0 %

*"hangi aşk dindirebilir öfkeni?"

Yazı Boyutu
100%

 

 

BÖLÜM: 9

*“hangi aşk dindirebilir öfkeni?”

Göğsümün içinde hissettiğim bu acı korkudan besleniyor. Nefesim sanki boğazımda bir el sıkı sıkıya kavramış gibi zorla geçiyor içimden. Boğuluyorum ve bu ruhen değil. Derin derin nefes almaya çalışıyorum.

Yüzüme birkaç damla yağmur tanesi düştü. Yanağım toprağa değdi. Takvim yaprakları birer birer geriye sardı. O geceye geri döndüm. Boğazıma amcam tarafından sıkı sıkı sarılan ellerle birlikte. Issız bir köprü altına. Ayaklarımın çıplak bir şekilde cam kırıklarının üzerine itildiği o ana. Eski bir arabanın arka koltuğuna savrulduğum ana.

Ölüme götürüldüğüm ana.

Ne çabuk kapatmıştım oysaki o anı. Bir daha hiç geri gelmeyecekmiş gibi. Ne kadar inanmıştım geçtiğine her şeyin. Oysa bir kere ışığı çalınan kızların aynı karanlığa dönmesi için bir çift söz, bir bakış yeter. Travma öyle bir izdir ki insanın ruhuna kalan. Seni teninin kesildiği ilk ana götürmesi için kanının yeniden akmasına gerek olmaz. Zihnin zaten hep aynı tetikleyici anı bekliyordur bir köşede.

Gözümden yaşlar süzüldü. Devrim’in sesini işittim fakat kendimde değildim. Ona cevap veremiyordum. Devrim’in öfkeli sesi doldu kulaklarıma, tepki veremedim.

“Muhammet çarşının, Trabzon’un her bir köşesini arayacaksın. O it hangi deliğe girdiyse oraya gömeceksin onu! İçeri attıracaksın gerekirse.”

“Kapat telefonu.”

Ardından Devrim’in kucağına alındığımı hissettim. “Yapmadım,” dedim gayriihtiyari “Yemin ederim ben kötü bir şey yapmadım.” Bir anda hıçkırık kaçtı dudaklarımdan. Hıçkırarak ağlamaya başladım. Kollarımı Devrim’in boynuna sardım. Kokusunu içime çektim.

“Yapmadım,” dedim yeniden. “Yemin ederim amca. Ben yapmadım. Bir şey yapmadım.” Aldığım nefes göğsüme yetmiyordu. Nefes alışverişlerim sıklaştı. Sırtım yumuşak bir zemine değdiğinde arabanın koltuğuna yatırıldığımı anladım. Gözümü açmaya bile mecalim yoktu. Tüm vücudum tir tir titriyordu.

Hep böyle mi hissettirecekti? Bir sevda hep içimde böyle acı mı bırakacaktı? “Gitme,” dedim Devrim’e. Koluna uzanmaya çalıştım fakat elimi nereye uzattığımı göremiyordum.

“Sakin ol,” eli saçımda dolaştı. Kendisi de arka koltuğa binerek kapıyı kapattı. Başımı dizlerinin üzerine aldığını anladım. “Buradayım Sezen. Ben buradayken sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz. Sakin ol…” cümlesine devam edecek gibi nefes almış fakat susmuştu.

“Özür dilerim,” dedim Devrim’e. “Özür dilerim. Her şeyi mahvettim. Her bir şeyi mahvettim.” Annemin sabah haykırdığı namus kelimesi yankılandı zihnimde. Bir kırmızı kurdele kurtarabiliyorsa yaşananları ne ala! Namus eğer bir bez parçasından ibaretse ben onu kaybedeli çok uzun zaman olmuştu.

“Sezen,” dedi şefkatli bir sesle Devrim. “Gözlerini aç,” dedi aynı usul tonda. “Aç gözlerini güzelim.”

“Kötüyüm ben,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. “Neden beni istedin, neden beni sevdin ki? Na…”

“Sakın!” dedi Devrim sert bir sesle. “Sakın o cümleyi tamamlama. Yapma bunu kendine. Sen yanlış olan hiçbir şey yaşamadın, duydun mu beni.” Yüzümü avuç içine aldı. Gözlerimi aralamaya çalıştım. Gözlerini görmek istedim. Gerçek miydi cümleleri yoksa beni avutmak için mi söylüyordu bilmek istedim.

Sonunda zar zor gözlerimi araladım. Gözleri öfkeden kızarmıştı. Fakat bana büyük bir ciddiyetle bakıyordu. “Bana bak,” dedi sesini alçaltarak. “Sen yanlış hiçbir şey yaşamadın. Bir kusurun yok Sezen. Sevdiğin adamla bir ilişki yaşadın. Bana bak, duyuyor musun beni? Hiç kimsenin sana olduğundan değersiz hissettirmesine izin vermem.” Sustu, beni izledi.

“Senin bile. Duydun mu? Senin değerin bedeninden ibaret değil. Sana böyle hissettirmelerine izin verme. Sen bunu kendine yaparsan ne farkın kalacak kendini olduğu yerden bir adım öteye taşımadığına inandığın annenden? Duydun mu?”

O kadar kızmıştı ki bana kendime kızdığım için o an, kısa bir an kendime yaptığımın yanlış olduğuna inandım. Gerçekten böyle mi düşünüyordu yoksa bu kendi canıma kıymayayım diye beni avuttuğu cümlelerden mi ibaretti?

“Sana yalan söylemem Sezen,” dedi net bir sesle. “Susarım, cevap vermem. Kırmak istemem ama inan ki bana yalan söylemem. Bir edepsizlik varsa o da orospu çocuğunun seni ailenin önüne atması. Kimseyle yaşadığın ilişkinin hesabını hiç kimseye vermek zorunda değilsin. Bana bile. Bak ben kocanım. Bana bile. Duydun mu? Geçti, gitti. Geçmişin sadece seni ilgilendirir.”

“Ya ailene söylerse,” dedim zar zor cümle kurarak. “Ya köyüne yayarsa? Ne yapacağız? Onlar böyle düşünmeyecek Devrim.”

“Sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz.” Büyük bir hırsla baktı gözlerime. “Ben varım yanında. O iti de gerekirse hangi delikteyse bulup getiririm.”

“Özür dilerim,” dedim yeniden istemsiz.

“Dileme artık. İyi misin? Hastaneye gidelim mi? Bir psikologdan destek alalım istersen.”

“Yok,” buna gücüm yoktu. Kimseye yaşananları anlatacak mecalim kalmamıştı.

“Ne zaman istersen destek alabilirsin,” eli saçlarımda dolaşmaya devam etti. Kucağından başımı bir an olsun indirmedi. “Benim ailen her şey sana ait. Bunu sakın unutma. Evin misafiri değilsin. Varisisin, gerekirse sahibisin ama misafiri değilsin.”

“Çıkardığım sıkıntı için üzgünüm,” dün geceden bahsettim. O her şeye rağmen böyle dağ gibi arkamdayken ben en ufak pürüzde onun hayatına cehennem olmuştum.

“Ben özür dilerim,” dedi izin vermeden. “Sana bahsetmeliydim fakat bahsedersem kabul etmeyeceğini biliyordum.”

“Yine de bu evlilik bir anlaşmadan ibaretti. Sadece bir kadının hayatını cehenneme çevirmekte en ufak bir katkım olsun istemedim. Bana yapılanı başkasına yapmaktan korktum.”

“Öyle bir durum yok,” dedi Devrim net bir sesle. “Böyle bir şey olacak olsa ilk ben karşısında dururum. Senin kendini kötü hissedeceğin hiçbir şey yok.”

“Teşekkür ederim.” Ona ne demem gerektiğini bilmiyordum. Ailemden bile değildi ama bu hayatta bana ondan daha yakın davranan hiç kimse olmamıştı. Aynı yatağı paylaştığım adam bile.

“Şimdi seni Muhammet’in kardeşiyle tanıştıracağım. Biraz kız kıza vakit geçirmek iyi gelir belki. Ben de durumu kontrol edeyim. İyi hissettiğinde dönelim eve olur mu?”

“Fark etmez,” dedim fakat annemle en azından şu anlık karşılaşmamamın bana iyi geleceğini biliyordum.

“İyi kızdır Elif,” dedi Devrim. “Seversin bence. Hem burada arkadaşın olmuş olur. Bir problem olursa beni ararsın.”

“Severim.” Bana su uzattığında uzattığı suyu alarak birkaç yudum içtim. Kalbimin atışları normale dönmüştü. Su içmek de biraz olsun içimin ferahlamasına sebep olmuştu.

İçimdeki o sıkışmışlık hissi suyun serinliğiyle birlikte yavaş yavaş çözülür gibi oldu. Boğazımdan geçen her yudum sanki biraz daha nefes almama izin veriyordu. Şişeyi dizlerimin üzerinde tutarken arabanın içindeki sessizlik de ağırlaşmadan, sakince uzayıp gidiyordu.

Devrim bir süre daha yanımda oturdu. Dirseğini koltuğun kenarına yaslamış, ön cama doğru bakıyordu. Yüzünde her zamanki o sakin ifade vardı ama bakışlarının bir yerde takılı kaldığı belliydi. Sanki kafasında bir şeyleri tartıyordu.

Sonra hafifçe iç çekti.

“Ben öne geçiyorum sen dinlen burada,” dedi.

Kapıyı açıp arabadan indi. Kapının kapanma sesi gecenin içinde kısa bir yankı gibi duyuldu. Camdan baktığımda arabanın önüne doğru yürüdüğünü gördüm. Şoför kapısını açtı, içeri geçti ve birkaç saniye sonra motor çalıştı.

Araba yeniden hareket etti.

Ben arka koltukta kalmıştım. Başımı koltuğa yaslayıp camdan dışarı bakıyordum. Trabzon’un merkezi yavaş yavaş önümüzden akıp geçiyordu. Gözümün önüne bir maske altına gizlenmiş o yüzün gelmemesi için savaş verdim. Sokağı izledim, her bir detayını inceledim. Sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerinde uzun çizgiler oluşturuyordu. Dükkânların vitrinleri hâlâ açıktı; insanlar kaldırımlarda yürüyordu.

Sahile çıktığımızda deniz bir anda yanımızda belirdi. Kıyıya vuran dalgalar karanlığın içinde beyaz çizgiler gibi parlıyordu. Cam kapalı olmasına rağmen tuzlu deniz kokusu burnuma kadar geliyormuş gibi hissediyordum. Sahil boyunca yürüyen insanlar, banklarda oturan çiftler, kafelerden yükselen hafif müzik… Hepsi hayatın normal akışını sürdürüyordu.

Ben ise arka koltukta sessizce oturuyordum.

Devrim hiç konuşmadı. Direksiyonu sakin bir şekilde tutuyor, yolu takip ediyordu. Ara sıra dikiz aynasından bana baktığını hissediyordum ama hiçbir şey söylemedi.

Bir süre sonra araba sahil kenarında, eski ama bakımlı görünen bir apartmanın önünde yavaşlayıp durdu. Motor sustu. Devrim hemen kapıyı açıp arabadan indi. Arka kapıyı açtığında yüzü yine o sakin ifadeyle bana dönüktü.

“Gel.”

Arabadan indim. Akşamın serinliği yüzüme çarptı. Sahilden gelen rüzgâr saçlarımı hafifçe savuruyordu. Denizin kokusu burada çok daha netti; tuzlu, ferah bir koku.

Apartmanın girişine doğru birlikte yürüdük. Devrim kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde merdiven boşluğunda loş bir ışık yanıyordu. Eski apartmanlara özgü o hafif deterjan ve duvar kokusu vardı.

Merdivenlerden yukarı çıkarken adımlarımızın sesi boşlukta yankılanıyordu. Üçüncü kata geldiğimizde Devrim sağdaki kapının önünde durdu ve zile bastı. Kapının arkasından kısa bir hareket sesi geldi. Kilit döndü.

Kapı açıldığında karşımızda genç bir kız duruyordu. Uzun koyu saçlarını tepeden gelişigüzel toplamıştı. Üzerinde rahat bir eşofman ve geniş bir tişört vardı. Yüzünde uykulu ama sıcak bir ifade vardı.

“Elif,” dedi Devrim.

Kızın yüzü hemen aydınlandı.

“Abi?”

Devrim hafifçe yana çekilip beni gösterdi.

“Abin haber vermiştir. Biraz işim var, karımı birkaç saat sıkılmasın diye sana getirdim.”

Elif’in bakışları bana döndü. Beni baştan aşağı hızlıca süzdü ama bu merak rahatsız edici değildi. Sonra gülümseyerek başını salladı.

