8 - BÇ
BÖLÜM: 8
“her nefeste, tükeniyor umudum.”
Ağladım. Yemeğimi lokma lokma yerken içimde hissettiğim ağrıyla gözümden süzülen damlalar arttı. Neyle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Bir yandan kulağımda çınlayan annemin cümleleri diğer yandan bu evin kapısından girdiğimde yaşanan o arbede…
Ne bekliyordum? Bu eve adım atarken beni kucaklamalarını mı? Hayır. Gerçek olmayan bir evlilikte neye kırılmıştım? Kendime. Kendime kırılmıştım çünkü içten içe ona güvenmiştim. Nefretim ikinci kadın olarak bu eve girmiş olmayaydı. Nişanlı bir adamla evlenmiştim. Hali hazırda zaten nişanlı olan bir adamla evlenmiştim.
Bu evliliğin gerçek ya da yalan olmasının ne önemi olurdu ki? Öyle ya da böyle ikinci kadın konumundaydım ve hiçbir şey bu gerçeği değiştirmiyordu. Nerede yaşıyordu kız? Karşıma geçse, dikilse ve dese ki. Sen benim koçak olacak adamla evlendin. Ne diyecektim? Gözlerine nasıl bakacaktım gencecik kızın.
Köy yeriydi burası. Bilirdim ayıplanacaktı. Evde kaldı denecekti belki, nişan atıldığı büyük ayıpla bahsedilecekti. Çünkü bir kadının parmağındaki yüzüğü çıkarması bile ayıptı bu toprakta. Tanıyordum. İsmini bile bilmediğim o kızı tanıyordum. İçinde şu an dönen fırtınayı görüyordum.
Canımı acıttı. Bu topraklarda. Yemyeşil bayırları, insanın içini ferahlatan tertemiz havası olan bu topraklarda böylesine kirli düşüncelere ve sığ fikirlere sıkı sıkıya bağlı yaşamak canımı yaktı. İnanıyordum, yaratan da toprak da hesabını soracaktı bütün bu zulmün. Bir örf uğruna, adet uğruna paramparça edilen her kadının ahını soracaktı.
Yemeğimi büyük bir açlıkla ve acıyla bitirdim. Çok üzüldüğümde normalde olduğumdan çok daha iştahlı olurdum. Stresimi yönetemediğimde kaçtığım yer yemekti demek bile yalan sayılmazdı.
Bu yabancı evin içinde olmak içimdeki huzursuzluğu besledi. İlk kez bir şehre geldiğinde hissettiğin heyecanın yanı sıra mide bulantısı var ya hani, sanki en kötüsüymüşsün gibi, daha kötüsü olmazmış gibi. O hisle baş ediyordum. Canımı yakan Devrim’in bir haftada hayatımın tam merkezine yerleşip orada beni bir başıma bırakmasıydı. Sanki Trabzon’a geldiğimizden beri bana hiç olmadığı bir adam gibi davranmıştı.
Ya da bu onun gerçek kişiliğiydi bilmiyordum. Bir yıl. Üç yüz altmış beş gün, altı saat. Sözleşmeyi imzalayalı yirmi dört saati geçmişti bile. Artık üç yüz altmış dört, dedim kendime. Devrim odanın kapısından içeri kafasını uzattı. Fark edilmemeyi mi ummuştu bilmiyordum fakat varlığını orada belirdiği anda hissetmiştim.
“Gel,” dedim kısık sesle. Sözümü dinleyerek içeri girdi ve kapıyı kapattı. Diken üstünde yürür gibi tedirgindi bakışları. Öfkesinden, can yakan sesinden geriye yalnızca durgun bakışları kalmıştı. Tanıdığımı sandığım o adam kalmıştı.
“İyi misin?” dedi.
“Keşke bunu üstüme kapıyı kitlerken de sorsaydın.”
“Üstüne kapı kilitlemedim,” kaşlarını kaldırdı. Karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Dizlerini iki yana açtı ve eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. “Üzerimize kilitledim,” dedi bastırarak. “Ben de vardım ya odanın içinde.”
“Aklımı kaçıracağım,” derin bir nefes aldım. “Ama ben sakin bir kızım. Senin beni sinirlendirmeye çalıştığını anlıyorum ve buna izin vermeyecek bir kızım.” Kendi kendime konuştuğumda gülümsedi. “Gülme,” dedim ona inatla. Gülüşü biraz daha genişledi.
“İyisin iyi. Sevindim.”
“Hayatımın travmasını yaşattıktan sonra,” gözlerim arkasındaki cama takıldı. Atlar mıydım gerçekten o kapıyı açmasa? Bilmiyordum. Maalesef ki bilmiyordum. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Yaşamayı bu kadar isteyen, seven bir kadın olarak artık yaşayacak hiçbir şeyim kalmamıştı.
Neyine güvenmiştim ki o sözleşmenin? Beni bu evden çıkarmasa, bana çok çok kötü şeyler yaşatsa ne yapabilirdim? Güvenmedin, dedim kendime. Mecbur kaldın. O olmasa amcan, o olmasa yengen, o olmasa Timur. Birisi yazacaktı sonunu. Sen en azından kendin yazmayı istedin.
“Sezen,” dedi Devrim uyarır bir tonda. “Öyle olması gerekiyordu. Sana söyleyebileceğim tek söz nişan falan olmadığı. Aileler oturmuş kalkmış birbirine bir söz vermiş. O sözün ipi benim boynuma asılmış. Ben bu eve girdiğimde beklediğim tek kişi annemdi. Bir başkası değil. Ertesi gün nişan falan kalmadı zaten.”
“Yine de beni bu duruma düşürmemeliydin,” dedim ona karşı çıkarak. “Ailene yapacağın şovu mağduru ben olmamalıydım. Ben gelmeden geçersin babanın karşısına. Dersin ki ben evlendim. Her ne diyecekse ben yokken der. Bu işin usulü budur. Geçip evine gelen kadına ters imalar yapmak değil. Çorbasını içiyorum ben bu evin, bak ekmeğini yiyorum. Nasıl iyi ve rahat hissedeceğim şimdi?”
“Kimsenin ekmeğini yediğin yok,” dedi Devrim sert bir sesle. “Senin ekmeğin Sezen. Senin ekmeğin. Senin lokman.”
“Kim olarak ya? Kim olarak.”
“Karım olarak!” sesin, yükselttiğinde bakışlarımdaki hırçınlık duruldu. Gözlerindeki öfkeye ve acıya baktım. Bir şey saklıyordu. O sözlerin ardında, o gözlerin ardında bir şey saklıyordu. Bu kadar olmazdı. Bundan ibaret değildi her şey.
“Peki,” dedim. “Senin ekmeğini yiyorum o zaman.”
“Benimi senini yok,” dedi Devrim bunu da kabul etmeyerek. “Bu bir yıl benimi, senini yok. Benim olan her şey sana da ait. Sezen Kozan. Sen bu evin gelinisin. Annemin kızısın. Gerçek ya da” sesini kısarak devam etti. “Sahte. Bunu böyle kabullenecek. Böyle yaşayacaksın.”
“Yok,” dedim ona boyun eğmeden. “Ben yine yerimi bilirim de. Sen babanla dışarıda ne konuştun da o adam içeri girip özür diledi?”
“Ne konuştum?” dedi kaşlarını kaldırarak.
“Sana soruyorum ya Devrim? Ne konuştun?”
“Karım olduğunu, sana saygı duymayacaksa bu evde kalmayacağımı konuştum. Ne konuşacağım?”
“O da ikna oldu. O kadar ikna oldu ki geldi benden özür diledi.”
“Öyle oldu,” dedi Devrim dalga geçer gibi bir tınıda. Ardından ayağa kalktı. Bana hiç aldırmadan odanın içindeki banyo kapısına ilerlediğinde ona seslendim.
“Yemedim bunu.” Cevap vermedi. Banyodan gelen su sesinin ardından gözlerimi devirerek oturduğum yerden kalktım ve tepsiyi elime alarak odadan çıktım. Çıkarken bilerek kapıyı sertçe çarpmıştım. Devrim buna da aldırmadan dalga geçmeye devam etti. “Kırdın kırdın, başka oda kalmadı lazım o bize.”
