke bir kere olsaydı görebilseydim yüzünü.”
“Gel seninle biz albümlere bakalım,” dedi Fikret.
“Araba nasıl kaza yapmış ki? Ya sen de ölseydin anne? Sen hiç arabaya binmesen keşke. Ben korkuyorum.” Küçük kızın ardı ardına kurduğu cümleler annesinin gözlerinin dolmasına sebep oldu.
“Yapmam kızım. O gün çok kar yağıyordu. Yollar çok kaygandı, araba hızlıydı.”
“Biliyorum,” dedi küçük kız. “Ben aferinimi babama göstereceğim. Sakla anne olur mu? O beni duyar?”
Üzerini kapattıkları o kazanın yükü Seher Karaçam’ın omuzlarında kızı tarafından her gün biraz daha hissettiriliyordu. Fakat artık yapabileceği hiçbir şey yoktu ve kendisi de içten içe yeniden aynı durumu yaşasa aynı kararı vereceğini biliyordu.
4 Mart, 2023
Bir nefeste söndürdüğüm muma ve elindeki pop keke bakarken o kekin benim için ne anlam ifade ettiğini bilip bilmediğinden emin değildim. Tek bildiğim orada, ellerinde sandığından çok daha fazlasını taşıyor olmasıydı. Bir gün böyle bir adam tarafından sevilir miydim ya da sevdiğim adam böyle birine evrilir miydi bilmiyordum.
“Dileğin gerçek olur umarım,” dedi Devrim elindeki keki bana uzatırken. Uzattığı keki aldım ve ortadan ikiye ayırarak bir parçasını ona uzattım. Gözlerini kısarak bana baktı. Dudaklarında belli belirsiz, tatlı bir tebessüm oluştu.
“Sen ye kuş kadarsın zaten,” dedi uzattığım keki almak için yeltenmeyerek.
“Yok,” dedim hemen. “Olmaz öyle. Göz hakkı var bir kere.”
“Göz hakkı?” dedi sorgulayarak. “Limonlu pop kekte.”
“Hm,” diye mırıldandım kendi parçamın ufak bir kısmını ağzıma atarken. “Niye öyle küçümsedin ki dünya üzerindeki en güzel şey bence?”
“Limonlu pop kek?” dedi yeniden.
“Evet, hadi!” dedim cümlemi yenileyerek. Ardından uzattığım kek parçasını aldı ve tekte ağzına attı.
“Off,” yalancı bir tavırla abartılı şekilde tepki verdi. “Nasıl güzel ama daha iyisini yememiştim.”
“Dalga geç sen,” dedim dudağımı bükerek. Benden bazen o bile sakınılmıştı ve bir limonlu pop kekin bende ne anlama geldiğini bilemezdi.
“Tamam ben de seni bir ara çok lezzetli bir şey yemeye götüreceğim,” dedi aramızdaki konuşmadan cesaret alarak. Bana karşı yanlış bir davranışı, tavrı yoktu. Onunla arkadaş olmam herhangi bir sorun teşkil eder miydi bilmiyordum ama açık açık ilişkim olduğunu belli etmiştim. Kötü biri olduğunu da düşünmüyordum. Yalan söylemezdi herhalde.
Ayperi, dedim kendime. Seni çok kandırırlar kızım.
“Sen yine yeni bir görüşme peşinde gibisin,” dediğimde güldü.
“Arkadaş olduğumuzu sanmıştım,” dedi hoş bir tavırla. Samimi ve içten davranıyordu. Onunla konuşmak yaşadığım sıkıntının, zihnimden ayrılmayan düşüncelerin üzerini kapatıyordu.
“Öyleyiz,” dedim kendimden emin bir tavırla. “Bakarız o zaman,” diye ekledim hemen ardından.
“Bakalım,” dedi Devrim beni taklit ederek.
Sormaktan çekindiğim fakat merakıma yenik düştüğüm bir cümle kurdum. “Mert’le konuştunuz mu sonrasında?”
“Ne açıdan?” kelimelerini seçerek kullanıyor ve cümlelerin etrafında dolanıyor gibiydi.
“Herhangi bir şey. Akşamdan sonra. Yakın arkadaşın ve babasıyla sonuçta…” konuyu açmak sonunu getirmek kadar kolay değildi.
“Mert benim çalışanım,” dedi kendinden emin, net bir sesle. “İyi bir çalışanım Ayperi. Köylümüz olması, geçmişe dayanan bir ilişkimiz olması bunu esnetmişim gibi gösterebilir ama ben çalışanlarıyla arkadaş olacak kadar yalnız bir adam değilim.”
“Anladım,” dedim sert cümlelerine karşılık sinirlenerek. “Herkes haddini bilsin diyorsun yani. Doğru senin Mert gibi biriyle arkadaş olmanı gerektirecek ne var ki? O zaman benimle de arkadaş olmazsın sen.”
Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu ve bu tebessüm beni daha fazla kızdırdı. Statüye ve alt üst ilişkisine bu kadar inanıyorsa yanımda olmaması gerekirdi. Bunu kabullenen bir adam benim de işçi sınıfında olduğumu düşünüyor olmalıydı.
“Yanlış anladın,” dedi aynı tavırla.
“Ne gülüyorsun?” dedim kendime engel olamayarak.
“Sinirlenince bir anda hırçınlaşmana,” gözlerime bakarak konuştuğunda bakışlarımı kaçırdım. Ardından gereğinden fazla sinirlendiğimi anlayarak kendime kızdım.
Ayperi ne alaka bu öfke gerçekten?
“Mert gibi biriyle arkadaş olmam ve bunun sebebi mesleği değil, karakteri. Çalışanlarımla aramda bir mesafe bırakmayı severim ki çalışırken yaşanan duygusal yoğunluk işe yansımasın. Bunun kimsenin konumuyla alakası yok. Ben konu iş olduğunda dedemle bile arama mesafe koyarım.”
“Dedenle bile?” dedim kaşlarını kaldırarak. Yüzünde tanıdık tebessüm oluştu. Başıyla beni onayladı.
“Dedemle bile. Bana işimi veren öğreten adam o. Hala elini kolunu çekmez şirketin üzerinden. Öyle bir işkolik. Ben onunla bile evde ayrı, iş yerinde ayrıyımdır.”
“Nasıl bir patronsun acaba?” bacaklarımın üzerindeki paltosuyla oynuyordum. “Patron kısmıyla yan yana oturmak biraz şey hissettirdi,” diye devam ettim aynı tavırla.
“Ne hissettirdi?” merakla yüzüme baktı. Bir süre sustum. Nasıl ifade edeceğimi bilemedim.
“Bilmem, garip. Bencil gelir bana iş sahipleri.”
“O neden?”
“Mesela çalışanlarına ne kadar maaş veriyorsun? Asgari belki biraz üstü. Yüzde on fazla versen sana hiçbir şey olmaz ama onların hayatı değişir ama vermiyorsunuz. En ufak bir şeyde gözünüzde sadece uğradığınız zarar var. Ama o zarar belki bir akşam yemeği sizin için ve karşınızdaki insanın üç maaşını toplasan etmiyor. Öyle yani. Hiç bu statüde birisiyle yan yana oturmadım ama oturuyor olsaydım bunları sorardım.”
“Cevaplayayım mı o zaman?” dedi cümlelerimin arkasına sakladığım soruyu anlayarak.
“Sen bilirsin ben senin için söylemedim ki.”
“Eminim ona canım,” dedi Devrim hafif sesini yükselterek. Bu abartılı ifadesini göstermenin bir yolu gibiydi. “Yüzde onla kurtaramıyorsun ülkeyi maalesef. Genelde hak edilen primi yatırmaya verilen her emeğin hakkını ödemeye çalışırım ama herkesi görmek mümkün değil. Ve patron olmanın motivasyonu zaten kazancının diğerlerinin üç katına belki dört katına tekabül etmesi.”
“Tatmin edici değil,” dedim omuz silkerek. “İyi bir insan olman zenginlerden nefret etmemi değiştirmeyecek.”
“Allah Allah,” dedi Devrim gülerek. “Vaktimiz var, değiştiririz düşünceni.”
“Sanmam,” abartılı bir şekilde yüzümü buruşturduğumda güldü ve onun hemen ardından ben de güldüm.