“Merhaba.”

“Merhaba,” dedim ben de.

Devrim kapının eşiğinde dururken Elif’e biraz daha ciddi bir ifadeyle baktı.

“İyi bak Sezen ablana,” dedi. “Halsiz biraz.”

Elif’in yüzündeki ifade hemen ciddileşti. “Tamam abi, merak etme.”

Sonra bana doğru çekildi ve kapıyı biraz daha açtı. “Buyur canım.”

Ben kapıdan içeri adım atarken Devrim bir an daha kapının önünde durdu. Bakışları kısa bir an için bana kaydı. O bakışta kontrol etme, emin olma gibi bir şey vardı. Sanki gerçekten iyi olup olmadığımı son kez tartıyordu.

Sonra hiçbir şey söylemeden başını hafifçe salladı. Arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Adımlarının sesi merdiven boşluğunda yavaş yavaş uzaklaştı. O uzaklaşırken telefonuma bir bildirim düştü. Gerginlikle bildirimi açtım.

Karadeniz Hovardası: Merak etme, ben her şeyi halledeceğim. Dinlenmene bak. Apartman önünde adamlar var. Kuş uçamaz orada.

Gülümsedim. Elif’i uzun süre bekletmemek için ona cevap yazmadan telefonu önüme koydum. Elif önüme bir çift terlik bıraktı. “Üşümesin ayakların,” dedi yüzündeki gülümsemeyle.

“Teşekkür ederim,” terlikleri giyerek onu takip ettim. Uzun dar koridorun sonunda salonuna girdik. Bej tonlarının hakim olduğu, sıradan bir salonu vardı.

“Nasılsın? Tanışamadık biz her şey çok hızlı olmuş,” dedi Elif karşıma oturarak.

“Öyle oldu biraz ya. Tek mi yaşıyorsun? Evin çok güzelmiş.”

“Nerde?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Ev abimin. Ben bizimkilerle köyde kalıyorum. Bazen temizlik bahanesiyle geliyorum buraya. Bırakırlar mı hiç? Sen nereliydin bu arada?”

“Trabzonlu’yum,” dedim ona hızla cevap vererek. “Tonya,” diye ekledim.

“E siz Devrim abiyle aynı köydensiniz.”

“Evet, çocukken ailem onların yarıcılığını yapıyordu.”

“Hadi canım! Baya çocukluk aşkı.”

“Yani,” içimde hafif bir utanç oluştu. İstemsiz yanaklarımın kızardığını biliyordum. Fakat aklımın bir köşesinde aynı korkuyu ve kaygıyı da taşıyordum. Gördüğüm iki çift göz bir hayalet gibi gözümün önünde dolaşıyordu. Yapmazdı değil mi? Beni bir kere ölüme göndermişti elleriyle, bir daha yapmazdı.

“Sezen!” Elif bana seslendiğinde ona döndüm.

“İyi misin sen? Seslendim kaç kere duymadın.”

“Yorgunum biraz aslında.”

“E yat dinlen, ben de içeride akşama yemek hazırlarım.”

“Yok,” dedim aceleyle. “Olur mu öyle şey, ben de sana yardım edeyim.” Oturduğu yerden kalktı. Bana aldırmadan içeriye giderek elinde bir battaniyeyle döndü.

“Asıl böyle olmaz. Sen iyice yat dinlen, akşama güzel bir yemek yeriz.”

“Ama,” dememe kalmadan battaniyeyi üzerime örtmüştü.

“Yabancı mıyız Sezen? Devrim abinin karısı yengem sayılır. Yat dinlen hadi. İstersen ağrı kesici falan da verebilirim.”

“Yok, teşekkür ederim. Çok sağ ol,” ardı ardına sıraladım minnet cümlelerimi.

“İyi uykular,” dedi Elif ve salondan çıkarak kapıyı örttü. Ayıp olmuştu. Bir şekilde sohbet açmaya çalışmıştı ve ben kızın laflarını resmen ağzına sıkıştırmıştım.

Karadeniz Hovardası: Ne yaptın?

Devrin tekrar mesaj attığında ona cevap verdim.

Sezen: Sanırım Elif’e baya ayıp ettim.

Karadeniz Hovardası: O nereden çıktı?

Sezen: Kız beni salona yatırdı gitti. Ne kadar kötü gözüküyorsam artık, yemek yapıyor.

Karadeniz Hovardası:

Derdin de dert olsa.

Yat uyu.

Sezen: Sen ne yaptın?

Karadeniz Hovardası: Hiçbir sıkıntı yok. Hallediyorum.

Sezen: Bir şey yoksa neyi, nasıl hallediyorsun?

Karadeniz Hovardası: O işleri bana bırak ve uyu Sezen.

Yine hovarda moduna geçiş yaptığını anladığımda telefonumu kapatarak gözlerimi yumdum. Karanlıkla birlikte düşünceler zihnime birer birer yerleşti. Ne yapacaktım? Olurda Timur ortaya çıkarsa, düğüne gelecek olursa yahut Fikret Kozan’ın eline bu kozu verecek olursa ne yapacaktım?

Planladığımız her şey mahvolacağı gibi Devrim Kozan’ın da hayatı mahvolacaktı. Bu topraklarda büyümemiş olabilirdim fakat bu toprakları tanıyordum. Çocukluğumun ve ailemin yaşattığı o kültürü, o kültürün getirdiği iyiliği de kötülüğü de tanıyordum.

Devrim’in ve ailesinin adı bir daha o lekeden silinmezdi. Devrim ne yapardı böyle bir durumda? Ne yapabilirdi? Ben öyle bir kötülük yapmıştım ki kendime kimse istese bile yardım edemezdi.

Biliyordum söylediklerinde haklıydı. Birini sevmeyi kendime suç görmemeliydim. Yaşadıklarımı da belki. Ama bu kadar yanlış bir adamla yaşamak tüm bunları. İşte bu bütünüyle bir günah, bir suç olmalıydı.

Çözer demek istiyordum. Devrim çözer. Sadece ona güvenmek istiyordum ve belki de içimde olan ufak rahatlama hissi de ona olan güvenimden geliyordu. Ben halledeceğim demişti. Sen düşünme, ben halledeceğim.

Belki bu da bir hataydı ama ona güveniyordum. Beni kilitlediği o odaya rağmen. Herkesin içinde takındığı o tavra rağmen. Ayperi ve Sezen ne kadar farklı iki kişiyse Devrim Kozan ve Devrim’de o kadar farklı insanlardı. Soy isminin onda bıraktığı izler ve kendini geliştiren, yurt dışında okuyan, bilgi birikimi o soy isminin çok ötesinde olan bir adam vardı.

Ben her zaman ikincisiyle tanıştığımı ummak istiyordum.

***

Saçlarımın üzerinde hissettiğim elle araladım gözlerimi. Önce etrafa karşı bir yabancılık çektim istemsiz. Görüntü netleşirken algılamaya çalıştım. Neredeydim? Başımı yukarı kaldırdığımda yanı başımda alçak bir iskembede oturan Devrim’le karşılaşmayı beklemiyordum. Eli saçlarımın arasındaydı. Başını sağımdaki koltuk başlığına dayadığı sol kolunun üzerine koymuştu.

Gözleri kapalıydı fakat sağ eli saçlarımla oynamaya devam ediyordu. Kokusu doldu burnuma. Kendine has, ona ait olan ve girdiği her ortama yayılan kokusu. Buna nasıl sahip olabiliyordu anlayamıyordum. Kullandığı parfümün kalitesinden olmalıydı muhakkak. Başka türlüsü mümkün değildi. Böyle vücuduyla bütünüyle bütünleşen ve her ortamda markası sorulacak kadar yayılan bir koku olamazdı.

Uyandığımı fark edip etmediğini anlayamadığımdan hareket etmedim. Uzun saçlarımın üzerindeki eli oyalanmaya devam etti. Göğsümün üzerindeki ağırlığa biraz olsun iyi geliyordu varlığı. Bu doğru muydu, hoş muydu bilmiyordum. Belki de çok kötü bir dönemimde yanımda olduğundan ona böylesine bağlanmıştım.

Nihayetinde insan herkes tarafından ölümün elinden alınmıyordu. Ve bir yandan da o bir kadını nasıl etkilemesi gerektiğini çok iyi biliyordu zannımca. Onunla aynı lisede okusak, aynı dershaneye gitsek yahut aynı üniversitede olsaydık da ondan oldukça hoşlanırdım. Ve hatta emindim ki gittiği her ortamda asıl adam olmayı başarmıştı.

Devrim elinin arasından kayan başıyla boşluğa düşerek gözlerini bir anda açtığında istemsiz güldüm. Küçük kahkaham odanın içinde yankılandığında kaşlarını kaldırdı. “Uyuya mı kalmışım ya?” dedi boynunu esneterek. Elini saçımdan çekti. Yaptığı o aşk itirafında sahici miydi yoksa bütün bunlar beni buraya getirmenin bir parçası mıydı acaba?

Ama insan yalan söyler de yalan bakabilir mi? O bakışlarda gördüğüm his aşktan değilse neydendi?

“Baya derin hem de,” dedim uzandığım yerde doğrularak. Üzerimdeki battaniyeyi kaldırarak oturur pozisyona geçtim.

“Bana diyene bak,” kolundaki saati işaret etti. “Akşam oldu akşam. Yatmaya gideceğiz.”

“Nasıl ya?” etrafa baktım. Hava kararmıştı, haklıydı. Ve başımda akşam üzeri uyanmış olmanın getirdiği bir ağrı vardı.

“Elif nerede?”

“Yemek hazır, içeride seni bekliyor.”

Odanın içindeki büyük saate kaydı gözüm. Saat sekizi geçiyordu. En azından gece yarısını zorlamamıştık.

“Boynun mu ağrıdı?” dediğimde Devrim başıyla beni onayladı.

“Hadi yemeğe gidelim de çıkarız.”

“Baktın mı?” dedim ismini ağzıma almak istemeyerek. “Hallettin mi?”

“Evde konuşalım mı canım,” dedi şefkatle. O kadar içten canım demişti ki gerçekten karısıymış gibi hissetmiştim.

“Olur,” tedirgindim. Neden sonraya bırakmıştı?

“Bir problem yok ama,” tedirginliğimi anladığında elini uzatarak beni oturduğum yerden kaldırdı ve elini beklemediğim şekilde belime yerleştirdi. Kulağıma eğildi. “Yeni evliyiz ya ondan.” Kısık sesle kendini açıkladı. Belimdeki sıkı elinin varlığını unutmak istedim fakat yeni uyandığımdan mı bilmem içimde bir karıncalanma hissettim.

Salonun kapısını açtığında hemen koridorun sağındaki kapı da aynı anda açıldı.

“Ooo,” dedi harfleri uzatarak Muhammet. “Uyandun yengem.” Bana göz kırptığında gülümsedim.

“Kusura bakmayın çok yorulmuşum.”

“Ne kusuru yahu, yemek soğumasın.”

 Devrim’in belimdeki elinin yeri bir santim değişmemişti. Onun çekmeyeceğini anladığımda ben geri çekildim. “Ben elimi yüzümü yıkayayım bi.”

“Lavabo,” dedi Muhammet çıktığı kapıyı açıp ışığı yakarken. “Buyurunuz.”

Ben lavaboya girerken Devrim Muhammet’le mutfak olduğunu anladığım kapıya doğru ilerledi.

“Ne yaptın?” Devrim içeri girerken Muhammet’e kısık sesle sormuştu fakat işitmiştim. Çözememişler miydi? Bulamamışlar mıydı? Muhammet’in verdiği cevabı duyamadım. Ellerimi çamaşır makinasının üzerindeki kağıt havluya silerek banyodan çıktım.

Mutfağa girdiğimde içeriyi pilav ve balık kokusu kapladı. “Kapa kapıyı kapa,” dedi Elif aceleyle. “İçeriye yayılmasın kokusu.”

Kapıyı kapattım ve masada oturan Devrim’e baktım. Masanın bir başına Muhammet geçmişti. Onun tam karşısı ve Devrim’in yanı boştu. Devrim’in yanına geçerek oturdum. Masanın ortasında büyük bir kâse salata duruyordu. Hemen yanında mısır ekmeği vardı.

Ve elif elindeki hamsili pilavı masanın diğer yanına yerleştirdi. Önümüzdeki kaseleri aldığında çorba dolduracağını anladım. “Yardım edeyim,” dedim kendimi garip hissederek.

“Yok,” dedi Elif aceleyle. “Çorba dolduruyorum zaten başka da iş yok ki.” Devrim elini dizimin üzerine koydu. Yüzünde bir şey yapacağını sezdiğim bir ifade oluştu.