Merdivenleri inerken ona cevap vermedim fakat yüzümde istemsiz hafif tebessüm oluştu. Evin merdivenlerini inerken içimde anlamsız korku vardı. Devrim’in çocukluğunun geçtiği bu ev, bundan sonra benim de evimdi ve bu kalabalık ailede kendimi buraya nasıl ait hissedecektim bilmiyordum.
Mutfağa girdiğimde geçtiğim salonda ve merdivenlerde kimseyle karşılaşmamak biraz olsun rahatlamama sebep oldu. Fakat mutfak umduğum kadar sessiz değildi. İçeride Devrim’in akrabası olduğunu bildiğim fakat daha tam olarak tanışamadığım genç kız vardı.
“Kolay gelsin,” dedim kahve yaptığını gördüğümde. Üzerindeki bej pijama takımı, satendi. Kalitesi ilk bakışta fark ediliyordu. Koyu kahve, uzun saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu. Bakışları keskin, yüz hatları yuvarlaktı. Gözleri kahveydi fakat o kadar parlaklardı ki renkli gözlere sahip olsa böyle içine çekerdi insanı.
“Sağol,” dedi zoraki bir tebessümle.
“Ben tepsiyi getirmiştim,” ne yapacağımı bilemeyerek tepsiyi tezgâhın üzerine bıraktım.
“Hallettiniz sanırım,” neyden bahsettiğini ilk başta anlamadım. Tereğe uzanarak kahve fincanı aldı. “İster misin?” dedi ardından kahveyi işaret ederek.
“Yok, teşekkür ederim. Hallettik, oluyor öyle tartışmalar.”
“Anladım.” Kahveyi dikkatlice doldurdu. “Biz tanışamadık,” dedi ardından bana dönerek. “Gel biraz oturalım. Konuşuruz kız kıza.”
“Olur tabii,” içten bir şekilde gülümsemeye çalıştım. Masaya geçtiğimizde ben de kendime bir bardak alarak masadaki sürahiden su doldurdum.
“Serra ben,” dedi ismini sonunda söyleyerek. “Kuzeniyim Devrim’in.”
“Çok memnun oldum,” geniş bir tebessüm oluştu yüzümde. “Kusura bakmayın çok kaotik oldu böyle. Ama ben hiç haberiniz olmadığını bilmiyordum. En azından annesine söyleyeceğini ummuştum.” Kaşlarını kaldırdı Serra. Kahvesinden bir yudum aldı.
“Çok ani oldu. Bilmiyorduk hiç seni. Sahi ne zaman tanıştınız?”
“Yurt dışına gitmeden önce,” dedim tebessüm ederek. Suyumdan birkaç yudum aldım. “Daha çok sosyal medyadan konuştuk başta tabii. Ara ara Devrim geliyordu yanıma. İşleri ve okulu izin verdikçe.”
“Geliyordu?” kaşlarını kaldırdı Serra.
“Evet.”
“Bizim haberimiz olmadan Türkiye’ye geliyordu ve aile evine uğramıyordu yani.”
“Uzun süreli değildi,” dedim Devrim adına konuşmamın yanlış olduğunu fakat onları inandıracak bir hikâyeye ihtiyacımız olduğunu bilerek. “Aşk işte. Ne iş, ne okul. Birini sevince insan görmek istiyor. Devrim de sevgisini hissettirmekten, göstermekten çekinmeyen bir adam.” Elimi tuttuğu ilk anı düşündüm.
“Nasıl tanıştınız?” dedi Serra. “Az dedikodu yapalım. Öyle yurt dışına gitmesine rağmen kopmadığınıza göre etkileyici olmalı. Ben beklemezdim bir adamı ne olacağını bilmeden.”
“Beklerdin,” dedim istemsizce. “Yani eğer o adam sana hikayesinin asıl kadını gibi hissettiriyorsa beklerdin Serra. İnsan nasıl bir şeye kapıldığını aşkın içine düşene kadar anlamıyor.” Kimden bahsediyordum bu cümleleri kurarken. Timur’dan mı? Ona aşık mıydım? Bilmiyordum. Seviyordum, evet çok seviyordum ama aşk değildi. Bu kadar eksik hissettiren, yanlış hissettiren aşk olmamalıydı.
“Nasıl tanıştınız?” dedi Serra bana gülümseyerek. Bu isim bana bir yerden tanıdık geliyordu fakat nereden olduğuna emin değildim.
“Doğum günümde,” dedim önümdeki suya baktım. Gözlerim bardağa daldı. Sanki şu an burada değil, evimin önündeki parktaydım. “Kötü bir gündü. Arkadaşlarımla kafede bir şeyler içip dışarı çıkmıştık. Bir parkta oturuyordum,” dedim yalanla karışık gerçeklerimle. Ailemle olan problemleri ona açmak istememiştim. Ya da bu kadar kapalı bir hayatım olduğunu. “Sonra o geldi. Elinde bir limonlu pop kekle. Bir mumla. Önce ellerime bir merhem tutuşturdu, sonra mumu yaktı. Sanki o masada ne kadar kötü hissettiğimi gören bir o vardı.” gözlerim bu hayalin içine daldı gitti. Sanki o anın içindeydim.
Tekrar o bankta oturuyordum ve Devrim tam karşımdaydı. “Bir baktım hayatıma yakmış ışığı, bir pop keke değil.” Gözlerim Serra’ya kaydı. Dikkatle beni izliyor ve dinliyordu. Ağzımdan çıkan hiçbir cümleyi kaçırmak istemiyor gibi bakıyordu.
“Öyledir,” dedi Serra cümleyi bitirdiğimi birkaç dakika sonra fark ederek. “Devrim bilir kadınları nasıl etkileyeceğini ve yükseklere çıkaracağını.” Kaşlarımı kaldırdım imalı cümlesi karşısında.
“O ne demek?” kaşlarımı çattım. O cümlenin altında bir art niyet olduğunu sezecek kadar aklı selimdim.
“Bir şey değil,” dedi Serra gülerek durumu yumuşatmaya çalışarak. “Centilmen bir adamdır yani. Bilir bir kadına nasıl davranması gerektiğini. Yüreklidir, sevdi mi tam sever demek istedim.” Söylediğinin üstünü kapatmaya çalıştığını düşünüyordum. Benden hoşlanmamış mıydı? İşgüzar tavrı gerilmeme sebep oldu.
“Sizin aranız nasıldır?” dedim konuyu değiştirerek. Aklıma düşenin gerçek olmasından korktum belki de. Hayır, bu kadar değildir ya. Dedim sonra. Beni öyle bir eve getirmemiştir.
“İyiyizdir,” dedi Serra gülümseyerek.
“Dedikodum mu yapılıyor?” Devrim mutfağa girdiğinde gerginliğim arttı.
“Sohbet ediyoruz,” dedim başımı ona çevirerek.
“Gelsene.” Serra Devrim’i de davet ettiğinde Devrim çoktan masaya oturmuştu. “Sen ve benden bahsediyorduk,” dedi Serra ve ekledi. “Nasıl anlaştığımızdan yani.”
“Evet, tam da sizden bahsediyordu. Devam etsene.”
“Öyle işte, iyidir aramız. En yakın arkadaş, kardeş gibi büyüdük. Birbirimiz için yapmayacağımız şey yok. Bana söyleseydi Devrim ben çoktan evdekileri yumuşatırdım. Neden sakladı anlamadım zaten.” Devrim’e bakarak konuştu fakat Devrim ona değil bana bakıyordu.
Aklıma düşen ihtimal kendimden utanmama sebep oldu. Herkes sizin kadar bağnaz mı Sezen? Neden kuzeni ile evlendirmeye çalışsınlar kızı? Kız kardeşim diyor. Aklına sahip çık.
“Acıktım ben ya,” dedi Devrim Serra’ya bir cevap vermeden.
“Yapayım ben bir şeyler,” ne yapacağımı bilemeyerek ayaklandım. Öyle ya da böyle aile evindeydik ve ben karısıydım. Bu evliliğin kabul görmesi ve oyunun son bulması için elimden geleni yapacaktım.
“Yok,” dedi Devrim elini kolumun üstüne koyup kalkmama engel olarak. “Ben hazırlarım, sen uğraşma.”
“İki dakikaya hallederim,” diye mırıldandım fakat Devrim bana bakışlarıyla engel oldu.