“Sen şimdi nerede çalışacaksın?” diye sordu konuyu bana çevirerek.
“Bir dükkân. Küçük bir yer ama bir süre beni idare eder.”
“Haddimi aşmayacaksam sigortan maaşın falan olacak değil mi? Güvenli bir yer mi? İş bulmak için acele edip kendini tehlikeye atacak bir şey yapma.”
Söylediğine karşılık istemsizce sesli bir şekilde güldüğümde bana anlamsızca baktı. Ne yaptığımı neden güldüğümü anlamaya çalışıyor gibiydi.
“Hayatı çok toz pembe bir pencereden yaşıyorsunuz ya,” dedim gülüşümün arasından. “Yanlış anlama kızmıyorum. Benim de böyle bir hayatım olsa dönüp diğerlerine bakmazdım galiba ama kapalı çarşıda sokakta gördüğün bakkaldan, önünden geçtiğin butiğe kadar on dükkândan sekizinde insanlar sigortasız, yemek ücreti falan olmadan çalışıyorlar. Hayat beyaz yakalılardan ve kurumsal işten ibaret değil maalesef.”
“Pardon,” dedi ve bir süre sessiz kaldı. Sessizliğinden bozulduğunu anlamıştım.
“Bozulacağın bir şey yok ortada. Türkiye gerçekleri yani. Hallederim ama ben merak etme.” Elini ensesine götürdü.
“Tamam, sormadım say. Konuyu değiştiriyorum o zaman.”
“Değiştir bakalım,” dedim ona uyarak. Daha fazla üzerine gitmek istemedim. Gerçek bir zengin çocuğuydu.
“Ne zaman taşındınız siz İstanbul’a? Ben hatırlıyorum küçükken bizim köyde olduğunuzu ama gidişiniz, neden gittiğiniz yok hiç.” Gözlerindeki merak garip geldi fakat sorgulamadım.
“Neden gittik bilmiyorum. Küçüktüm zaten beş altı yaşlarında falandım. En son hatırladığım apar topar taşınacağımız haberiydi. Amcam buradan evler almış. Ne ara o parayı biriktirdi onu da bilmiyorum. Kızlarının ve oğlunun daha iyi şartlarda okuması için geldi sanırım.” Bildiğim kadarını açıkladığımda başıyla beni onayladı.
Ardından yeniden konuştu fakat sesindeki çekimserliği hissettim. “Kızları dedin, Mert’in kardeşleri yani?”
“Evet,” dedim sessizce.
“Onların okuması için şehir değiştiren amcan seni neden okutmadı Ayperi? Sen mi istemedin yoksa baban mı?”
“Annem aslında,” dedim usulca kabullenerek. “Annem kız çocuklarının okumaması gerektiğini düşünürdü. Ben de bir gözü dışarıda bir çocuktum. Yani bilmiyorum. Yaşayamadığım hayatı istiyordum galiba. İstanbul’a gelmiştik, liseye gidiyordum. Yaşıtlarım anneleriyle yeni çıkan filmlere giderken benim için sinemaya gitme fikri bile korkunç derecede kötü bir şey olmalıydı. Gitmek istiyordum gözü dışarıda bir kız oluyordum. Aklım fikrim sokakta, kötü gördükleri her şeyi yapan o kızlardan biri olmakta gibi anlaşılıyordu.” Bu itirafın ardından göğsümde geçmişin bıraktığı bir izin açılarak sızladığını hissettim. Derin bir nefes aldım.
“Gözünün dışarda olduğuna inanmalarına sebep olan sinemaya gitmek istemen miydi?” dedi Devrim hayretle.
“Sinemaya gitmek istemem, etek giymek istemem, okulun voleybol takımına gizlice girmem, okul gezilerine katılmak istemem. Bir sürü şey işte.”
“Anladım,” dedi Devrim yalnızca huzursuz bir sesle. İçinden ne geçiriyordu bilmiyordum. Belki de ilk kez bu kadar cahil bir aileyle tanışıyordu.
“Aslında bizim oralarda yaygın bütün bunlar. Uzak olan benim. Anlayamamam senin yaşadığın şeyin hiç yaşanmayan bir durum olmasından değil yani.” İçimden geçenleri okumuş gibi içimi rahatlamak isteyerek konuştuğunda tebessüm ettim.
“Ben alıştım Devrim,” dedim usulca. “Belki Karadeniz için alışagelmiş düşünceler ama İstanbul için değil. On kişinin arasındaysam bir benim ailem böyleydi. O yüzden kendim gibilerden çok senin gibileri tanıdım. Kendini açıklamana gerek yok.”
“Kendin gibiler değil,” dedi bana karşı çıkarak.
“Ne?”
“Sen değilsin o zihniyete sahip olan, ailen. Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.”
“Ne fark eder ki?” bir bankın üzerinde onunla geçmişim ve geleceğim hakkında konuşuyorduk. İçimde geçmişten gelen bir sızı vardı ama çoktan alışmış olmam gerekmez miydi? Alışamamıştım.
“Çok şey,” dedi Devrim ve bana açıklamak isteyerek iyice bana döndü. “Senin zihniyetin olsaydı bugün seninle bu sohbeti yapamaz olurdum. Evindekilerle ne konuşuyorsam onu konuşmak zorunda kalırdım. Ülke meselesi tartışamazdım mesela. Ya da analiz yapmazdın. Ama sen düşünüyor, tartıyor, içindeki süzgeçten geçiriyorsun her şeyi. Bütün mesele bu. Sadece harekete geçmen kalmış ama onun da zamanı gelir elbet.”
“O zaman çoktan geçmiş gibi hissediyorum.”
“Geçmemiştir,” dedi Devrim elini sırtıma koyarak. Bu bir destekti biliyordum ve içim sırtıma değen eliyle kasılmış ne hissettiğimi bilemez bir hale bürünmüştü.
Ondan etkileniyor muydum?
Saçmalama Ayperi, sevgilin var senin.
Bu düşünce içimde huzursuzluğun gezmesine sebep olurken Buradan hiç kalkmak istemesem de alelacele konuştum.
“Benim birazdan eve gitmem gerekecek ama,”
“Problem çıkmaz değil mi? Bana bunun teminatını ver ki gözüm arkada kalmasın.”
“Herkes için bu kadar duyarlı mısın?” dedim kendime engel olamayarak. Sorduğum soruya o da şaşırmış olmalı ki birkaç saniye cevap vermedi.
“Eğer gözümün önündeyse evet,” dedi net bir tonla. “Anlıyorum şüphelerle yaklaşıyorsun ama bu kadar gözümün önünde bütün bunları yaşayan, elleri yaralanan bir kadına bir eldiven veremiyorsam ne farkım kalır elini yakan ateşten benim?”
“Anladım,” dedim bu kadar sorguladığım için kendimden utanarak. “Kusura bakma.”
“Kusurluk bir durum yok,” dedi alel acele bir cevapla. “Ben sana özür dileme demedim mi?”
“Tamam,” dedim derin bir nefes alarak. “Dilemiyorum.”
Dilemiyorsun, evet.
Ardından ayağa kalktım. Üzerimdeki kabanını kalkarken elime aldım ve ona uzattım. Uzattığım kabanı giydi ve bana bakmaya devam etti.
“Sen eve git ben bekleyeceğim girene kadar,” dedi. “Ne olur ne olmaz saat geç buralar da pek tekin değil gibi.”
“Yok ben hep işten bu saatlerde dönüyorum zaten.”
“İşten dönmüyorsun ama şu an benim yanımdan dönüyorsun.” Cevap vermedim. Ne kadar inat edersem edeyim benden daha inatçı olduğu görebiliyordum.
Evet işte, dedim kendime. Karadeniz Hovardası. Yok yok. Trabzon Hovardası.
Arkamı dönerek eve doğru yürümeye başladığımda bakışlarını sırtımda hissediyordum. Cebime attığım limonlu pop kek paketi cebimde ajandama yapıştırılmayı bekliyordu. Mumu da iki arada cebime atı vermiştim. Anı kutum ilk kez bu kadar özel ve düşünülmüş bir anıya hizmet edecekti.
