çiçekler ekeceğim yüzüme vurulan toprağa...
BÖLÜM: 6
“çiçekler ekeceğim yüzüme vurulan toprağa.
Ve güneş açacak beni kapattığın karanlık odalara.”
“Devrim!”
“Devrim! Baksana bana!” Küçük kız son ses odasının balkonundan, bahçede arabalarıyla oyalanan oyun arkadaşına bağırdığında küçük çocuk gözlerini yukarıya kaldırdı. Gözüne gelen güneşi engelleyerek balkondaki arkadaşını görebilmek için elini alnına siper etti.
“Ne var?” dedi balkona bakarak.
“Geliyorum! Bekle beni.”
“Bir yere gitmiyorum ki zaten!” balkondan kulağına ilişen kahkaha sesine karşılık omuz silkerek oyununa geri döndü. Üstü başı çamur olmuştu. Annesi merkezden geldiğinde ona çok kızacaktı. Bunu biliyordu fakat yine de kamyonunun arkasına çamur doldurmaya devam ediyordu.
Üzerindeki, lacivert eşofman ve beyaz tişörtün üzeri neredeyse kirden gözükmeyecek haldeydi.
“Devrim!” yeniden aynı sesi işittiğinde bu sefer başını oyunundan kaldırmadı. Küçük kız her zaman olduğu gibi güzel elbiselerini giymiş, köyün bahçesine bile süslenerek inmişti. Ne de olsa boşuna süslü demiyorlardı ona! İstese manken bile olurdu. En azından Devrim küçük yaşında bile öyle düşünüyordu.
“Efendim Serra?” dedi Devrim yanında söylenip duran küçük kıza bakışlarını çevirerek. Elindeki oyuncağa yere bırakmıştı. Serra, Devrim’in yanına çömeldi fakat üzerindeki pembe elbisenin etekleri yere değmesin diye onları toplamayı da ihmal etmedi.
“Senden bir şey isteyeceğim,” dedi kısık sesle. Devrim’in gözleri merakla açıldı.
“Ne isteyeceksin?”
“İncir toplamaya mı gitsek?”
Devrim öfkeyle nefes aldı. “Yasak dediler ya! Dut ağacına çıkmamız yasak.”
“Ama annemler yok ki,” iddialaştı küçük kız haylaz bir sesle. “Hem hemen toplar ineriz. Daha gelmelerine çok var!” sesli harfleri uzatarak elini havada salladığında Devrim gülümsedi.
“Yok,” dedi gülümserken bile. “Olmaz babam dövüyor sonra beni! Sana hiçbir şey olmuyor.”
“Ya görmeyecekler diyorum! Hem canım çok çekti. Gelemezsen gelme! Ben çıkarım.”
“O elbiseyle mi?” Serra ayağa kalktığında Devrim’de arkasından ayağa kalktı ve onu takip etti. Küçük bacaklarından neredeyse aşağıya düşmek üzere olan eşofmanını yukarı çekti.
“Ne yapayım? Canım çekti diyorum.” Devrim bir süre düşündü. Annesi gelmeden çıkıp inebilir miydi? Daha yeni gitmişlerdi. İki tane bile koparsalar onlara yeterdi.
“Tamam!” dedi eşofmanını tekrar yukarı çekerken. “Sen aşağıda beklersin ben koparırım iki tane.”
“Anlaştık!” dedi Serra hevesle. Evin yanındaki çay yolundan aşağıya birbirlerine tutuna tutuna ilerlediler. Düşmemek için zaman zaman toprağa eğilip ellerini tuttular ve sonunda incir ağaçlarının olduğu bahçeye indiler. Büyük incir ağacının dibine yaslanmış olan kahverengi tabureye ellerini yaslayarak zor bela çıkan Devrim taburenin üzerindeyken ayağındaki terlikleri çıkarıp yere attı.
“Ayağım böyle kaymazmış,” dedi sonra neden terliklerini çıkardığını Serra’ya açıklayarak. “Babam böyle çıkıyor.”
“Tamam ben de geleyim mi?”
“Yok,” dedi Devrim aceleyle. “Düşersin sen.” Bir yandan neredeyse bacaklarından düşecek olan eşofmanını yukarı çekip duruyor diğer yandan ağacı kavramaya çalışıyordu. İlk adımını attı.
Küçük eli, zorlukla elinin tam kavrayamadığı ağaç dalına uzandı. Dala tutunarak yukarıya çıkmaya çalıştığında önce gücü yetmedi. Fakat pes etmedi, tekrar denedi. Elini acıtan ağaç dalına sıkı sıkıya tutundu ve küçük bedenini yukarıya itti. Sol bacağını ağacın gövdesine sararak sağ bacağı gövdeye yerleştirdiğinde bu iş tamamdı.
Bir yandan gözü ağacın dibindeki kuzenine kaydı. Serra ona merakla ve heyecanla bakıyordu. “Devrim tamam, çıkamıyorsan zorlanma. Vazgeçtim.”
“Yok,” dedi Devrim inatla. “Çıktım bile!”
Gerçekten de sonunda çıkmıştı. Ağacın gövdesine basıyor, elleriyle dallarına tutunuyordu. Sağ tarafa sarkan köklerden birine geçerek elini yukarı uzattı. Eline aldığı incir yüzünde büyük bir gülümseme oluşmasına sebep oldu.
“Aldım!” dedi heyecanla. “Aldım işte!”
“Fırlat!” dedi Serra elbisesinin eteğini açarak. Devrim’in elinden bıraktığı incir Serra’nın elbisesine düştü.
“Alıyorum bir tane daha!” dedi Devrim ve küçük elleriyle yukarıya uzanmaya çalıştı. Beceremediğinde parmak uçlarına tırmanmaya çalıştı. Ayağının kayması ise incire ulaşmasıyla aynı anda oldu.
“Anne!” diye bağırdı Serra. “Anne!” ve gözyaşlarını akıtmaya başladı. Serra’nın ağlamasıyla Devrim’in ağaçtan aşağıya yuvarlanması bir oldu. Sert bir ses ve çığlıkla Devrim çimenlerin üzerine düşerken Serra’nın eteğindeki incir bahçeden aşağıya yuvarlandı.
“Serra, Devrim!” evdeki yardımcı ablanın sesi kulaklarına iliştiğinde Serra çığlık atmaya devam etti. Devrim’in yanına gittiğinde ağladığını gördü. Gözünden damla damla yaşlar süzülüyordu.
“Kiz nettunuz siz?” Fadime ablasının sesini işitmek ağlamalarını arttırdı.
“Düştü!” dedi Serra çığlıkları arasında “İncir ağacının oradayız, Devrim düştü!”
Fadime bahçenin ucundan gözüktüğünde yerde yatan Devrim’i görmek onun da korkuyla hızlanmasına sebep oldu. Koşar adımlarla Devrim’in yanına gelerek kucakladığında bir yandan bunun nasıl olduğunu sorguluyordu.
“Fikret abi incurden düşmiş!” Fikret Kozan bahçenin ortasında ağlayan çocukları gördüğünde yüzündeki ifade bir anda değişti. Arabasının kapısını açık bırakıp hızla Devrim’in yanına çömeldi.
“Çekilin biraz,” dedi sert ama kontrolünü kaybetmemeye çalışan bir sesle. Melike Hanım, Serra’yı kollarından tutup birkaç adım geri çekti. Küçük kız hâlâ hıçkırıyordu.
Fikret önce oğlunun yüzüne baktı.
“Devrim… bana bak oğlum.”
Küçük çocuk gözlerini zorla açtı. Ağlıyordu ama bilinci yerindeydi. Fikret içinden derin bir nefes aldı.
“Başını çarptın mı?”
Devrim başını iki yana salladı. Doktor refleksiyle hemen ellerini Devrim’in başına götürdü. Parmaklarıyla saçlarının arasını yokladı. Kanama yoktu. Sonra boynunu dikkatlice tuttu.
“Boynunu oynatabiliyor musun?”
Devrim çok az hareket ettirdi.
Fikret başını salladı. Ardından dikkatini bacaklarına verdi. Sağ bacağı normal duruyordu ama sol bacağı garip bir açıyla yerde duruyordu.
Melike bunu fark ettiğinde nefesi kesildi.