“Ben yatayım,” dedi Serra konuşmamızı bölerek. “Size iyi geceler, konuşacaklarınız vardır.”
“İyi geceler,” dedim tebessüm ederek. Ona karşı düşündüklerim için kötü hissettim. O kadar kötü bir hayattan gelmiştim ki zihnimde sadece felaket senaryoları canlanıyordu. Belki daha iyisini yapmam gerekirdi.
“Uyusaydın,” dedim Devrim’e neden buraya geldiğini ima ederek.
“Gelmeyince merak ettim.”
“Merak edeceğin bir şey yok, insanlarla tanışıyorum. Bir yıl boyunca bu evde yaşayacağım ya.”
“Bana düşman olma Sezen,” dedi Devrim gözlerime bakarak. “Ben senin düşmanın değilim. Birlikteyiz bu yolda.”
“Garip davranıyorsun,” kalkanımı indirdim. Yaşadığım yirmi dört saatin ağırlığından mıydı bilmiyordum ama o kalkanı indirdim. “Tanıdığım o adam değilsin. Sanki bu ev, bu şehir seni bambaşka biri yapıyor.” Kaşlarını kaldırdı. Yüreğim ağzımda ondan bir cevap bekledim.
Söylediklerimi mi tartıyordu yoksa haklı olduğumun o da fazlasıyla farkında mıydı bilmiyordum. “Çözmeye çalışıyorum,” dedim devam ederek. “Elime merhem süren o adam mı gerçekti yoksa kapıma kapıyı kapatan mı? Babasını öfkeyle kapıya sürüyen mi yoksa beni Kadıköy’de başka bir hayat olduğuna inandıran mı?”
“İkisi de,” dedi Devrim sonunda. “İkisi de gerçeğin. İkisini de içimde taşıyorum. Nerede, nasıl davranılması gerekiyorsa onu yapıyorum.”
“Ben o davranışı hak ettim yani?”
“Sen hak etmedin Sezen. Öfkem sana değildi, sana zarar verilmesineydi. Bunu neden anlamıyorsun? Gözümün önünde sana söylenen kelimelerin babamdan çıkmasınaydı. Çünkü bir başkası olsa, dişlerini kırar önüne koyardım.”
“Bu korumak değil,” dedim ona karşı çıkarak. “Bu korumak değil Devrim. Eğer korumak isteseydin elimden tutar beni bu evden çıkarırdın. Sakın bir daha beni senden korkacak hale getirme. Sakın.”
“Benden korktun mu?”
“Korktum.” Yutkundum ve ekledim. “Erkeksin ya,” dedim gözümün dolmasına engel olmaya çalışarak. “En iyiniz bile bu kadar olabiliyor işte.”
“Özür dilerim,” dedi kısık sesle fakat ona cevap vermeden ayağa kalktım. Bir şey demeden o da peşimden geldi. Kalkarken derin nefes aldığını işittim. Odaya çıkarken evin içindeki sessizlik düşüncelerimi besledi. Başım ağrıyordu, uykum vardı ve en önemlisi korkuyordum. Yarından, bir sonraki aydan. Günlerin nasıl geçeceğinden…
İçine hiç ışık doğmayan bir evde büyüdüğüm için miydi bilmem, girenin hayranlıkla bakacağı bu koca köşk bana şimdiden eksik hissettiriyordu. İçindeki acıyı, zulmü hissetmiştim belki de. Çok tanıdık olduğundandır bütün bu karmaşa. Serra nasıl büyümüştü bu evin içinde? Onu okutmuşlar mıydı mesela? Köyden İstanbul’a gelmemize rağmen, o gelişmiş şehrin ortasında büyüdüğü zihniyeti taşıyan aileme rağmen toprağından kopmayan bu insanlar da kendi kızlarına aynı mı davranıyordu?
Odaya girdiğimizde Devrim’in yatağımın üzerine eşyalarımı bıraktığını gördüm. Kime ait olduklarını soracaktım ki üzerindeki etiketler yeni olduklarını anlamama yetti.
“Çıkarsan giyineceğim,” dedim Devrim’e bakamdan.
“Banyo önünde.” Ona cevap vermedim. Yataktaki kıyafetleri alarak banyoya geçtim. Kapıyı kapatırken Devrim’in de odamızın kapısını kilitlediğini işittim. Aynanın karşısına geçtiğimde yüzümün ağlamaktan kızardığını, göz altlarımın çöktüğünü fark ettim. Biraz dinlenmek iyi gelecekti biliyordum.
Stresten ellerimdeki egzama artmıştı. İçeriden tıkırtılar geldi. Üzerimdeki kıyafetleri çıkararak kenardaki kirli sepetine bıraktım ve geceliklerin etiketini kopardım. Siyah saten pijama takımıydı. Devrim ne ara bunu düşünüp almıştı bilmiyordum. Belki de Serra’ya aitti. Kullanmadıklarından birisini vermişti bilmiyordum. Elimi yüzümü yıkadım. Paketli diş fırçasını açarak dişlerimi fırçaladım ve banyodan çıktım.
Devrim üzerine kısa kollu ve şort geçirmiş, bazanın altında çıkardığı yorganı yere sermekle meşguldü. Kendisine yatak hazırladığını anladığımda en azından bu mevzuda reaksiyon almak zorunda olmayacak olmak daha rahat hissettirdi.
Yastığını yorganın üzerine koyarak üzerine bir battaniye aldı ve bazayı kapattı. “Geçebilirsin yatağa,” dedi başıyla yatağı göstererek. Onu dinleyerek yatağa geçtim. Yere yatmadan önce ışığı kapattı.
“İstersen ben geçebilirim yere,” dedim ona bakarak. “Alışığımdır ben.”
“Abartma,” battaniyenin altına uzandı. Camdan yansıyan sokak lambası ışığıyla onu zar zor görebiliyordum. Ellerini başının altına koymuş tavanı izliyordu.
“Devrim,” dedim kısık sesle.
“Efendim?”
“Kimdi o kız?” gözlerini tavandan ayırmadı. “Neden istedi seninle evlenmeyi bu kadar.”
“Bilmiyorum,” dedi yalnızca.
“Tanımıyor muydun?”
“Neden merak ediyorsun bu kadar?” gözlerini bana çevirmişti. “Bir anlaşma yaptık. Bitince sana zorluk çıkarmayacağım, bana güven. Sözümü tutarım.”
“Üzülüyorum,” dedim gerçekçi davranarak. “Neyi hayal etti? Belki seninle evlenirse hayatı değişecekti. Belki tek amacı yaşadığı hayattan kurtulmaktı.”
“Sen değilsin,” dedi Devrim anlamadığım bir şekilde.
“Ne?”
“O kız sen değilsin Sezen. Her kadın da sen değilsin. Sen O şerefsizle bu yüzden evlenmek istedin diye herkes evliliğini bir şeylerden kurtulmak üzerine yapmıyor. Gereksiz empati yapıp durma.”
“Neyine öfkelisin bu kadar?” haklı mıydı? Huzursuz hissettim. Çocuktum onu sevdiğimde. Belki gerçekten aşk değildi ama güvendi. Birinin sana duyduğu sevgiyi sevmekti. Yeni bir şeyler keşfetmekti. Kötü olduğu kadar bir sürü güzel anıydı. Birçok şeydi Timur benim hayatımda.
“Kabul etmemeliydi,” dedi Devrim. “O evliliği kabul etmemeliydi. Sadece kendisini düşündü.”
“Seni düşünmesi gerekecek kadar yakının mıydı?” merak bütün sistemimi ele geçirmişti. Nedenini bilmiyordum ama her bir detayını öğrenmek istiyordum.
“Sen neden birlikteydin onunla? Aşık mıydın ona?” konuyu değiştirmek için sorduğu soruyu düşündüm.
“Seviyorum,” dedim ne dediğimi bilmeden. “Ben bu hayatta her şeyi onunla keşfettim. Bilmem ben aşk ne demek? Hep böyle bir adam değildi.”
“Seviyorsun,” dedi Devrim öfkeyle karışık bir sesle.
“Seviyordum yani,” diye düzelttim.
“Kurtulmak için değildi yani.”