Eve doğru yürürken ara ara başım istemsizce arkaya döndü. Arabasının önüne yaslanmış pür dikkat beni izliyor ara ara sokağı kontrol ediyordu. İyi adamların hala var olduğunu bilmek en azından bu gecelik iyi hissettirmişti. Göğsümdeki ağırlığı, yanlış bir şey yaptığım hissinin üzerini kapatmıştı.
Fakat doğru soruyu hala kendime sormadığımı, bundan kaçtığımı biliyordum. Hayır, yine kabullenmeyecek yine o soruyu kendime sormayacaktım. Evimin önüne geldiğimde yavaşça kapıya anahtarı yerleştirdim ve kapıyı açmadan önce son kez oldukça uzakta, yüzü seçilemeyecek kadar bulanık kalan Devrim’e baktım. Yüzü gözükmüyordu ama duruşundan onun Devrim olduğunu anlayabilirdim.
Başıyla beni onayladığını belli belirsiz gördüm ya da öyle gördüğümü zannettim. Bir tebessümle onu ardımda bırakarak eve girdim. Evde her zamankinin aksine bir sessizlik hakimdi. Hatta ışıklar bile kapalıydı ve bu evde hiç kimsenin olmadığını anlama yetmişti.
Yine de içeriye doğru seslendim. “Anne!” ses gelmedi. Ben de daha fazla beklemeden odama geçtim ve odanın kapısını kilitledim. İçimde hissettiğim heyecan, yüzümdeki aptal gülümsemeyi odamdaki aynaya baktığımda fark ettim.
Bir insanı istediğinde iyi hissettirmek bu kadar kolaydı. Önemli olan bunu düşünebilmekti ve Devrim hiç hayatında olmayan bir kadını bile böyle düşünebilecek kadar ince bir adamdı. Gülümsedim. Hayatımda herhangi birisi beni böyle düşündüğü için
Evet yalnızca bunun için.
Eski, beyaz masama geçerek raftan ajandamı çıkardım. Kabanımı yatağımın üzerine bırakmıştım. Cebindeki pop kek paketini alarak bugünün üzerine geldim. 4 Mart, 2023. Paketin küçük bir kısmını kalp şeklinde keserek tarihin üzerine yapıştırdım ve aşağıdaki boş alana ajandam için aldığım çıkartmalardan yapıştırdım. Üzeri için önce siyah kalemimle küçük bir not düştüm.
İlk kez içten bir dilekle, biri tarafından üfletildi mumum. Allah’ım, kalbime bu serinliği veren adamı çok mutlu et.
Bütün güzelliklerin onu bulması, onun da hayatına ihtiyacı olduğu bir noktada ışık yanması için dua ettim. Ve çıkardığım kek çıkartmasını da zımbaladığım paketin yanına yapıştırdım. Böylelikle ajandamda bize ait unutulmaz bir an yerini aldı.
Mumumu anı kutumun içine yerleştirdikten sonra defterimi karıştırdım. Daha üç ay olmuştu ajandama başlayalı. Ama yazacak o kadar çok şey birikmişti ki defterim dolup taşıyordu. Onu güzel anılarla süslemek isterdim fakat çok fazla süslü anlara sahip olamıyordum.
Bir yandan bu en ufak şeyin beni mutlu etmesine sebep olurken diğer yandan içimde bu hayatı yaşamak isteyen küçük kızın uykuya umutsuz dalmasını sağlıyordu. İkisinin arasında bir yerde sürüklenip duruyordum. Aşacağım, dedim kendime. Nerede nasıl olacak bilmiyorum ama bu düzeni aşacağım.
En azından bir umut taşımalıyım buna karşı.
Ajandama küçük notlar bırakarak aldığım rafa geri yerleştirdim. Bir cümle yazdım bugün ajandama yalnızca benimle onun arasında, hiçbir zaman unutamayacağım tek bir cümle. Hayatım boyunca Devrim Kozan’a ve bana ait kalacak olan.
Üzerime pijamalarını giyerek yatağıma uzandığımda içeriden gelen sesler ev halkının geldiğini anlama yetmişti. Amcamın sesini işitmemek için kulaklığımı taktım. Sezen Aksu şarkısı açarak sosyal medya hesabıma girdim. Gözlerim bir süre keşfette ve takip ettiklerimin paylaşımlarında dolaştı. Ardından istemsizce kendimi arama motoruna onun ismini yazarken buldum.
Ezel’in bugün bu kadar heyecanlandığı o hesapta ne olduğunu merak ettim.
kozandevrim kullanıcı adı buydu. Biyografisinde şirket hesabı etiketliydi ve yanında kurucu ortağı olduğuna dair İngilizce bir ibare bulunuyordu. Profil fotoğrafı arabada çekildiği bir fotoğrafı.
Gözlerinde güneş gözlüğü vardı. Yüzünde geniş bir gülümseme, üzerinde beyaz keten gömlek vardı. Bindiği arabanın modelini anlayabilecek kadar bilgi sahibi değildim ama çok lüks bir araba olduğunu anlamama yetmişti.
Profilindeki fotoğraflara baktığımda öne çıkarılanlarında yalnızca gittiği birkaç ülkenin fotoğrafının olduğunu gördüm. Londra, Paris, İspanya, Japonya, Yunanistan, Norveç.
Norveç’te olan fotoğrafı gözlerimin kocaman açılmasına sebep oldu. Kuzey ışıklarına gitmişti. Vay be, dedi bir yanım. İnsanlar ne hayatlar yaşıyorlar. Ardından öne çıkarılan fotoğraflarını bırakarak profilindekilerde gezindim. En son yaz tatilinde Bodrum’dan bir fotoğraf paylaşmıştı. Fotoğrafı kim çekmişti bilmiyordum ama haberi yok gibi gözüküyordu.
Üzerinde yine keten gömleği ve keten pantolonu vardı. Bir dükkânın önünde asılı olan rüya kapanlarına bakarken bir anda çekilmiş bir fotoğraf gibiydi. Nedense onu tanıdığım kadarıyla bu fotoğrafın gerçekten de habersiz çekildiğine inanmıştım.
Biraz daha aşağı kaydırdım. İş yemekleri, aldığı ödüller birer birer sıralanıyordu. Doksan binden fazla takipçisi vardı fakat sosyal medyayı o kadar da aktif kullandığı söylenemezdi. Belki de bir ajans tarafından yönetiliyordu bilmiyordum. Yazın çekilen fotoğrafını kimin çektiğini merak ederek yalnızca takip ettiklerinin yorum yapabildiği sınırlamada olan yorumlara girdim.
İki erkek, bir kız yorum bırakmıştı. Erkeklerin yorumunu önemsemeden kızın yorumuna baktım.
sezenkaracam: iki tane fotoğraf makinası emojisi koymuştu.
Fotoğrafı kızın çektiğini anladığımda profiline tıklayarak gizli olan profilinden profil fotoğrafını inceledim. Koyu kahve saçlara sahip, hafif esmer, büyük zeytin gözlü bir kızdı. Yüzünde hafif estetik olduğuna emindim ama o kadar doğal ve ayarındaydı ki model gibi gözüküyordu.
İtiraf etmek gerekirse çok çok güzeldi.
Aman, dedim omuz silkerek. Ardından kızın profil fotoğrafından çıktım. Devrim’in profilinden çıkmak için ekranı kaydırıyordum ki fark etmeden bastığım simge fotoğrafın üzerinde büyük kırmızı bir kalp oluşmasına sebep oldu. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken elimdeki telefonu yatağa fırlattım.
“Ne?” dedim kısık sesle. “Bunu yapmış olamazsın Ayperi! Bunu yapmış olamazsın!”
Kalbim hızla inip kalkarken telefonumdan gelen bildirim sesi kalbimin sıkışmasına sebep oldu.
kozandevrim seni takip etmek istiyor.
İyi tarafından bak Ayperi, hesabını ajans yönetmiyormuş.
Kendimle dalga geçmek o an yaşadığım rezil durumla yüzleşmekten daha kolay gelmişti. Yatağın üzerinde dizlerimin üzerine oturmuş, yatağın üzerinde duran telefonuma gelen bildirime bakıyordum. Hemen ardından telefonuma bir mesaj düştü.
Karadeniz Hovardası: İyi bir stalker değilsin.