“Çalıştırmam ben karımı zaten,” dedi bana göz kırparak.

“Hadi canım,” dedi Elif gülerek. “Devrim abi neler duyuyorum öyle?” utançla Devrim’e baktığımda yüzünde aynı tebessüm vardı.

“He karım diyorsun yani,” Muhammet araya girdiğinde Devrim elini sahte bir tavırla yumruk yaparak masaya vurdu.

“Karım diyorum kardeşim,” dedi kelimeleri bastırarak. Ayağımla hafif ayağına vurmaya çalıştım fakat beni utandırmaya devam etti. “Hayatım onu yarın yapacaksın,” dedi ayağına basmama gönderme yaparak. “Bugünün işi değil.”

Muhammet büyük bir kahkaha attı ve ayağa kalktı. Elif çorbaları önümüze koymuştu. Telefonunu eline aldı ve işaret parmağını kaldırdı. “O zaman tam şu an bunun yeri ve zamanı diyorum.”

Ekrana dokundu ve mutfakta melodi yankılanmaya başladı.

“Ne oluyor?” dedim Elif’e dönerek.

“İzle izle,” alt dudağını ısırdı. “Devrim’e çektireceği ızdırabı izle.” Başımı tekrardan Devrim’e ve Muhammet’e çevirdim. Şarkı sözleri geldiğinde Muhammet’de şarkıcıyla birlikte söylemeye başladı.

“Güleyirum hâluna katıla katıla

Bi sözünü geçiremedun karina,” gülerek söylediği şarkı kalın sesiyle tüm mutfakta yankılanırken açık mutfak camından sokağa indiğine emindim.

Bir süre tekrar etmedi ve tekrar devam etti.

“Ula, ula, ula, ula bu âlemin light erkeğusun.

Ne oldi sana, ne oldi boyle?” Devrim’in gözlerinin içine bakarak söylediği şarkıya ben de dayanamayarak gülmeye başladı. Devrim kaşlarını kaldırarak bana baktı.

Başımı hafif eğdim ve ona kaşlarımı kaldırarak baktım. Sahte bir inatlaşmaydı bu. “Light erkeğusun bence da var mi itirazun?” dedim ciddi bir tonda.

“Haşa,” dedi ellerini kaldırarak. “Hiç yok karıcığım.

“Daha düğununde çalacağum,” dedi Muhammet olduğu yerde ellerini iki yanına indirip bir başına horon oynayarak. “Nerde eski taş firun erkeği?” başını iki yana salladı.

Devrim elini omuzuma atarak beni kendine çekti. “Karısının yanında,” dedi büyük bir gururla. İstemsiz sesli şekilde güldüm. Devrim göz ucuyla bana bakıp gülüşümü izlediğinde kolunun altında olduğumdan mı bütün bu evlilik şakalarından mı bilmem utandım. Ve hatta yanaklarımın kızardığını hissettim.

“Daha da üstune gelurdum da, yengem utandi,” dedi Muhammet şarkıyı kapatarak. “Sen niye utandun yengem. Adama light erkeğu deduk o utanmadi?”

Saçımı kulağımın arkasına aldım.

“Bilmiyorum ki, yani.”

“Alışır alışır size,” dedi Devrim araya girerek. “Gevşek bu böyle biraz.”

“Sizde pek şive yok galiba,” dedim Elif ve Muhammet’e. “Yani burada büyümüşsünüz ama öyle hep şiveyle konuşmuyorsunuz.”

“Eskide kaldı o işler ya,” dedi Muhammet. Çorbasından bir yudum aldığında Elif devam etti. “Artık herkes okuldur, iştir derken bir şekilde İstanbul ağzına alışıyor. Arada şiveli konuşasımız gelir de bizlik tamamen o. Yerleşmiş bir ağzımız yok yani.”

“Anladım,” dedim tebessüm ederek.

“Hadi soğutmayın yemeği,” Elif çorbaları işaret etti. “Benim dağ kaçkını abim bitirmiş çorbayı bile. Vallahi bir parça bırakmaz Sezen abla. Süpürür tüm masayı.”

“O mu Devrim mi?” dedim Devrim’e bakarak.

“İnan ki yarışırlar midesizlik konusunda.” Güldüm ve çorbamdan birkaç yudum aldım. Mercimek çorbası ilk yudumda midemin biraz rahatlamasına sebep oldu. Sahi bugün hiçbir şey yememiştim. Ne yemek yemeye ne de yemeği düşünmeye vaktim kalmamıştı.

Yemeğin geri kalanın sakin geçti. Devrim’in geçmiş hayatından, yurt dışına gidişinden konuştuk biraz. Bazen bizim düğün mevzusu hakkında konuştuk. Elif kına hazırlığında yanımda olabileceğinden bahsettiğinde çok sevindim çünkü Ezel yoktu ve ben o yokken bir yanım eksik hissediyordum.

Yemek bittikten sonra mutfaktaki hareket yavaş yavaş azalmaya başladı. Elif tabakları toplarken Muhammet hâlâ sandalyesinde geriye yaslanmış, yarım yarım mırıldandığı o Karadeniz şarkısının son sözlerini söyleyip duruyordu. Devrim ise masanın başında sessizce oturuyordu. Az önceki şakalaşmalar sırasında yüzünde beliren o rahat ifade yeniden silinmişti. Çenesinin kenarındaki kasın hafifçe gerildiğini fark ettim. Onu artık biraz tanıyordum. Devrim Kozan’ın susması çoğu zaman içinde bir şeyleri hesapladığı anlamına geliyordu.

Elif çay koymak istedi ama Devrim başını hafifçe iki yana salladı.

“Biz kalkalım,” dedi sakin bir sesle. Muhammet hemen kaşlarını kaldırdı.

“Ula daha yeni oturdunuz. Yengemi biraz daha eğlendirecektik.”

Devrim sandalyesini geriye itti. “Başka zaman.”

Ses tonu ne sertti ne de tartışmaya açık. Muhammet onu yıllardır tanıyor olmalıydı ki fazla üstelemedi. Sadece omuz silkip ayağa kalktı.

“İyi bari. Ama düğünde bu şarkıyı çalacağım. Onu unutma.”

Elif de bana dönüp gülümsedi. “Yine gel Sezen abla. Bir dahaki sefere sohbet ederiz.”

“Ben de isterim,” dedim samimiyetle. Gerçekten de Elif’in yanında kendimi beklediğimden daha rahat hissetmiştim. Ayakkabılarımı giyerken Elif bir an omzuma dokundu. Sesi biraz alçalmıştı.

“İyi misin gerçekten?”

Yüzüne baktım. Merak ediyordu ama bunu nazikçe soruyordu. “İyiyim,” dedim. “Gerçekten.”

Kapı kapandığında merdiven boşluğuna çıktık. Apartmanın o sarı loş ışığı yine duvarların üzerine uzun gölgeler düşürüyordu. Devrim önden yürüyordu, ben ise bir iki basamak gerisinden onu takip ediyordum. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden indik. Sessizlik merdiven boşluğunda yankılanan adım seslerimizle birlikte uzayıp gidiyordu.

Sonunda dayanamadım. “Devrim.”

Durmadı ama başını hafifçe bana çevirdi. “Efendim.”

“Ne yaptınız?”

Adımlarımız aynı tempoda devam ediyordu. Bir iki basamak daha indikten sonra merdivenin sonuna geldik. Devrim kapının önünde durdu ve anahtarı çevirmeden önce bana baktı. “Anlatacağım.”

Kaşlarım istemsiz çatıldı.

“Ne zaman?”

“Eve geçelim bi.”

“Bir şey oluyorsa söyle,” dedim yanamayarak. “Böyle daha çok merak ediyorum.” Devrim birkaç saniye yüzüme baktı. Bakışlarında yorgunluk vardı ama aynı zamanda kararlılık da.

“Sana bir şey yapamaz ve hatta bu şehre adımını bile atamaz Sezen. Bunu bil şimdilik yeter.”

“Niye şimdi konuşmuyoruz?”

“Çünkü şimdi konuşulacak bir şey değil.”

“Devrim…”

“Elif’in evinden çıkalı on saniye oldu Sezen,” dedi sakin ama kesin bir tonla. “Arabaya binelim.”

Onun bu tavrını gördüğümde daha fazla zorlamanın bir işe yaramayacağını anladım. Kapıyı açtı. Dışarı çıktık.

Akşam hava iyice serinlemişti. Sahilden gelen rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Deniz kokusu daha keskin hissediliyordu. Devrim arabanın kapısını açıp beni içeri geçirdi, sonra direksiyona geçti. Motor çalıştı. Bir süre yalnızca yolun sesi vardı. Araba sahil yoluna çıktığında Trabzon’un gece ışıkları camın ardından akıp geçmeye başladı. Sahilde yürüyen insanlar, kafelerden gelen müzik, banklarda oturan çiftler… hayat normal akışında devam ediyordu.

Ben ise yan koltukta oturmuş Devrim’e bakıyordum.

Direksiyonu tek eliyle tutmuştu. Gözleri yoldaydı ama çenesinin kenarındaki kasın gerildiğini fark ettim. İçinde bir şeylerin döndüğü çok belliydi.

“Gerçekten hiçbir şey yok mu?” diye sordum tekrar.

Bu kez dikiz aynasından bana baktı. “Var.”

“Ne var?”

“Evde konuşacağız.”

Derin bir nefes aldım.

“Korkuyorum,” dedim.

Dudaklarının bir köşesi hafifçe kıpırdadı.

“Benim yanımda sana herhangi bir zarar gelemez Sezen.”

“Çok emin konuşuyorsun.”

“Çünkü biliyorum artık Ayperi değilsin. Artık sadece Sezen Kozan’sın ve o herif herhangi bir Kozan’a gözünü bile değdiremez.”

Arabada birkaç dakika daha sessizlik oldu. Sonunda köşkün bulunduğu yola girdik. Büyük demir kapı uzaktan görünüyordu. Güvenlik bizi görünce kapıyı açtı ve araba ağır ağır içeri girdi. Bahçedeki ışıklar yanıyordu. Ağaçların gölgeleri taş zeminin üzerine düşüyordu. Araba durduğunda Devrim motoru kapattı ve hemen indi. Benim kapımı açtı. Beraber köşkün kapısına doğru yürüdük. Tam kapıya ulaştığımız anda kapı içeriden açıldı.

Karşımızda Fikret Kozan duruyordu.

Adam uzun boyuyla kapıyı neredeyse tamamen dolduruyordu. Üzerinde koyu renk bir gömlek vardı. Yüzü yarı ışıkta kalmıştı ama o keskin bakışları karanlıkta bile seçilebiliyordu. Bir anlık sessizlik oldu. Ben refleksle durdum. Devrim ise hiç durmadı.

Ne başını eğdi ne selam verdi. Sanki orada biri yokmuş gibi yürümeye devam etti.

Fikret Kozan’ın bakışları önce oğluna, sonra bana kaydı. Adamın yüzünde alışılmış o soğuk ifade vardı. Sonra bana dönerek konuştu. “İyi geceler kızım.”

Söz bana söylenmişti. Ağzımı açtım cevap vermek için. Ama tam o anda Devrim’in kolu aniden belime dolandı. Beni kendine çekti. Göğsüne doğru aldı ve yarım adım önüne geçirerek kapıdan içeri yönlendirdi.

Öyle hızlı bir hareketti ki ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Cevap vermeme fırsat bile bırakmadı. Hiç arkasına bakmadan merdivenlere doğru yürümeye başladı. Ben de onunla birlikte hareket etmek zorunda kaldım.

Arkamda Fikret Kozan’ın bakışlarını hissedebiliyordum. Ama Devrim tek bir saniye bile arkasına bakmadı.

Merdivenleri hızlı adımlarla çıktık. Koridora ulaştığımızda odasının kapısını açtı. İçeri girmem için kenara çekildi. Ben içeri adım atar atmaz kapıyı kapattı.

Kapı kapanınca odanın içinde ağır bir sessizlik oluştu. Devrim ceketini çıkarıp sandalyeye bıraktı. Gömleğinin üst düğmesini gevşetti. Ben ise olduğu yerde duruyordum.

“Devrim.”

“Efendim.”

“Babanla problemin ne?”

Soru havada asılı kaldı. Devrim birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Ellerini cebine soktu. Sonra pencereye doğru yürüdü. Perdeleri aralayıp bahçeye baktı.

“Sana yapılan saygısızlık,” dedi sonunda.

“Özür diledi.”

“Bir özürle unutmayacağım karıma yapılanı,” dedi net bir ifadeyle.