“İnsan sevgisinin kurtuluşu olduğunu sanıyor Devrim. Ama hayır, yaşanan her şeye rağmen eğer ölümle burun buruna gelmemiş olsaydım ben sevmediği bir adamla bir hayattan kurtulmak için beraber olacak bir kadın değilim.”
“Öyle olmasını ummuştum.”
“O ne demek?” dedim istemsiz sesim sert çıkmıştı.
“Öyle bir adamı sevmemeni ummuştum demek Sezen.”
“Sezen sevmedi zaten,” dedim onun aksine. “Ayperi sevdi. Ve benim tanıdığım adamla, sevdiğim adamla ayrıldığım adam aynı kişi değil Devrim. Maalesef istediğinizde o kadar iki yüzlü, o kadar oyunbaz oluyorsunuz ki. O işler zaten ne bok olduğu belli değil miydi nesine güvendin demekle bitmiyor yani.” Öfkeden gözüm dolmuştu.
“Öyle bir ima yapmadım sana.”
“Gayet öyle bir ima yaptın.”
“Yat uyu Sezen. Yat uyu.”
“Bence de. Sen de geçmişimi rahat bırak.”
“Aynısını umut ediyorum.” Ona sorduğum soruları kastettiğini anladığımda sinirden yatakta arkama döndüm fakat cevap vermedim.
Huysuz, hazır cevap ve maalesef ki bir model kadar yakışıklıydı. Karadeniz Hovardası. En başından beri ona kurduğum en doğru cümle kesinlikle buydu.
***
Sabah gözlerimi dışarıdan gelen horoz ve inek sesleriyle açmayı beklemiyordum. Bahçedeki hayvanların sesleri evin içindeki sesle birleştiğinde elimle yatağın içinde kaybolan telefonumu bulmaya çalışıyordum.
Devrim’in yattığı yere baktığımda çoktan kalktığını, yattığı yeri toparlayarak odadan çıktığını fark ettim. Yatağını kimse görmesin diye toplamış olmalıydı. Telefonumu bulduğumda gelen bildirimlerden Ezel’in ve Devrim’in mesajlarını açtım.
Karadeniz Hovardası: Şirkete geçiyorum. Bakmam gereken işler var. Bir problem olursa ara.
Sezen: Olur, kolay gelsin.
“Kızım,” kapının tıklatılmasının ardından kapının dışından gelen tanıdık sesi yatakta doğrulmama sebep oldu.
“Melike Hanım buyurun,” dedim içeri girmesini rica ederek.
“Kusura bakma rahatsız ediyorum.”
“Estağfurullah ne rahatsızlığı.” Ayağa kalktım. Saat sabahın dokuzuydu ama Melike Hanım sabahın erken saatlerine rağmen üzerinde oldukça şık duran kumaş pantolonu ve gömleği ile hazırdı. Saçlarını topuz yapmıştı. Yüzünde makyaj yoktu fakat zaten ihtiyacı da yoktu. Yeşil gözleri parlıyordu. Karadenizli olmasaydı onun Rus olduğunu düşünebilirdim. Beyaz teni, sarıya çalan saçları, renkli gözleriyle Rus kadınlarını andırıyordu.
“Devrim kahvaltısını yapıp çıktı. Rahatsız etmek istemedim yalnız bir misafirin var.” Kaşlarımı çattım.
“Kim?”
“Önce sana söylemek istedim. Annen gelmiş. Haberin var mıydı bilmiyorum ama.”
“Şu an mı?” dedim neye uğradığımı şaşırarak.
“Yukarıya çağırayım mı? Sen mi aşağıya inmek istersin?”
“Melike Hanım lütfen kusuruma bakmayın. Lütfen, annem gelecekti ama bu kadar erken olacağını bilmiyordum. Allah Allah o bilet de alamaz ki. Devrim getirtmiş olabilir mi?”
“Bana bir şey söylemedi Devrim bilmiyorum hiç yavrum.”
“Ben bir annemle konuşayım izninizle.” Dedim mahcup bir tebessümle.
“Ben çağırayım anneni sen hiç zahmet etme.”
“Çok teşekkür ederim.” Bana içten bir tebessümle baktı. Artık emindim, Devrim kesinlikle zarifliğini, nezaketini annesinden almıştı. İç açan, insanın ruhunu besleyen ve ilham veren bir kadındı. Ses tonuyla, hal ve hareketleriyle. Fikret Kozan gibi bir adamla nasıl evlendiğine insanın hayret edesi geliyordu.
Annem gelmeden hızla yatağımı topladım. Onu buraya Devrim neden erkenden getirmişti? Derdi neydi, bana neden hiçbir şey söylememişti anlamamıştım.
“Kizum!” annemin sesini işittiğimde açık olan kapıya döndüm.
“Anne,” dedim ona sarılarak. Üstündeki örme yeleği, sırtına aldığı peştamalıyla gerçekten de odamın kapısında duruyordu. “Ne işin var senin burada?”
“Kiz o ne demekdu? Gelmeyayum mi?”
“Anne öyle demek istemedim. Daha geç gelecektin ya ondan.”
“Kötisun diye bindum otobüse geldum.”
“Otobüsle mi geldin sen?”
“Neyle geleceğum da!” yatağa geçerek oturdu. Sırtındaki peştemali çıkardı. “Nasilsun?”
“İyiyim anne. İyiyim sanırım.”
Annem gözlerini bana dikti. Karadeniz’in sert rüzgârını taşıyan o bakışları, çocukluğumdan beri içimde bir yere dokunurdu. Sanki beni baştan aşağı tartar, yalanımı gerçeğimden ayırırdı.
“Sanırım ne demekdur kiz?” dedi kaşlarını çatıp. “İyi misun, değil misun?”
Omuzlarım istemsizce düştü. Yatağın kenarına oturdum. Ellerimi birbirine kenetledim.
“Yorgunum anne.”
O an odada kısa bir sessizlik oldu. Annem başını biraz yana eğdi. Sonra dudaklarını büzüp hafifçe burnundan soludu.
“Olur öyle şeyler,” dedi sanki dünyadaki en sıradan şeyden bahsediyormuş gibi. “Biz neler çektuk. Daha sen hiçbir şey görmedun.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Bu cümleyi hayatım boyunca kaç kere duyduğumu hatırlamıyordum.
“Anne,” dedim yavaşça. “Ben yarışa mı çıktım sizinle? Kim daha çok çekti diye mi konuşuyoruz?” Annem hemen doğruldu.
“Öyle demedum ben!”
“Ne yaşadığımı gör istiyorum.” Sesim fark etmeden yükselmişti. “Ne hissettiğimi gör istiyorum anne. Yanımda hiç kimse yok ve bu kimsesizliğe sen de dahilsin.”
Annemin yüzü bir an sertleşti. Sonra gözleri odanın içinde dolaştı. Duvara, dolaba, pencereye… sanki bakacak başka bir yer arıyordu.
“Sen bilmezsun,” dedi daha alçak bir sesle. “Bizim zamanumuz başka idi.”
“Anne,” dedim tekrar. Bu kez daha yavaş. Daha sakin. “Ben de başka bir zamanın içindeyim.”
Annem cevap vermedi. Peştemalini dizlerinin üstüne serdi. Parmakları kumaşın kenarlarını düzeltmeye başladı. Bu onun düşünürken yaptığı bir hareketti. Bir süre sonra başını kaldırdı.
“Düğün ne zaman olacak?”
Sanki biri içimdeki bir yere taş bırakmış gibi oldu.
“Olmayacak.”
Annem kaşlarını çatıp bana baktı.
“Ne demek olmayacak?”
“Düğün istemiyorum.”
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Annem bir an donup kaldı. Sonra sanki yanlış duymuş gibi başını biraz bana doğru eğdi.
“Ne dedun?”
“Düğün istemiyorum anne.” Annem bir anda ayağa kalktı.
“Olur mu öyle şey!”
“Elbette olur.”
“Olmaz!” diye çıkıştı. “Kız kısmı evlenir, düğünü olur. İnsanlar görür. Akraba görür. El âlem görür!”
Başımı iki yana salladım. “Ben istemiyorum.”
“Niye istemeysun?”
Gözlerimi ondan kaçırdım. Gerek yoktu. Sözleşmeli evlendiğim bir adamla yapacağım düğün bize ne katacaktı? Zaten evlenmiştik.