Elimi alnıma götürdüm. Arkadaşız değil mi Devrim? Başka bir niyetin yok değil mi Devrim! Aynen kızım, aynen. Adamın fotoğraflarını beğen!
Ona cevap yazmayarak Ezel’le olan sohbetimize girdim ve Ezel’e mesaj attım.
Ayperi: Rezil olduk!
Ayperi: Kalk rezil olduk diyorum kalk!
Ezel: Ne oluyor be? İyi misin?
Ayperi: Devrim Kozan’ı stalklerken fotoğrafını beğendim VE BANA İSTEK ATTI!
Ezel: Ne?
Ezel: Sen niye Devrim Kozan’ı stalkladın ki?
Ayperi: Kafamı yatağa gömmek istiyorum.
Telefonuma yukarıdan bir bildirim daha düştü ve bu bildirim de Ezel’den değil Devrim’den di.
Karadeniz Hovardası: Online olduğunu görebiliyorum, bil isterim. Utanma tamam ben de hesabını bi aramadım değil. Arkadaşlar takipleşir hem
Mesajın ekran görüntüsünü alarak Ezel’e gönderdim.
Ayperi: Ezel yardım et! Ne yazacağız!
Ezel: Sakin oluyorsun şimdi ve hemen durumu kıvırıyorsun.
Ezel: Şey de, telefonların dinlendiği doğruymuş. Keşfetime düştü fark etmeden beğendim. Adamın doksan bin takipçisi var.
Yemeyeceğini bilsem de bundan daha iyi bir seçeneğim olmadığı için ve en yakın arkadaşım olma kontenjanını kullanarak Ezel ne diyorsa harfi harfine yerine getiriyordum ki Ezel bir Twitter linki gönderdi.
Ezel: Yolla linki yolla.
Linki açmadan kopyalayarak Devrim’e ilettim.
Ayperi: Haber doğruymuş, kesin bilgi
Ayperi: Keşfetime düştü, beğendim
Karadeniz Hovardası yazıyor…
Kalbim yüreğimde atarken attığım mesajların görüntüsünü Ezel’a attım.
Ezel: Sen aptalsın cidden.
Ezel: Sosyal medya özürlüsü ya! Aklımı kaybedeceğim.
Ayperi: Ne?
Neyi yanlış yapmıştım? Ekran resimini Devrim’e mi göndermiştim? Yok, hayır. Öyle bir aptallaık yapmamıştım.
Karadeniz Hovardası: Kız grubuna da düştüm yani…
Ne? Ne alakaydı bu şimdi?
Ezel: Mesajı direkt iletirsen üstünde İLETİLDİ yazar Ayperi. Arkadaşım sen gerçekten aptalsın. Gururunla her şeyi itiraf et ve yorganın altına girerek uyu.
Ayperi: E bana bu bilgiyi vermedin ki! Ezel seni öldüreceğim!
Ayperi: Ne yazacağım şimdi ben?
Ezel: Benden bu kadar arkadaşım, bu SALAKLIKLA baş edemeyeceğim.
Ezel: Kendin hallet :D
Derin bir nefes aldım. Bu salaklığı nasıl yapmıştım? Of! Dedim kendi kendime. Ayağa kalktım. Elimde telefonla karanlık odada volta atmaya başladım. Üç adımlık odamda dönüp dururken telefonum tekrar titredi.
Karadeniz Hovardası: Tamam, bir şey demedim. İnandım say. İsteğimi kabul edersen yaşananları hiç yaşanmamış sanabilirim.
Fotoğrafını çeken kız sevgilisi değil miydi? Beni ekliyor olması sorun teşkil etmiyor muydu? Eğer sevgilisi değilse neden kızla tatile gitmiş olabilirdi ki?
Belki arkadaş grubuyla tatile çıkmıştır Ayper! Ayrıca sevgilisiyse bile sana ne? Sen kendi rezilliğine bakar mısın bi?
Kendi sevgiline bakar mısın bir?
Durdum. Neye kapılıyordum böyle? Neydi bu halim? Lisesiler gibi flört ediyor, heyecanlanıyordum. Bu her şeyden önce kendime yaptığım saygısızlıktı. İlişkim varken başka bir adamla böyle bir hale düşmemeliydim.
Arkadaşım, dedim kendime. Arkadaşım.
Ayperi: Kabul ederim arkadaşlar takipleşir zaten.
İçime oturan his heyecanla elindeki pamuk şekeri yemek için bekleyen küçük bir kızın elindeki şekeri düşürdüğü an gibiydi. Sanki oyuncağım elimden alınmıştı.
Ayperi: Zenginler hayatı nasıl yaşıyor merak ettim baktım. Başka bir niyetim yoktu. Kuzey ışıklarına gitmişsin, güzelmiş. Görmek isterdim. Influencer takip etmek gibi düşünebilirsin.
Ciddi ciddi yazdığım mesajlarda açık açık niyet belli etmeye çalışmıştım çünkü yaptığım hareketler bana bile dengesiz hissettiriyordu.
Karadeniz Hovardası: Sürekli kendini açıklamana gerek yok Ayperi. Başka bir niyetin olduğunu düşünmedim, düşünmeyeceğim. İyi iki arkadaşız. Ben bunu böyle kabul ettim aklın kalmasın.
Karadeniz Hovardası: Ve hala isteğimi kabul etmeni bekliyorum, kapıda kaldım.
Gülümsedim.
Ayperi: Açtım kapıyı.
İsteğini kabul ettim. Bu kadar yanlış hissettirmesinin tek sebebi kalbimde hissettiklerimdi biliyordum fakat bunu dile getirmek istemiyordum. Kendime sürekli yanlış bir şey yapmadığımı fısıldamak istiyordum.
Devrim’in isteğini kabul ettikten hemen sonra onu geri takip ettim. Ardından birkaç dakika geçti ki üst üste gelen istekler kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Takipçileri manyak mıydı? Ben onların şirketinin satın aldığı takipçiler olduğunu düşünmüştüm. Daha takipleşeli birkaç dakika olmasına rağmen hesabımı takip ettiğini fark etmiş ve istek göndermeye başlamışlardı.
Şimdiden istekler kısmında on beş kişi vardı ve benim toplam takipçim zaten yüz falandı. Ekran resmi alarak Devrim’e gönderdim.
Ayperi: Sanırım fanların var.
Ayperi: Her an kapı dışarı edilebilirsin, bu hesap bu kadar bildirime alışık değil.
Onu tam olarak tanımıyordum bile ama mesajı okuduğunda o güzel sesiyle hafif güldüğüne emindim.
Karadeniz Hovardası: Bazıları iyi stalker olabiliyor demek ki.
Eline malzeme vermiştim tabii kullanacaktı! Yatağıma geri yattım ve yorganı üzerime çektikten birkaç dakika sonra ona cevap yazdım.
Ayperi: Unutacağım dedin?
Karadeniz Hovardası: Üç tane ağzına fermuar çeken emojiden gönderdi.
Karadeniz Hovardası: İyi geceler Ayperi. Kremimi almaya gelirim elbet yine bir gün, ellerin iyileşmiş gibi duruyor. Sürmeye devam et ama.
Kremi vermeyi unuttuğumu o an fark ettim. Peki ya o bu durumun farkındaysa neden giderken istememişti? Oraya gelme amacı kremi vermek değilse bana o pop keki üfletmek miydi? İçim yeniden sımsıcak oldu.
Ayperi: Teşekkür ederim, ben sana yenisini alayım kremin en iyisi.
İnternete girerek kremin ismini ve markası yazdım ve ilk çıkan siteye girdim. Yurt dışından getirtilen bir krem olduğunu dolar üzerinden fiyatlandırıldığını gördüğümde anladım. Fakat gördüğüm rakam elimdeki elli milimlik şişe için maaşımın neredeyse üçte biriydi.
Yüz yirmi dolar mı?
Gerçekten ellerim bu kadar değerli miydi?
Bu adam elini sildiği peçeteye bile dolar üzerinden para ödüyor olabilir miydi?
Vazgeçtim, dedim içimden. Ben o kremi sana üç yıla beş taksitle ancak alırım. Kredi bile çekebilirim.