“Ben senin gerçekten karın bile değilim,” dedim kısık sesle. “Tamam ben affettim.”

Devrim yavaşça bana döndü.

“Herhangi bir kadına yapılsaydı da affetmezdim Sezen ama sana yapılanı hiç affetmem.” Devrim birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra kısa bir nefes verdi. “Sen de kimseyle benim ailemden diye konuşmak zorunda değilsin.

“Baban o Devrim,” durdu.

“Bırak aile işlerimi ben halledeyim,” dedi çıkmaza girdiğinde.

“Peki.”

Devrim birkaç adım yürüyüp yatağın kenarına oturdu. Başını iki yana salladı.

“Fikret Kozan,” dedi yavaşça, “hayatında yaptığı hiçbir şeyden pişman olmayan biri Sezen. O özrü pişmanlığından değil mecbur kaldığından diledi. Eminim bunu sen de anladın o gece.”

“Peki onu mecbur bırakan neydi?”

Bakışlarını bana çevirdi.

“Oğlunu kaybetme ihtimali.”

“Ne demek bu?”

“Şu demek,” dedi sakin bir sesle. “Sen olmasaydın bu evde ben de olmayacaktım.”

Bir an durdu. Odadaki hava ağırlaştı.

“Hayır başka bir şey var,” dedim inat ederek. Mantığıma oturmuyordu. Neden beni. Bu kadar önemsemesi gerekiyordu. O yoksa ben de yokum diyecek kadar hem de.

“Bu kadar,” dedi Devrim. “Bazı insanlar hayatından çıkmaz Sezen,” dedi sakin bir tonla. “Ama kalbine de giremez.” Bir an sustu. “Fikret Kozan benim babam ve o insanlardan biri.”

Bir süre sessizlik oldu. Ama aklıma takılan başka bir şey vardı.

“Beni niye önüne aldın?” Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Ne?”

“Az önce. Cevap vermeme izin vermedin.”

Devrim birkaç saniye bana baktı. Sonra yavaşça ayağa kalktı ve bana doğru yürüdü. “Çünkü,” dedi alçak bir sesle, “o adamın seninle konuşmaya bile hakkı yok.” Bakışları ciddi ve kararlıydı. “Sen benim karımsın.” Bir an durdu. “Ben varken kimse sana ulaşamaz.” Sözleri odanın içinde ağır bir şekilde yankılandı.

Anladım Devrim karınım, anladım.

Ama aklım hâlâ başka yerdeydi.

“Şimdi,” dedim ona bakarak, “sabahki mevzuyu anlatabilirsin.” Devrim’in yüzündeki ifade yeniden değişti. Az önceki sakinlik yerini başka bir şeye bıraktı.

“Bak, otur şöyle.” Dedi beni yatağa yönlendirerek. Kalbim hızlandı.

“Bir şey mi var?”

“Hayır,” Devrim birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu.

“Onu gördüğüne emin misin Sezen?” dedi.

İçime bir şey düştü ama Devrim’in bakışları bana bunun daha başlangıç olduğunu söylüyordu.

“Nasıl yani?”

“O iti gördüğüne emin misin? Bak çarşıdaki tüm kameralara, her bir köşesine baktırdım Sezen. Buraya gelen uçuşlar, otobüsler. Her şeyi kontrol ettim. O herifin burada olduğuna dair tek bir iz yok. Gördüğün adam kapüşonlu, yüzü kameradan bile seçilmiyor. Yanlış görmüş olabilir misin?”

Yaşadığım korkuyu anımsadım. Bu nasıl olabilirdi? Göğsüm yeniden daraldı.

“Travma sebepli böyle bir şey gördüğünü sanmış olabilir misin? Sana yemin ederim açmadığım kapı, giydirmediğim delik kalmadı. Ama o herif Trabzon’da değil.”

“Bilmiyorum,” yüzünü tam görememiştim. Belirgin olarak gördüğüm tek şey gözleriydi ve hemen ardındansa neredeyse bayılmıştım. “Bilmiyorum başına boşuna mı iş açtım ama ben…”

“Ya ne boşu Sezen?” Dedi Devrim öfkeyle. “Ben yine araştıracağım, ben yine bakacağım. Yeter ki senin için rahat etsin. Ama emin misin diyorum sadece.”

“Bilmiyorum,” dedim huzursuzlukla. Derin bir iç çekti Devrim. Bu çıkmazda olduğundan çektiği bir nefesti, anlamıştım.

“Ben bakmaya devam edeceğim ama senin içine rahat olsun,” dedi. “O herif bu ilin sınırları içine giremez. Hadi yat uyu şimdi. Dinlenmek iyi gelecek sana. Her şey çok taze.”

Usulca onu dinledim. Zihnimde gördüğüm ya da gördüğümü sandığım iki çift göz dolaşıp durdu.

Devrim haklı olabilir miydi? Timur’un yaşattıklarıyla aklımı kaybediyor olabilir miydim?

Sabahın erken saatleriydi.

Odanın içi hâlâ yarı karanlıktı; kalın perdelerin arasından süzülen soluk gün ışığı sadece yatağın kenarına kadar ulaşabiliyordu. Gece boyunca konuşmaların, düşüncelerin ve yorgunluğun ardından uyku ağır bir örtü gibi üzerimize çökmüştü.

Kapıya vurulan ilk tıkırtıyı rüyamın içinden geliyormuş gibi algıladım. Sonra ikinci kez vuruldu. Bu sefer daha netti. Gözlerimi ağır ağır araladım. Tavana baktım birkaç saniye. Nerede olduğumu anlamam kısa sürdü ama vücudum hâlâ uykuya direniyordu. Başımı yana çevirdiğimde Devrim’i gördüm.

Sırtını yatağın kenarına yaslamış, başını kolunun üzerine koymuştu. Uzun boyu nedeniyle bacakları yarı uzanmış haldeydi. Uyuyordu ama uyku hâlâ yüzüne tam yerleşmemiş gibiydi. Kaşları hafif çatık duruyordu.

Kapı tekrar tıklatıldı. Bu sefer daha belirgindi. İkimiz de aynı anda irkildik.

Devrim gözlerini açtı ve refleksle doğruldu. Ben de yatakta hızla oturdum. Birkaç saniye boyunca ne olduğunu anlamaya çalıştık. Sonra kapı yeniden tıkladı. “Devrim?”

Kapının ardından gelen ses Serra’nın sesiydi. Devrim bir anda kendine geldi. Hızla ayağa kalktı. Ben de yataktan kalktım ama o sırada odanın halini fark ettim.

Devrimin üzerinde yattığı battaniye, sandalyenin sırtına gelişigüzel bırakılmış gömlek, sehpanın üzerinde açık bırakılmış su şişesi… Bir an birbirimize baktık. Aynı şeyi düşündüğümüz çok belliydi.

“Toparla,” dedi Devrim kısık sesle.

Hemen eğilip battaniyeyi yerden aldım. Yatağın kenarına doğru attım. Sandalyedeki gömleği düzgünce katladım. Devrim yerde duran yastığı alıp koltuğun üzerine bıraktı.

Kapı tekrar tıkladı.

“Devrim?” dedi Serra bu kez biraz daha yüksek sesle.

Devrim hızlı bir hareketle tişörtünü başından çıkardı. Saçlarını eliyle geriye doğru attı. Uyandığı belli olsun diye yüzünü bir an ovuşturdu.

Sonra kapıya yürüdü. Kapıyı tamamen açmadı. Sadece birkaç santim araladı.

Kapının arkasında Serra duruyordu. Uzun koyu saçları omuzlarına dağılmıştı. Üzerinde sabahlık vardı. Yüzünde hafif bir telaş ifadesi vardı ama aynı zamanda meraklı bir bakış da. Devrim kapıya yaslanarak konuştu.

“Bir problem mi var?”

Serra kapıdan içeri bakmaya çalıştı ama Devrim’in geniş omuzları görüşünü neredeyse tamamen kapatıyordu.

“Problem yok,” dedi Serra. “Ama haber vermem gerekiyordu.”

Devrim kaşlarını hafif kaldırdı.

“Ne haberi?”

Serra nefesini bir an toparladı. “Bu akşam kına olacakmış hazırlıklar için erken kalkmanız gerekiyormuş.”

Devrim birkaç saniye hiçbir şey söylemeden baktı.

“Bu akşam mı?”

“Evet.”

“Yarın düğün var zaten ne gerek varmış kınaya?”

“Evet ama köyden haber gelmiş,” dedi Serra biraz daha hızlı konuşarak. “Her yere haber salınmış. Tonlarca yemek yapılıyor. Bahçede kazanlar kurulmuş. Kadınlar sabahtan beri hazırlık yapıyor.”

Devrim başını hafifçe yana eğdi. “Güzel.”

Serra devam etti. “Teyzem dedi ki herkes kahvaltıya insin. Sonra hazırlık başlayacak.”

O sırada Serra’nın bakışları tekrar kapının aralığından içeri kaymaya çalıştı. Devrim bunu fark ettiği anda kapıyı biraz daha kapattı.

“Tamam,” dedi kısa bir şekilde.

Serra başını salladı. “Sezen’e de söyle. Kadınlar birazdan onu da alacaklar.”

“Tamam.”

Serra merdivenlere doğru yürümeye başladı. Ayak sesleri koridorda uzaklaştı. Devrim kapıyı kapattı. Odaya döndüğünde birkaç saniye sessiz kaldık. Sonra bana baktı.

“Bu akşam kına diyor.”

“Duydum.” Başımı hafifçe iki yana salladım. “Annenle konuştuk dün eve gelmeden. Nişan meselesini yok saymak zorundayız çünkü vaktimiz yokmuş. Adım çıkmadan evde rahatça yaşayabilmek için hızlıca aynı güne kına ve düğün koyacaklarmış.”

Devrim derin bir nefes verdi. “Karadeniz adetleri maalesef.”

“Anladım,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Demek kaçış yok.”

Devrim de hafifçe gülümsedi. “Yok.”

Bir süre daha odada oyalandık. O gömleğini giydi, ben saçlarımı toparladım. Yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda yüzümdeki yorgunluğun biraz hafiflediğini fark ettim.

Devrim banyodan çıktığında gömleğinin düğmelerini kapatıyordu.

“Hazır mısın?” dedi.

“Sanırım.”

Merdivenlerden aşağı indiğimizde köşkün içi sabahın erken saatlerine rağmen oldukça hareketliydi. Normalde sabah saatlerinde sessiz olan o büyük ev bugün bambaşka bir havaya bürünmüştü. Mutfağın olduğu taraftan tabak çatal sesleri geliyor, kadınların konuşmaları koridordan taşarak salona kadar ulaşıyordu. Bahçeden bile sesler geliyordu; kazanların kurulduğu, birilerinin sürekli bir şeyler taşıdığı belli oluyordu.

Kahvaltı masası çoktan hazırlanmıştı.

Uzun ceviz masanın başında Fikret Kozan oturuyordu. Önünde açılmış gazetesi vardı ama okumuyordu. Gazeteye bakıyormuş gibi görünse de dikkatinin başka yerde olduğunu anlamak zor değildi. Sağ yanında Melike Hanım oturuyordu. Üzerinde sabah olmasına rağmen oldukça düzgün görünen krem rengi bir elbise vardı. Saçları her zamanki gibi özenle toplanmıştı. Serra çoktan yerini almıştı. Biz merdivenlerden inerken başını kaldırdı.

“Günaydın,” dedi.

“Günaydın,” dedim ben de.

Devrim sandalyeyi çekip benim oturmam için hafifçe kenara çekildi. Ben oturduktan sonra kendi sandalyesine geçti. Masada mısır ekmeği, beyaz peynir, tulum peyniri, zeytin, tereyağı ve yeni yapılmış gözlemeler vardı. Ortada buharı tüten çaydanlık duruyordu.

Melike Hanım çaydanlığı alıp fincanlara çay doldururken bana baktı.

“İyi uyuyabildin mi kızım?” diye sordu.

Ses tonu nazikti ama gözleri dikkatle yüzümü inceliyordu.

“Evet,” dedim. “Teşekkür ederim.”

Serra hemen söze karıştı. “Uyuyamadıysa da bugün uyumaz zaten. Akşama kına ve düğün var.”

Melike Hanım başını salladı.

“Evet, sabahtan beri herkes hazırlıkta. Köyden haber gelmiş. Kadınlar çoktan kazanları kurmuş.”

Tam o sırada salon kapısı açıldı. İçeri iki kadın girdi. Birini tanıyordum. Melike Hanım ayağa kalktı.

“Gelmişsiniz.”