“Çünkü yoruldum anne.”
Annem dudaklarını sıkıca bastırdı.
“Yoruldun diye düğün mü olmazmuş!”
“Ben eğlenmek istemiyorum,” dedim. “Ben halay çekmek istemiyorum. Gelinlik giymek istemiyorum. İnsanların bana bakmasını istemiyorum.”
Annem bir an durdu. Sonra sesi alçaldı ama daha sert bir hâl aldı.
“Ula genç kiz düğünsuz evlenur mi? Namusun ne olacak?”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ne?”
“Kırmızı kuşak,” dedi. “Kızın beline bağlanur düğunde. Namusundur o.” İçimde bir şey koptu o anda.
“Anne…”
“Ne?”
“Gerçekten bunun için mi geldin?”
Annemin kaşları çatıldı.
“Ne diysun sen?”
Ayağa kalktım. Ona doğru bir adım attım.
“Benim nasıl olduğumu sormaya mı geldin… yoksa düğünümü planlamaya mı?”
“Ben annenum senun!”
“Evet,” dedim. “O yüzden soruyorum zaten.”
Annemin yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözleri büyüdü, sonra daraldı. Sanki söylediklerim ona tokat gibi çarpmıştı ama bunu kabul etmeye yanaşmıyordu.
“Sen ne konuştuğunu biliyor misun kiz?” dedi sertçe.
“Biliyorum.”
“Bilmeyisun!” diye çıkıştı. Eliyle havayı kesti. “Ben senin annenim. Senun iyiliğini düşünmeyeyum da kim düşünecek?”
“Benim iyiliğim düğün mü anne?”
“Düğün değil,” dedi hemen. “İnsan içine çıkmak. Doğru düzgün evlenmek. Namusunla evlenmek.”
O kelime yine aramıza girmişti. Namus. Sanki odamın ortasına bırakılmış ağır bir taş gibi duruyordu.
“Anne,” dedim dişlerimin arasından. “Ben zaten evlendim.”
“Evet ama nasıl?” Başımı kaldırıp ona baktım. Annem bana doğru bir adım attı. Sesi alçalmıştı ama içindeki gerilim daha belirgindi. “Düğün olmayacak diysun. Millet ne diyecek?”
“Millet bir şey demesin diye mi evleniyorum ben?”
“Millet konuşur kiz!”
“Konuşsun.”
Annem bir an dondu. Sonra başını iki yana salladı. “Sen böyle konuşmazdın.”
“Ben hep böyle düşünüyordum anne.”
“Hayır!” dedi hemen. “Sen küçükken böyle değildin. Sen uslu kızdın. Büyüklerin lafını dinlerdin.”
“Belki de artık büyüdüm.” Bu söz ağzımdan çıktığında annemin yüzü sertleşti.
“Büyüdün ha?”
“Evet.”
“Büyüdün de annenin dediğini dinlemeyecek kadar mı büyüdün?”
Sessiz kaldım. Annem bunu cevap olarak kabul etti. Derin bir nefes aldı.
“Kizum,” dedi bu kez daha yavaş ama daha ağır bir tonla. “Bir kizun düğünü olur. Davulu olur. Gelinliği olur. Babası kuşağını bağlar.”
O cümlede bir şey kırıldı. “Babam yok benim anne.”
Odanın içinde bir anlık sessizlik oluştu. Annemin yüzü gerildi. Gözleri kaçtı ama hemen toparlandı.
“Onun için diyorum zaten!” dedi. “Baban yok diye her şey yarım mı kalacak? İnsanlar görmeyecek mi senu? Bir kere gelin olmayacak misun?”
“Ben gelin olmak istemiyorum.”
“İstemiyorum ne demek!”
“İstemiyorum işte.”
“Bu nasıl laf kiz!”
Annemin sesi yükselmişti artık. “El âlem ne diyecek? Amcan ne diyecek? Komşular ne diyecek?”
Bir kahkaha çıktı ağzımdan ama içinde hiçbir neşe yoktu. “Bak,” dedim başımı sallayarak. “Benim hayatımda herkes var anne. El âlem var. Amcam var. Komşu var.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Bir tek ben yokum.”
Annemin yüzü bir an dondu fakat sonra yine sertleşti. “Bu sözleri sana kim öğretti?”
“Kimse.”
“Sen eskiden böyle konuşmazdın.”
“Eskiden çok şey farklıydı.”
Annem ellerini beline koydu. “Ben sana bir şey söyleyeyum,” dedi. “Bu düğün olacak.”
Başımı kaldırdım.
“Olmayacak.”
“Olacak!”
“Olmayacak!”
Annem bir adım daha attı bana doğru.
“Ben senin annenum!”
“Ben de o düğünün geliniyim!”
Sesimiz odanın içinde çarpıştı. Bir an ikimiz de sustuk. Annem bana bakıyordu. Ben de ona. İkimizin de göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Sonra annem başını hafifçe yana çevirdi.
“Kızım ne oluyor burada?” elinde çay tepsisiyle kapıda duran Melike Hanım hayretler içinde bana ve anneme baktı.
Odaya bir anlık sessizlik çöktü. Annem hemen bana doğru dönük duran bedenini toparladı. Sırtını dikleştirdi, başındaki yazmayı düzeltti. Sanki az önce sesini yükselten o kadın o değilmiş gibi.
Melike Hanım tepsiyi dikkatlice komodinin üstüne bıraktı. Porselen fincanlar hafifçe birbirine değdiğinde çıkan ince ses odanın içindeki gerginliğin ortasında garip bir sakinlik yaratmıştı.
Bakışları önce bana, sonra anneme kaydı.
“Bir yanlış zamanda mı girdim acaba?” dedi yumuşak bir gülümsemeyle.
Annem hemen söz aldı.
“Yok,” dedi kısa ve sert bir sesle. “Bir şey yok.”
Ama yüzündeki gerginlik her şeyi ele veriyordu. Melike Hanım bunu fark etmişti. Odanın ortasında birkaç adım attı, yatağın kenarına oturdu. Elleri zarif bir hareketle dizlerinin üstünde birleşti.
“Anlaşılan bir mesele var,” dedi sakin bir tonla. “Belki konuşarak çözülebilir.”
Annem dudaklarını sıkıca bastırdı. “Biz konuşuyorduk zaten,” dedi.
Melike Hanım başını hafifçe salladı. “Evet,” dedi. “Biraz yüksek sesle konuştuğunuzu duydum.”
Sesi ne yargılayıcıydı ne de sorgulayıcı. Daha çok bir öğretmenin iki öğrenciyi sakinleştirmeye çalışırken kullandığı sabırlı tona benziyordu. Sonra bana döndü. “Ayperi kızım,” dedi yumuşak bir sesle. “Nedir mesele?”
Cevap vermeden önce annemin bakışlarını üzerimde hissettim ama Melike Hanım bekliyordu. Sessizce “Düğün,” dedim sonunda. Melike Hanım’ın yüzünde anlayan bir ifade belirdi. Sonra anneme döndü.
“Anladım.” Annem hemen araya girdi.
“Ben kızımı insan içine çıkarmadan evlendirmem,” dedi sertçe. “Düğün olacak.”
Melike Hanım bu sözlere karşılık hemen konuşmadı. Bir süre anneme baktı. Sonra yavaşça gülümsedi. “Şüphesiz,” dedi. “Bir annenin kızını gelin görmek istemesi çok doğal.”
Annem bu sözle biraz yumuşadı. Ama Melike Hanım devam etti. “Fakat…” O tek kelime odadaki havayı değiştirdi. “Bu düğün Ayperi’nin düğünü.” Annem kaşlarını çattı. Melike Hanım’ın sesi hâlâ sakindi. “Kızımız nasıl istiyorsa öyle olacak.”
O an içimde bir şey kıpırdadı.Melike Hanım sözlerine devam etti.
“O genç bir hanım.” Bakışları bana kaydı. “Ve bu onun hayatı.” Sonra yeniden anneme döndü. “Bir genç kadın nasıl düğün istiyorsa öyle yapılır.”
Annem hemen itiraz edecekti ama Melike Hanım çok zarif bir hareketle elini kaldırdı.