Karadeniz Hovardası: İyi geceler Ayperi.
İyi geceler dedim usulca içimden ve ona cevap vermeden telefonumu yatağımın kenarına bıraktım. Yolumun şaşmasına sebep oluyordu, içimde ne olduğunu anlayamadığım hisler beliriyordu ve ben bu hislerden korkuyordum.
Başımın ağrısıyla gözlerimi kapattım. Zihnimde bütün gün yaşananlar döndü durdu. İzin vermemeliydim. Yarın işe gitmem gerekiyordu, sabah yeniden erkenden kalkmam gerekecekti. İzin vermemeliydim.
Uyumak üzereydim ki kapım usulca birkaç kere tıklatıldı. Ardından açılmaya çalışıldı ve belli belirsiz annemin sesini işittim. “Ayperi, kizum.” Şimdi değil anne. Şu an bunun için iyi bir gece değil. Kendimle zor baş ediyorum, seninle baş etmeye azıcık bile gücüm kalmadı.
Ses gelmediğinde annem kapının önünden gitti. Ben düşüncelerimle o yatakta kaldım. Gece üzerime çöktü. İçimde yaşadığım utancın bıraktığı his. Zihnimde sunduğum bahaneler, söylediği cümleler. Ve bütün bu heyecanın yanında yarın sabah işe gidecek olduğum gerçeği.
Telefonumu istemsizce yeniden elime aldım. Ekran ışığını kısarak mesajlarımızı tekrar tekrar okudum. Yüzümde tebessüm içimde aynı utanç doğdu. Bahanelerime inanmış mıydı? Hayır. İnanmış gibi mi yapacaktı? Belki.
Uyu Sezen, senin yüzünde küçük bir tebessüm bırakacak bir hayal kurmaya bile vaktin yok. Uyu. Gözlerimi kapattım. Telefonuma bir bildirim daha düştüğünü işittim fakat bildirime bakmadım.
Karadeniz Hovardası: Uyu Ayperi. Uyu.
***
Gözlerimi açmakta ilk kez bu kadar zorlandım. Dün geceden sonra alarmı üç kere ertelemiştim. Bu kadar geç uyursam olacağı buydu tabii! Hayıflanmaya vaktim olmadığı için usulca yatağımdan kalktım.
Odanın içi daha aydınlanmadığı için ışığı yakarak dolabımdan siyah bir kazak ve siyah kumaş pantolonumu çıkardım. Kazağımın içine yine siyah bir tişört giydim çünkü sık sık dışarıda da çalışmak zorunda kalacağıma emindim.
Çantamdan çıkardığım kremi elime sürdükten sonra yeniden çantama attım. Sanki evde bırakırsam onu ve onun getirdiği bütün güzellikleri kaybedecekmiş gibi sürekli yanımda taşımak istiyordum. Kabanımı ve dün taktığım çantamı alarak evden çıkarken telefonum çaldı. Telefonu sessize alarak botlarımı giydim ve evden çıkınca telefonu cevaplandırdım.
“Ayperi, uyandın mı diye aradım.” Ezel’in uykulu sesine homurdanarak cevap verdim.
“Evden bile çıktım maalesef.”
“Ben de otobüs bekliyorum.” Sesi uykuluydu fakat hafif bir keyif de vardı. “Eee naptın?”
“Neyi ne yaptım?” dedim durağa yaklaşmışken.
“Devrim Kozan’ı canım. En son feci halde batırmıştın diye hatırlıyorum!”
“Çok fenasın Ezel ya. Seni yakalayınca öldüreceğim! Hepsi senin suçun.”
“Kızım ben ne yapayım?” dedi büyük bir hararetle. “İki bin yirmi üç yılındayız ve sen yirmi dört yaşındasın. Kıçı kırık amcan senden iyi sosyal medya kullanıyorsa ben ne yapayım?” sesindeki gülme tınısı sinirlerimi daha fazla bozdu.
“Çok fenasın ve bunun hesabını soracağım,” dedim gelen otobüse binerken.
“Sor sor ama merak ettim çabuk anlat ne dedin çocuğa? Kız grubuna düşmüşüm demek ne demek ya!” telefonunun ucundan kıkırdamaları geldi.
“Atarım konuşmalarımızı. İnanmadı ama inanmış gibi yaptı geçti.”
“E siz tekrar nasıl konuşmaya başladınız? Bir de çocuğu şey diye kaydetmişsin, neydi?”
“Karadeniz Hovardası,” dedim kısık sesle.
“Heh! Ne alaka? Neler oluyor orada benden habersiz?”
“İş çıkışı bi kahve içelim anlatayım her şeyi,” dedim otobüsün içinde rahat rahat bahsedemeyeceğimi bilerek.
“Of, nasıl bekleyeceğim ya? Neyse tamam. Okuyacağım tüm mesajlarınızı daha! Çok keyiflendim bak.”
“Abartma Ezel, arkadaşım sadece.”
Küçümser bir ses geldi telefonun ucundan. “Aynen canımın içi. Böyle arkadaşlığa can kurban zaten. Akşama konuşuruz.”
“Konuşuruz,” dedim onun çirkef yanıyla uğraşmamak için üstelemeden.
“İlk iş günün umarım mükemmel geçer!” dedi ve ardından gülerek telefonu kapattı. Deli dolu bir kızdı ve bunu yansıtmaktan hiç çekinmiyordu.
Otobüsten indiğimde iş yerine doğru yürürken içimde yeni başlayacağım işin gerginliği vardı. Nasıl insanlardı bilmiyordum, nasıl geçecekti, sürekliliği olacak mıydı bilmiyordum. Bu belirsizlik içimde oluşan huzursuzluğu besliyordu.
Yürürken bir yandan telefonuma gelen bildirimleri kontrol ettim. Sabah evden aceleyle çıktığım için hiçbir şeye bakamamıştım. Dün gece uyumadan önce belli belirsiz duyduğum bildirim sesinin sahibi uygulamalardan gelen bildirimlerin arasına saklanmıştı.
Mesaj Devrim’dendi. Uyu, Ayperi. Uyu. Yazmıştı yalnızca. Mesajı görüldü olduğu için ona kısa bir günaydın yazarak yürümeye devam ettim.
Ayperi: Uyumuştum, günaydın.
Ben iş yerine gelene kadar Devrim mesajımı görmemiş ve cevap vermemişti. Dükkândan içeriye girdiğimde içeride yalnızca Cevriye ablanın olduğunu gördüm. “Günaydın,” dedim tebessüm ederek.
“Gün daha bana aymadı kız!” dedi Cevriye abla cevabıma karşılık elini havada sallayarak. Kabanımı ve atkımı astım. Ardından Cevriye ablanın yanına geçerek rafları düzeltmeye başladım. Küçücük dükkânın içinde yüzlerce eşya birer yığıntı gibi duruyordu.
Gün sonunda alacağım para üç kuruş bile etmiyordu ama zorundaydım. Aynı zamanda evden uzaklaşmış oluyordum. Şu an cehennem bile o evde olmaktan, onlarla aynı masaya oturmaktan daha soğuk daha serindi bana.
Bütün gün, oradan oraya koştururken zaman zaman dükkâna gelen misafirlere çay servisi de yaptım. Öğlen yemeği olarak tost hazırlamışlardı. Biliyordum olması gereken iş bu değildi ama idare ediyordum.
İş yerinden çıktığımda kaslarım acıyordu. Tüm gün eşya taşıyıp katlamaktan olsa gerek vücudumu esnetme ihtiyacı duyuyordum. Uykulu gözlerle durağa doğru yürürken bir yandan telefonumu kontrol ettim. Devrim hala herhangi bir şey yazmamıştı. Ezel’den üç mesaj gelmişti.
Ezel: Geliyorum ben.
Ezel: Meydandaki kahvecide buluşalım canım.
Ona kısa bir cevap yazdım.
Ayperi: Tamam, ben de yoldayım.
Ezel’le her zaman oturduğumuz kafeye giderken içimde daha önce hissetmediğim bir huzursuzluk vardı. Ellerimin hafif titrediğini, gözlerimi açık tutmakta zorlandığımı hissediyordum. Ardından içimde mide bulantısı belirdi. Göğsümde baskı hissettim. Tansiyonum mu düşmüştü?