Diğer kadın Serra’ya çok benziyordu. Yüz hatları daha sertti. Kaşları daha belirgindi. Bakışları ise insanın üzerinde biraz fazla uzun kalıyordu. Bu Serra’nın annesi olmalıydı. Yani Devrim’in teyzesi.

Kadın masaya doğru yürürken gözleri doğrudan bana çevrildi. Beni baştan aşağı süzdü. Bu bakışın içinde merak yoktu. Yargılama vardı. Melike Hanım konuştu.

“Sezen kızım, tanışmamışsınızdır. Bu Serra’nın annesi… benim kız kardeşim.”

Kadın sandalyesini çekip oturdu.

“Hale,” dedi.

Sesi soğuktu. Ben de başımı hafif eğdim.

“Memnun oldum.”

Kadın birkaç saniye yüzüme baktı. “Ben de.”

Ama ses tonu bunun aksini söylüyordu. Serra hemen araya girdi.

“Anne, Sezen’i saç makyaja götüreceğim bugün.”

Kadın kaşlarını kaldırdı. “Götür tabii. Kına olacak akşam.” Sonra bana dönüp dudaklarının bir köşesini kaldırdı. “Buraların adetleri farklıdır biraz. Hazırlık uzun sürer.”

Sözleri kibar gibi görünüyordu ama içinde hafif bir iğne vardı. Devrim o ana kadar sessizdi. Çayından bir yudum aldı. Serra tekrar konuştu. “Devrim, öğleden sonra götüreceğim. Bizim kuaföre.”

Devrim başını kaldırdı. “Gerek yok.”

Serra kaşlarını çattı. “Nasıl yani?”

“Gerek yok,” dedi tekrar.

“Niye gerek yok?” Aralarındaki inatlaşmayı yalnızca izledim.

“Hazırlığı yapılır.”

“E işte yaptıracağız.”

Devrim bu sefer sandalyeye biraz daha geriye yaslandı. “Serra.”

“Ne var?”

“Sezen’i sen götürmeyeceksin.”

Masada kısa bir sessizlik oluştu. Serra şaşkın bir şekilde ona baktı. “Niye?”

Devrim çok sakin bir sesle cevap verdi. “Elif’e sözüm var.”

Serra gözlerini devirdi. “Elif kim?” hemen ardından “Ha,” dedi Serra hatırlayarak. “Muhammet’in kardeşi.”

“Evet.”

Serra bu sefer bana döndü. “Sen ne diyorsun Sezen? Kız kıza vakit geçirirdik.”

Tam cevap verecekken Devrim konuştu. “Sezen hiçbir şey demiyor.”

Masadaki bakışlar bir anda bize döndü. Serra hâlâ ikna olmamıştı. “Niye?”

Devrim çay fincanını masaya bıraktı. “Söz verdim.”

Ama yüzündeki ifade hâlâ itiraz ettiğini gösteriyordu. Tam o sırada Hale Hanım konuştu. “Ne fark eder?” Herkes ona döndü. Kadın kahvesinden bir yudum aldı. “Sonuçta köy kınası olacak.” Bakışlarını bana çevirdi. “Öyle büyük şehir düğünleri gibi bir şey değil.”

Cümle basit görünüyordu ama içinde keskin bir anlam vardı. Devrim’in çenesi hafifçe gerildi. Melike Hanım hemen araya girdi. “Hale…”

Ama Devrim konuştu. “Sezen.” Bana baktı. “İstiyor musun Serra’yla gitmeyi?” Soruyu bana sormuştu. Ama ses tonu Serra’ya cevap gibiydi. Bir an düşündüm. Sonra başımı hafifçe salladım.

“Elif’e söz verdik,” dedim ona güvenerek. Bu konuşmanın bir sebebi olmalıydı. Bir şey biliyordu ki beni onunla yollamıyordu.

Devrim göz ucuyla bana baktı. Bakışında kısa bir memnuniyet vardı. Serra sandalyesine yaslandı. “Tamam,” dedi sonunda. “Akşama hazırlarsınız o zaman.”

Hale Hanım ise hâlâ bana bakıyordu. Bakışlarında o soğuk ölçme ifadesi devam ediyordu. Sonunda dudaklarını hafifçe büzdü. “Bakalım,” dedi ve kahvesinden bir yudum daha aldı. Masada konuşmalar devam etti ama o an içimde çok net bir şey fark ettim. İğneleyici ve problematik bir kadındı.

….

Elif’in arabasının kapıya yanaştığını ilk ben duydum. Dışarıdan gelen motor sesi sessiz bahçede yankılanınca başımı pencereye doğru çevirdim. Perdelerin arasından baktığımda siyah arabanın kapının önünde durduğunu gördüm. Elif direksiyonun arkasından bana doğru el sallıyordu.

“Geldim!” diye bağırdı arabadan inerken.

Kapının önüne çıktığımda sabah güneşi bahçenin taşlarına düşüyordu. Hava serindi ama gün aydınlıktı. Dün gecenin ağırlığı üzerimden tamamen kalkmamıştı fakat evin içindeki gergin havadan uzaklaşacak olmak bile iyi hissettirmişti. Elif bana baştan aşağı baktı.

“Vay,” dedi gülerek. “Daha hazırlanmadın mı sen?”

“Henüz değil,” dedim. “Kahvaltıdan yeni kalktık.”

“İyi o zaman,” dedi elimi tutup arabaya doğru çekerek. “Bugün seni insan içine çıkarılabilir bir gelin haline getireceğiz.”

Arabaya bindiğimde kapıyı kapatıp kemerimi taktım. Elif arabayı çalıştırırken evin balkonuna istemsizce baktım. Kimse yoktu. Ama yine de içimde tuhaf bir his vardı. Sanki o evin pencereleri her an bizi izliyormuş gibiydi. Elif yola çıkarken göz ucuyla bana baktı.

“Serra cadısıyla gitmediğin iyi oldu,” dedi direksiyona yaslanarak.

“Cadı mı?” dedim şaşkınlıkla. “Neden?”

Elif burnunu hafifçe kıvırdı. “Değişik bir kızdır o.”

“Devrim’le anlaşamıyorlar mı?” diye sordum merakla.

“Elbette anlaşmıyorlar,” dedi Elif hemen. “Ama mesele o değil.”

“Peki ne?”

Elif birkaç saniye sustu. Sonra omuz silkti.

“Ben sevmiyorum.”

“Bu kadar mı?”

“Bu kadar vallahi,” dedi. Arabayı sahil yoluna çıkardı. Deniz sağ tarafımızda uzanıyordu. Dalga sesleri açık camdan içeri doluyordu. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Ben dışarıyı izliyordum. Elif ise direksiyon başında rahat görünüyordu.

“Bak,” dedi bir süre sonra. “Sana bir şey söyleyeyim mi?”

“Söyle.”

“Serra küçükken Devrim’e çok düşkündü. Devrim’de ona.”

“Kuzeni sonuçta,” dedim doğal bir şeymiş gibi.

“Elbette,” dedi Elif ama sesinde ince bir alay vardı. “İki kardeş gibiydiler. Sonra Serra Devrim’e yalan söyledi. Devrim abinin affedemeyeceği tek şey yalandır Sezen. Sen onu benden iyi tanıyorsundur ve muhakkak biliyorsundur ama öyle işte. İnatçıdır bir de. Ne unutur ne de unutturur.”

Kaşlarımı çattım.

“Nasıl yani?”

Elif güldü.

“Şimdi anlatamayacağım uzun mesele. Kınadan sonra bir gün birlikte dışarı çıkarız,”

“Çok merak ettirdin.”

“Merak et,” dedi keyifle. “Bugün gelinsin sen. Dedikoduya vaktimiz yok.”

Şehir merkezine doğru ilerlerken arabayı bir kuaförün önünde durdurdu. Camları boydan boya aynalı bir yerdi. İçeriden saç spreyi kokusu ve yüksek sesli müzik geliyordu.

“İşte geldik,” dedi Elif.

Arabadan indik. İçeri girdiğimizde kuaförde çalışan kadınlar bizi görünce hemen hareketlendiler. Elif belli ki buraya yabancı değildi.

“Hoş geldiniz!” dedi içlerinden biri. “Elif Hanım gelmiş.” Elif başını salladı.

“Bugün gelin hazırlıyoruz,” dedi beni işaret ederek.

Bir anda bütün gözler bana döndü. “Gelin mi?” dedi genç bir kuaför heyecanla. Ben utangaç bir gülümsemeyle başımı salladım.

Beni büyük bir aynanın karşısındaki koltuğa oturttular. Omuzlarıma beyaz bir örtü attılar. Birisi saçlarımı taramaya başladı. Başka biri makyaj malzemelerini masaya diziyordu. Elif ise yanımdaki koltuğa oturup çantasını masaya bıraktı.

“Önce saç,” dedi kuaföre. “Sonra makyaj.” Kadın başını salladı. Saçlarımın arasından parmaklarını geçirerek dikkatlice ayırmaya başladı.

“Saçın çok güzelmiş,” dedi. “Teşekkür ederim,” dedim. Elif aynadan bana bakıyordu.

“Biraz dalga yapalım,” dedi kuaföre. “Ama çok ağır olmasın. Doğal dursun.”

“Anladım.”

Saçlarım yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Saç maşasının sıcaklığı başımın etrafında dolaşıyor, ince bukleler omuzlarıma düşüyordu. Aynaya baktıkça kendimi tanımakta zorlanıyordum.

Elif koltuğunda rahatça yayılmıştı.

“Bugün seni gören herkes şok olacak,” dedi. “Abartma.”

“Hiç abartmıyorum,” dedi ciddi bir şekilde. “Devrim özellikle.”

Onun adını duyunca istemsizce sustum. Elif bunu fark etti.

“Ne oldu?”

“Bir şey yok.”

“Dün gece konuşabildiniz mi?”

Başımı hafifçe salladım.

“Biraz.”

“Biraz mı?”

“Elif,” dedim gülerek. “Kuaför salonunda evlilik analizine girmeyelim.”

Elif kahkaha attı. “Tamam tamam.”

Saçım bittikten sonra makyaj koltuğuna geçtim. Yüzüme ince bir fondöten sürüldü. Gözlerime açık kahve tonlarında far uygulandı. Kirpiklerim belirginleştirildi. Her adımda aynadaki yüz biraz daha değişiyordu. Sonunda kuaför geri çekildi. “Bitti,” dedi. Aynaya baktığımda birkaç saniye konuşamadım.

Ben… bendim ama aynı zamanda değildim. Saçlarım omuzlarıma yumuşak dalgalar halinde düşüyordu. Yeşil gözlerim hafif koyu bir makyajla daha da belirginleştirilmişti. Dudaklarım hafif pembe bir rujla dolgun görünüyordu.

Elif ayağa kalktı. “Dön,” dedi. Sandalyede hafifçe döndüm. Elif ellerini çırptı.

“Oldu işte!”

“Abartıyorsun.”

“Hiç abartmıyorum,” dedi.

Sonra çantasını açıp içinden kıyafet paketini çıkardı. “Şimdi asıl mesele.”

Paketin içinden açık renkli, zarif bir elbise çıkardı. Kumaşı yumuşaktı. Üzerinde ince işlemeler vardı. “Bunu giyecekmişsin Devrim abinin hediyesi.”

“Bu çok güzel.”

Beni soyunma kabinine yönlendirdiler. Elbiseyi üzerime geçirdiğimde kumaş vücuduma tam oturdu. Aynaya baktığımda birkaç saniye nefesimi tuttum.

Kapıyı açıp dışarı çıktım. Elif beni gördüğünde gözleri büyüdü. “Tamam,” dedi ciddi bir sesle. “Şimdi gerçekten gelin gibi görünüyorsun.”

Kuafördeki kadınlar da başlarını sallıyordu. “Çok yakıştı.” Ben elbisenin eteğini hafifçe düzelttim. “Garip hissediyorum.”

“Normal,” dedi Elif. “Bugün kına var. Yarın düğün. Hayatının en tuhaf iki günü.” Sonra bana doğru eğildi. “Hazır mısın?”

Bir an düşündüm. Devrim’in yüzü gözümün önüne geldi. Dün gece odadaki sessizlik. Sabah Serra’nın kapıyı çalması. Evdeki o tuhaf gergin hava ve mecbur olduğum her şey. Derin bir nefes aldım. “Sanırım,” dedim.

Elif gülümsedi. “Harika.” Sonra anahtarları eline aldı. “Haydi gelin hanım,” dedi. “Kozan ailesinin evine geri dönüyoruz.”