“Fikret…”
“Bir dakika.”
Fikret bacağına dokunmadan önce oğluna tekrar baktı.
“Devrim, şimdi ayağına bakacağım. Acıyacak ama bana söyle tamam mı?”
Küçük çocuk başını salladı. Fikret önce diz kapağını yokladı. Sonra yavaşça aşağı indi. Ayak bileğini tutmaya çalıştığında Devrim bir anda bağırdı.
“Aaaaa!”
Serra yeniden ağlamaya başladı. Fikret hemen elini çekti ama yüzü ciddileşmişti.
“Melike, kırık olabilir.”
Melike’nin yüzü bembeyaz kesildi. Fikret bu sefer daha dikkatli şekilde baktı. Ayağın altını kontrol etti, parmaklarına bastı.
“Parmaklarını oynat oğlum.”
Devrim biraz zorlanarak parmaklarını kıpırdattı. Fikret’in kaşları biraz gevşedi.
“Dolaşım iyi… ama kemik kırılmış olabilir.”
Sonra ayağına hiç oynatmadan bakmaya devam etti.
“Çıkık değil,” dedi daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Açı kırık gibi.”
Fadime korkuyla yaklaştı.
“Abi napacaz şimdi?”
Fikret etrafa baktı. Bahçedeki eski tabure, kenarda duran süpürge sapı ve bez parçalarını gördü.
“Önce sabitleyeceğiz.”
Melike şaşkınlıkla baktı.
“Burada mı?”
“Evet. Oynatamayız şimdi.”
Fadime’ye döndü.
“Evden iki tane düz tahta ya da süpürge sapı getir. Bir de bez.”
Fadime koşarak eve gitti. Fikret Devrim’in yanına tekrar eğildi.
“Oğlum şimdi ayağını sabitleyeceğiz. Hareket ettirme.”
Devrim ağlamaya devam ediyordu ama babasının sesini duyunca biraz sakinleşti. Serra ise hâlâ köşede titriyordu. Melike ona sarıldı.
“Bir şey olmayacak.”
Bir dakika sonra Fadime elinde süpürge sapı ve eski bezlerle geri geldi. Fikret bacağı hiç kaldırmadan tahtaları iki yanına yerleştirdi. Ayağı düz tutarak bezleri etrafından dolamaya başladı.
“Bu geçici,” dedi Melike’ye. “Köydeki sağlık ocağına götüreceğiz. Röntgen çekmeleri lazım.”
Bezleri sıkıca bağladıktan sonra Devrim’in bacağı artık kıpırdamıyordu. Küçük çocuk hâlâ ağlıyordu ama biraz daha az. Fikret oğlunun saçlarını okşadı.
“Yiğit adam böyle ağlamaz.”
Devrim hıçkırıklarının arasında babasına baktı. Fikret ayağa kalktı.
“Arabaya taşıyalım.”
Melike başını salladı. Fikret Devrim’i çok dikkatli şekilde kucakladı. Bacağını hiç oynatmamaya çalışarak arabaya doğru yürüdü. Serra olduğu yerde kalmıştı. Elbisesinin içinde ezilmiş inciri hâlâ sıkıyordu.
Fikret Kozan Devrim’i arabaya yerleştirirken arkasından gelen ağlama sesine döndü.
Serra hâlâ incir ağacının o tarafta duruyordu. Gözyaşları yanaklarından akıyordu.
“Serra,” dedi Fikret sertçe. “Nasıl oldu bu?”
Küçük kız bir an Devrim’e baktı. Devrim de ona bakıyordu. Serra’nın kalbi hızlandı. Eğer doğruyu söylerse herkes ona kızacaktı. Elbisesi kirlenmişti. Bahçeye inmeleri yasaktı. İncir ağacına çıkmaları da yasaktı.
Dudaklarını büzdü.
“Devrim çıktı,” dedi ağlamaklı bir sesle. Bahçede kısa bir sessizlik oldu. Melike şaşkınlıkla baktı.
“Devrim mi çıktı?”
Serra başını salladı.
“Kendisi çıktı.”
Devrim’in gözleri bir anda büyüdü.
“Serra…”
Fikret sertçe oğluna baktı. “Sus.” Sonra Serra’ya döndü. “Niye çıktı?”
Serra omuzlarını silkti. “İncir koparmak istedi.”
Devrim’in yüzü kızarmıştı. Hem ağlıyor hem de şaşkınlıkla Serra’ya bakıyordu. Ama babasının bakışını görünce hiçbir şey söylemedi. Fikret başını iki yana salladı. “Bin arabaya.”
Köydeki sağlık ocağında Devrim’in bacağı alçıya alındı. Doktorlar işi bitirdiğinde Melike ve Fikret evraklarla ilgilenmek için dışarı çıktılar. Bekleme odasında sadece Serra ve Devrim kaldı. Bir süre sessizlik oldu. Serra sandalyede ayaklarını sallıyordu. Devrim sedyede yatıyordu. Sonunda Devrim kaşlarını çattı.
“Serra.”
Serra başını kaldırdı.
“Ne?”
Devrim gözlerini kısarak baktı. “Niye öyle dedin?”
Serra anlamamış gibi yaptı.“Ne dedim?”
“Babamın yanında.”
Serra omuz silkti. “Ne olmuş?”
Devrim sinirlenmişti. “Sen istedin inciri!”
Serra dudaklarını büktü. “Eee?”
Devrim inanamaz gibi baktı.“Niye bana attın suçu?”
Serra birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra gayet sakin bir sesle konuştu. “Çünkü sana daha az kızarlar.”
Devrim kaşlarını çattı.“Ne?”
Serra gözlerini devirdi.
“Sen yaralısın.”
Devrim hâlâ anlamamıştı.
“Eee?”
Serra sandalyede biraz öne eğildi.
“Canın yandığı için sana çok kızmadılar, bana kızarlardı.”
Devrim ağzını açtı. “Sen istemiştin.”
Serra hemen cevap verdi. “Ama bak ikimize de çok kızmadılar. Ama ben istedim deseydim bana çok kızarlar, ceza verirlerdi.” Devrim birkaç saniye onu izledi. Sonra sordu.
“Ya ben düşmeseydim?”
Serra omuz silkti. “Düşmeseydin zaten sorun olmazdı.”
Devrim sinirle nefes verdi. “Sen çok sinsisin.”
Serra gururla başını kaldırdı. “Ben akıllıyım.”
Devrim alçılı bacağına baktı. Sonra tekrar Serra’ya döndü. “Ben sana bir şey söyleyeyim mi?”
Serra kaşlarını kaldırdı.“Ne?”
Devrim gözlerini kısarak baktı. “Büyüyünce senden uzak duracağım.”
Serra bir an düşündü. Sonra gülümsedi.
“Duramazsın.”
Devrim kaşlarını çattı.
“Niye?”
Serra çok emin bir sesle cevap verdi.
“Çünkü sen kuzenimsin akıllım.”
Devrim hemen itiraz etti.
“Olsun! Uzaklara gideceğim ben.”
Serra elindeki ezilmiş inciri kaldırdı.
“Görürüz!”
Devrim suratını çevirdi. Ama kulakları kıpkırmızı olmuştu.
***
8 Mart, 2023 / Çarşamba
“Nasılsın?” sesin sahibine çevirdim başımı. Nikah memuru gittikten sonra salonda sessizlik oluşmuştu. Kimse tam olarak ne diyeceğini bilemiyor olmalıydı. Elimde kırmızı bir cüzdan vardı. Evlenmiştim. Yanımdaki adam artık kocamdı ve ben bu gerçekle baş başaydım.
“Bilmem,” dedim onun gibi kısık sesle konuşarak. “Bilmiyorum ne hissetmem gerektiğini.” Bakışları bir an için anneme kaydı. Annem Ezel’le kısık sesle bir şeyler konuşuyordu. Mert nikah memuruyla birlikte gitmişti.
“Muhammet,” dedim oturduğumuz masada oturan arkadaşına seslenerek. “Sen neler yapıyorsun? Tanışamadık hiç?”
Sarı saçlı, boylu poslu bir oğlandı. Karadenizli olduğu mavi gözlerinden ve sarı saçlarından buram buram bağırıyordu.