Otobüsten güç bela indiğimde derin bir nefes aldım. Soğuk hava biraz olsun rahatlamama sebep olurken yol üstündeki bir kafeden kendime su aldım. İçime hafif bir serinlik yayılırken biraz olsun kendime geldiğimi hissettim.
Muhtemelen tüm gün adam akıllı bir şey yemeden çalıştığım için vücudum alarm veriyordu. “Ayperi!” Ezel’in sesini işittiğimde neredeyse buluşacağımız kahvecinin önüne gelmiştim. “İyi misin sen?”
“Başım döndü,” dedim Ezel’e sarılırken.
“Gel oturalım niye aramıyorsun kızım?” koluma girerek beni kafeye kadar götürdü. Ben sandalyeye oturulduğumda o koşturarak sıraya girmiş, bana hazır sandviçlerden almıştı.
“Kahve de söyledim ama hazırlanması sürer biraz,” dedi yanıma geldiğinde. “Bak rezilliğinin üstünü kapatmak için baygın rolü yapıyorsan bozuşuruz!”
“Saçmalama,” dedim sandviçten bir ısırık alırken. Birkaç dakika soluklanarak su içip bir şeyler atıştırmak iyi geldi.
“İyi misin?” Ezel hemen yanımdaki sandalyeye oturdu.
“İyiyim,” dedim. Kendime geldiğimi hissettim. Gerçekten kan şekerim düşmüş olmalıydı.
Ezel kahvesinden bir yudum aldıktan sonra bardağı masaya bıraktı. Gözleri hâlâ üzerimdeydi.
“Şimdi,” dedi. “Anlat bakalım. Gün nasıl geçti?”
“Koşturdum,” dedim tek kelimeyle. Ardından omuz silktim. “İş yaptım, bir yerden bir yere yetiştim. Saat nasıl geçti anlamadım.”
“Yemek?” diye sordu hemen.
“Unuttum,” dedim sanki çok olağan bir şeymiş gibi. “Sabah çıktım, akşam oldu.”
Ezel dilini şaklattı. “Belliydi zaten. Bak haline.”
“Abartma,” dedim ama sesim pek itiraz eder gibi çıkmadı. “Bir şeyler düşünmemek iyi geldi aslında. Yorulunca kafam susuyor.”
“Susmuyor,” dedi net bir sesle. “Sadece erteliyorsun.”
Cevap vermedim. Kahvemin buharına baktım. Sonra istemsizce dudaklarım kıvrıldı.
“E Devrim’le ne konuştunuz?” dedi dün geceki rezilliği yeniden hatırlatarak.
“Açma o konuyu açma!”
“Yok,” omuz silkti. “Olmaz anlatacaksın.” Ona karşı çıkmak imkânsız olduğu için olanları birer birer, tüm detaylarıyla anlattım.
“Bu arada,” dedim konuyu değiştirir gibi, “dün geceki rezilliği düşününce bugün yazmaması daha iyi oldu belki.”
Ezel’in kaşları havaya kalktı. “Bak bak. Yazsa ne olurdu?”
“Hiç,” dedim hızlıca. “Arkadaşız sonuçta.”
Ezel başını yana eğdi. “Aynen. Arkadaş.”
Sonra masaya biraz daha yaklaşıp ekledi: “Ama sen bugün yemeyi unutacak kadar koşturduysan, o mesele hiç kapanmamış demektir.” İçimde hafif bir ağırlık kıpırdadı. Kahveden bir yudum aldım.
“Geçecek,” dedim, kime söylediğimi bilmeden. “Hepsi geçecek.”
Ezel bir an sustu. Sonra yumuşak bir sesle, beni avutur gibi konuştu. “Geçer.”
Kahvelerimiz bittiğinde saat geç olmadan eve gitmek için Ezel’le birlikte kalktık. Kafeden çıkınca serin hava yüzüme çarptı. Çantamı omzuma yerleştirirken telefonum titredi. Ekranda Timur’un adı vardı. Hiç düşünmeden açtım.
“Neredesin sen?” dedi. Sesi sinirli değildi ama aceleciydi.
“Kahvecideyim,” dedim. “Şimdi çıkıyorum. Ezel’leyim.”
“Tamam,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Orada kal. Geliyorum.”
“Ne?” dedim istemsizce. “Niye? Bir şey mi oldu?”
“Yok,” dedi ama sesi netti. “Bekle, konuşacağız.”
Telefon kapandığında birkaç saniye ekrana baktım. Kalbim hızlanmıştı ama nedenini tam olarak anlayamıyordum. Ezel yüzüme baktı.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim kaşlarımı çatıp. “Geliyorum dedi.”
“Buraya mı?”
Başımı salladım. “Evet.”
Ezel bir şey demedi. Sadece ceketini düzeltti. Birlikte bahçeye doğru çıktık. Kafeden biraz uzaklaşıp kenardaki bankların olduğu alana geçtik. Ayakta beklemek garip gelmişti.
“Ne alaka bir anda gecenin bu saatinde?” dedi Ezel, sesi her zamanki gibi gergindi. Timur’la yıldızları hiçbir zaman barışmamıştı.
“Bilmiyorum,” dedim. “ama bir şey olmuş belli.”
Dakikalar zar zor geçerken başımın yeniden ağrıdığını hissettim. Vücudum yaşanacak kötü anları hisseder gibi tepkiler veriyordu. Birkaç dakika sonra uzaktan onu gördüm. Adımları hızlıydı. Yanımıza geldiğinde nefesi hafifçe hızlanmıştı. Gözleri önce bana, sonra Ezel’e kaydı.
“Selam,” dedi kısa bir baş hareketiyle.
“Selam,” dedi Ezel aynı sakinlikle.
Timur tekrar bana döndü. “Az köşeye geçelim mi?” dedi. Sormuyordu aslında.
Şaşkınlıkla baktım. “Timur, ne oluyor?”
“Bir şey yok,” dedi ama sesi gergindi. “Sadece konuşacağız.”
Ezel’e döndüm. O da başıyla onayladı. “Ben buradayım,” dedi kısaca.
Timur’la birkaç adım uzaklaştık. Bahçenin daha karanlık bir köşesine doğru yürürken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk büyümeye başladı. Ellerim fark etmeden titriyordu. Ve ben, henüz hiçbir şey söylemeden, bunun basit bir konuşma olmayacağını anlamıştım.
“Niye çağırdın beni buraya Timur?” dedim bahçenin kenarında durduğumuzda. Aydınlatmalar sönük, etraf sakindi ama içimde garip bir gerilim vardı. “Telefonda da konuşabilirdik.”
Timur bir süre cevap vermedi. Elini cebine sokup çıkardı. Bakışlarını yere indirip tekrar kaldırdı. Sanki cümlesini toparlamaya çalışıyordu.
“Dün akşam,” dedi sonunda, sesi bastırılmış ama sertti. “Neredeydin sen?” Bir an duraksadım. Kalbim ritmini şaşırdı. Neden sorduğunu anladığımda ona dürüst davranmak zorunda olduğumu ve hatta saklayacak hiçbir şeyim olmadığını biliyordum.
“Bahçede,” dedim. “Oturuyorduk.”
“Yanında kim vardı?” diye sordu.
“Bir arkadaşım,” dedim yine. Sesim titremesin diye dişlerimi sıktım.
Timur başını iki yana salladı. “Bana ‘arkadaş’ deme Ayperi,” dedi. “Kimdi?”
“Arkadaşımdı diyorum,” dedim refleksle sesimi yükselterek.
“Ulan ne arkadaşı yirmi dört yıl sonra,” dedi hızlıca. “Yan yana, yakın. Gecenin bir vakti bahçede.”
Gözlerini gözlerime dikti. İlk kez o an gerçekten sinirlendiğini hissettim. Timur bir adım daha yaklaştı. Sesini yükseltti. Gözlerindeki cehennemi gördüm. Amcamın gözlerinde gördüğüm nefret, öfke. Şimdi sevilimin gözlerindeydi.
Bunu kendine neden yapıyorsun Ayperi? Neden kendi evinde sana ev hissettirmeyen adamlar gibi sana bakabilecek bir adamı seviyorsun?