Elif arabayı yaşına göre oldukça usta kullanıyordu. Geçtiğimiz yolların virajına hatta bir adım ötesinin uçurum olmasına aldırmadan oldukça sakin şekilde ilerliyordu. Burada büyüdüğünden olsa gerekti. Taşına toprağına alışmıştı.

Üzerimdeki kırmızı taşlı elbise hareketlerimi kısıtlarken bir yandan sağ taraftaki araba aynasına yansıyan yüzüme baktım. Bordoya kayan taşlardan oluşan ve vücudumu tamamen saran bir elbise giydirilmiştim. Elbisenin hiçbir dekoltesi yoktu. Zaten böyle bir köy yerinde bunun mümkünatı da olmazdı. Devrim hangi ara bulmuştu bu elbiseyi anlamamıştım.

Güzel gözüküyordu. Hayal edemeyeceğim kadar güzel ve değerli. Eğer Timur’la es kaza o evliliği yapmış olsaydım işer böyle yürümeyecekti, biliyordum. Ama yine de inandığım o adam tarafından hiç yarı yolda bırakılmamayı dilerdim sanırım.

“Geldik kız,” dedi Elif bana büyük bir gülümsemeyle. O benden çok daha heyecanlı gözüküyordu. İnsanın düğünün olması ne garip bir hismiş. Sanki o an hiç gelmeyecek gibi hissediyorsunuz ama bir anda kendinizi hengamenin içinde buluyorsunuz. Biz daha arabadan inmeden köşkün kapısı açıldı ve annem dışarıya çıktı.

Arabanın içinden bile ağladığını anlayabiliyordum. Üzerinde muhtemelen Melike Hanım’dan aldığı bir elbise vardı ya da Devrim onu bile düşünerek hareket etmişti. “İn bakalım gelin hanım,” dedi Elif başıyla annemi işaret ederek.

Telefonumu çıkartıp Ezel’e mesaj attım. Dünden beri gelemediği için çok üzgün olduğunu ve benden her anın video ve fotoğrafını istediğini söylüyordu. Ona bir fotoğraf gönderdikten sonra arabanın kapısını açtım ve Elif’in de yardımıyla indim.

“Kizum,” annemin sesini işittiğim o ana kadar belki de ne hissettiğimi bilmiyordum. Ama o an gözlerime hücum eden yaşlar makyajımın yeni yapılmış olmasının bile önündeydi.

“Anneciğim,” dedim ayağımda topuklu ayakkabılar olmadığı için rahat rahat yürüyerek.

“Bulan görsaydi keşke,” dedi bana sarılarak. Kolları arasında yeniden o küçük kız olduğumu hissettim. Ona sarılırken belki hiçbir zaman dilime alamayacağım birkaç cümle dolaştı zihnimde.

Anneciğim. Bak hayalini kurduğun o gelinliğin içindeyim şimdi. Bir bez parçası uğruna feda ettiğiniz hayatımın, iki bacağımın arasına hapsettiğiniz her şeyin. Ne eksildi benden ve kaç fazlayım kendimden? Hiç.

“Görüyordur anne,” dedim tebessümle. Babam köyünde gömülmek istemişti ve mezarı buradaydı. Onun olduğu topraklarda olmak bilek ona daha yakın hissettiriyordu.

“Çok güzel olmişsun,” dedi bana tekrar bakarak. “Biraz dar ama olsun.” İçimde burukluk oluştu fakat kapadım üstünü hemen. Alışmıştım onun da zihniyeti bundan ibaretti. Kendine hep iyiliğimi düşünürdü.

“Devrim almış haberim yoktu,” dedim bunun ona yeteceğini bilere.

“He iyidur o zaman.”

Melike Hanım kapıdan çıktığında annem ona dönerek konuştu. “Devrim heduye almış Melike nasildur sence?”

Yüzümdeki buruk tebessüm kaldı. Belki bir başkası anlamazdı ve garipsemezdi ama ben bu cümleyi bile ona neden kurduğunu biliyordum. Annem kendi içinde Melike Hanım’ın elbisemin darlığını problem edebilme ihtimaline karşılık ona oğlunun bu elbiseyi aldığını düşünüp söyleyebilecek kadar planlı bir kadındı.

Önceden beni öfkelendiren her şeyini artık yalnızca görmezden gelerek geçiyordum. “Çok yakışmış kızım,” dedi Melike Hanım. “Ama üşüdün sen. Eve gel hadi. Devrim gelecek birazdan seni almaya.”

“Girmesine gerek bile kalmadı,” Elif telefonuna bakarak araya girdi. “Beş dakikalık yolları kalmış.”

Köyün uzaklarından gelen korna sesleri ve müzik sesi Elif’in cümlesini doğrularken tebessüm etmekle yetindim. Karnıma hafif bir kramp girmişti. Sahte olan bir evlilik için bu kadar heyecanlanmam normal miydi?

Bütün köyde muhtemelen bir arabaya yerleştirilen ses sisteminden gelen Karadeniz şarkıları yankılanıyordu. Volkan Konak’ın sesi git gide yaklaşırken onların da yaklaştığını anladım. İçimdeki karın ağrısı ve karıncalanma büyüdü. Erkeklerin hep bir ağızdan şarkının belli nakaratlarında “Ha!” Diye bağırmasını işittim.

İçimde ister istemez heyecan oluştu. İlk ve son kez evleniyorsun Sezen bırak da heyecanlan. Bırak da yaşa bu anı. Çünkü o parayı alıp gittiğinde dönüp tekrar bakmayacaksın arkana. Tekrar aşık olmayacaksın, tekrar evlenmeyeceksin. Kendin olarak yaşayacaksın bu hayatı. Hiç kimseye mecbur ve bağlı kalmadan. Belki akşam üstü bir deniz kenarında kendi sesini işiteceksin.

Arabalar köşkün yokuşuna girdiğinde horon sesini arttırdılar. Kapının önüne süslenmiş, siyah bir Mercedes yanaştı. Bu araba Devrim’in İstanbul’daki arabası değildi. Ona göre çok daha şık duruyordu. Dizilerde gördüğüm klas ve pahalı olduğu en arabadan anlamayan insanın bile gözüne çarpan türde arabalardan biriydi.

Araba kapıya yanaştı fakat ses kısılmadı. Şoför koltuğundan Muhammet indi. Yan koltuktan Devrim. Üzerindeki siyah takım elbiseyle o kadar yakışıklı gözüküyordu ki bir an gözlerimi ondan alamadım. O da aynı ifadeyle bana bakıyordu.

Arabalardan sıra sıra tanımadığım genç adamlar ve horon ekibi inerken müziğin sesi biraz daha arttı. Oğlanlar birer ip gibi dizilirken ortalarına Devrim’i aldılar. Devrim’in koluna ise Muhammet girdi.

“Yar yaylanızın yoli oldi benim durağum.”

Elif benim koluma girdiğinde diğer elime annem onun yanına ise Melike Hanım girdi. Erkeklerin karşısında dördümüz de karşılıklı oynamaya başladık. Tam karşımda olan Devrim ara ara bana bakarak horon oynamaya devam ediyor, zaman zaman yanındaki Muhammet’in kolunu bırakıp yere abartılı bir şekilde çömelip kalkıyordu.

“Of, oofff!”

Bir anda Devrim iki yanının da ellerini bıraktı. Elif ve annem de benim ellerimi. Herkesi geriye çekildiğinde kendimi Devrim’in karşısında buldum. Muhammet arabaya doğru gitti ve şarkının sesi kısıldı. Arkada fon gibi kalan müziğin arasında Devrim’in sesi duyuldu. Bana göz kırparak türküye devam etti.

“Oyna güzelim oyna oyna çimen kurusun,

Yaktın yüreklerumi bir bakar, bir durusun.”

Heyecandan bayılacak gibi hissediyordum. Aramızda bir anlaşma olmasa ve başka bir hayatta tanışmış olsaydık tam şu an karşımdaki bu adamla olmanın bir şans olacağının farkındaydım. İleride hayatında olacak olan kadın her kimse çok şanslıydı. Tam karşımda yeniden abartılı şekilde yere çömelip kalktı.

Türkü’nün sesi yeniden yükseldi. Ve aynı hızla Türkü değişti. Devrim koluma girdiğinde diğer yanıma tekrardan Elif geçti ve bütün herkes sırayı devam ettirerek birleşti. Bu sefer Kazım Koyuncu’dan Koçari çalmaya başladı. Horonu şarkı bitene kadar aynı hızla oynadık. Devrim yüksek sese rağmen kulağıma eğildi.

“Çok güzel olmuşsun,” dedi müzik sesinden ötürü bağırarak.

“Teşekkür ederim elbise için.”

Bir cevap vermedi. Gözüm ona kaydığında horon tepmekten terlediğini fark ettim. Ceketi çıkarmasına rağmen gömleği hem kırışmış hem de arka kısmı su içinde kalmıştı.

“Hade!” Üç el silah sesi yankılandı. Düğünlerden silah sesine alışıktım fakat yine de irkildim.

“Yola çıkacağuz geç kalacaksunuz!”

Müziğin sesi kısıldı. Herkes horonu bırakırken nefes nefese kaldığımı fark ettim. Daha şimdiden bu derece yorulduysam bu gecenin devamı nasıl geçerdi hiç bilmiyordum.

“Devrim oğlum gel hemen üstünü değiştirelim senin.”

“Yedek gömleklerden getirsene,” dedi devrim Muhammet’e seslenerek.

“Emrin olur kirvem!” Muhammet arabayı açarak arka koltuğa asılı olan gömleklerden birini aldı ve Devrim’e getirdi.

“Sen arabaya geç,” dedi Devrim bana. “Ben gömleği değiştirip geliyorum.”

“Tamam,” gerginlikle onu onayladım ve indiği süslenmiş olan arabaya geçtim. Arkadaki diğer gömlekleri alarak öndeki camın yanına astı Muhammet. Ve Elif’in yardımıyla arkaya bindim. Herkes yavaş yavaş arabalarına geçti. Devrim birkaç dakika içinde yeni gömleği ve yeniden ütülenmiş olan ceketiyle geri geldi. Saçlarını düzeltmiş, kirli sakallarını taramıştı. Yeniden ilk geldiği andaki kadar bakımlı ve düzgün duruyordu.

“Yoruldun şimdiden,” dedim arabaya bindiğinde.

“Vallahi bana gece daha yeni başlıyor, sen nasılsın?”

“Hiç problem yok,” dedim. Gergindim nasıl tepki vermem gerektiğine emin değildim. Hafif dalga verilmiş saçım bozulmuş muydu emin değildim. Aklıma onu kontrol etmek bile gelmemişti. Herhalde kına salonunda kontrol edecek bir alanda olurdu.

“Çok güzel olmuşsun,” dedi Devrim bana bakarak. “Bu gece bütün köyün kızları kimi konuşacak belli oldu.”

“Gelinim diye öyle geliyordur,” dedim boğazımı temizleyerek.

“Yok,” dedi gayet rahat bir tavırla. “Her zamanki halin.”

“Ula sende de ne numaralar varmış kirvem,” dedi Muhammet önden.

“İşine bak düğünüm var lan!”

“Ben anlamam düğün falan! Açıyorum senin şarkıyı.”

“Şuna bak ya!” Dedi bana dönüp hayıflanarak.

“Eğleniyor,” güldüm. “En yakın arkadaşı evleniyor ya sonuçta. Senin olduğu kadar onun da düğünü sayılır.”

Aklıma Ezel düştü yeniden. Burada olsaydı o da en az Muhammet kadar benimle dalga geçer, her bir şeyimle ilgilenirdi. Ne düğün düşünmeme gerek kalırdı ne de kına. Şahsi şahidim kim olacaktı? Bunu hiç düşünmemiştim. O kadar önemsizdi ki bütün bu detaylar. Asıl nikahımızda şahitliğimi Ezel yapmıştı ve düğünde de onun olmasını isterdim. Fakat yaşadığımız hayatın buna müsait olmadığının ne yazık ki farkındaydım.

“Ula ula ula bu alemin light erkeğusun!” Muhammet ara ara şarkıya eşlik ediyor dikiz aynasından Devrim’e bakıyordu. Devrim o her şarkıya eşlik ettiğinde belimdeki elini daha da sıkılaştırıyordu.

“Nerde ula taş fırın erkeği?” Dedi Muhammet Devrim’e aynadan bakarak.

Devrim anlamadığım bir anda elimi tutarak kaldırdı. Yüzüklerimizi işaret etti. “Karısının yanında,” dedi büyük bir gururla.

“Ulan,” dedi Muhammet. “Kaç uşak feda edeceğiz sevda uğruna!” Ardından şarkıyı değiştirdi. Sabahtan beri her yerde yalnızca Karadeniz müzikleri çalıyordu. Sanırım dinledikleri başka hiçbir şey yoktu.