“Ancak,” dedi. “En azından…” Bir an düşündü. “Köyde küçük bir nişan… yahut bir kına…” Başını hafifçe yana eğdi. “Ya da sadece nikâh.” Sesinde kırıcı olmayan ama vazgeçilmez bir gelenek duygusu vardı. “İcab eder kızım,” dedi anneme nazikçe.
Annem ona baktı. Sertliği biraz çözülmüştü ama tamamen kaybolmamıştı.
“Bizim oralarda…” diye başladı. Melike Hanım hemen başını salladı.
“Bilirim,” dedi yumuşakça. “Biz de Karadenizliyiz sonuçta.” Annem bir an durdu. Melike Hanım’ın sesi tekrar sakinleşti. “Ama bazen,” dedi, “gençlerin hayatına biraz da onların istediği gibi yer açmak gerekir.” Odanın içinde bir sessizlik oluştu.
Ben konuşmadım. Çünkü içimde başka bir şey oluyordu. Bir şey ağır ağır yer değiştiriyordu.
Hayatım boyunca annemin yanında dururken kendimi hep yalnız hissetmiştim. Sanki söylediklerim duvara çarpıp geri dönüyordu.
Sanki ben konuşuyordum ama kimse beni gerçekten duymuyordu. Şimdi odanın ortasında duran başka bir kadın vardı. Benim annem olmayan bir kadın. Ama beni anlayan biri. İçimde tuhaf bir düşünce geçti o anda.
İnsan bazen annesinin yanında bile yalnız kalabiliyormuş. Ve bazen… Hiç tanımadığı bir kadının iki cümlesi insanın omzundaki yükü hafifletebiliyormuş. Melike Hanım çay fincanlarından birini bana uzattı.
“Gel kızım,” dedi nazikçe. “Biraz çay içelim.”
Ama ben fincanı alırken gözlerim hâlâ annemdeydi. İhtimaller belirdi gözümde. Eğer gerçekten istemiş olsaydı o da en azından Melike Hanım kadar koruyabilirdi beni. En azından anlayabilirdi. Yaşadığı hayat bir zincirdi evet, bunu görebiliyor onu anlamaya çalışıyordum ama o zinciri koparmamak için elinden geleni yapan da annemdi. Anahtar eline geçse bile açmayacaktı prangalarını. O tutsak olduğu bu hayata aitti. Bense bambaşka bir dünyanın insanıydım.
Yine de insan annesini anlamaya çalışmaktan vazgeçmiyor işte. Anneler kızlarını anlamasa bile, yaşadığı hayatın içinde boğulan her genç kadın en çok annesini anlıyor.
Telefonumun sesi odanın içini doldurduğunda Devrim’in aradığını gördüm. Melike Hanım ve annem burada olduğu için telefonu açarak Devrim’e biraz sıcak konuşmaya çalıştım.
“Efendim canım,” dedim nazik bir sesle.
“Canım?” Devrim’in hayret dolu sesine az kalsın gülecektim ki kendimi tuttum.
“Evet, oturuyoruz annenle ve annemle.”
“Annenle mi?” durumu anladı fakat onun da odak noktası annemin burada oluşuna kaydı.
“Problemler olunca kadın dayanamamış gelmiş. Düğün meselesi konuşuyorduk.”
“Beş dakika yalnız bıraktım yine neler oldu o evde? İyi misin sen?” ayağa kalkıp odadan çıktım. Girişte kısık sesle ona cevap verdim.
“İyiyim problem yok. Kusura bakma haber vermemiş sana da ama anlatmıştım olanları korkmuştu.”
“Ne kusuru Sezen? Senin de evin burası.”
“Teşekkür ederim,” dedim yalnızca.
“Ne demek canım,” dedi son kelimeyi bastırarak. Sesindeki tondan eğlendiğini anlamıştım.
“Düğün yapacakmışız hayatım,” dedim aynı imalı sesle.
“Bu kadar kolay ikna olmanı beklemiyordum.”
“Ha haberin vardı yani?”
“Kozan’ların tek erkek torununa düğünsüz derneksiz kız alacaklarına inanmıyordum diyelim.”
“Basit bir şey yaparız,” dedim zorunda kalarak. “Abartıya gerek yok.”
“Nasıl istiyorsan canım karım,” dedi aynı tonda.
“Dalga geçmesene!”
“Karım değil misin kızım? Ne diyeyim.”
“Yarı zamanlı,” dedim herhangi birisi duyacak olursa ne olduğunu anlamasın diye imalı konuşarak.
“Tam zamanlı yaparız, sen iste yeter.”
“Devrim!”
“Tamam, tamam. O zaman sen hazırlan. Erken çıkayım ben çarşıya inelim. Nişan alışverişi falan yapalım. Uzamasın bu mevzular.”
“Annenlere sorayım bi müsait mi diye?”
“Ne alaka?” dedi Devrim şaşırarak. “Senin nişan alışverişine annem ne mana?”
“Öyle olması gerekmez mi?” bizim oralarda işlerin böyle yürüdüğünü biliyordum. “Dert etmem ben şova gerek yok.”
“Annem dediklerini duyarsa dert eder ama haberin olsun. Melike Sultan’a şikayet edeceğim seni. Zaten sinir bozucu derecede iyi anlaştınız.”
“Evet,” dedim içten bir şekilde. “Kızı gibi davranıyor.” Devrim bir an için sustu. Sessiz kaldı. Bu onu rahatsız mı etmişti anlamamıştım. “Yani tabii öyle değil de. İçten anlamında.”
“Yok,” dedi Devrim aceleyle. “Kızı gibi görüyordur gerçekten.”
“Teşekkür ederim,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. “İyi bir kız çocuk annesi olurdu bence.”
“Geliyorum ben on beş dakikaya hazır ol,” dedi son cümleme cevap vermeden.
Kapının zili çaldığında annemle Melike Hanım hâlâ salonda konuşuyorlardı. Sesin kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. Çantamı omzuma geçirirken kalbimin içinde tuhaf bir telaş dolaştı.
Kapıyı açtığımda Devrim eşikte duruyordu. Siyah gömleğinin kollarını dirseğine kadar kıvırmıştı. Her zamanki gibi rahat görünüyordu ama gözleri beni baştan aşağı kısa bir yokladı.
“Hazır mısın?” dedi.
“Pek kıyafetim yok burada. Dünküleri giydim.”
Başını salladı. “Halledilir bugün.” Salona doğru eğilip yüksek sesle konuştu.
“Anne, Ayperi’yi merkeze götürüyorum. Birkaç şeye bakıp geliriz.”
Melike Hanım içeriden gayet sakin bir sesle karşılık verdi. “İyi. Kızımı çok yorma ama.”
Devrim gülümsedi. Ben de istemsiz gülümsedim. Annemle Melike Hanım’ın bakışlarını üzerimde hissederek kapıyı arkamdan kapattım.
Trabzon’un merkezine indiğimizde akşamüstü kalabalığı başlamıştı. Esnaf dükkânların önüne taburelerini atmış, çay bardakları tezgâhların kenarında dizilmişti. Karadeniz’in o kendine has uğultusu sokakların içine doluyordu.
Devrim arabayı dar bir sokağın kenarına park etti. Daha kapıyı kapatmadan karşı kaldırımdan bir ses geldi.
“Ula Devrim!” Devrim başını kaldırıp gülümsedi.
“Selam Mustafa abi.”
Adam dükkânın kapısından çıkıp yanımıza kadar geldi. Önce Devrim’e sarıldı, sonra bana meraklı bir bakış attı.
“Kimdur bu hanimkizum gelin mi?” dedi.
Devrim hiç düşünmeden cevap verdi.
“Gelin.”
Adam bana başıyla selam verdi. “Hayırlı olsun kızım.”
Teşekkür edip gülümsedim. Devrim kolumu hafifçe tuttu.
“Hadi,” dedi alçak sesle. “Daha çok durursak bütün çarşı düğünümüzü öğrenir.”
Sokağın sonundaki kuyumcuya doğru yürüdük. Kapının üzerindeki zil çaldığında içeriden yaşlı bir adam başını kaldırdı. “Hoş geldiniz Devrim bey.”
“Hoş bulduk İsmail amca.”
Adamın bakışı bana kaydı.
“Hanım mı?”
“Hanım.”
Bu kelimeyi Devrim o kadar doğal söyledi ki bir an için gerçekten öyleymiş gibi hissettim.