“Ne yapayım yenge? Sizi götürmeye geldim işte bir de şu şahitlik işine.”
“Yenge?”
“He,” dedi ve ekledi kaşlarını kaldırarak. “Yengem değil misin?”
Devrim’e baktığında Devrim ellerini havaya kaldırarak bilmiyorum der gibi iki yana açtı. “Değil misin?” dedi bana bakarak haylaz bir tavırla.
“Öyleyim tabii,” yutkundum. “Ama yine de biraz erken oldu gibi.”
“Ben bilmem erken, geç,” dedi Muhammet. “Yengemsin, öyle kabul ettim.”
“Bizi götürmeye geldin?” dedim bu sefer.
“Evet, Trabzon’a gidiyoruz ya.” Başım Devrim’e döndü.
“Gitmiyor muyuz?”
“Gidiyor muyuz? Hemen mi?”
“Ayaklarını bir daha doktora gösterelim. İyiysen neden olmasın?” kalbim heyecandan hızlandı. Ayaklarımın karıncalandığını hissettim. İyi miydim? Hayır, doğru soru hazır mıydım?
En son yıllar önce gitmiştim memleket toprağına. Şimdi hiç bilmediğim o şehirde, bilmediğim bir ailenin içine girecek olmak gerilmeme sebep oluyordu. Odanın içindeki dağınıklığı toparlamak için ortaya konuştum.
“Biz artık toparlanalım ben bir üstümü değiştireyim.”
“Değiştirme aslında,” dedi Devrim araya girerek. Ezel annemin yanında beni izliyordu. İyi olup olmadığımı sorguladığını bakışlarından görebiliyordum. Hafif bir tebessümle ona iyi olduğumu anlattım. Ve beni bakışlarımdan anladı.
“Neden?”
“Çıkalım biz biraz. Hem kutlamış oluruz. Sen, Ezel’i de evine Muhammet bıraksın.”
“Özel şoförü olduk paşamın,” dedi Muhammet Devrim’e takılarak.
“Ben kendim giderim çok teşekkür ederim.” Ezel araya girdiğinde güldüm. Bunu kişisel algıladığına emindim.
“Yok öyle şey mi olur? Götürürüm ben tabii. Devrim’e laf atmaktı benim niyetim.”
“Ayıp be,” dedi Devrim arkadaşına takılmaya devam ederek. “Ben Ayperi’yi alıp çıkıyorum. Siz de keyfinize göre artık.”
“Olur uşağum,” dedi annem. “Ben da bi yengesuni arayacağum.” Devrim’in yüzü o eve dair herhangi bir şey duyduğunda gerildi ve anneme cevap vermedi.
Kabanını almadan önce askılıktan benim kabanımı alarak bana uzattı. “Bir şey olursa yaz,” dedim çıkmadan Ezel’e sarılarak. “Anne sen de merak etme geç kalmam.”
“Ne merak edeceğum,” dedi annem. “Kocanlasun. Ne istersan et.” Gülümsedim. Bu gülümseme ardında acı taşıyordu fakat artık bunu varsaymaya gücüm kalmamıştı.
“Hadi çıkalım,” dedi Devrim ve ona yetişmek adına hızlıca ayakkabılarımı giydim. Üzerimdeki beyaz takım yeterince şık ama günlüktü.
“Nereye gidiyoruz?” dedim asansörü beklerken.
“Oturmaya.”
“Evde de oturuyorduk.”
“Çok küçük,” dedi derin bir nefes alarak. “Biraz baş başa kalalım. Buna ihtiyacımız olacak.”
“Derken?”
“İnan Trabzon’da uyumak dışında bize pek rahat vereceklerine inanmıyorum demek.”
“Neyse ne,” dedim aceleyle. “Gidelim de sen bana bir aileni anlat bari. Kimdir, nedir, şu evleneceğin kız nerededir? Ne yapmam gerekiyor?”
“Hay hay,” dedi Devrim arabaya binerken. “Anlatayım. Gelinlerisin sonuçta. Ayperi Sezen Kozan.”
Güldüm. Arabayı çalıştırdı ve gülüşüme eşlik etti. “Bir hoş geldi kulağa sanki.”
“Bilmem,” dedim ne tepki vereceğimi bilemeyerek.
Araba yola çıktığında ikimiz de bir süre konuşmadık. Motorun sesi ve dışarıdan gelen şehir uğultusu aramızdaki boşluğu dolduruyordu. Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları tek tek yanıyordu, insanlar kendi hayatlarına devam ediyordu. Az önce nikâh masasında oturduğumuzu bilmeyen bir sürü insan vardı.
“Şimdi,” dedi Devrim bir süre sonra, “sessiz kalma sırası sende mi?”
“Konuşacak bir şey arıyorum.”
“Bayağı şey var aslında.”
Başımı ona çevirdim. “Mesela?”
“Mesela az önce evlendik.”
“Onu fark ettim.” Kısa bir gülüş geçti aramızdan ama hemen ardından yine aynı ağır sessizlik çöktü.
“Şu evleneceğin kız,” dedim sonunda. “Kim?”
Devrim direksiyona bakmaya devam etti. “Niye?”
“Merak ettim.”
“Merak edilecek bir şey yok.”
“Evleneceğin biriydi sonuçta.”
“Öyle planlanmıştı sadece.”
“Kim planladı?”
“Bizimkiler.”
Başımı koltuğun arkasına yasladım.
“Adı ne?”
Devrim bir an sustu.
“Ne yapacaksın? Hesap mı soracaksın kıza?” alayla verdiği cevaba rağmen geri adım atmadım.
“Sen seviyor muydun?” dedim.
“Hayır.” Cevabı kısa ve netti.
“Peki o?”
Omuz silkti. “Bilmiyorum.”
“İnsan sevmediği biriyle niye evlenir?”
“Ben evlenmiyordum zaten.”
“Ediyordun gibi anlattın.”
“Ediyordum gibi görünüyordu.” Sözlerinin arasında bir şey vardı ama üzerine gitmedim. Birkaç saniye daha yola baktım.
“Peki niye istemedin?”
Bu sefer gerçekten sustu. Arabanın içinde yalnızca sinyalin ritmik sesi duyuluyordu.
“İstememek için bir sebep gerekiyor mu?” dedi sonunda.
“Genelde olur.”
“Benim için yoktu.” Cevabının kapalı kaldığını hissettim ama zorlamadım.
“Şimdi ne olacak?” diye sordum.
“Ne açısından?”
“Trabzon.”
“Gideceğiz.”
“Evet onu anladım,” dedim hafifçe. “Ama senin ailene göre durum ne?”
“Onlara göre?”
“Evet.” Devrim kısa bir nefes verdi. Bu durumun bizi nereye götüreceğini bilmiyordum. Artık ne hissettiğimi bile anlayamıyordum. Özgür müydüm? Eğer öyleysem neden öyle hissedemiyordum*
“Onlar için de yeni bir durum olacak. Anlatacağım sana bütün her şeyi, biraz sabır.” Arabayı sağa kırdı. Küçük bir sokağa girdik.
“Burada duralım,” dedi. Araba küçük bir kahvecinin önünde durdu. Camdan içeri baktım. İçeride loş bir ışık vardı, birkaç masa doluydu. Motoru kapattı.
“İner misin?”
“İnerim.”
Arabadan çıktık. Akşam serinliği yüzüme çarptı. Birlikte kapıya yürüdük. İçeri girince kahve kokusu hemen hissediliyordu. Devrim gözleriyle boş bir masa aradı ve pencere kenarındaki masaya doğru ilerledi. Karşısına oturdum. Garson yanımıza geldi.
“Ne alırsınız?”
“Türk kahvesi,” dedim.
Devrim başını salladı. “İki. Sade.”
Garson uzaklaştığında masanın üstünde kısa bir sessizlik oluştu. Devrim ellerini birbirine geçirip masaya koydu.
“Trabzon hakkında sormak istediğin başka bir şey var mı?” dedi.
“Var.”
“Ne?”
“Beni nasıl tanıtacaksın?”
Bakışları bir an yüzümde durdu.
“Karım olarak.”
Bir an durdum.
“Başka bir açıklama yapmayacak mısın?”
“Gerekirse yaparım.”
“Ne diyeceksin?”