“Yüzün mü düştü senin?” Dedi Devrim kulağıma eğilerek. Başımı olumsuz anlamda salladım.

“Yok,” dedim hemen ardından.

“Emin misin? İstemediğin bir şey olmadı değil mi?”

“Hayır,” dedim emin bir sesle. Şımarık davranıp tam anlamıyla bana bile ait olmayan bir düğünde en yakın arkadaşımı istemeyecektim.

“Konvoy nerede?” Dedim arkamızdaki arabaların olmadığını yeni fark ederek. “Burası merkez yolu değil mi ya?” İlerideki havalimanı yazısı kafamı karıştırdı.

“Halam bugün geldi şehir dışından onu alacağız,” dedi Devrim.

“Biz mi alacağız?” Dedim inanamayarak.

“Ohoo şimdiden başlamış aile tripleri atmaya Devrim. İşin zor senin ha.” Muhammet araya girdi.

“Yok ondan değil,” dedim aceleyle. “Yani garip geldi sadece..”

“Hadi alalım da çıkalım hemen.” Havalimanı gelen yolcu kısmına girerken işte bir gariplik olduğunu anlamıştım.

 

İnsan kendi kınasına giderken havalimanından halasını alır mıydı hiç? Muhammet arabadan indiğinde bagaj kapısının açılma sesini işittim. Arkama dönecektim ki Devrim bana seslendi.

 

“Problem yok değil mi senin için?”

 

“Yok canım ne problemi olacak? Bana kalsa hiç düğün yapmayalım.”

 

“Doğru, unutmuşum ben bu sadece benim düğünümdü.” Anlamsız cümlelerine karşılık veremeden ön kapıya oturan kıza çevirdim bakışlarımı.

 

Gördüğüm tanıdık saçlar, yüz gözlerimin şaşkınlıkla açılmasına sebep oldu.

 

“Ezel!”

 

“Peri’m’” gördüğüm gerçek miydi? Duyduğum ses gerçek miydi? Gerçekten ona mı aitti?

 

“Devrim!” Dedim ağlamamak için zor durarak. “Hayır ya!”

 

“Ağlarsan seni öldürürüm!” Dedi Ezel arkasına dönerek. Muhammet çoktan arabayı çalıştırmıştı. “Makyajın akarsa seni mahvederim çok güzel olmuşsun.”

 

“Ama,”

 

“Sus! Kınalı düğünümü var bugün sus!” 

 

“Ulan Devrim. Dost gör lan. Kız arkadaşını gördüğüne seni gördüğünden çok sevindi. Sen de ancak karım da karım.”

 

Devrim kaşlarını kaldırdı. “Karım kardeşim çünkü,” dedi bir yandan bana bakarak. “Ben karımın kocasıyım. Sağol.”

 

“Karın Ezel Hanım’on manitası gibi ama sen bilirsin,” Muhammet Ezel’e kısa bir bakış atarak ekledi. “Yanlış anlamayın lütfen Ezel Hanım problem bizimkinin karı düşkünlüğünde.”

 

“Hop!” Dedi Devrim keskin bir sesle. “Karı düşkünlüğü falan ayıp oluyor. Sezen düşkünlüğü diyeceksin ve hatta Sezen Kozan düşkünlüğü diyeceksin.”

 

“Tamam uşağum,” dedi Muhammet. “En aşık adam sensin ulan!”

 

Ezel ve ben kahkahalarla dinledik konuşmalarını. Onun şu arabaya binmesi bile içime öyle bir ferahlık vermişti ki. Kız kardeşimdi o benim. Ama bir yanım buraya nasıl geldiğini, ailesinden nasıl izin aldığını delicesine merak ediyordu.

 

“Sorun yok her şey usulüne uygun,” dedi Ezel önden bana. Aklımdan geçenleri tek bakışımla anlamıştı. 

 

“Gelin odasında konuşacağız,” diye cevap verdim. Yolun geri kalanı aynı yüksek sesli türkülerle ve korna şovlarıyla geçti.

 

Kına alanına vardığımızda içimdeki heyecan hiç azalmamış aksine an be an artmıştı.

 

Kınanın yapılacağı yer sahil kenarında büyük bir mekandı. Devrim beni ve Ezel’i bırakıp kapıdaki arkadaşlarının yanına geçti. Ezel’in koluna girdim.

“Nasıl geldin sen buraya?”

“İş gezisi hayatım, patronum iki katı maaş veriyor.” Bana göz kırptığında bunun Devrim’in işi olduğunu anladım. “Ne güzel olmuşsun ya! Gerçekten Ay gibi parlıyorsun.” Ona gülümsedim. Bana Ayperi demesinden rahatsızlık duymayacağım tek kişi o olabilirdi. Çünkü onun için bu ismin ifade ettiği anlam diğerleriyle eş değildi bilirdim.

“Yakalım bakalım kınayı,” dedim imalı bir şekilde.

“Yakalım kız! Göbek atmayalı da uzun zaman olmuştu.”

Kapıda bizi Elif, annem ve Melike Hanım karşıladı. Hep birlikte alelacele gelin odasına geçtik. Saçım makyajım düzeltildi. Ardından kına kapıda olduğu kadar coşkulu geçti. İçerisi yalnızca Devrim’in akrabaları olmasına rağmen o kadar kalabalıktı ki şaşkınlığımı gizleyememiştim.

Yalanızca kadınların olduğu kına böyleyse düğün nasıl olacaktı? Derin bir nefes aldım. Bugünü de atlatacaktık. Ezel bütün gece peşimde dolaştı ve oynama alanından bir an bile inmediği gibi beni de indirmedi. Tüm gece horon teperken tek düşündüğüm bundan sonraki her gecemin en azından bu gece kadar rahat ve güzel geçmesiydi.

“Kızım,” Melike Hanım kulağıma doğru bağırdığında ona döndüm. “Şimdi düğün alanına geçeceğiz, arabalar hazır. Devrim alacak seni.”

Başımla onu onaylarken anons sesi geçildi. “Sayın misafirlerimiz kına eğlencemiz son bulmuştur. Düğün merasimi için araçlar kapıda beklemektedir. İyi eğlenceler diler çiftimize mutluluklar dileriz.”

“Peri!” Ezel bana bağırarak koluma girdi. “Hadi daha gelinliğini giyeceksin. Hazırlanacaksın! Allah’ım kafayı yiyeceğim nasıl bu kadar tepkisiz biri olabilirsin?”

“İnan şu an tek bildiğim çok yorulduğum!” İnsanlar akın akın dışarı çıkarken otopark kapısına ilerledik. Saçım, kıyafetim düğün salonunda halledilecekti. “Ayrıca dümdüz bir şey yeter. Öyle büyük bir şey almamıştır zaten.” Gelinliğimi görmemiştim bile.

“Ben seçtim,” dedi Ezel korktuğum o cevabı vererek.

“Ne?”

“Vallahi de hayalinin aynısı oldu. Devrim özel olarak diktirtti.”

“Ne zaman? Evleneceğimiz bu sabah belli oldu kızım.”

“Sözleşmeyi imzaladığınız gün,” dedi Ezel ve içten içe şaşkınlıkla öfkelendim. O gün bile bu düğünü zorlayacaklarına ve yapacaklarına emindi.

“Sezen!” Devrim’in sesini işittiğimde otoparka çıkmıştık.

“Konuşacağız,” dedim ona öfkeyle. Kaşlarını kaldırdı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi.

“Ne oluyor?”

“Olmayan düğüne gelinlik diktirmek ne demek ya?”

Omuzlarının düşüşünden rahatladığını anladım. “Hadi geç arabaya geç kalacaksın,” dedi başıyla arabayı işaret ederek.

“Sen?” Dedim sadece bizi işaret etmesi üzerine.

“Benim bir işim var geleceğim.”

“Ne işi?” Merakla konuştum.

“Muhammet bırakacak sizi. Sen biraz oyalarsın insanları, horon falan tepilir arkanızda olacağım merak etme.” İçimi bir huzursuzluk kapladı fakat bir şey söyleyemedim.

“Peki,” dedim kabullenerek. Ezel elini sırtıma koyarak bana destek olduğunu belli etmeye çalıştı. Ezel’le arabaya bindik ve Muhammet hiçbir şey söylemeden arabayı çalıştırdı. Bir eli radyoya uzanıp müzik açtığında öne seslendim.

“Çok başım ağırdı vallahi birkaç saat sessiz gitsek olur mu?

“Olur yengem,” dedi Muhammet.

“Yenge demesen daha rahat hissederim aslında.”

“Ben hissetmem yengem,” dikiz aynasından bana bakarak konuştu. Başımı hafif sağa eğerek ona ters bakışlar attım fakat bundan hiç mi hiç etkilenmedi.

“Devrim garip değil miydi?” Dedim Ezel’e kısık sesle.

“Ne alaka canım?”

“Yani nereye gidiyor olabilir ki? Getirebileceği kimse de yok.”

“Hayatım önemli bir şeydir bence. Nerede ki düğün salonu belki yemekle ilgili falan problem çıkmıştır.”

“Olabilir,” diye mırıldandım fakat ikna olmamıştım. Muhammet bir yandan telefonunu kontrol edip duruyordu. Aracın ekranına bildirim düşmesini bekledim. Belki Devrim bir şey yazarsa oradan görürdüm. Fakat yazmadı.

Belki de korktuğum gibi bir terslik yoktu. Ben yalnızca her zaman olduğu gibi kafamda büyütüp duruyordum.

Sahil yolundan ilerlemeye devam ettik ama artık saat sekiz geliyordu. Kınayı kapalı alanda dört gibi başlatmıştık. Tam dört saattir durmadan oynuyorduk ve bacaklarım artık üzerinde duramayacağım kadar ağrıyordu.

Büyük bir köşkün önüne geldiğimizde geldiğimiz yerin Atatürk Köşkü olduğunu çocukluğumdan hatırladım. “Fotoğraf çekimi mi olacak önce?” Dedim anlam veremeyerek.

“Yok yenge,” dedi Muhammet. “Düğün olacak.”

“Burası ne alaka? Düğün yapılıyor mu ki burada?” İnsanlar kapısından içeri girmeye başlamıştı bile.

“Kozan’san mümkün,” yüzünde yarım bir gülüş oluştu. “Yüz bin dolara açılmayacak kapı bilmiyorum.”

“Burada düğün yapmak için yüz bin dolar mı ödediniz?”

“Teknik olarak Fikret Kozan ödedi?” Dedi Muhammet. “Size düğün hediyesiymiş, sana özür hediyesiymiş ben anlamam artık.”

Ezel etimi parmaklarıyla sıkıştırdı. “Yani bu hayatta bir Kozan olmak var bir de herhangi bir insan olmak.” Dedi gülerek.

“Ayıp oluyor, bizim de var birtakım numaralarımız.” Muhammet ona cevap verdiğinde kaşlarını kaldırdı.

“Görünce düşünürüz ne derece olduğunu,” dedi gülerek.

“Gösteririz,” Muhammet ciddi bir tavırla cevap verdiğinde Ezel’e baktım. Az önce ayak üstü Devrim’in arkadaşıyla mı flörtleşmişti yoksa bana mı öyle gelmişti?

“Hadi geçelim,” dedi ardından kapıyı açarak. “Daha saçını başını düzelteceğiz.”

“Tamam,” derin bir nefes aldım ve kendimi Ezel’e bıraktım. Burada yokken bile her şeyle sonuna kadar ilgilenmiş olması şaşırmama sebep olmuştu. Demek ki isteyen ve seni seven insan her koşulda yanında olmayı becerebiliyordu. Makyajımı tazeleyecek ekibi İstanbul’dayken araştırıp bulmuş ve ayarlamıştı. Ona çok önceden attığım gelinliği bulmuş Devrim’e atmıştı.

Artık gidişi bile yoktu. O benim hiç sahip olamadığım kız kardeşimdi.

Dakikalar saatleri kovaladı. Gelin odasında hazır bekliyordum. Salonun tamamen dolduğu haberini Elif vermişti. Gelin odasına bir ara annem ve Devrim’in annesi uğramıştı fakat şu an ben, Elif ve Ezel’dik.

“Seni biraz çıkartsan da oynasak mı?” Dedi Elif bana bakarak. “İnsanlar sıkıldı, söylenmeye başladılar. Ayıp oluyor sanki.”

“Olur mu ki öyle ilk dans bile olmadı,” dedi Ezel araya girerek.

“İnan Trabzon insanın ilk dansın ne zaman yapıldığıyla değil beklemekle ilgili problemleri var maalesef,” Elif Ezel’e cevap verdiğinde ayağa kalktım.