Kuyumcunun cam vitrininde yüzükler, bilezikler ve iri taşlı kolyeler ışığın altında parlıyordu. Ben istemsizce bir adım geri durdum.
“Basit bir şey bakacağız,” dedim hemen. “Öyle büyük şeylere gerek yok.” İsmail amca gülerek başını salladı.
“Gelinler öyle der ama sonra...”
Devrim sözünü kesti.
“Bize en güzel olanları çıkar.”
“Devrim,” dedim uyarı gibi.
Ama o çoktan vitrine eğilmişti. “Şu seti çıkar mesela.”
Adam kırmızı bir kutu getirdi. İçinden iri taşlı bir yüzük ve ince bir bileklik çıktı. Işık vurdukça taşlar göz alıyordu. Ben hemen başımı olumsuz anlamda salladım.
“Hayır. Bu çok fazla.”
“Fazla mı?” Devrim kaşını kaldırdı.
“Evet. Gereksiz.”
Vitrinin diğer tarafındaki ince, sade bir yüzüğü gösterdim.
“Şu olabilir.”
İsmail amca yüzüğü çıkarıp bana uzattı. Parmağıma taktım. Gayet basitti.
“Bak,” dedim Devrim’e. “Gayet güzel.”
Devrim birkaç saniye yüzüğü izledi. Sonra bana baktı.
“Güzel.”
Bir an rahatladığımı hissettim. Sonra Devrim döndü ve kuyumcuya gayet sakin bir sesle konuştu. “Bunu alıyoruz.”
Başını diğer kutuya çevirdi.
“Onu da.”
“Devrim!”
O ise gayet ciddiydi.
“Ne var?”
“Bir tanesi yeter.”
“Tamam sana yetsin. Ben kendi düğünüme alışveriş yapıyorum.”
“He sen takacaksın takıları yani.”
Devrim iki elini cebine soktu. Bana bakarken dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Bir cevap vermediğinde ekledim. “Batıracaksın kendini herhalde.”
“Bende para bitmez Sezen, dert etme sen.” Bir an durdu, sonra omuz silkerek ekledi. “Azalır sadece.”
İsmail amca kahkahayı bastı. Ben ise başımı iki yana salladım. “Gerçekten çok abartıyorsun.” Devrim yüzüğü parmağımdan çıkarıp kutuya koydu.
“Bu daha başlangıç.”
“Ne başlangıcı?”
“Bugün nişan alışverişi yapıyoruz ya.”
Gözlerini kısarak bana baktı. “Daha kaç dükkân var biliyor musun?” İçimde hafif bir huzursuzlukla gülümsedim.
“Devrim...”
“Efendim karıcığım?”
“Kendini iflas ettirmeye çalışıyorsun galiba.”
Devrim kapıya doğru yürürken omzunun üzerinden bana baktı.
“Yanlış hesap.” Kapıyı açtı.
“Ben sana hak ettiklerini veriyorum. Sana söylemiştim. Kalbinin kırılacağı, kötü hissedeceğin hiçbir şey olmayacak.”
“Bunlarla düzelmez benim kalbim,” dedim ona net bir şekilde.
“Olsun, bunlar da alınacak. Düğün benim düğünüm, para benim param.” Sustum. Haklıydı. Giderken takılarını da elbet ona bırakacaktım. Sonuçta hiç biri bana ait değildi.
Kuyumcudan çıktığımızda Devrim küçük kutuları sanki çok sıradan şeylermiş gibi cebine ve elindeki poşete yerleştiriyordu. Ben ise hâlâ biraz sersemlemiş haldeydim. Az önceki alışverişte söylediğim hiçbir şeyin gerçekten dikkate alınmadığını anlamıştım. “Basit olsun” demiştim, Devrim ise sanki o cümleyi hiç duymamış gibi davranmıştı. Sokakta yürürken vitrinden vitrine bakıyordum ama aklım başka yerdeydi. Nişan, düğün, yüzük… Bunların hepsi benim hayatımın dışında kalan kelimelerdi sanki.
Devrim bir süre sessiz yürüdü. Sonra bir mağazanın önünde durdu.
Başımı kaldırıp vitrine baktım. İçeride mankenlerin üzerinde kabarık, taşlı nişanlıklar vardı. Parlak kumaşlar spot ışıklarının altında ağır ağır parlıyordu. Bir an içimde küçük bir huzursuzluk kabardı.
“Buraya girelim,” dedi Devrim gayet doğal bir sesle.
“Devrim,” dedim hemen, vitrinden gözümü ayırmadan. “Buna gerek yok. Evde sade bir şey giyerim. Bir elbise yeter işte.”
Kapıyı çoktan açmıştı bile. “Ben sana sordum mu?” dedi yarı ciddi bir sesle. İçeri girdik.
Mağazanın içi ağır bir parfüm kokusuyla doluydu. Askılarda onlarca nişanlık yan yana dizilmişti. Krem tonları, uçuk pembe kumaşlar, dantel ve taş işlemeler… Hepsi birbirinden gösterişliydi. Tezgâhın arkasında oturan orta yaşlı bir kadın başını kaldırıp bize baktı. Bizi baştan aşağı süzen o bakışı fark etmemek mümkün değildi.
“Buyurun,” dedi isteksiz bir sesle.
Devrim çok rahat bir tavırla konuştu.
“Nişanlık bakacağız.”
Kadının bakışı hemen bana kaydı. Saçlarımdan ayakkabılarıma kadar beni inceleyen o ölçüp biçen bakışı birkaç saniye sürdü. Sonra başını hafifçe salladı.
“Anladım.”
Askıların olduğu tarafa yürüdü.
“Nasıl bir şey düşünüyorsunuz?” Ben hemen araya girdim.
“Basit bir şey olsun.
Çok kabarık bir şey istemiyorum.” Kadın askılardan bir elbise çekti. Taşlı, kabarık, oldukça gösterişli bir şeydi. “Bu çok yakışır.”
Başımı iki yana salladım. “Yok, bu fazla.”
Devrim yanımda duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamıştı. Kadın ikinci bir elbise çıkardı. Bu biraz daha sade görünüyordu ama yine de dikkat çekiciydi.
“Bunu deneyin o zaman.”
Elbiseyi elime verdi. Ben de kabine doğru yürüdüm. Perdeyi kapatıp nişanlığı üzerime geçirirken kumaşın ağırlığını hissettim. Dantel omuzlarıma değdiğinde aynaya bakmamak için birkaç saniye direndim. Ama sonunda bakmadan duramadım.
Elbise üzerimde fena durmuyordu. Bir an için kendime yabancı biri gibi baktım. Perdeyi araladım.
“Bakabilir misiniz?” Kabinden çıktım. Kadın hemen yanıma geldi. Devrim de başını kaldırıp bana baktı. Gözleri üzerimde birkaç saniye durdu. Hiçbir şey söylemedi. Kadın etrafımda dolaşırken elbisenin omuzlarını düzeltti, eteğini çekiştirdi.
“Güzel durmuş,” dedi sonunda. Sonra başını hafifçe yana eğip Devrim’e baktı.
“Eski kız da bunu denemişti.” Sanki biri içimde bir düğmeye basmış gibi oldum. Kadının ne dediğini anlamam zaman aldı. Sesim çıkmadı. Kadın sanki çok normal bir şey anlatıyormuş gibi devam etti. “Eskisi de aynısını denemişti. Sana daha çok yakıştı ama canım.”
Bir anda dükkânın içindeki hava değişti. Cümlesinin altındaki sinsi imayı gördüm. Ben aynaya bakıyordum ama aslında hiçbir şey görmüyordum. O kelime içimde yankılanıyordu. Eskisi. Devrim birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. O da nasıl bu kadar hadsiz olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra yavaşça kadına döndü.
Eskisi dediği o kız mıydı? Nişanlısı.
“Ne dediniz siz?”
Kadın hâlâ anlamamış gibi omuz silkti.
“Yani geçmiştekiyle aynı olursa, bil…”
Devrim bir adım attı. Sesini yükseltmedi ama tonundaki sertlik dükkânın içindeki havayı değiştirmeye yetti.
“Ne geçmişi?”
Kadın sustu. Devrim’in gözleri buz gibi olmuştu. “Bu işin geçmişi de yok, geleceği de.” Bir an durdu. Sonra hiç tereddüt etmeden devam etti. “Benim dünüm de yarınım da bu kadın. Sezen Kozan.” Adımı o şekilde söylemesi göğsümün içinde yankılandı.
Devrim kadına bir adım daha yaklaştı. “Bu böyle bilinsin.” Dükkânın içi sessizdi. Kadın ilk defa huzursuz görünüyordu. Devrim başını hafifçe yana eğdi. “Bir cümle daha duyarım ağzınızdan…” Gözleri dükkânın içini kısa bir tur attı. “bu dükkânları kuş uçmayacak hale getiririm.”
Bağırmamıştı ama söylediği şeyin şaka olmadığını anlamak için sesini yükseltmesine gerek de yoktu. Kadın hemen geri çekildi. “Yok efendim ben öyle…”
“Ölçüyü alın,” dedi Devrim kısa bir şekilde.
Sonra bana döndü. Az önceki sertlik yüzünden tamamen silinmiş gibiydi. “Beğendin mi?”
Aynaya tekrar baktım. Elbiseye. Sonra arkamda duran adama. Boğazım düğümlendi. “Daha sonra başka bir şey alalım,” dedim yutkunarak. “Lütfen.”
“Özel dikim yaptıralım,” dedi Devrim gözlerimin içine bakarak. “İyi bir kumaş beğenip özel dikim yaptıralım Sezen. Karıma özel bir şeyler diktirelim.”
Sesi dükkânın içinde yankılandı. Alınmıyordum, gücenmiyordum. Buna ne hakkım vardı ne de bunu gerektirecek bir durum.
Dükkânın içindeki gergin hava ölçü alınırken bile kolay kolay dağılmadı. Az önce yaşanan konuşmanın ağırlığı hâlâ herkesin üzerinde asılı duruyordu sanki. Tezgahtar kızlar başlarını kaldırmamaya özellikle dikkat ediyor, birbirlerine bakmadan, hızlı ama sessiz hareketlerle işlerini yapıyorlardı.
Mezura omuzlarıma dolandığında kadının parmaklarının bile titrediğini hissettim. Elbisenin kumaşı sırtımdan aşağı dökülürken aynadaki yansımama bakıyordum ama gördüğüm şey aslında elbise değildi. Az önce söylenen sözlerdi. Kadının cümlesi. Devrim’in cevabı. Ve o cevabın dükkânın içindeki herkesi susturan ağırlığı.
Kadın ölçüyü bitirdiğinde hızlıca geri çekildi. “Tamam efendim,” dedi başını eğerek. Sesi artık çok daha temkinliydi. Sanki az önceki konuşmanın devam etmesinden korkuyordu. Devrim hiç oyalanmadı. Elimi tuttu. Parmakları bileğimi kavradığında dokunuşu sert değildi ama kararlıydı. Bana kısa bir bakış attı.
“Çıkalım,” dedi.
Dükkândan dışarı adım attığımızda alışveriş merkezinin kalabalığı bir anda üzerimize çöktü. İçerideki o ağır sessizlik yerini uğultulu bir insan kalabalığına bırakmıştı. İnsanlar vitrinlerin önünde duruyor, çocuklar koşuyor, bir yerlerden kahkaha sesleri geliyordu. Tavandan süzülen beyaz ışık mermer zemine vuruyor, etraftaki cam vitrinlerden yansıyordu. Ama bütün bu canlılığın içinde içimdeki gerginlik hâlâ olduğu yerde duruyordu. Sanki biraz önce dükkânın içinde yaşanan şey, kalabalığın ortasında bile peşimizi bırakmamıştı.
Devrim birkaç adım yürüdü. Ben de onunla yürüdüm. Sonra bir anda durdu. Elimi bırakmadan bana döndü. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Beni dikkatle inceliyordu.
“Niye istemedin elbiseyi?” diye sordu.
Sesi yüksek değildi ama sorunun altında açık bir merak vardı.
“İstedim,” dedim hemen. “Elbise güzeldi.”
Devrim başını hafifçe yana eğdi. Bakışlarını yüzümden ayırmadan birkaç saniye beni süzdü.
“Güzel diye almadın yani.”
Başımı yana çevirdim. Karşı vitrine baktım. Camın arkasında dizilmiş ayakkabıları görüyordum ama zihnim başka bir yerdeydi. Birkaç saniye sustum. Sonra omuz silktim.
“Çünkü gerek yok böyle bir duruma düşmeye.”
Devrim’in yüzündeki ifade biraz daha sertleşti.
“Ne demek gerek yok?”
Derin bir nefes aldım. Sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalıştım.
“Devrim… bu kadar büyütmeye gerek yok. Bir nişanlık. Basit bir şey alırız olur biter.”
“Benim için basit değil.”
Bunu öyle düz söyledi ki cevap veremedim. Sesi yükselmemişti ama söylediği cümlenin ağırlığı havayı bir anda değiştirmişti.
“Bu evlilik basit değil,” diye devam etti. “Anlaşmalı olsa da değil.”
“Devrim…”
“Benim karım olacaksın.”
Cümleyi söylediğinde gözlerini üzerimden ayırmadı. Sanki söylediği şeyin bende nasıl bir karşılık bulduğunu görmek istiyordu.
“Ve benim karım dükkânda biri saçma sapan konuştu diye elbiseden vazgeçmez.”
Bu sefer kaşlarımı çattım. “Saçma sapan değildi.”
“Ne?”
“Kadın doğruyu söyledi.”
Devrim’in bakışları sertleşti. “Geçmiş diye bir şey yok Sezen. Benim o kızdan o gece haberim oldu. Ortada hiçbir şey yok.”
“Var.”
“Benim için yok.”
“Senin için olmayabilir.”
Cümle ağzımdan çıktığında aramızdaki hava bir anda değişti. Devrim birkaç saniye bana baktı. Gözlerinde beliren o sertlik ilk defa beni gerçekten huzursuz etti. Bir şey söyleyecek gibiydi. Dudakları aralandı.
“Sezen,” dedi yavaşça.
Ama ben o anda konuşmayı duyamadım bile. Çünkü bakışlarım istemsizce bir noktaya kaymıştı.
Alışveriş merkezinin kalabalığının biraz ilerisinde, vitrin camının yansımasında önce sadece koyu bir siluet gördüm. İnsanlar yürüyordu, birileri yanından geçiyordu ama o kişi hareket etmiyordu. Duvara yaslanmıştı. Siyah bir kapüşon başını gölgeliyordu. Yüzü tam seçilmiyordu ama…
Kalbim bir anda sertçe çarptı. Gözlerim o noktaya kilitlendi. Sanki bütün kalabalık yavaşlamıştı. Sesler uzaklaşmıştı. İnsanların konuşmaları bir uğultuya dönüşmüştü. Devrim hâlâ konuşuyordu.
Ama artık ne dediğini duymuyordum.
“Sezen?”
Sesi bana ulaşana kadar birkaç saniye geçti.
“Sezen ne oldu?”
Elimi tuttu. Parmakları bileğimi sardı. Ama ben hâlâ o noktaya bakıyordum.
“Bir yere bakıp kaldın.”
Devrim bakışımı takip etti. Başını hafifçe çevirip benim baktığım yöne baktı. O sırada kapüşonlu adam kıpırdadı. Başını kaldırdı. Yüzü ışığa girdi. Göğsüm sıkıştı. Bacaklarım bir anda güçsüzleşti.
Nefesim kesildi.
O bakışı tanımamak mümkün değildi. Unutmaya çalıştığım o yüz, kalabalığın ortasında bana bakıyordu. Dudaklarım titredi.
Boğazımdan çıkan ses neredeyse fısıltıydı.
“Devrim…”
Devrim hemen bana döndü.
“Ne oldu?”
Ama ben artık düzgün nefes alamıyordum. Gözlerim hâlâ o adamdaydı. Dünya yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştı.
“Devrim…” dedim tekrar.
Sesim titriyordu.
“Timur…”
Devrim’in yüzü bir anda dondu. Ama ben artık ayakta duramıyordum. Başım dönüyordu. Gözlerim kararıyordu. Son gördüğüm şey Devrim’in bana doğru uzanan koluydu.
“Sezen…”
Dizlerim boşaldı.
“Timur burada.”
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.