“Doğruyu.”
“Yani?”
Devrim fincanların gelmesini bekler gibi kısa bir an sustu.
“Evlenmek istedim,” dedi sonra.
“Ve evlendin.”
“Evet.”
Garson kahveleri masaya bıraktı. Kahvenin sıcak kokusu aramızdaki sessizliğe karıştı. Devrim fincanı eline aldı ama içmeden önce bana baktı.
“Şimdi sıra bende,” dedi.
“Nasıl yani?”
“Ben de bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Bu işe gerçekten hazır mısın, Ayperi?”
“Hazır olmak nasıl bir şey bilmiyorum ama zorundayım,” dedim fincanın kenarından yükselen buhara bakarken. Kahvenin kokusu burnuma dolduğunda, az önce söylediği sorunun ağırlığını daha net hissettim. Parmaklarımı fincanın kulpuna doladım ama kaldırmadım. “İnsan bazen hazır olmadan da bir şeyin içinde buluyor kendini. Sanırım şu an tam olarak o noktadayım.”
Devrim cevap vermedi. Bir süre sadece beni izledi. O bakışta yargı yoktu ama dikkat vardı; sanki söylediğim her kelimeyi tartıyordu. Sonra fincanını yavaşça dudaklarına götürüp bir yudum aldı.
“Bu iş,” dedi fincanı yeniden tabağına bırakırken, “senin için sandığından daha yorucu olabilir.”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Senin için olmayacak mı?”
“Olacak.”
“Öyleyse neden sadece beni uyarıyorsun?”
Sözlerim onu kısa bir an susturdu. Ardından sandalyesine biraz daha yaslandı. Kahvecinin loş ışıkları yüzünün bir tarafını gölgede bırakıyordu; gözleri karanlıkta daha sert görünüyordu.
“Çünkü benim ailem kolay insanlar değil,” dedi sonunda. Sesi sakin ama netti. “Ve onların dünyasına girdiğinde bazı şeylerin geri dönüşü olmayacak.”
“Ben zaten geri dönüşü olmayan bir şey yaptım,” dedim fincana bakarak. “Seninle evlendim.”
Bu sefer dudaklarının kenarında çok hafif bir gülümseme oluştu. Ama o gülümseme eğlenceden çok düşünceliydi.
“Doğru,” dedi.
Masamızın yanından bir çift geçti. Kapı açılıp kapandığında içeri kısa bir soğuk hava doldu, ardından kahve kokusu yeniden ağır bastı. Dışarıda akşam iyice kararmıştı; camın ardında geçen arabaların farları kısa süreli ışıklar bırakıyordu.
“Trabzon’a gidince,” dedim bir süre sonra, “ilk kiminle tanışacağım?”
Devrim parmaklarını fincanın kenarında gezdirdi. Sorunun cevabını biliyormuş ama nasıl söyleyeceğini tartıyormuş gibi bir hali vardı.
“Babamla,” dedi sonunda. “Muhtemelen.”
“Muhtemelen mi?”
“Evet. Evde herkes olur ama ilk sözü o söyleyecektir.”
“Nasıl biridir?”
Bu soruya cevap verirken yüzü biraz daha ciddileşti.
“Sert,” dedi. “İkna etmesi zor. Bir şey sorarsa gerçekten cevabını duymak ister.”
“Yani beni sorgulayacak.”
“Büyük ihtimalle.”
Kahvemden küçük bir yudum aldım. Acılığı dilimin üzerinde yayıldı.
“Güzel,” dedim sakin bir sesle. “Ben de ona birkaç soru sorarım.”
Bu kez Devrim gerçekten güldü. Kahkaha değildi ama beklenmedik bir ses gibiydi.
“Buna çok şaşırmaz,” dedi.
“Senin ailene göre nasıl biri olacağım?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Onların gözünde.”
Devrim bir an düşündü.
“Muhtemelen beklemedikleri biri.”
“İyi mi kötü mü?”
“Onu sen belirleyeceksin.”
Sözleri masanın üzerinde ağır bir şekilde kaldı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Kahvelerimiz yarıya gelmişti.
“Şu kız,” dedim sonra, sesimi çok yükseltmeden. “Gizemli kız, evleneceğin.”
Devrim’in bakışları fincanından bana doğru kaydı.
“Evet.”
“Onunla evlenmeni istiyorlardı.”
“Evet.” Düz, net cevaplarına devam etti.
“Peki o şimdi ne yapacak?”
Bu soru onu biraz daha düşündürdü.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama kolay olmayacak.”
“Senin için mi?”
“Onun için de.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Demek ki ortada sandığımdan daha büyük bir mesele var.”
Devrim cevap vermedi. Sadece bana baktı. O bakışta ilk defa açıkça bir şey vardı: bir tür kabullenme. Sonra fincanını tamamen bitirdi ve tabağa bıraktı.
“Bir noktada bunu sana anlatmam gerekecek,” dedi.
“Şimdi değil mi?”
“Şimdi değil.”
Bir süre daha masada oturduk. Kahvehanenin uğultusu arka planda devam ediyordu ama bizim masamızın etrafında hâlâ aynı ağır sakinlik vardı. Nasıl bir sebeple onun gibi bir adam bir kadınla evlenmek zorunda bırakılmış olabilirdi? Aklım almıyordu.
“Trabzon’a gitmeden önce,” dedi Devrim sonunda, “sana bilmen gereken birkaç şey söyleyeceğim.”
Bakışlarımı ondan ayırmadım.
“Ne gibi?”
“Evde kalabalığızdır. Dedem, annem, babam, teyzem ve kuzenim var. Hepsini tanı ama kimseyle olman gerekenden daha yakın olma. Zaten ne olduğunu çözmeye çalışacaklar. Belki araştıracaklar ve zaten seninle çocukluktan tanıştığımızı anlamak zor değil. Bu yüzden yalan söylemeyeceğiz.”
“Nasıl yalan söylemeyeceğiz?”
“Seni çocukken gördüm ve zaten iyi arkadaştık. Sonrasında sosyal medyadan bulup ekledim, oradan konuşup tanıştık. Üç yıldır gizli bir ilişkimiz var. Evlilik mevzusu sonrası önünü alamayınca gelip seninle evlendim.”
“Peki ama bu evlilik muhabbetini bana ne zaman tam olarak açacaksın?” dedim merakla. Kahvemin son yudumunu da aldım.
“Ne duymak istiyorsun?” dedi ve güldü. Bu gülüşün altında ima taşıdığını biliyordum.
“Bilmem gereken her şeyi.”
“Dedem mirasını vermek için torun istiyor. Uzun süre bekledi fakat ben çok ciddiye almadım. Yurt dışındaydım zaten o sıralar. Sonra bir anda köye çağırdılar ve karşı karşıya kaldığım manzara elime tutuşturulan kutudaki yüzüktü.”
“Yüzük,” dedim elime bakarak. Benim yüzüğüm yoktu. O karmaşanın, can havlinin içinde bunu düşünememiştik bile. Devrim’in de gözleri ellerime kaydı.
“Yüzük,” dedi o da ve elini kabanının cebine attı. Cebinden çıkardığı lacivert kadife kutuyu açarak gözlerimin içine baktı. Kutuyu masanın üzerine bıraktı. İstemsizce etrafa baktım. Bulunduğumuz katta pek fazla kişi yoktu ve olanlar da bize bakmıyordu. Elini tekrardan cebine attı.
Cebinden onu ilk kez gördüğüm o günde olduğu gibi bir pop kek çıkardı. Limonlu. Yüzüme yayılan gülümseme bilinçli bile değildi. Gözümdeki ışıkla ellerine baktım. O yüzükten çok daha anlamlı olan pop kekine.
“Çoktan evet dedin ama benimle evlenir misin Ayperi?”
Devrim’in sesi bittiğinde odada kısa bir sessizlik kaldı. Sanki az önce söylediği şeyler havada asılı kalmıştı ve ben onları tutup yere indirecek cesareti kendimde bulamıyordum.
Kadife kutunun içindeki yüzük ışığı yakalayıp parladı. O an fark ettim; ellerim kahve fincanının etrafında gereğinden fazla sıkılmıştı. Parmak uçlarım hafifçe beyazlamıştı.
Çoktan evet dedin ama benimle evlenir misin Ayperi?
Sözleri ilk başta kulağıma tuhaf geldi. Nikâh memurunun karşısında “evet” demiş, imzayı atmış, o kırmızı cüzdanı almıştım. Ama Devrim’in bana baktığı o an… sanki biraz önce olan her şeyi yeniden yazmak istiyordu.
Başımı hafifçe eğdim.
İçimdeki duygu tuhaftı. Korku değildi tam olarak. Ama huzur da değildi. Sanki bir uçurumun kenarında duruyordum; aşağısı karanlıktı ama yanımda duran adamın elini tutarsam düşmeyeceğimi söyleyen garip bir his vardı.
Gözlerimi yüzüğe indirdim.
“Bu çok saçma,” dedim sonunda. Sesim düşündüğümden daha sakin çıktı. “Zaten evlendik.”
Devrim’in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Resmiyette evet,” dedi. “Ama ben yine de sormak istedim.”
“Niye?”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Çünkü sana dayatılmış bir evlilik gibi hissettirmesini istemiyorum.”
Bu cümle içimde bir yere dokundu. Sanki bu kararı vermek zorunda kalmamışız gibi. Dayatılmış… Hayatım boyunca yaptığım çoğu şey dayatılmıştı zaten. Hangi evde yaşayacağım, hangi işi yapacağım, kime güveneceğim… hatta kimi seveceğim bile bazen başkalarının kararına dayanıyordu.
Ama şu an önümde duran yüzük… bir sözleşmeye bağlı olduğu halde garip bir şekilde ilk kez bana sorulmuş gibi hissettirdi. Gözlerimi yeniden Devrim’e kaldırdım.
“Dedene torun verecek kadar uzun sürecek mi bu anlaşma?” dedim. Kaşlarından biri yukarı kalktı.
“Pazarlık mı yapıyorsun?”
“Gerçeği öğreniyorum.”
Devrim birkaç saniye bana baktı. Gözlerinde o alıştığım kendinden emin ifade vardı ama altında başka bir şey daha gizleniyordu.
“Seni özgür kılana kadar,” dedi Devrim. “Önceliğim hep sensin Ayperi.”
Devrim yüzüğü kutudan çıkardı. Parmaklarının arasında tutarken bir an durdu.
“Yani?”
Bir süre cevap vermedim.
Yüzüğe baktım. Sonra ona. Sonra yeniden yüzüğe.
Bu evlilik baştan sona bir yalandı. Bunu biliyordum. O da biliyordu. Ama nedense o an içimde küçük, çok küçük bir düşünce belirdi.
Belki bazı yalanlar bizi kurtarırdı. Derin bir nefes aldım. Elimi uzattım.
“Zaten evlendik Devrim,” dedim yavaşça. “Ama madem soruyorsun…”
Parmaklarım yüzüğe yaklaşırken kalbim beklediğimden daha hızlı atıyordu.
“Evet.” Önce yüzüğü parmağıma taktı. Ardından Limonlu pop kekin paketini açarak cebinden çıkardığı mumu üzerine koydu ve çakmağıyla yaktı.
“Ayperi Sezen Kozan,” dedi bana bakarak. “Bu muma bir dilek daha diler misin?” gözümü kapattım. Bütün stresimin, acımın yanında o vardı.
O ve ince hareketleri. O ve ince düşüncesi… Muma üfledim. Bu sefer dileğimi kendime bile itiraf etmedim. Bir gün, bir gün gerçek olursa söylemek için.
Kahve fincanımı tabağın üzerine bıraktığımda içindeki son damla da bitmişti. Parmaklarım hâlâ yüzüğe alışmaya çalışıyordu. Onu her hareket ettirdiğimde ışığı yakalayıp parlıyordu; sanki varlığını bana özellikle hatırlatıyordu.
Devrim sandalyeyi hafifçe geriye iterek ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini ilikledi, ardından bana baktı.
“Hazır mısın?” dedi.
Başımı salladım. Hazır olup olmadığımı ben de bilmiyordum ama orada daha fazla oturmak içimdeki tuhaf duyguyu büyütüyordu. Çantamı omzuma aldım, sandalyeden kalktım.
Kahvecinin içi akşam saatine rağmen hâlâ kalabalıktı. Kahve makinelerinin sesi, insanların konuşmaları, arada bir çalan kahkahalar… Hepsi bana biraz uzak geliyordu. Sanki cam bir fanusun içindeymişim gibi.
Devrim hesabı ödemek için kasaya doğru yürüdü. Ben kapıya yakın bir yerde bekledim. Camdan dışarı baktığımda hava iyice kararmıştı. Sokak lambaları yanmış, kaldırımda ince bir akşam serinliği oluşmuştu.
Birkaç dakika sonra Devrim yanıma geldi.
“Gidelim,” dedi.
Kapıyı açıp önce o çıktı, ardından ben. Dışarıdaki hava içeriye göre daha serindi. Omuzlarımı istemsizce toparladım. Devrim bunu fark etmiş olacak ki arabaya doğru yürürken kısa bir bakış attı.
“Üşüyor musun?”
“Yok,” dedim. “Sadece bugün biraz uzun bir gündü.”
“Buna daha alışacaksın,” dedi sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi.
Arabanın yanına geldiğimizde kapıyı benim için açtı. Bu hareketi o kadar doğal yaptı ki şaşırdığımı fark etmemiş gibi davrandım. Koltuğa oturdum, kapıyı kapattım. Birkaç saniye sonra o da sürücü koltuğuna geçti.
Motor çalıştı. Araba yavaşça kaldırımdan ayrılıp trafiğe karıştı.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Şehrin ışıkları camdan içeri süzülürken ben ellerime baktım. Parmaklarımdaki yüzük hâlâ oradaydı.
Gerçekti.
“Bu hâlâ tuhaf geliyor,” dedim sonunda.
Devrim gözlerini yoldan ayırmadan sordu.
“Ney?”
“Elimde yüzük olması.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Alışırsın.”
“Umarım,” dedim. “Çünkü ben hâlâ bugün evlendiğimize tam olarak inanamıyorum.”
Devrim kısa bir nefes verdi. Araba birkaç sokak daha ilerledi. Tanıdık mahalleye girince içimde hafif bir rahatlama oldu. En azından bu ev hâlâ bildiğim tek yerdi.
Devrim arabayı evin önünde yavaşça durdurdu. Motor çalışmaya devam ederken bana döndü.
“Ayperi.” Başımı çevirdim.
“Seni sabah erken alacağım.”
“Ne kadar erken?”
“Dokuz gibi.”
Kaşlarım çatıldı.
“Dokuz mu?”
“Uçağımız var.”
“Uçak?” dedim istemsizce.
“Trabzon’a gidiyoruz.”
Sözleri midemde küçük bir düğüm oluşturdu. Onun ailesi, hiç tanımadığım insanlar. Sessiz kaldığımı görünce ekledi.
“Yalnız olmayacaksın.”
“Sen zaten olacaksın.”
“Muhammet de bizimle olacak.”
Başımı hafifçe salladım. İçimdeki gerginliği saklamaya çalışarak kapı koluna uzandım.
“Tamam.”
Kapıyı açtım. Gece serinliği yüzüme çarptı. Arabadan indiğimde Devrim de kapıyı açıp dışarı çıktı. Arabanın kapısını kapatırken sokakta kısa bir yankı oluştu.
Kapıya doğru yürürken arkamdan onun ayak seslerini duydum. Asansöre binerken onun sesini işittim “Sabah dokuz,” dedi tekrar.
“Tamam,” dedim. “Uyanık bir insan olamayacağımı baştan söyleyeyim.”
Bu sefer açıkça güldü.
“Bugün nikâh masasında evet diyebilen biri için sabah dokuz çok zor olmamalı.”
İstemeden gülümsedim. Bana verdiği kartla asansöre bindim. Kapı kapanmadan önce son kez ona baktım. Devrim arabasının yanında durmuştu. Otopark ışığının altında yüzü yarı aydınlıktı.
“Sabah görüşürüz,” dedi.
Başımı salladım.
“Sabah görüşürüz.”
Yatağa geçmeden önce annemi kontrol etmiştim. Çoktan koltuğa kıvrılmış ve uyumuştu. Üzerimi değiştirip yatağa geçtikten sonra Devrim’in verdiği yeni telefonla Ezel’e yüzüğümün fotoğrafını attım.
Ezel: LANNN
Ezel: OF EVET, BEN DE BUNU NASIL UNUTTUK DİYORDUM!!!
Ayperi: Sakin ol, yarın ailesinin yanına gideceğiz ya ondan aldı.
Ezel: Haber ver bana.
Ezel: Her şey çok güzel olacak Peri’m. En azından artık. Unutma bunu tamam mı? Sen artık Ayperi Sezen Kozan’sın.
Ayperi Sezen Kozan.
Hayır, Ayperi benim için kabullendiğim her şeydi. Okumadığım okul, atmadığım adım, yediğim dayak.
Başka bir hayatta yeniden var olacaksam bu hayata Ayperi olarak devam etmeyecektim. Sezen, dedim bu yüzden kendime. Sezen Kozan.
***
Sabah alarmım çaldığında bir süre nerede olduğumu anlamaya çalıştım. O ince, tiz ses odanın içinde yankılanırken gözlerimi yarım araladım. Tavan aynı tavandı. Perdeden süzülen solgun sabah ışığı da tanıdıktı. Ama içimde bir şey değişmişti.
Kolumu yastığın altından çıkarıp telefonu elime aldım. Saat 07.27’yi gösteriyordu. Alarmı kapattım ama kalkmadım. Birkaç saniye daha tavana bakarak öylece yattım.
Sonra dün gece olan her şey birer birer aklıma geldi.
Nikâh memuru. Kırmızı cüzdan. Devrim. Yüzük.
İstemeden elimi kaldırdım. Parmaklarımın arasındaki yüzüğe baktım. Sabah ışığında daha sade görünüyordu ama hâlâ oradaydı. Gerçekti.
“Allah’ım…” diye mırıldandım kendi kendime.
Yataktan doğrulurken saçlarım omuzlarıma döküldü. Ayaklarımı yere bastığımda soğuk mermer tenime değdi. Bir an ürperdim ama bu beni tamamen uyandırdı.
Duşa girip hızlıca hazırlanırken içimde garip bir gerginlik vardı. Dün gece düşünmemeye çalıştığım şeyler şimdi zihnimin içinde dolaşıyordu.
Onun ailesi. Beni nasıl karşılayacakları? Orada nasıl yaşayacağım?
Saçımı hızlıca kurutup sade bir şeyler giydim. Valizim zaten dün gece yarım yamalak hazırlanmıştı. Devrim’in bana aldığı şeyleri onun yönlendirmesiyle evdeki küçük valizlerden birine atmıştım. Fermuarını kapattım, odanın ortasında bir saniye durdum.
“Anne,” diye seslendim salona. Annem yattığı yerden doğrularak bana baktı.
“Kizum, senu beklerken uyuyakalmişum ben.” Uykulu sesine karşılık gülümsedim.
“Ben Devrim’in ailesiyle tanışmaya gidiyorum. Bir haftaya seni de getirecek. Sen o süre zarfında toparlanırsın olur mu? Biz de düzene koyarız.” Annem üzerindeki geceliği düzelterek yanıma geldi.
Gözlerinin dolduğunu gördüm. Eksik, hissediyordum. Eksik hissediyordum ve bu geçmiyordu.
“Hemen mi?”
“Gidip halledeyim annem,” dedim. “Böyle ani oldu. Onlara da bir açıklama yapmam gerekir.”
Bu evden çıktığımda artık misafir olacaktım. Telefonum titreşti.
Karadeniz Hovardası: Bekliyorum.
Mesajı görünce istemsizce derin bir nefes aldım. “Gelmiş Devrim,” dedim aceleyle.
“Haber et bağa,” dedi annem gözündeki yaşı akıtmamak için çabalayarak. Ardından bana sarıldı. Bütün yüreğiyle.
Anne, bizim için daha iyi bir gelecek inşa etmeye çalışıyorum. Benim için, senin için, bizim için. Ağlamamak için sarılmamızı kısa tutmaya çalıştım.
“Geleceksin zaten hemen, geç kalmayayım ben.”
“Tamam da,” dedi annem ve beni bıraktı. Çantamı omzuma, küçük valizi de elime aldım. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Sabahın erken saatlerinde sokak neredeyse tamamen sessizdi. Hava serindi.
Devrim’in arabası kapının birkaç metre ilerisinde duruyordu. Beni görünce arabadan indi. Üzerinde koyu renk bir mont vardı, saçları hafifçe dağılmıştı ama yüzünde her zamanki sakin ifade duruyordu. Bir an gözleri valize kaydı.
“Hazır mısın?”
“Sanırım,” dedim.
Valizi elimden aldı. Bagajı açıp yerleştirirken ben arabanın yanında bekledim. Kapıyı kapattıktan sonra benim için ön kapıyı açtı.
“Buyur.”
Arabaya oturdum. Birkaç saniye sonra o da direksiyona geçti. Motor çalıştı, araba yavaşça sokağın sessizliğinden çıkıp yola bağlandı. Ben emniyet kemerimi takarken Devrim aynadan bana kısa bir bakış attı.
“Uykun var mı?”
“Çok.”
“Anlaşılmıyor.”
“Çünkü konuşacak enerjim yok.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Araba ana yola çıktığında şehrin sabah hâlini görmeye başladık. Birkaç servis aracı, erkenden açılan fırınlar, boş otobüs durakları.
Başımı koltuğa yasladım.
“Direkt havaalanına mı gidiyoruz?” diye sordum.
“Evet.”
“Uçuş kaçta?”
“on bir kırk.”
Başımı hafifçe salladım. Sonra bir şey aklıma geldi.
“Muhammet?”
Devrim direksiyonu biraz sağa kırarken cevap verdi.
“Havaalanında buluşacağız.”
“Bizimle mi geliyor?”
“Evet.”
“Niye?”
“Orada yaşıyor normalde. Bana şahitlik için gelmişti,” dedi üstün körü bir şekilde ekledi. “Ve babamla karşılaşman biraz zorlayıcı olabilir.” Onun da gerildiğini fark edebiliyordum. Bu beni daha da huzursuz ediyordu.
“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?”
“Hayır,” dedi sakin bir sesle. “Sadece yalnız olmayacağını söylüyorum.”
Bir süre sessizlik oldu. Şehir yavaş yavaş arkamızda kalırken ben camdan dışarı baktım. Sabah ışığı artık biraz daha belirgindi. Parmaklarım istemsizce yüzüğe dokundu. Devrim bir süre sonra tekrar konuştu.
“Ayperi.”
“Efendim?”
“Trabzon’a gidince bazı şeyler biraz yoğun olabilir.”
Ona döndüm.
“Yoğun derken?”
Bu sefer bana kısa bir bakış attı.
“Benim ailem sakin insanlar değil.”
İstemeden küçük bir gülümseme geldi yüzüme.
“Anlattığın kişiye bak,” dedim.
Araba yola devam ederken Devrim hafifçe başını salladı.
“Sadece şunu bil,” dedi.
“Neyi?”
“Ben yanındayım.”
Bu cümle beklemediğim kadar ağır bir şekilde içime oturdu. Başımı tekrar koltuğa yasladım. Önümüzde uzun bir yol vardı. Ve ben o yolun nereye çıkacağını henüz bilmiyordum…
***
Uçak piste değdiğinde kabinin içinde kısa bir sarsıntı oldu. Tekerleklerin asfaltla sürtünürken çıkardığı o uzun ses duyuldu. Koltuğun kolçağını tuttuğumu o an fark ettim.
Pencerenin dışından gri gökyüzü ve sisin içine gömülmüş tepeler görünüyordu. Trabzon’un o ağır, nemli havası daha uçaktan inmeden hissediliyordu sanki.
Uçak hız kesip tamamen durduğunda kemer ikaz sesi duyuldu. İnsanlar hemen ayağa kalkmaya başladı. Üst dolaplar açıldı, bavullar indirildi. Koridorda küçük bir hareketlilik oluştu.
Ben kemerimi çözerken Devrim de ayağa kalktı. Arkamızdaki koltukta oturan Muhammet başını uzattı.
“İndik sonunda.”
Uçuş boyunca birkaç sıra arkamızda oturmuştu. Uykulu bir ifadeyle saçlarını karıştırdı.
“Yenge korkmadı değil mi inişte?” dedi bana bakarak.
“Yok,” dedim.
Devrim arkasına dönüp kaşlarını kaldırdı.
“İlk uçuşa göre baya iyi gibiydin.”
“Garip bir hismiş,” dedim lav arasında geveleyerek. Şu an karnıma ince bir sızı saplayan uçuş değil, Devrim’in ailesiydi. Ve içimdeki yabancılık hissiydi.
Sıra yavaş yavaş ilerledi. Uçağın kapısından çıktığımızda yüzüme serin ve nemli bir hava çarptı. Terminale doğru yürürken Muhammet iki adım önden gidiyordu.
“Arabayı otoparka bıraktım,” dedi. “Çıkıştan sonra alırız.”
Valizleri aldıktan sonra üçümüz birlikte terminalin dışına çıktık. Havalimanının önünde sabah trafiği yeni yeni oluşuyordu. Muhammet cebinden anahtarları çıkarıp salladı.
“Gelin.”
Otoparka doğru yürürken Devrim bana kısa bir bakış attı.
“Yoruldun mu?”
“Yok,” dedim. “Sadece biraz uykum var.”
“Az sonra geçer.”
“Niye?”
Bu sefer Muhammet araya girdi.
“Çünkü açsın.”
Ben gülümseyerek ona baktım.
“Henüz değil.”
“Birazdan olacaksın.”
Otoparkta siyah bir SUV’un yanında durdu. Bagajı açtı, valizleri yerleştirdi. Ardından hepimiz arabaya bindik. Muhammet direksiyona geçti. Araba havalimanından çıkıp yola bağlandığında camdan dışarı baktım. Her yer yeşildi.
Dağların etekleri, yol kenarındaki ağaçlar, sisin içinde kaybolan tepeler… Tanıdık bir his kapladı içimi. Bir süre sessizce ilerledik sonra Muhammet aynadan bana baktı.
“Yenge.”
“Efendim?”
“Direkt köşke gitmiyoruz.”
Devrim başını koltuğa yaslayarak sordu.
“Niye?”
Muhammet sırıttı.
“Çünkü insan Trabzon’a gelir gelmez evine değil yemek yemeye gider,” dedi göz kırparak. Kaşlarımı kaldırdım.
“Niye?”
Muhammet direksiyonu biraz sağa kırarken kendinden emin bir sesle konuştu.
“Kara Memed Köfteleri sizi bekliyor!”
“Senin mi?”
“Evet.”
Devrim hafifçe güldü. “Bu adamın hayattaki en büyük gururu.”
Muhammet itiraz etti. “Gayet haklı bir gurur.”
Yaklaşık yarım saat sonra araba sahil yolundan küçük bir sokağa girdi. Deniz uzakta gri bir çizgi gibi görünüyordu. Hafif bir iyot kokusu havaya karışmıştı. Muhammet bir dükkânın önünde arabayı durdurdu. Tabelada büyük harflerle yazıyordu:
KARA MEMED AKÇAABAT KÖFTECİSİ
Arabadan indiğimiz anda kömür kokusu burnuma geldi. Izgarada pişen etin kokusu sokağa yayılmıştı. Muhammet kapıyı açarken içeri seslendi.
“Ustaaa!”
İçeriden biri başını uzattı.
“Hoş geldiniz!”
Muhammet dönüp bize baktı. “Buyurun.”
İçeri girdik. Küçük ama sıcak bir yerdi. Ahşap masalar, duvarda Trabzonspor formaları, bir köşede yanan büyük bir mangal… Muhammet kasanın yanındaki adama döndü.
“Üç porsiyon köfte.”
Adam gülerek başını salladı. “Hemen.”
Masaya oturduk. Devrim sandalyeye yaslandı.
“Aç mısın?” diye sordu bana.
“Şimdi fark ettim galiba.”
Muhammet dirseklerini masaya koyup bize baktı. “Birazdan gerçekten fark edeceksin.”
Devrim başını iki yana salladı. “Bu adamın hayatındaki en ciddi konu köfte.”
Muhammet hiç düşünmeden cevap verdi. “Yanlış.”
“Ne?”
“İki ciddi konu var.”
Devrim kaşını kaldırdı. “Diğeri?”
Muhammet omuz silkti. “Köftenin yanında gelen ekmek.”
İlk kez o sabah içimdeki gerginliğin biraz çözüldüğünü hissettim. Trabzon’a gerçekten gelmiştik.
Anne toprağıma, babamı belki son kez gördüğüm yere. Bu toprakların bana ve benim gibi kadınlara neler yaşattığını düşünmek hep içimde bir boşluk oluşmasına sebep olurdu. Karadeniz, kadınların hayatlarını saklıyordu toprağının altında. Emek emek yetiştirilmiş toprağında binlerce hayat saklıyordu.
İnsanlığı kadar zulmüyle, hoş görüsü kadar nefretiyle kucak açardı. Dışarıdan gelen herkese cennet, içinde yaşayana ama en çok da kadınlarına cehennemdi. Bunu bilmek yüreğimin sızlamasına sebep oldu, yeniden.
Garson tepsiyi getirip masaya bıraktığında Muhammet’in yüzündeki ifade değişti. Sanki yıllardır görmediği bir dostuyla karşılaşmış gibiydi. Yuvarlak bakır tabakların içinde dumanı tüten köfteler vardı. Yanlarında ince ince doğranmış soğan, birkaç dilim domates ve kızarmış ekmekler. Muhammet ellerini birbirine sürttü.
“İşte şimdi konuşabiliriz.”
Devrim başını eğip tabağa baktı. “Allah da senin gibi insanı dost edinen bana sabır versin!”
“Çok üzülürsün bensiz,” dedi Muhammet göz kırparak.
Devrim bana doğru eğildi. “Bak şimdi izle. Birazdan bu adam köfteyle duygusal bağ kuracak.”
Muhammet hiç itiraz etmedi. Hatta onaylar gibi başını salladı. “Kuruyorum zaten. Çocukluğum burada geçti. İnsan ilk aşkını unutmaz.”
Devrim çatalla bir köfte aldı. “İlk aşkın köfteyse senin hayatın çok sade geçmiş.”
Muhammet ekmeği koparıp köftenin yanına koydu. “Yanlış. Bu köfteyi yememişsin o yüzden konuşuyorsun.”
Ben de çatalımı aldım. Köfteyi keserken içinden çıkan sıcak buhar yüzüme vurdu. İlk lokmayı ağzıma attığımda Muhammet bana bakıyordu. “Nasıl?” diye sordu. Bir an cevap veremedim. Gerçekten güzeldi.
“İyi,” dedim.
Muhammet sandalyede arkasına yaslandı. “İyi değil. Harika.”
Devrim çatalıyla bir tane daha aldı.
“Memet amcanın marifeti hepsi,”
Muhammet gururlu bir ifade takındı. “Huysuz,” dedi.
“Memet amca kim?” olayları anlamaya çalışarak sordum.
“Köftecinin asıl sahibi. Babası,” dedi Devrim köfteleri ağzına atarken. Yine dolu dolu köfte yiyordu. Bu adamın midesinin kapasitesini hiçbir zaman anlayamayacaktım sanırım. Masada kısa bir süre sadece çatal sesleri duyuldu. Lokmaların arasında onları izlerken içimde tuhaf bir huzur oluştu. Sanki bu masada oturmak… yıllardır üzerimde taşıdığım bir yükü bir süreliğine unutturuyordu bana.
Ama Trabzon’un havası böyleydi. İnsanı bir yandan sarar, bir yandan içini acıtırdı. Çünkü bu şehir yalnızca yeşil tepelerden, denizin tuzlu kokusundan ibaret değildi. Toprağının altında saklanan hikâyeler vardı.
Benim hikâyem gibi.
Babamın yüzünü son gördüğüm günün gölgesi, annemin sessizliği… her şey bu şehirde kalmıştı. Karadeniz bazen çok cömertti. Ama bazen de insanın içinden bir şeyleri alıp götürürdü.
En çok da kadınlardan. Bu düşünce içimi sıkıştırırken Devrim’in sesi beni geri çekti.
“Nasılsın?”
“Süper,” dedim köfteleri başımla işaret ederek.
Muhammet parmağıyla masayı işaret etti. “Ben sana ne dedim? Köfte moral yükseltir.”
Bir an sessizlik oldu. Dışarıdan geçen arabaların sesi, uzaktan gelen deniz kokusu ve masanın üzerindeki sıcak yemek… hepsi birbirine karışıyordu. İçimdeki o ağır düşünceler yine vardı. Ama ilk kez onları biraz geriye itebildiğimi hissettim. Belki de bazı şehirler insana yalnızca acı hatırlatmazdı. Bazen bir tabak köfte, iki saçma şaka ve birkaç dakika gülmek… insanın geçmişle arasına küçük bir mesafe koymasına yetebilirdi.
Masadaki son ekmek parçaları da bitince Muhammet arkasına yaslandı. Eliyle karnını sıvazladı.
“İşte,” dedi gururla. “İnsan gibi yemek buna denir.”
Devrim çatalı tabağa bıraktı. “Sağ ol kardeşim,” dedi Muhammet’e bakarak. Muhammet gülerek ayağa kalktı.
“Yürü hadi. Daha eve de varacağız.”
Sandalyeden kalkarken dışarıdan gelen serin hava içeri doldu. Kapıyı açtığımız anda Karadeniz’in o kendine has kokusu yüzüme çarptı. Tuz, toprak ve nem… hepsi birbirine karışmıştı. Muhammet önden yürüyüp arabaya doğru gitti. Muhammet arabaya bindikten sonra Devrim bana dönüp kapıyı açtı.
“Buyur.”
Arabaya oturduğumda şehirdeki sessizliği dikkatimi çekti. Trabzon’un sokakları İstanbul gibi değildi. Gürültü yoktu. Muhammet arabayı çalıştırdı. Motorun sesi kısa süreliğine sokağı doldurdu.
“Yol uzun değil,” dedi. “On dakika.”
Araba yavaşça sokağa çıktı. Köftecinin ışıkları arkamızda kalırken Trabzon’un dar sokaklarından geçmeye başladık. Yol bazen denize doğru açılıyor, bazen tekrar yokuşlara giriyordu. Camdan dışarı baktım.
Eski apartmanlar, küçük bakkallar, sarı ışıkla aydınlanan sokak lambaları… hepsi bana yabancı ama bir o kadar tanıdık geliyordu.
Devrim yanımda sessizdi. Bir süre sonra başını koltuğa yasladı.
“İyi misin?” diye sordu alçak bir sesle.
Başımı camdan çekmeden cevap verdim.
“İyiyim.”
Gerçekten iyi miydim bilmiyordum ama şu an kötü hissetmek istemiyordum. Muhammet direksiyonu yavaşça kırıp dar bir sokağa girdi. Arabayı sürerken konuşmayı bıraktı; yalnızca motorun sesi ve tekerlerin asfaltla sürtünmesi duyuluyordu.
Yokuşlar arttıkça mahalle de değişmeye başladı. Küçük bakkalların yerini yüksek duvarlar, demir kapılar ve geniş bahçeler aldı. Araba son bir virajı döndüğünde önümde duran evi gördüm.
Tanıdık o ev, çocukluğumdan kalan bir hatıra gibiydi. Büyük tahta bir köşk. Araba içeri girdi.
Bahçedeki ağaçlarının gölgeleri farların ışığında uzayıp kısalırken kalbimin hızlandığını fark ettim. İçimde açıklayamadığım bir gerginlik vardı. Sanki bu kapıdan içeri girince geçmişimle de yüz yüze gelecektim.
Araba köşkün önünde durdu. Muhammet motoru kapattı.
“Geldik.”
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Gece serindi. Bahçedeki taş yolda ayakkabılarımızın sesi yankılanıyordu.
Evin önüne geldiğimizde Devrim elimi tuttu. Parmaklarımın arasında hissettiğim o el içime güç verdiğinde başımı ona çevirerek bir an ona baktım. Benim onayımla zili çaldı.
Birkaç adım sesi ardından kapı açıldı. Kapıdan adımımı attığım anda geniş antredeki loş ışık gözümü aldı. Tavan yüksek, duvarlar eski tablolarla doluydu. Ev fazla sessizdi.
Kapıyı açan kadın bana baktı. Gözlerinde merak ve özlem vardı. Saçları düzgün toplanmıştı. Üzerindeki koyu renk elbise ve dik duruşu evin sahibesi olduğunu anlatıyordu.
Kadın birkaç saniye bizi süzdü. Bakışları önce Devrim’de, sonra bende durdu.
“Devrim?” dedi.
Devrim sakin bir şekilde cevap verdi. “Anne.”
Kadının bakışları yeniden bana döndü. “Bu kim?”
Boğazım kurudu. Bir an konuşamadım. Devrim cevap vermeden önce içeriden başka bir ses duyuldu.
“Kim geldi Melike?”
Ses tok ve sertti. Ayak sesleri yaklaştı.
Koridordan çıkan adamın varlığı odadaki havayı değiştirdi. Uzun boylu, sert yüzlü bir adamdı. Bakışları ilk anda Devrim’e takıldı, sonra bana kaydı.
“Kim bu?” diye sordu.
Melike başını hafifçe bana doğru çevirdi. “Ben de onu soruyordum.”
Adam birkaç adım daha yaklaştı. Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım. Ve benim için anlamı çok başka bir şey söyledim. Belki de ellerime sunulan bu hayat bana gerçek kimliğimi bulmanın kapısını aralayacaktı.
“Sezen,” dedim. “Sezen Kozan.”
Adamın kaşları hemen çatıldı.
“Ne?” O an Devrim yanımda bir adım öne çıktı.
Sesi sakin ama kesindi. “Karımı getirdim baba.”
Salonda bir anda ağır bir sessizlik oluştu. Fikret Kozan’ın arkasına toparlanan evin diğer üyeleri şaşkınlıkla kapıda duran bana ve Devrim Kozan’a baktığında, Devrim beklemediğim bir hareketle paltosunun cebinden çıkardığı evlilik cüzdanını babasına uzattı.
Ardında teyzesi olduğunu tahmin ettiğim kadın, dedesi, genç bir kız ve tanımadığım iki kadın vardı.
Ortaya bir bomba gibi düşmüştü cümlesi.
Karımı getirdim.
Tüm Yorumlar (22)
heybetli bi cümle canım beğendim
Paragraf 544fazlasında gözümüz yok 🥹🥹🥹
Paragraf 427birinin önceliği olmak,duadır benim için 🥹🥹
Paragraf 305gayet de tatlımbir düşünce
Paragraf 294çünkü devrim senin düşmene izin vermez 🥲
Paragraf 292devrim kozan 🥹🤍 hayallerimin de ötesi
Paragraf 286bi sonraki ankara imzanda yine limonlu pop kekle mum üfleyeceğiz büşom,söz 🥹🤍
Paragraf 285ay kuzeni serrayla mı evlendirmeye kalktılar hayır sakın
Paragraf 258hmm kulağa çok güzel geliyor canım
Paragraf 211yaaa benim bebekleriiiimmm
Paragraf 160YENGE Mİİİ AAAĞĞAĞAĞĞĞĞĞ
Paragraf 132hoşgeldin hayatım dünyamıza 🤍🤍
Paragraf 131favorimsin artik Muhammet HAHAHABSJBAJSBAKSBA
Paragraf 481bu yeter bize🥹
Paragraf 427bittim ben bu cumleye...
Paragraf 305her seyi dusunmus yerim ben bu cocugu🥹🥹
Paragraf 286karisinida dusunurmus🥹🥹
Paragraf 285Devrim cok buyuk şeyler sakladığın icin ben sana güvenemiyorum ya.
Paragraf 427Ayyhhh. Devrim anlat işte. Neyi anlatmamak icin zorluyon anlamadim ki. Kızın adını soyluceksin sadece
Paragraf 187Ne saçması ya çocuk romantiklik yapıyor
Paragraf 294Sarı saç ve mavi göz mü 😋😋😋😋
Paragraf 131biliyoruz hissettiriyorsun onu bizede
Paragraf 427