“Sen elin adamıyla…”
Ve işte tam o anda, içimde bir şey koptuğunu hissettim.
“Elin adamının kollarındaydın kızım sen! Dalga mı geçiyorsun benimle? İtten köpekten alıyorum ben haberini!”
Elleri kolları yerinde durmuyordu. Sinirden aklı çıkmış gibi davranıyordu. Otokontrolünü kaybetmişti.
Benimse ellerim ilk gün olduğu gibi titriyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Günlerdir yaşadığım heyecan, kalp çarpıntısı göğsümün sıkışmasına sebep oluyordu fakat üstesinden gelmek zorundaydım.
Haklı mıydı?
Saçmalama Ayperi. Sen kötü bir şey yapmadın. Öyle bir niyetin yoktu, hiç olmadı.
“İleri geri konuşma benimle!” Dedim sesimi yükselterek. Nabzı yüksekti ama geri planda kalırsam daha fazla üstüme gelirdi biliyordum.
Sesini yükseltmem geri çekilmesine yetmedi. Sertçe bileğimi kavradı. Gözlerindeki öfke bir an olsun azalmadı. “Bana bak!” dedi öfke saçan gözleriyle. “Orospu taşımıyorum ben yanımda! Benim yanımda düzgün davranacaksın.”
Kurduğu tek bir kelime yaşanmış her şeyi bir kenara bırakırken içimde değersizliğimi yüzüme vuran bir kız çocuğu belirdi. Onlar gibi birini sevdin dedi bana. Sen kendine bu adamı layık gördün. Biraz olsun sevgi görmek uğruna, çırpına çırpına sevilmek için.
“Ne diyorsun be sen? Ya beni amcam dövdü Timur sen neredeydin? Beni işten attılar yanına geldim sen ne peşindeydin? Adamın biri amcamın yüzüme bir tokat daha indirmesine engel oldu diye bana b urda afralar kesme! Arkadaşım diyorum.”
Kurduğum cümleler yüzüne bir tokat gibi çarpsa da durmadı. Sersemlemiş ve her şeyini kaybetmiş bir adam gibi nereye saldıracağını bilemiyordum. Benimse içimde kendime karşı yaptığım haksızlıklardan oluşan bir deprem vardı.
Altında çocukluğum can çekişiyordu.
“Timur,” dedim sakin bir sesle. Gözlerime bir anlık acı ve baş dönmesiyle kapattım fakat hemen ardından yeniden araladım. “Tamam. Ağzına o kelimeyi alabiliyorsan benim adıma. Taşıma o zaman yanında. Seni hak etmiyorsam ben, sen beni hiç hak etmemişsindir. Bitti.”
“Ha sen elin zengin lavuğuyla gününü gün edeceksin bir de,” kaşlarını kaldırdı. “Ben seni hak etmiyormuşum! Yersen! Allah’ım sen bana sabır ver.”
“Bırak beni,” dedim kolumu tekrar sıkıca tuttuğunda. “Bundan sonra sen istesen de olmaz zaten şu halini görmüyor musun? Berbat bi haldesin! Rezilsin ya sen!”
“O kadar kolaydı,” birkaç adım geriledi ve kollarımı da bıraktı. “Sike sike geleceksin kızım yanıma. Bak bakalım o fotoğraflarını tüm mahalleye yaymıyor muyum? Elin zengin piçi mi sahip çıkacak sana? Öyle mi sanıyorsun? Gelsin kurtarsın şimdi amcanın elinden!”
Sözleri havada asılı kaldı. Üzerime çamur gibi yapıştı. Ardından bedenimden çok daha ağır bir şey çöktü içime. Ayaklarımın altından zemin çekilmiş gibi hissettim. Nefes alıyordum ama ciğerlerime dolan hava bana ait değildi sanki.
Bir anda küçüldüm.
Öyle böyle değil. Dizlerimi karnıma çekip bir köşeye saklanmak isteyen, sesini çıkarırsa daha fazla zarar göreceğini bilen o küçük kızdım. Ağlamıyordum. Gözyaşlarım bile korkmuştu. İçimde bir yerde, yıllardır üstünü örtmeye çalıştığım bir şey yırtılarak açılmıştı.
Çocukluğum. Hep aynı yerde kanayan. Hep “idare et” denilen. Hep susarak kurtulacağına inandırılan. Babamın yokluğunda annemin gözlerine yerleşen o korku… Bir yanlış yaparsam her şeyin elimden alınacağına dair öğretilmiş o sessiz tehdit.
Sokağın, kahkahanın, sinemanın, eteklerin “ayıp” diye yasaklandığı günler… Hepsi tek bir cümlede geri dönmüştü. Kimse sana sahip çıkmaz.
Bunu ilk kez Timur’dan duymuyordum. Sadece en yüksek sesle söyleyen oydu.
Göğsümün ortasında bir ağırlık vardı. Kalbim hızlı hızlı atıyor ama ben hâlâ ayaktaydım. Çünkü düşersem, bir daha kalkamayacağımı biliyordum. Dizlerimin bağı çözülse, yıllardır bastırdığım her şey dışarı dökülecekti.
Ve ben bunu yapamazdım.
Kendime karşı yaptığım haksızlıkların enkazında kalakalmıştım. Sevilmeyi hak etmek için daha sessiz olmam gerektiğine inandırılan o kız. Sabretmeyi erdem sanan, bağırmayı ayıp bilen, kırıldığında bile “abartma” denilen.
Bir an için düşündüm. Belki gerçekten yanlıştım. Belki fazla gülmüştüm. Belki fazla umutlanmıştım. Sonra içimde bir ses, çok yorgun ama çok net bir yerden fısıldadı:
Hayır.
Yanlış olan ben değildim. Yanlış olan, korkuyla terbiye edilen bu hayattı.
Timur’un arkamda bıraktığı öfke, tehdit ve kelimeler gecenin içine karışırken ben yerimde kaldım. Hareket edemedim. Çünkü gidecek bir yerim yoktu. Eve dönsem susmam gerekecekti. Kalırsam kırılacaktım.
İlk kez gerçekten yalnız olduğumu hissettim. Ama ilk kez… Bu yalnızlığın bana ait olduğunu da. Ve canım acıyordu. Öyle çok acıyordu ki, ağlayabilsem belki hafifleyecektim. Ama bazı acılar gözyaşıyla akmıyor. İçinde kalıyor. İnsanı sessizce değiştiriyor. O gece bir şey bitti.
Daha fazla dayanamadım, yere çöktüm. Ezel uzaktan çöktüğümü görerek yanıma koştu. Elinde ne zaman ona bıraktığımı bilmediğim telefonum vardı.
O gece, hayatımın değişeceği geceydi. Bir şeyler bitti, parçalandı. Geçmişin sayfaları açıldı. Önüme serildi. Her şeyin bittiğini görüyordum.
Ama henüz neyin başladığını görememiştim.

Tüm Yorumlar (113)
Büşra kitabini ilk defa okuyorum 20 yaşında bir kitaba bölük gelsin diye sayıyorum emeklerine sağlık yeni bölümü merakla bekliyorum
Paragraf 325AYH BİTTİ DEDİ
Paragraf 313SENİ DOGURAN ANANİN SARAP ÇANAĞINI
Paragraf 308SAĞANE LAN SENİN YAPAMADİGİNİ YAPAN Bİ ARKADAS
Paragraf 295YA ALLAHİM HESAP SORUYO YA
Paragraf 291Timur öl
Paragraf 279Off eksik kal be
Paragraf 270Aa sanane be
Paragraf 268Hâlâ arkadas diyo ezel su kizi birlikte ısıralım
Paragraf 263Of be allahim ins kurtulur su kiz bu hayattan
Paragraf 232Ezel ayni ben xknfjfnfnfn
Paragraf 213YA BELKİ STALKLAMAYA DEVAM EDİCEK SEN GARİSMA
Paragraf 203Ayperi seni de pencereden aticam anlamayacak kadar manyak mısın aşkısı
Paragraf 189Of o mala allah icin hic bakma gotune tekme vurdugun gun horon tepicem
Paragraf 167YA ATİN BENİ ASAGİ XKNFJFNKCNFJFNFN
Paragraf 156"arkadaşlar"
Paragraf 140SEN REZİL OLDUN MANYAK DJNDJFNFNC
Paragraf 133Ne ara kaydettin kxnfnnfnf
Paragraf 130YAQ DKDNNFNFNFNFNFNFNCNFN
Paragraf 127Lağn sezen mi... Yermi Anadolu çocuğu
Paragraf 121Net kafası sağa donuktur erko felsefesi
Paragraf 114Sezen Aksu markadır 💅🏻💅🏻
Paragraf 112SİZE Mİ TM ANALDİK
Paragraf 107YA JXNDJFNCJNCJFNVJF
Paragraf 97Ayperi almicaksan bana ver
Paragraf 82Of nasil aile bu hepsini toplayıp ateşe ver ayperi
Paragraf 70kizlar ve ani kutulari 💗💗
Paragraf 98teori uretmekten beynimi hissetmiyorum
Paragraf 14simdi seher ayperinin annesi mi ya
Paragraf 11NOOOOOOLUYOOOO OGLUUUUMMMM
Paragraf 4Benim aklım kartta kaldı şerefsiz bir aldı geri getirvedi kızı kullanıyordu zaten œ Timur(insandan önceki yaşamdan kalmış)
Paragraf 332Senin ağzına sıçarım şerefsiz kendin çok adam oldun da kızı mı sorguluyon
Paragraf 308Gelirken kızın kartını da getir artık. Çöktün kartaaa
Paragraf 270ezel quinn DKSKDJWKDJKWDKWJR
Paragraf 213Sezen derken ayperi mi demek istedin büşş yoksa spoi dediğin kısım burası mı
Paragraf 202Sezen in seher in kızı olma ihtimali var miii????
Paragraf 121Krizi fırsata çevirmek deyincede devrim:)
Paragraf 26Karar derken... Ya ben anlamadım bu seher kim? Küçük kiz ayperi de olamaz doğum yılları arasında 1 yıl var anladığım kadarıyla ama e kim ozmmnnnn???
Paragraf 14TABİ SEN HAKETMİYOSUN KENDİNİ Bİ HALT SANIYO Bİ DE ÇILDIRCAM
Paragraf 314SENİN O AĞZINI YIRTARIM PEZEVENK
Paragraf 308SEN KİMSİN DE HESAP SORUYORSUN
Paragraf 291Bende hiç ısınamadım Timur'a ( Allah Allah niye acaba?)
Paragraf 279Bușo bazen ezel'i biz olarak yazlığını düşünüyorum
Paragraf 263Ezel tam bir yakın arkadaş bayıldım
Paragraf 211biz evlenicez ve asistanı olucaz dimi?
Paragraf 42büşo spolier olucak kısım burası değildir umarım
Paragraf 11büşo spolier olucak kısım burası değildir umarım
Paragraf 11Degil mi sence cnm
Paragraf 193Bence seni görmek için bahane yartıyo
Paragraf 189AYRIL YA NOLUR
Paragraf 167AYPERİ ÖNCE Bİ BAKSAYDIN
Paragraf 147Bence devrim başından beri bu anı bekliyormuş occycjgtxvz
Paragraf 127Bende bu adama yanıyorum
Paragraf 115Ya ayperinin kartı Timur şerrosunda kaldıydı almadık hala yaa😩
Paragraf 332BİZ DEDİ
Paragraf 107Ben sanırım artık Trabzon hovardalarından etkileniyorum
Paragraf 97( bir baltaya sap olamamış bir varlık)
Paragraf 83Şahsen ben hayvan gibi etkilendin.
Paragraf 82NOLUR Bİ GUN ANİDEN ÇIK GEL VE SİNAMAYA GİDİYORUZ DE DEVRİM
Paragraf 71Ayperi nin annesiyle karşılaşırsak hiç hoş şeyler yaşanmayacak
Paragraf 70YANİ TEKRAR KARSİLASCAKLAR İSTE BU BE
Paragraf 26YA OF NE GÜZEL EGLENİYODUK İLLA AGLİYİM Mİ
Paragraf 25OHA YİYCEM ÇOK GÜZELLER
Paragraf 24Evet devrim beğenemedin mi?
Paragraf 22Sen diyorsan öyledir canım
Paragraf 21Merak etme Ayperi böyle bir adam tarafından değil bu adam tarafından Sevilceksin
Paragraf 16Hiç bisi anlamadim karar derken
Paragraf 14cabuk bekliyoruz gotur bizi cannniiimm
Paragraf 26yerim sizi cok tatlisiniz🥹
Paragraf 24ya ne yaptın acaba cok korkuyom
Paragraf 14tammmdir Ezel direkt ben diye yorumluyorum benimde barismadi Ezel'im🙏🏻🙏🏻
Paragraf 279Ezel ben olarak kitaba giris yapmis galiba ucundan hehe😁
Paragraf 263en yakin arkadasimin hatalarimi yuzume vurus: MWNSMSNSXXNSNSB
Paragraf 211siz nasil derseniz sevgili arkadasimiz hovarda bey🐛🐛
Paragraf 203adama cevao verseydik pencerede kaldi bu seferde anvaanbssnsbmsns
Paragraf 197seni yine görmek istiyor diye yorumladim ,)))
Paragraf 189ayperi,benim küçük bebeğim🥲🫶🏻seni kalbimde hissediyorum ve sen her zaman hissettiklerinden daha fazlasısın
Paragraf 331ne diyorsun lan sen
Paragraf 308ayperi...ne diyebilirim ki?sadece hissettiğimi bilmeni isterim
Paragraf 232üzüntümden kafamı duvara gömücem şimdi
Paragraf 193almak istediğim o bildirim
Paragraf 127sidem hahdhshdhhahshsh patladım yorumuna
Paragraf 116biz dedin ayperi farkında mısın çiçeğim
Paragraf 107pabucumun sevgilisi
Paragraf 83sinemaya gidebilir miyiz lütfen
Paragraf 71canın mı gerçekten
Paragraf 52hahshsnshhsha devrim çok salaksın seni seviorm
Paragraf 24çok haklısın bebeğiiimmmm bence de
Paragraf 21ayperi ben gelecekten geliyorum birtanem evet evlenirsin
Paragraf 16ne kararı verdin ya hiçbir şey anlamadım
Paragraf 14Pusuya yatmış abimizz fdfcbjfdzfyhvdrfxfgb
Paragraf 127Timur'dan kurtuluyoruzdur umarım
Paragraf 332Bitti ve beni de bitirdin Büşik Allah aşkına en heyecanlı yerde bitirdin Ayrıca o Timiur lavuğu hayırdır bize artistlik yapıyor inşaallah Ayperim bu işin içinden çıkabilir ❤️🩹🫂
Paragraf 332Bu kadar beklediğini belli etmesen mi Devrim 😂
Paragraf 127Ayperi gibi çoğumuza basit gelen şeylerden bile geri kalan çocuklar, kadınlar var ki... Onu okurken hem hissediyorum hem de hayata kırılıyorum.
Paragraf 98Oooo devrimim kız grubunada düştüysen iş tamam
Paragraf 156Stalk yaparken yakalanınca kızlar
Paragraf 125Yakışıklım
Paragraf 115Bence ayperiyo sinemaya götürecek oooo sinema date falan
Paragraf 70😋😋
Paragraf 23:))
Paragraf 203Ayrıl askım arkandayım
Paragraf 167AYPERİİİ FİWJELDPDŞLWŞDĞDĞDKFĞFLĞFŞEL
Paragraf 147YAV BAYILCAM DPWJEPW9RĞEKŞFPDĞWKFĞFLDJEĞDP
Paragraf 156YA HESAPTA MI YATIYODUN BE ADAM DWJWPEKĞDFKLCWĞWKCĞLC
Paragraf 127O bir matcha erkeğiydi bense kaçak çay kızı
Paragraf 116Bende bu adama hayır diyemiyorum işte
Paragraf 115BAYILCAAMMM
Paragraf 97Ayperi seni bilmem ama ben..
Paragraf 82Nolur ayperiyi sinemaya götür
Paragraf 71Şöyle fırsatçı olucaksın hayatta
Paragraf 26Bir kücük limonlu popkek meselesi
Paragraf 22Aaaaaa lütfen küçümsemeyin
Paragraf 24