Üzerimde yine dar, tamamen taşlardan oluşan ve balık kesim olan uzun, kuyruklu bir gelinlik vardı. Hep hayal ettiğim gibi. Hep Ezel’e anlattığım gibi. Prova alınmadığı için hafif bol olmuştu ama bir şekilde halletmiştik. Önü kapalıydı, kolları yarımdı. Ellerimde eldiven vardı. Trabzon’a uygun olacak şekilde herhangi bir dekoltesi bulunmuyordu. Garipsememiştim ve şaşırmamıştım çünkü kültürel olarak dekolte giymeye alışık büyümüş bir kız da değildim.

“Tamam, ben oynarsam durulurlarsa biraz ineyim.”

“Tabii,” dedi Elif. “Gelinin gelmesi ortamın yumuşaması ve düğünün başlaması demek ya bir bakıma.” Masadan telefonumu aldım ve Devrim’i son bir kez daha aradım. Telefon defalarca çaldı fakat açmadı.

“Başına bir şey gelmiş olamaz değil mi?”

“Yok ya,” dedi Elif. “Abim konuşmuş. Problem çıkmış belediye işinde acil gitmesi gerekmiş. Geliyor, yolda.”

İçimdeki gerginlik dinmedi. “Bana niye cevap vermiyor o zaman?” Dedim istemsizce.

“Arabayı hızlı kullanıyordur,” dedi Elif.

“Hadi inelim o zaman,” Ezel’de ayaklandı. “Kime ne o Karadeniz Yarmasından. Şöyle gelin almışlar.” Eliyle beni işaret etti. Elif ve ben aynı anda kahkaha attık.

“Karadeniz yarması,” dedim kaşlarımı kaldırarak.

“Evet,” dedi Ezel ve gülümsedi. Gelin odasından çıktığımızda içeride yankılanan soft müzik sebebiyle insanların homurdanması yukarıya kadar ulaşıyordu. Müzik sesi kısa bir an kesildi. Ezel ve Elif benden önde merdivenlerden indiler. Sunucuya benim geleceğimi açıklayacaklardı ki onlar aşağıya inmeden sunucu eline mikrofonu aldı.

“Sayın davetlilerimiz, değerli konuklarımız. Gelin hanım ve damat bey için bir alkış alabilir miyim?” Damat kelimesini duyduğumda içime bir ferahlık düştü.

Merdivenleri birkaç adım inerek salonun girişine baktım. Devrim gelmiş olmalıydı. Alkışlarla birlikte birkaç adım daha indim. Işıklar kapandı. Tek bir beyaz spot ışık beni gösteriyordu. Yeniden etrafa baktım, gözlerim Devrim’i aradı fakat merdivenlerde olduğumdan olsa gerek göremiyorum.

Birkaç adım sonra merdivenlerin sonuna geldiğimde başımı umutla sağ tarafa, merdivenlerin arkasına salonun giriş kapısına yönlendirdim. Fakat bana bakan meraklı gözler ve ellerinde telefon tutan insanlardan başkasını göremedim.

Üzerimdeki spot ışık çırılçıplak hissetmeme sebep oluyordu. Kendi etrafıma baktım. Köşedeki annemi gördüm. Elinde telefonu vardı. Onun da kamerası bana dönüktü. Kalabalıkta Ezel’i aradım fakat gözlerimin buğulandığından mıdır bilinmez insanların yüzünü seçmekte artık zorlanıyordum.

Renkler birbirine karıştı. Işıklar etrafa yayıldı. O an etrafımdaki herkes birer slüet gibi üzerime üzerime gelmeye başladı. Sahnenin ortasında, spot ışığın altında tek başımaydım. Gözümden bir damla süzüldü. Korktum. Daha fazla ağlamaktan bütün bu insanların ağladığımı görmesinden korktum.

Kuşağım. Kuşağımda yoktu. Ne düşünürlerdi?

Devrim neredeydi? Devrim’in elleri neredeydi?

Yutkunmak istedim fakat boğazımdaki kuruluk bir çölden farksızdı. Gözlerimin önündeki renk cümbüşü bir tablo gibiydi ve ben karanlığın ortasında kalan bir yıldız gibiydim. Küçük bir çocukken sınıfının ortasında azarlanmış gibi utanıyordu. Göğsümde hissini tarif edemeyeceğim bir utanç ve korku vardı.

Bir an başım sola, nikah memuru ve sunucunun bulunduğu sahneye kaydı. Ne olacaktı şimdi? Olduğum yere düşüp bayılmaktan korktum. Göğsümdeki ağırlık büyürken salonun içinde büyük kapının kulak gıcırdatan sesi yankılandı. Ve renkler netleşti. Karanlık siluetler yerini tanıdık yüzlere bıraktı.

Devrim Kozan içindeki kırışık gömleğine tezat olan jilet gibi ütülenmiş ceketiyle içeriye girdi. Tüm salonun bakışları ona dönerken o sanki bütün bu olanlar bizim organizasyonumuzun bir parçasıymış gibi dimdik bir duruşlar yanıma yürümeye devam etti. Bir eliyle gömleğinin sağ yakasını düzeltti.

O an şoktan mıydı yoksa gerçek mi emin olamadım. Dudağının kenarında olan kan lekesini elinin arkasıyla sildiğini gördüm. Ya da gördüğümü sandım.

Sadece gözlerimin içine bakıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ben olanları anlamlandıramadan elini belime yerleştirdi. Diğer elini yanağıma koydu. Vücudunu bana tem değdirmeden dokunduğu tenim karıncılanırken dudaklarımı hafif eğilerek alına değdirdi. Salonda büyük bir alkış koparken ben anın bir hayal olmadığına inanmaya çalışıyordum.

Konuşamadım, yürüyemedim. Belimdeki eli olmasa belki orada düşecektim. Eliyle beni yönlendirdi. Masaya geçtiğimizde büyük bir alkış koptu. Ve ben sunucunun sesine karışan alkışların arasında yüzümü Devrim’e çevirdiğimde kapalı olan ceketinin içinden gözüken gömleğindeki kanı gördüm.

Bembeyaz gömleğin karın kısmı kana bulanmıştı. Pantolonuna doğru süzülüyordu fakat pantolonun renginden oradaki leke gözükmüyordu. Ceketini ise gömleğinin üzerine kapatmıştı.

“Kan,” dedim kısık sesle. “Devrim gömleğinde kan var.”

 



*Gitsen de / Aytekin Ataş şarkı sözü


Tüm Yorumlar (45)

Butterfly 27.04.2026 22:31

Yeni bölüm ne zaman bilen var mıı

Paragraf 569
Şeymanur 27.04.2026 20:54

Yeni bölüm ne zaman bilen var mıı

Paragraf 568
iremiiss 13.04.2026 23:44

tisortunu niye cikardin

Paragraf 263
iremiiss 13.04.2026 23:40

valla anladık

Paragraf 233
iremiiss 13.04.2026 23:29

oluurrr canimm

Paragraf 118
Ela 13.04.2026 01:20

Ne oluyo bu aşağılık yerde

Paragraf 568
Aysima 12.04.2026 23:11

OF BİLMİYORUM DEVRİME Bİ ŞEY OLMASIN

Paragraf 568
Aysima 12.04.2026 23:11

ama devrim hasta yatarken ona bakan sezeni okumaktan da çok keyif alabilirim snırım

Paragraf 568
Aysima 12.04.2026 23:11

lütfen timur şerefsizini bulup onu dövmüş ve o yüzden üstümüz kan olmuş olsun

Paragraf 568
Aysima 12.04.2026 23:10

LAN VURULDUK MU DÜĞÜNÜN ORTA YERİNDE DÜŞÜP BAYILICAK MIYIZ

Paragraf 568
Aysima 12.04.2026 23:01

mmm çok etkilendim

Paragraf 485
Aysima 12.04.2026 22:59

ezeli alıcaz 🥲

Paragraf 468
Aysima 12.04.2026 22:58

ahhshshshshshshshshshajsh en sevdiğim en sevdiğim en sevdiğim hanımcı erkek zehir olsa yutulur

Paragraf 461
Aysima 12.04.2026 22:57

hmm evet öyledir bizim kızımız

Paragraf 452
Aysima 12.04.2026 22:56

allahımmmm

Paragraf 450
Aysima 12.04.2026 22:55

YİCEM SİZİ YİCEEEEMMMMM

Paragraf 436
Aysima 12.04.2026 22:54

allahım karadenizli olmayan ne bilsin sana bakarak oynanan horonun tadını

Paragraf 429
Aysima 12.04.2026 22:53

geldi benim sahne hahsshshjshs

Paragraf 428
Aysima 12.04.2026 22:52

değil değil değil sahte değil değil sahte falan

Paragraf 422
Aysima 12.04.2026 22:44

hale bak benim sinirlerimi bozma kendi akrabalarıma tahmmülüm yok benim ayperimi üzme

Paragraf 338
Aysima 12.04.2026 22:40

mısır ekmeği olmadan sofraya oturmayan karadenizliler ahh......

Paragraf 296
bgm 12.04.2026 22:37

şarkıyı dinleyerek yazdığına şahit olduk yazarım🤭 (dilanımız sağolsun)

Paragraf 145
Aysima 12.04.2026 22:36

bi o eksikti zaten hayatımızda lanet pislik herif timur geber öl sürün ölmekten beter ol kanın bile akmasın

Paragraf 250
Aysima 12.04.2026 22:31

harika bi manzara canim

Paragraf 187
Aysima 12.04.2026 22:29

dünyanın en önemli sorusu belki de kim bilir

Paragraf 170
Aysima 12.04.2026 22:27

ahwhshshahhshahHahshh devrim seni seviyorum

Paragraf 149
Aysima 12.04.2026 22:26

bir tane devrim istiyorum fazla bi şey değil

Paragraf 147
Aysima 12.04.2026 22:26

kulaklığımda teomanla okuduğum sahne hahdhshdhshshshhshshsjs

Paragraf 145
Aysima 12.04.2026 22:25

hahshshshshshajsnajsnhsnsbsnsbshsha

Paragraf 145
Aysima 12.04.2026 22:25

bastım kahkahayı gitti oh bee hahshabshshhshsshs

Paragraf 141
Aysima 12.04.2026 22:24

BÜŞRAAAAAAĞĞĞĞĞ HASHHSHSHAHZHSHSHSHSHAHAJHSSHHSHSHAHSHSHJSHSHSHHSHSHSHS

Paragraf 141
Aysima 12.04.2026 22:24

HAHSHAHSHHAHSHAHAHSHHAHSHAHSHSHSHSHSHHSHSHSHSHSHSHHSAHHSHSHSHSHSHSHHSHSHAHAHSHHSHAHAHSHABBSHAHSHABSBABSBBABSBSNABSNABZBHAHSHAHSJSHAHAHAHJAJAJAJAJH

Paragraf 141
Aysima 12.04.2026 22:23

HAHSHSHSHSHHSHSHA yicem sizi ısırıcaaammmm

Paragraf 136
Aysima 12.04.2026 22:22

yicem sizi yicemm

Paragraf 133
Aysima 12.04.2026 22:20

allahım sana geliyorum

Paragraf 118
Aysima 12.04.2026 22:20

🥹🥹🥹 sizi çok seviyorum

Paragraf 108
Aysima 12.04.2026 22:18

büşra eğer manipüle ediliyorsam devrim tarafından ben bu manipüleyi kabul ediyorum galiba ya baksana ne tatlı aşkım benim 🥹🤍

Paragraf 104
Aysima 12.04.2026 22:16

allhım bi kere ayperiye sarılıp sırtını sıvazlayamaz mıyım lütfen ya

Paragraf 98
Aysima 12.04.2026 22:15

hshsbsbsbbshshahsha

Paragraf 91
Aysima 12.04.2026 22:14

sürüm sürüm sürünsün o köpek sürüm sürüm sürünsün şerefsiz ahlaksız timur nefret ediyorum nefret

Paragraf 74
Aysima 12.04.2026 22:06

büşra bugün içime öyle bi kurt düşürdün ki adnan bey gibi hissediyorum

Paragraf 17
Aysima 12.04.2026 22:04

benim de gözyaşlarım hazır bekliyormuş ayperim

Paragraf 10
Aysima 12.04.2026 22:03

ışığı çalınan kızlar,bu kitap hepimizin 🥲

Paragraf 5
Aysima 12.04.2026 22:02

ayperim kalbim bitanem 🥲

Paragraf 2
Aysima 12.04.2026 22:00

kalbim gelmiiiiişşşşşşş

Paragraf 1

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu