BÖLÜM 9
“KORKULAR VE KAYIPLAR”
Karanlığın içine sızan cılız bir ışık gibi kalbini kaplayan inanç insanlara olan güveninden geçer. Bağların güvenle oluşur. Sevgin güvenle oluşur. Önce inanır, sonra o inanç uğruna feda olursun. Hislerin zaafın olduğunda içindeki savaş sona erer. Artık geriye ne güven kalmıştır ne de inanç.
Kırık bir aynada paramparça olan yüzün vardır. Sen varsındır. Hiç olmadığın kadar kendinlesindir fakat yine de gördüğün yüzde en çok kendini ararsın. Cama yansıyan yüzün kırıkların arasında kalır. Görüntün parçalanır, canın acır. Ellerini yasladığın lavabonun soğuk zemini tenine geçer, hâlâ nefes aldığını ve yaşadığını hatırlatır. Gözlerini kapatamazsın, gerçekliğini sorgularcasına izlersin kendini.
Tam o noktada verdiğin kayıplar birer birer gün yüzüne çıkar. Aynaya yansıyan yüzünde biriken hüzün senin değil, verdiğin kayıpların eseridir. O kayıplar seni sen yapar. Artık görmek istediğin geçmiş yoktur. Bir hayalin yoktur, geleceğin yoktur. Dünün ve yarının silinir zihninden. Yalnızca sen kalırsın. Kim olduğun kalır. Bugünün kalır. Elinde yalnızca şu an vardır, bir de parçalanmış, silik bir yüz.
Küçük kızım, şimdi bir kere daha inan seni avutmak için yazdığım masallara. Sarıl satırlara akıttığım gözyaşlarına. Biz seninle masallara inanacağız. Geçmişi yeniden yazacağız. Yarınları unutacağız, kendimizi yalanlarla avutacağız.
Göğsümün arasında hissettiğim keskin acı üzerimize çeken karanlığın ve kırılan inancımın bir yansımasıydı. Bilgisayar ekranında oynayan görüntüler önce içimdeki öfkeyi beslemiş, ardından o öfkeyi nefrete dönüştürmüştü.
“Sen yaptın,” dedim kabullenerek. Bu, bir itham değil, kabullenişti. Gördüklerimi kendime anlatıyordum. “Üstelik sonunun beni etkileyeceğini bile bile o suçu üzerime attın. Yalan söyledin, yalan söyledin ve söylerken o kadar kendinden emindin ki…” Bakışlarım yüzünde dolaştı. Birkaç dakika önce yüzünde olan öfke silinmiş, yerini düz bir ifadeye bırakmıştı. Gözleri bir boşluğa bakıyor gibi bakıyordu. Bir eli yavaşça kirli sakallarına uzandı. Sakallarını sıvazladı. Ne yapacağını bilemiyor gibi gözüküyordu.
“Neden?” Bir adımı daha geride bıraktım. Kabullenmiştim ve artık sırada sorgum vardı. Bu sorgulamanın yerini alacak olan duygu öfkeydi. O öfkeyi tanıyordum. Önündeki her şeyi inancıyla birlikte yakar, yok ederdi. “Bunu neden yaptın, bu sana ne kattı?”
“Ben sana hiçbir şeyin sözünü vermedim,” dedi ayağa kalkarak. Düz çıkan sesi daha fazla gerilmeme sebep olurken kaşlarımı sinirle kaldırdım.
“Bir insana ihanetin sözünü veremezsin zaten Akın.”
“Kimden hesap soruyorsun sen?” Bakışları beni küçümserken sesini yükseltti. İçimde bilmediğim bir his oluştu. Karnımda hissettiğim ağrı göğüskafesimi kaplarken kabullendim. Bu öfke değil, kırgınlıktı.
“Ben senin dostun muyum? Ben senin yoldaşın mıyım?” Kendisini haklı çıkarmak için sesini biraz daha yükselttiğinde oturduğum yataktan kalkarak ona doğru ilerledim.
“Bu işten böyle sıyrılamazsın,” dedim çıplak ayaklarım zemine değerken. Yüzünde gülümseme oluştu. Dudakları kıvrıldı, gözleri odanın içinde dolaştı. Benimle alay ediyordu.
“Ne bu Efsun?” Bakışlarını yüzüme indirdi. “Neyden sıyrılacağım ben? Sen bazen unutuyorsun,” diye ekledi. “Biz seninle yağmurlu bir gecede ben evine adamlarımı gönderdiğimde tanıştık. Biz seninle soğuk bir gecede, boş bir inşaat alanında seni esir alırken tanıştık. Biz seninle seni kendi çıkarlarım uğruna harcadığım gece boğazına bir bıçak dayadığımda tanıştık.” Acımasızlığı gözlerimdeki hüznü beslerken karnımdaki ağrı büyüdü.
“Ben bunu hatırlarsam Akın,” dedim tane tane konuşarak. İşaretparmağımı kaldırarak göğsünün üzerine bastırdım. “Bir daha hiç unutmam ve ben bunları unutmazsam sen beni bir sabah, gözlerinin içine bakarak yarattığım kıyametten tanırsın.”
“Büyük duvarların var gibi davranıyorsun,” dedi içime dokunarak. “Ama o duvarların önünde küçük bir kız çocuğu oturuyor. Sen bir silah değilsin, hiçbir zaman olamazsın çünkü namlunun hisleri yoktur Mina,” dedi bana ikinci adımla seslenerek. “Kurşun hislerle hareket etmez, doğrulttuğun hedefe saplanır, düşünmez. Sandığının aksine sen bir asker değilsin, hiçbir zaman olamadın çünkü inancın var. Asker dediğin inanmaz, yönetilir.”
“Sen nesin peki Akın?” dedim alayla. Sorduğum soruya verecek bir cevabı var mıydı? “Sen bu oyunun neresindesin? Senin hislerin nerede, senin kalbin nerede?”
“Ben bu savaşın içindeyim. Ben senin aksine hedefe doğrultulan silahım. Bir silahın tetiğini çektiğinde kurşun kalbine saplandı diye nefret edemezsin.”
“Ben o silahı hiçbir zaman avcuma almadım.” Derin bir nefes aldım. Tırnağımı ince tişörtünün üzerinden göğsüne doğru bastırdım. “Ben o tetiği çekmedim. Ama çeken eli kırmasını da bilirim.”
Gözleri göğsünün üzerine koyduğum işaretparmağıma düştüğünde elimi göğsünün üzerinden çektim. “Neden yaptığını öğreneceğim,” dedim sessizce. “Artık neden yaptığının hiçbir önemi yok ama sebebini öğreneceğim. Ve bu saatten sonra benimle hiçbir zaman aynı yolda yürümeyeceksin.”
Gözlerimin içine bir kurtuluş arıyormuş gibi baktı. Çıkış yolu bulmaya çalışırcasına baktı. Cümlelerim ona ne hissettirdi, bilmiyordum fakat onun kelimeleri göğüskafesimi sıkışmasına sebep olmuştu. Bana bir kelime daha etmeden odanın kapısına doğru ilerlediğinde ardından seslendim.
“Kaç,” dedim ve sesimi yükselterek ekledim. “Kaçabildiğin kadar kaç çünkü karşına dikildiğimde bundan öncesinde gördüğün beni göremeyeceksin.”
Ardına bakmadan kapıyı üzerine çarparak çıktığında bakışlarım yatağın üzerindeki bilgisayara kaydı. Bilgisayara takılı olan belleği olduğu yerden çıkararak elime aldığımda öfkeyle yatağının kenarına tekme attım. Yatağın tahta zeminine çarpan ayağım acırken içimdeki kırgınlık yerine öfkeye bırakmıştı. Hissettiğim öfke acımın önüne geçerken derin bir nefes aldım.
“Orospu çocuğu!” diye bağırdım bana kurduğu cümleleri hatırlayarak. Yatağının karşısındaki çalışma masasına bıraktığı sigara paketine uzanarak balkona doğru ilerledim. Balkonun kapısını açarak içeriye sızmasına izin verdiğim soğuk hava hafif titrememe sebep olsa da aldırmadım. Soğuk zemine temas eden bacaklarım titrerken kendimi siyah sandalyenin üzerine bıraktım. Elime aldığım sigarayı yuvarlak, küçük masanın üzerindeki çakmakla ateşlerken zihnimde onlarca soru vardı.
Bir çıkmazın içinde gibi hissediyordum. Çok kısa sürede, çok yakından tanımıştı beni. Dikkatliydi, temkinliydi, gözlemliyor ve harekete geçiyordu. Belki de yalnızca bir avdan ibarettim. İyi bir avcının avına yaklaştığı gibi sakin, sessiz ve şefkatli yaklaşıyordu bana. Ben onun tavırlarını anlamaya çalışırken o, elindeki zehri boynuma saplıyor, kalbimi sökmek için doğru zamanı kolluyordu.
Bir oyunu öğrenmenin en doğru yolu yenilmekti. Kaybettiğin savaşlar, öğrenmeyi bilirsen sana neyi yanlış yaptığını anlatırdı. Bu akademiden içeriye ilk kez girdiğimde bunun benim verdiğim ilk savaş olduğunu biliyordum. Tecrübesizdim ama korkmak için zamanım yoktu. Öğrenmek için başka bir şansım yoktu. Kaybedemezdim, tökezleyemezdim.
Küçüktüm, çok küçüktüm. Yalnızca on beş yıldır nefes alıyordum. Yalnızca on beş yıldır yaşıyordum. Aynı zamanda bedenimde büyük bir kadın taşıyordum. O kadının yıpranmış saçları vardı. Kızarık gözleri, yorgun bir yüzü ve yaşının verdiği kırışıklıkları vardı.
Artık aynaya baktığımda kimi görmem gerektiğini bilmiyordum. İçimdeki küçük kızla aynaya yansıyan görüntümde gördüğüm kadının savaşıydı bu. Yenilmek için oyunun sonlanması gerekirdi. Satrançta kaç taş kaybettiğin değil, kimin şahı devirdiği önemliydi. Ardıma sakladığım o şah daha devrilmemişti.
Elimdeki sigara paketinden bir sigara daha çıkarırken bakışlarım balkonun kapısına doğru kaydı. İçeriden balkona sızan cılız ışık dışında balkonu aydınlatan bir ışıklandırma bulunmuyordu. Karanlığın içindeydim. Bu karanlığa ihtiyacım vardı. Karanlığın beni saklamasına, koynunda büyütmesine ihtiyacım vardı. Derin bir nefes aldım. Biraz daha sakinleşmiş hissediyordum. Daha sağlıklı düşünebiliyordum.
Eğer bu işin peşine düşeceksem en başta o belleği oraya kimin koyduğundan başlamam gerekiyordu. Akın’ın da söylediği gibi bu odaya bizden başka hiç kimse girmiyorsa bellek içeriye neden, nasıl koyulmuş olabilirdi? Yaşadığımız anın ağırlığından içeride unuttuğum kitabım aklıma geldiğinde oturduğum yerden kalktım.
Yavaş adımlarla biraz önce çıktığım odaya geri girerek yatağın üzerindeki kitaba uzandım ve kitabı elime alarak Akın’ın çalışma masasının oraya doğru ilerledim. Masa lambasının ışığını yakarken gözlerimi kıstım ve masanın önündeki sandalyeyi çekerek oturdum. Masanın çekmecesine asıldığımda içeride birkaç kalem, defter ve kâğıttan fazlası olmadığını gördüm. Bu odada çalışmayacak kadar zeki bir adamdı Akın. Kendisini bıçaklayacak, suçu bana atacak kadar zeki bir adamdı.
Kitabın kapağını araladığımda gözüme çarpan ilk yazı kitabın iç tarafına yerleştirilmiş olan etiketti. Kütüphanenin isminin bulunduğu etiketin altında kitabın kütüphaneye yerleştirilirken verilen seri numarası bulunuyordu. Sayıların üzerimde gözlerimi gezdirirken açtığım çekmeceden bir kalem ve kâğıt çıkararak sayıların denk geldiği harfleri birer birer kâğıda yazmaya başladım. Bu bana yapmam gerekeni gösterecekti. İçeride iletişimimizin kesildiği olası bir durum için ayarladığımız iletişim yöntemleri vardı. Bunlardan bir tanesi de kitapların içerilerine kodlanan mesajlardı.
Kâğıdın üzerine çizdiğim harflerin oluşturduğu cümleler kaşlarımın çatılmasına sebep olurken yazmaya devam ettim.
Sana söylemiştim, tek başınasın. Güvenme, inanma.
Rossie.
Notun sonundaki isim bana tanıdık gelse de benim ekibimin bana böyle bir not bırakmayacağını biliyordum. Biri, iletişim halinde olduğumuzu biliyordu. İçimde bir korku belirdi. Bu yakalanmak üzere olduğumuzu hissettiğim için yaşadığım tedirginliğin doğurduğu bir korkuydu. Elimdeki kâğıdı buruştururken ayağa kalktım ve balkona doğru ilerledim. Soğuk havaya aldırmadan masanın üzerine bıraktığım çakmakla elimdeki kâğıdın ucunun tutuşmasını izledim.
O gün, Akın’ın arabasına bindiğimde torpidosunda bir not bulmuştum. Notu sesli bir şekilde okuduğumda hızla arabanın yönünü değiştirmiş, bizi inşaat alanına götürmüştü. Profesörün öldüğüne dair haberleri dinlemiş ve tepki vermişti. Profesörle nasıl bir bağı olduğunu bilmiyordum fakat planımızın tamamen işe yaradığını biliyordum.
Profesör ölmemişti, o ölüm haberini bizler planlamıştık. Çünkü yıllardır ilmek ilmek işlediğimiz bu projenin başında olan kişi profesörün kendisiydi. Fakat şimdi, ellerimin arasında tutuşan bu kâğıtta okuduğum notu yazan kişinin kim olduğunu bilmiyordum. İçerisine dahil olduğum ekipte Rossie kod adında hiç kimse bulunmuyordu. Tek başıma kaldığımı ima ediyordu. Gerçekten tek başıma kaldığımı söylüyordu ve içimden bir ses o belleği oraya bırakanın da bu notları yazan kişi olduğunu söylüyordu.
Elimdeki kâğıdı demir masanın üzerine bırakarak balkondan çıktım. Düşen yağmur damlaları yazı yazdığım kısmı yanan kâğıdı söndürürken yatağın yanına bıraktığım ayakkabıları elime alarak ayağıma geçirdim ve odanın kapısını açarak dışarıya çıktım. Kapıyı açtığımda beni yeniden askerler karşılamıştı. Fakat bu sefer tutumları daha önce olduğu kadar kibar değildi.
“Çıkamazsın,” dedi sağ ve sol yanda bulunan askerlerin arasından bana doğru ilerleyen Poyraz.
“Ne?” Kaşlarımı kaldırarak ona baktım.
“Odadan çıkamazsın,” diye yenilediğinde duyduklarımı idrak etmeye çalışıyordum.
“Beni?” dedim işaretparmağımla kendimi göstererek. “Buraya kapatabileceğini mi sanıyorsun?”
Yüzünde maskesi, üzerinde askeri üniforması vardı. Diğer askerin üzerinde silahları vardı, ellerindeki silahları sıkıca kavramış, dik bir pozisyonda bekliyorlardı.
“Ben değil,” dedi Poyraz sert bir sesle. “Akın emrediyor. Derdini ona anlat.”
“Ulaşırsam anlatacağım.” Gözlerimi devirdim. Gerçekten sinirlendiğimi hissediyordum. “O piçe söyle, bana zorluk çıkartmasın.” Askerlerin gözleri Poyraz’a dönerken Poyraz’ın gözlerindeki parıltıyı gördüm. Eli başındaki siyah maskeye uzandı ve maskesini yüzünden çıkararak eline aldı. Diğer eli cebine uzanırken telefonunu alacağını anladım. Tahmin ettiğim gibi eline telefonunu alarak Akın’ı aradı ve telefonunu kulağına götürdü. Derin bir nefes aldım. Sıkılmıştım.
“Akın,” dedi birkaç adım ileriye giderken. Onun ardından ben de ilerledim. Askerler benimle birlikte hareket ettiğinde Poyraz elini kaldırarak onları durdu. Askerlerden uzaklaştığında yalnızca bizim duyabileceğimiz bir şekilde konuştu.
“Aynen şöyle dedi kardeşim,” dedi Poyraz konuşmasına devam ederek. “O piçe söyle, bana zorluk çıkartmasın.” Söylediklerimi tekrar ettiğinde kaşlarımı kaldırarak hafifçe gülümsedim.
“Sıkıyorsa sen söyle,” dediğinde Akın’ın ona bir emir verdiğini anlamıştım. “Ben uğraşamam bu deliyle.” Bana deli demesinin üzerine elimi telefona doğru uzatarak kulağındaki telefonu çektim ve elime aldım.
“Eğer askerlerinin boğazını kesmemi istemiyorsan ya buraya geliyorsun,” dedim tane tane konuşarak. “Ya da ben yanına geliyorum.”
“Bir saat sakin duramadın değil mi?” dedi bana karşı konuşarak. “Bir saat yalnız kalamadın.”
“Aynen kalamadım, ölüyorum aşkından.”
“Poyraz’a söyle, getirsin seni.” Ona bir cevap vermeden telefonu yüzüne kapattım ve Poyraz’a uzattım.
“En nefret ettiği şey telefonun suratına kapanmasıdır,” dediğinde gülümsedim.
“Peki, daha sık yaparım o halde.”
İlerlemeye başladığımda Poyraz da benimle birlikte ilerlemeye başladı. “Çalışma yerlerinize dönebilirsiniz!” dedi askerlere ithafen ve askerlerin kapının önünden ayrılmasına sebep oldu. Yazık, bostan korkuluğu gibi kullanıyorlardı koca adamları.
“Nereye gideceğiz?” Sorduğum soruyla Poyraz bana cevap verdi.
“Çalışma odasına.” İyi bir mekân seçimiydi. Orada kamera olduğunu zannetmiyordum. Poyraz’ı takip ederek ardından ilerledim. Bu sefer asansöre yönelmemişti. Çalışma odası aynı kattaydı.
“Odaya herhangi bir giriş yapılmış olabilir mi?” Poyraz’ın yaşanılanları bildiğini tahmin ediyordum.
“Yok ama araştırıyorum,” dedi ve ekledi. “Sen ve Akın dışında hiç kimse içeriye girmedi.”
“Ebru?” Tek kaşımı kaldırdım. “O kadın Akın’ın olduğu her şeye dahil olmak istiyor gibi.” Poyraz güldüğünde kaşlarımı çattım. Komik bir şey söylememiştim.
“Akın’ın odası,” dedi kartını odanın kapısına okuturken. Önünde durduğumuz kapı yatak odalarının aksine siyahtı. Kapı açıldığında içeriye önce Poyraz, daha sonra ise ben girdim. Akın, masanın çaprazındaki koltukta oturuyordu. Önündeki sehpanın üzerinde bir bilgisayar vardı. Oturduğu yerden kalkarak bana doğru döndüğünde gözlerinin içine baktım. Poyraz aramızdan çekilmiş, masanın önündeki sandalyelerden birine oturmuştu.
“Biri var,” dedim onunla konuşmaya mecbur olduğumu bilerek. “O belleği oraya koyan, seninle olan iletişimimin sarsılmasını isteyen.”
“Kim?” Akın bunu şu an neden sorguladığımı bilmek istercesine bana cevap verdiğinde ona doğru ilerledim.
“Hatırlıyor musun? Bir not bulmuştum. Profesörün öldüğü gece torpidonda. Bana torpidoyu açmamı söylediğinde.” Başıyla beni onayladı. Kaşlarını çattığını gördüm. Alın çizgileri belli oluyordu. “Yeni bir not gönderdi,” dediğimde araya Poyraz girdi.
“Akademideyken mi?”
“Evet,” derken Poyraz’a değil de Akın’a bakıyordum. Akın’ın bir eli yüzüne gitti. Sol eliyle alnını sıvazlarken mırıldandı.
“Nasıl?”
“Söylemem ama bana sana güvenmemem gerektiğini söyledi.”
“Akademinin işi olabilir mi?” dedi Poyraz anlam veremediğim bir şekilde. Gözlerimi Poyraz’a çevirdim.
“Akademi sizden ayrı mı işliyor?” Akın’ın bakışlarıyla Poyraz’ı susturduğunu anladığımda derin bir nefes aldım.
“Poyraz çık!” Akın benimle yalnız konuşmak istediğini belirtmişti. Poyraz, Akın’ın sözünü ikiletmeden ayağa kalktı ve birkaç saniye içinde kapının kapanma sesi duyuldu. Odanın içinde yalnız kalmıştık. İçerisi diğer odaların aksine siyah döşenmişti. Akın’ın konfor alanının burası olduğunu anlamıştım.
“Sana nasıl ulaştı?” Gözlerimin içine bakarak yüksek sesle sormuştu.
“Bana sesini yükseltme!” dediğimde derin bir nefes aldı ve sinirle başını sağ tarafına çevirdi.
“Mina,” dedi sakinleşmek istercesine. “Şu işi düzgün anlat.”
“Bilmiyorum. Bir not bırakmış senin odana. Belleği de aynı kişi yerleştirdi muhtemelen. Odana başka hiç kimse giremez mi?” dedim ona doğru ilerlerken.
“Giremez,” dedi kesin bir dille. “Senin dışında hiç kimse giremez.” Kaşlarımı kaldırdım.
“O bıçağın hesabını neden bana kestin?” Ona bir kere daha aynı soruyu yönelttim. Kurduğu cümlelerin altında kalmış hissediyordum.
“Artık tamamen benim konumsun,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Bir başkasının değil. Diğerleri senin hakkında karar alamaz.”
“Bunun için yaptın yani?” dediğimde daha demin kalktığı koltuğa oturdu. Onun yanına otururken gözlerimi üzerinden almadım. “Tek sebebi buydu?” Söyledikleri beni tatmin etmiyordu.
“Buydu Efsun, senden kurduğum cümleler için özür dilemeyeceğim. O cümlelerin arkasındayım. Yalnızca bunun içindi. Sen bana lazımsın,” dediğinde derin bir nefes aldım.
“En başından benimle bir anlaşma yapabilirdin.” Ona lazım olduğum konunun ne olduğunu bilmiyordum. “Belki ben kabul ederdim seninle oynamayı.”
“Güvenemezdim,” dediğinde baktığım aynada bir çatlak daha oluştuğunu hissettim. “Hâlâ güvenemem.”
“Neyin peşinde olduğumuzun farkında bile değilsin,” dedim ona karşı çıkmadan. “O kadar büyük ki harita. Biz ne kadar güçlenirsek güçlenelim gün sonunda harcanan bir taş olacağız.”
“Bir cümle kurmuştun,” dedi bana daha önceden söylediğim cümleleri hatırlatarak. “Sen savaşın verildiği o kutsal topraksın,” dedi. Göğüskafesimin sıkıştığını hissettim. “Senin üzerinde akar kanı kralların ama sana zarar veremezler. Gün sonunda kim kazanırsa kazansın ölümler seni besler.”
“Böyle mi düşünüyorsun sen de?” Devam etmesini istiyordum. Önce sessiz kaldı, ardından konuştu.
“Ne düşündüğümün değil, ne olduğunun önemi var Mina.” Derin bir nefes aldı. “O yüzden bırak aksın kanımız. Bırak savaşalım, yıkım ne kadar büyük olursa o kadar beslenirsin.”
Savaşın yaşandığı kutsal toprak.
Ben tam olarak buydum.
“Yıkımlar bazen toprağı kurutur,” dedim ona cevap vererek. “Çiçek açmaz toprağımda. Güneş görmez yapraklarım.”
“O zaman yalnızca ruhun için savaş.”
Yalnızca ruhun için savaş.
“Ne için savaşırsak savaşalım kendimizi kandırmış olacağız,” dedim. “Sen de gerçeği biliyorsun. Bu bizim savaşımız olmayacak. Akademilerin savaşı olacak. Bu sahip olmak isteyen şahların oyunu olacak. Gün sonunda ya A.S.P. kazanacak ya da M.A.F., bunun önüne geçemeyeceğiz.” Ona karşı ilk kez kartlarımı bu derece açık oynamıştım.
“M.A.F.,” dedi tek kaşını kaldırarak. M.A.F. Türkiye’de illegal olarak kurulan ikinci akademiydi. Ve biz ne yaparsak yapalım savaş bu iki akademi arasında sürecekti. Kazananı da kaybedeni de onlar belirleyecekti.
“Onlara mı çalışıyorsun?” Akın geldiğim günden beri kendi içimde kendime yalanlar söylememe sebep olan gerçeği dile dökmemek istiyordu.
“Hayır.” Ona bir kere daha yalan söyledim. “Ben kimseye çalışmam. Ben bir savaşta taraf olmam.” Olurdum, olmak zorunda kalırdım. “Ama sen buraya çalışıyorsun,” dedim A.S.P.’yi kastederek. “Ve zamanı geldiğinde diğer akademiyi yok etmek istiyorsun. Ne olursa olsun da bunu yapacaksınız. Benim nerede, kiminle olduğumun hiçbir önemi yok.”
“Seni burada tuttuklarına göre var Mina,” dedi bana karşı çıkarak. “Seni burada tuttuğumuza göre yıkım gerçekleştiğinde o tarafta olmanı istemiyoruz demektir.”
Ya ben yıkarsam sizin evinizi başınıza?
Ya ben öldürürsem sizi öyle bir başınıza?
Sustum. Bazen sessiz kalmak gerekirdi.
“O zaman şimdi bana yardım edeceksin,” dedim konuyu değiştirerek. “O notları yazan her kimse bulacağız, sebebini öğreneceğiz.”
“Artık burada kalmayacağız,” dedi Akın söylediklerime yanıt vermeyerek.
“Ne?”
“Akademi seni içeride istemiyor. Dışarıda olacağız, bana ve Ebru’ya yardım edeceksin.” Son cümlesi kaşlarımı çatmama sebep olurken ayağa kalktım.
“Ebru’ya yardım edeceğim?” dedim dalga geçercesine. İşaretparmağımla kendimi gösterdim. “Ben?”
“İş yapacaksınız diyelim,” derken eğlendiğini anlamıştım. “Senin bu kadınla derdin ne?” Sorusuyla gözlerimi devirdim.
“Beni geldiğim gün kapsüle kapatması dışında mı? Bir derdim yok canım, ne olacak. Neyse,” dedim konuyu kapatarak. “Kim olduğunu bulmak zorundayız. Bu siktiğimin yapısında güvenlik önlemleri bu derece az mı?”
“Sen geldiğinden beri bir gariplik var ama çözemedim,” dedi bana yeniden laf atarak. “Güvenlik önlemlerini benden çok biliyor olmalısın. Dışarı çıktığımızda kimle görüşeceksen görüş, nereden yardım alacaksan al. İlk bulduğun not arabada duruyor, onu da kasaya kaldıralım.”
Başımla onu onayladım. “O notu o gün neden hiç umursamadın?” dedim aklıma gelen soruyla.
“Bir kayıp vermiştim,” dedi derin bir nefes alarak. “O kayıp üzerimdeyken boktan bir not kâğıdını umursamadım. Eğer o gün gerçek bir kayıp vermemiş olsaydım sen de arabayı alıp gidemezdin.” Kaşlarımı kaldırdım. Hâlâ koltukta oturuyordu.
“Cesedi gördün mü?” diye sordum. “Ve kimdi o adam, sendeki önemi neydi?”
“M.A.F.’in başkanıydı.” Bunu zaten biliyordum. Fakat profesör ölmemişti. O da en az Fulya ve Uras kadar benim yanımdaydı.
“Senin için ne gibi bir önemi vardı?” dedim dudaklarımı büzerek. Bana cevap vermediğinde üstelemedim. Yalnızca ölüp ölmediğinden emin olmak istiyor olmalıydı. Profesörle başka bir bağı olmuş olsaydı bunu bilirdim.
“Bir saat önce sana asla kurulmaması gereken cümleler kurdum,” dedi konuyu değiştirerek. “Şimdi karşımdasın. Oysa o an oldukça öfke doluydun.”
Kaşlarımı kaldırdım. İçimdeki öfkeyi görmüş olması beni şaşırtmıştı. Bana bakıyor ama beni görmüyor gibiydi. “Her şey söylediklerinden ibaret,” dedim ona karşı çıkmayarak. “Haklıydın, haklısın. Ama yanıldığın tek bir nokta var ve o da hislerimle hareket ediyor olduğum.” Gözlerinin içine baktım.
“Bu gözlerde ne görüyorsun sahiden?” Çenemi kaldırdım. “Ben baktığım aynada bir boşluk görüyorum. Bomboşum. Cümlelerin beni yaralar mı sandın? Ne söylersen söyle karşındayım, yanındayım çünkü attığım her adımın bir amacı var.” Ona, onu ve diğerlerini ulaşmak istediğim hedefe ilerlerken kullandığımı ima ederken kaşlarını kaldırdı.
“Öyle olsun Efsun,” dedi derin bir nefes alarak. “Umarım ki öyle olsun. Sen hiç duygularınla bütünleşme. Sen hiç geçmişini önemseme.”
Geçmiş.
Şimdi içi boş, donuk bir kalpten ibaret.
Benim bir geçmişim yok, bir dünüm veya yarınım yok.
Ayağa kalktığında ona arkamı döndüm. “Buradan ayrılacaksak evime gideceğiz,” dedim yüzüne bakmadan. “Kendi kıyafetlerimi istiyorum. Kendi düzenimi istiyorum.”
Gülüşü kulaklarıma ulaştığında tek kaşımı kaldırarak hafifçe ona doğru döndüm. “Olur güzelim,” dedi başını eğerek. “Olur, onu da yaparız.”
Başımı sola doğru eğerek ona burun kıvırdığımda bir elini cebine koymuş, eğlenen bakışlarla beni izliyordu. Onu ardımda bırakarak kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda karşımda yalnızca Poyraz vardı.
“Evine götür,” dedi Akın ardımdan Poyraz’a emir vererek. “Başka kimse olmasın, ardından kalacağımız eve döndür.” Poyraz başıyla onu onayladığında önünden ilerlemeye başlamıştım.
“Üzerine mont alalım, hava soğuk.” Yanımdan ilerlerken kurduğu cümleye cevap vermedim ve ilerlemeye devam ettim. Tepkisiz kalışıma aldırmadan o da yürümeye devam etti. Asansöre geldiğimizde söylendim.
“Bu amına koyduğumun akademisinde merdiven yok mu?”
“Gel,” dedi eliyle bana yön göstererek ve asansörü beklemeden merdivenlerin olduğu tarafa doğru ilerledik. Merdivenleri hızlı adımlarla inerken zihnimde bundan sonra yaşanılacakları nasıl yöneteceğimi düşünüyordum. Akademiden istediğimi tam anlamıyla alamamıştım.
Giriş katına geldiğimizde kapının önündeki askerler başlarıyla Poyraz’ı selamladı. Omzundaki simgeler rütbesini gösteriyordu ve anladığım kadarıyla Ares’le Poyraz akademinin en yüksek rütbeli askerleriydi. Dönen kapıdan çıkmadan önce Poyraz’ın koluna dokundum. Dokunuşumla birlikte bana doğu döndüğünde kaşlarımı çattım.
“Dur bi bakayım,” dedim üzerindekileri incelerken. “Sen her yere bu kombinle mi gidiyorsun gerçekten?” Poyraz tek kaşını kaldırarak bana baktığında güldüm. “Savaştan kaçmış gibisin, üzerinde siyah askeri bir üniforma var, üstelik üzerinde Türk bayrağı bile yok?”
Omzunun kenarından tutarak üniformasını çekiştirdim. “Delirdin mi?” dedi Poyraz derin bir nefes alarak. “Akın’ın başıma bela ettiği deliye bak. Sırayla verseler sizi bana keşke!”
“Ayıp ediyorsun kardeşim,” dedim dalga geçerek ve elimi üzerinde gezdirdim. “Ben seni dostum sanmıştım.”
“Ya bi’ siktir git.” Benden uzaklaşarak üniformasını ellerimin arasından kurtardı. Beni ardında bırakıp normal kapıya doğru ilerlediğinde kaşlarımı kaldırarak gülümsedim.
“Bir kadına nasıl davranılacağını hiç bilmiyorsun,” dedim ve daha kısık bir sesle ekledim. “Pardon, bir leydiye.” Dönen kapıya doğru adımlarken kapının içindeki sistemin üzerimi arayacağını biliyordum. Herhangi bir sorun çıkmadan yüzümde bir gülümsemeyle akademiden ayrıldığımda Poyraz da yan tarafımdaki sürgülü kapıdan çıkmıştı.
Kapının önünde duran görevliler Poyraz’a arabasının anahtarını uzatırken önümüzde duran büyük araca baktım. Siyah bir Range Rover’ı vardı. Araba oldukça asil duruyordu ve muhtemelen özel olarak tasarlanmıştı. Ön kapıyı açtıklarında başımla selam vererek koltuğa oturdum ve ardımdan kapıyı kapatmalarına izin verdim. Dışarıya çıktığımda vücudumu saran soğuk, arabaya binince bir nebze olsun azalmıştı.
Poyraz da arabanın etrafında dolaşarak benimle arabaya bindiğinde ona bakarak gülümsedim. Üzerindeki kalın ceket üşümesine engel oluyor gibiydi.
“Arabanın içi çok soğuk,” dedim huysuzlanarak.
“Motor ısınsın, açacağım klimayı.” Bana cevap verdiğinde ona karşı çıktım.
“İnsanlık bitmiş.” Başımı iki yana salladım. “İnsan ceketini verir.”
“Beş dakikada ölmezsin Efsun.” Tavrıma anlam veremiyor gibiydi fakat ona aldırmadan kollarımı vücuduma sardım.
“Sana söylemiştim,” dedi gözlerini hafifçe bana kaydırarak. Derin bir nefes aldı ve pes ederek üzerindeki askeri üniformaya dahil olan ceketi çıkardı. Ceketin altına giydiği dar, siyah tişörtü vücuduna yapışarak kaslarının belli olmasını sağlıyordu. Tek eliyle direksiyonda hâkimiyet kurarken bana doğru uzattığı ceketini aldım ve bana oldukça büyük olmasına aldırmadan ceketi üzerime giydim.
“Centilmenliğinden biraz puan kırdım ama helal olsun,” dedim ona göz kırparak. Başını iki yana sallayarak kısık sesli bir küfür mırıldansa da ona aldırmadım. Ceketi biraz olsun ısınmama yardımcı olmuştu. Ellerimle yakalarını kaldırdıktan sonra bir elim bacaklarımın arasından koltuğun yanına uzandı ve koltuğu yatar duruma getirdim. Ellerimi ceketinin cebine soktuktan sonra koltuğa yayılarak cama doğru döndüm ve Poyraz’a arkamı vererek ceketin içine doğru sokuldum. Ceketi bana büyük olduğu için üzerimin büyük bir kısmını örtüyordu.
Elimi soktuğum cebinde ellerim ısınırken birkaç dakika sonra Poyraz klimayı çalıştırmıştı. “Çok gidecek miyiz?” dedim uykulu bir sesle.
“Yarım saat,” diye mırıldandığında ona cevap verdim.
“Bana yeter de artar bile.”
Yolculuğun geri kalanında gözlerimi kapatırken uyuyormuş gibi derin nefesler alıp verdim ve konuşmadım. Poyraz kısık sesli bir müzik açmış, sessizce yolu izlemişti. Camdan görebildiğim arabalar hızla yanımızdan geçip giderken gözlerim ışıklara daldı. O an Poyraz’ın ailesini merak ettim. Onun geçmişini duymak istedim. Onun bir ailesi var mıydı? O bu işe nasıl girmişti?
Sesimi çıkarmadım çünkü uyuduğumu zannediyordu. Yolculukları sessiz geçirmeyi seviyordum. Araba tanıdığım sokaklara girdiğinde aklıma ilk gece düştü. Sırtımı yasladığım sert zemin, yüzüme düşen ilk yağmur, bedenime değen ilk el.
O gece bu oyunu başlattığımız geceydi. Karanlık yeryüzünü kapladığında, bir aralık gecesinde onun arabasının önünde gözlerimi kapattığımda ve bilincimi kaybettiğimde saniye saniye planladığımız bu oyun başlamıştı.
Satranç masasına oturduğunuzda oynadığınız oyunun bir matematiği vardır. Satranç sanılanın aksine bir şans değil, zekâ oyunudur. Rakibinin hamlesini tahmin eder, taşını ona göre oynarsın.
Ortaya attığın ilk taş çoğu zaman piyondur ama görkemli zaferleri sevenler büyük riskler alır. Karşımdaki adamın kral olduğunu biliyordum. O şahtı. Elinde zaferi taşıyordu ama gücü ne kadar büyük olursa olsun bu oyunda bir adımdan fazlasını atamazdı. Gözünün içine bakarken ona sıktığım kurşuna dur diyemezdi. Görkemli bir zafer için büyük bir adım attım.
O gece, oyunun en kaliteli taşı olduğumu bile bile ilk adımın beni şahın önüne atmak olmasına izin verdim. Önünde, yağmurun altında öylece yatıyordum fakat onun gücü beni yok etmeye yetemedi çünkü her zaman birkaç adım gerisinde durdum.
Bu saatten sonraysa bu sabah gördüklerimden hatta duyduklarımdan sonra ona yaklaşmanın yanmak demek olduğunu bir kere daha anladım. Her ne olursa olsun o bu oyunun kralıydı. Şah olmak, ölüm demekti. Oyunun bitmesi için ya onun ya da benim kalemin yerle bir olması gerekiyordu. Her ne olursa olsun ona karşı duvarlarımı indiremezdim. Ona güvenemezdim, ona inanamazdım. Ona acıyamazdım. Gözlerinde baktığımda görmem gereken tek gerçek duygu savaş ve kaostu.
Biz o kaostan beslenirdik.
“Efsun.” Poyraz’ın boğuk sesi kulaklarıma ulaştığında gözlerimi hafifçe araladım. Gözlerimi ne zaman kapattığımın farkında bile değildim.
“Geldik mi?”
“Evinin önündeyiz,” dedi. Bu evi de bulduklarını biliyordum. Bana ait olan hiçbir şeyi dokunmadan, yok etmeden bırakmayacaklardı. Arabanın kapısını açarak dışarıya indiğimizde üzerimdeki cekete bakarak Poyraz’a döndüm.
“Vereyim mi?” dedim daha önceki tavrımın aksine. “Üşüdüysen yani.”
“Kalsın.” Evin girişine geldiğimizde kapıdaki sistem yüzümü tarayarak açıldı ve bahçe kapısından içeriye girdiğimizde yavaş yavaş bahçenin aydınlatmaları yandı. Hava karanlıktı. Saatin kaç olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Zaman algımı kaybetmiş gibi hissediyordum.
Evin kapısını açarak içeriye girdiğimde ardımdan Poyraz girdi. Ona aldırmadan üst kata, odama doğru ilerledim ve merdivenleri çıkarak odama açılan kapıdan girdim. Hızlı adımlarla perdenin arkasındaki bavuluma uzandığımda Poyraz’ın yukarıya çıkmadığını anlamıştım. Üstümdeki ceketin cebine bıraktığım diski bavulum içine koyarak ceketi üzerimden çıkardım ve yatağa bıraktım. Dolabımdan çıkardığım kıyafetleri büyük bavuluma apar topar yerleştirirken merdivenlerden gelen adım seslerini işittim.
“Müsait misin?” Poyraz’ın sorusuna dolabımdaki kıyafetleri alırken cevap verdim.
“Müsaitim, gel.”
Odamın kapısı aralanarak içeriye girdiğinde önce gözleri odanın içinde dolaştı. Yere açtığım büyük valizde kıyafetlerim vardı. Onun yanına açtığım bavula ayakkabılarımı koyuyordum. Ceketi yatağımın üzerindeydi.
“Tatile mi gidiyorsun?” dedi klişe bir şekilde bana takılarak.
“Aynen,” derken dolabımı boşaltmaya devam ettim. “Seni ve Akın’ı yüzdüreceğim derin sularda.”
“Bana uyar.”
“Hım,” dedim ona yüzümü ekşiterek. Bavuluma kıyafetlerimi yerleştirdiğimde kapağını üzerine atarak fermuarını çektim ve dolabımın yanından diğer bavulu çıkararak içine makyaj malzemelerimi koymaya başladım.
“Savaşıyoruz ama kız makyaj malzemesi topluyor,” dedi Poyraz bana takılmayı bırakmayarak.
“Ne derler bilirsiniz komutanım,” dedim ona takılarak. “Savaşın nerede çıkacağı, sevişmenin nerede olacağı hiç belli olmaz.” Bana gülerek karşılık verdiğinde makyaj malzemelerimi küçük bavuluma yerleştirmiştim. Bütün valizlerin kapağını kapatarak Poyraz’a döndüğümde yatağın üzerindeki ceketini almış, üzerine giymişti.
“Umarım ceketime bir bok yapmamışsındır,” dedi uyarıyla.
“Ne gibi?” Ona şüpheli bir cevap verdiğimde sesini uyarıyla yükseltti.
“Efsun!”
“Sana dokunmam Poyraz’ım,” dedim gülerek. “Benim tenim yaksa yaksa Akın’ı yakar.” Bir şey söylemeden uzanıp bavulları aldı ve merdivenlerden indirmeye başladı. Onun ardından ben de odamın kapısını kapattım ve aşağıya indim. Bu evi özlemiştim. Kokusunu bile özlemiştim çünkü burası fazla bana ait hissettiriyordu. Duvarındaki ahşaplarından aynalarına kadar her detayını ben seçmiş, dizayn ettirmiştim.
“Otoparka geçelim,” dedim Poyraz’ı yönlendirerek. “Kendi arabama koyacağım bavulları.”
“Adamın başıma yıktığı işe bak ya!” diye söylendi. “Bebek bakıcılığı yapıyorum.”
Poyraz’a cevap vermedim. Bavullarımı benim ardımdan otoparka, evin arka bahçesine çıkardığında bizi karşılayan soğuk hava kollarımı bedenime sarmama sebep oldu. Siyah Porsche’min anahtarını alarak arabanın kapılarını açtığımda Poyraz’ın dudaklarından hafif bir ıslık yükseldi. Bavulları arabama yerleştirmeye başladı.
“Abla,” dedi bana bakarak. “Kraliçe,” diye ekledi ve derin bir nefes alarak devam etti. “Senin böyle bir hazinen mi vardı?”
“Korumalarına bile siyah Mercedes alan Akın olamadım ama,” diye ona takıldığımda kaşlarını kaldırdı.
“Akın görse feci yükselir,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Akın’ın tek dünya zevki arabalar ve kendi arabaları. Başka hiçbir şeye böyle bebeği gibi baktığını görmedim.”
“Vay,” dedim arabaya doğru ilerlerken. “Şaşırtıcı, çizeyim bir ara arabasını.” Kapının önüne geldiğimde konuyu değiştirdi.
“Akın, aradan kaçacağını tahmin etti. Beni hiç yorma, nereye gidiyorsan git, daha sonrasında haberleşirsiniz,” dediğinde başımla onu onayladım. Elbet bu eve gelmemizin de bir sebebi vardı.
“Tamamdır,” dedim ve arabama bindim. Arabayı çalıştırırken motorun içeride bıraktığı ses içimdeki hazzın yükselmesine sebep oldu. Özgürce araba kullanmayı ve yükselmeyi özlemiştim.
Evin bahçesinden çıkıp giderken bir elim radyoya uzandı ve listemden karışık bir müzik açtım. Tanıdık melodi keyfimin artmasına sebep olurken mırıldandım.
Elimle direksiyonun üzerinde ritim tuttum ve şarkı sözlerini mırıldandım.
“Tam kurtulduğunu düşündüğünde,[1]
Tam kapını kilitlediğinde.
Sana şimşek çakması gibi geliyor,
Ve gökyüzü parçalandı.”
Gökyüzünde derin bir şimşek sesi işittim ve ardından arabanın camlarından aşağıya süzülen yağmur damlaları o sesi takip etti. Şarkıya eşlik ederken gaz pedalına biraz daha yüklendim.
Şarkının sözlerini dinledim ve derin bir nefes aldım. Melodiye eşlik eden iç çekişler kulaklarımı tırmalarken yağan yağmur içimdeki huzursuzluğu arttırdı.
Arabanın hızını artırdım.
Şarkıdaki gibi bir savaşın içindeydik ve ben bunu bedellerini ödeyerek öğrenmiştim. Ben daha başlamamış bir savaşın kaybının bedelini ödemiştim.
Bu savaşın sesiydi.
Gökyüzünden süzülen yağmur taneleri, bir kasırganın habercisi gibi çarpan şimşekler ve araba lastiklerinin yolda bıraktığı derin, tiz ses… Bu bizim savaşımızın sesi.
Benimle aynı anda otoyola çıkan aynı plakadaki dört araç otobanda ilerlerken bakışlarım sağ ve sol yanımdaki araçlara kaydı. Arabaların hepsi aynıydı. Hiçbir farkı yoktu. Ön koltuklarında siyah, uzun saçlara sahip kızlar oturuyordu. Gülümsedim. Bu oyunu bu kadar kolay kazanacağını düşünüyor olamazdı.
Ben M.A.F.’e doğru ilerlerken diğer araçlar farklı yollara saparak gözden kayboldu ve yaklaşık bir saatin ardından toplantı alanına ulaştım. M.A.F.’in merkezi, A.S.P.’nin aksine İstanbul’da değildi çünkü İstanbul’da yapılaşabileceği genişlikte gizli kalabilecek bir alan yoktu.
Toplantı için seçtiğimiz alana girdiğimde aracımın plakası kameralar tarafından okundu ve önümdeki büyük siyah demir kapı aralandı. İçeriye bir bilgi götürüyordum. Onlardan bir bilgi alacaktım. Ardımdan kapanan kapıya aldırmadan arabadan inerek bagajı açtım ve beyaz bavulumu aralayarak içindeki diski elime aldım. Çip ellerimin arasında kaybolurken hızlı adımlarla önümdeki büyük eve doğru ilerledim. Dışarıdan villa gibi gözüken bu evin içi bir ofis olarak tasarlanmıştı.
Evin önündeki güvenlik görevlileri beni başlarıyla selamladıklarında ben de başımı eğerek onları onayladım ve içeriye girdim. Kapıdan geçtiğimde beni tanıdık giriş karşıladı. Aşağıya doğru inen merdivenlerin ardından geniş bir bekleme alanı vardı. Gitmek istediğim odanın alt katta olduğunu biliyordum. Derin bir nefes alarak merdivenlere doğru ilerledim ve merdivenlerin yanındaki duvara monte edilen kütüphaneye uzanarak yanındaki rafı kendime doğru çektim. Raf dönerek açıldığında aşağıya inen merdivenlerle karşılaştım. Bu merdivenleri tanıyordum. Bu evi tanıyordum. Yıllar olmuştu ama girdiğimde bir başka hissettirmişti. Yuva gibi hissettirmişti.
Merdivenleri yavaş yavaş inerken merdivenlerin sonuna geldiğimde rafın geri kapanış sesini duydum. Merdivenleri aydınlatan ışıklar, adımlarımla birer birer yanarken sona geldiğimde beklemeden önümdeki kapıyı açtım ve odaya girdim. İçeride bir masa, iki sandalyeye vardı.
Oyunu başlattığım oda.
Taşımı seçtiğim oda.
Kim olduğumu öğrendiğim oda.
Sandalyede beni akademide bir başıma bırakan o adam oturuyordu. Yüzünde her zamanki durgun ifadesi vardı. Yıllar geçmişti ama ne bakışı ne o değişmişti. Yalnız kasları biraz daha belirginleşmişti. Yüzü olgunlaşmıştı. Artık ne o ne ben çocuktuk.
“On Altı.” Başımı sağa doğru eğerek ayağa kalkmasını bekledim.
“Küçük kız.” Bana yılları hatırlatmak istercesine seslendiğinde kalbimin ezildiğini hissettim. Yıllar olmuştu. Sesini unutmuştum. Sesinin keskin tonunu, yüzündeki çizgileri, karnındaki izleri unutmuştum.
Ayağa kalktığında ona doğru birkaç adım attım ve beklemeden kollarımı boynuna doladım. Benden oldukça uzun olduğu için parmak uçlarımda yükselmek zorunda kalmıştım. “On Altı,” dedim ona yeniden bu kod isimle seslenerek. O da beklemeden kollarını bana sardığında içimdeki yalnızlık ve güvensizlik hissi bastırıldı. Buradaydı, kollarımın arasındaydı, benimleydi. Her şey bittiğinde yeniden aynı noktada olacaktık.
“Çok özledim.” Derin bir nefes alarak kokusunu içime çektim. “Parfümünü değiştirmemişsin,” dediğimde bir elini saçımda hissettim.
“Kim olduğumu unut,” dedi bana söylediği cümleleri tekrar ederek. “İsmimi unut, kokumu unutma.”
“Yalan söyledim,” dedim kollarımı daha da sıkarken. “Ben o kokuyu hiç unutmadım. Kendime bile yalan söyledim.”
“Sen yalan söylemeyi böyle öğrendin Mina.” Mırıldanışı kulağıma bir ninni gibi gelirken gülümsedim.
Özlem. Dipsiz bir kuyuda karanlığa karşı verdiğin savaşın bir diğer yüzüydü. Aynaya yansıyan kırık parçalarımdan birinin birleştiğini hissettim. Hislerim dedi bir yanım. Hislerime yeniliyordum ve bu beni içinde bulunduğum durumdan sıyırıyordu.
Askerlerin hisleri olmaz.
Senin hislerin olamaz.
Kendi içimde kendime tekrar ettiğim cümleler büyürken kollarımı ona daha sıkı sardım. Bedeninden bana yayılan sıcaklığında beş yılımız gizliydi. Şu an kalbimin üzerinde özlemden başka hiçbir his yoktu.
Zihnimde ise yalnızca Akın’ın bana söylediği cümleler dolaşıyordu. Yenildin, diyordu. Orada bir yerde gözleri vardı. Kahve gözleri alayla bana bakıyordu. Ruhun için savaş diyordu.
Ruhun için savaş.
“Şşş…” Derin bir nefes aldığımda saçlarımda dolaşan ellerini durdurarak beni avutmak istercesine mırıldanmıştı. Gözümden tek bir damla yaş akmazdı ama iç çekişleri içinde büyük bir yangın taşırdı. Bunu en iyi o bilirdi. Buraya gelebilmek için pek çok şeyi feda etmiştik. Kendimizi yok etmiştik. Benim savaşıma benden daha çok sahip çıktığı anlar oluyordu.
“Getirdim,” dedim benden istedikleri belleği kastederek.
“Biliyorum.” Birkaç adım uzaklaştı.
“Sen getirdin mi?” derken gözlerinin içine baktım. Mavi gözleri odanın içindeki aydınlatmanın yüzüne yansımasıyla parlıyordu. Pürüzsüz yüzü ona ayrı bir hava katıyordu. Üzerinde üniforması vardı.
İki farklı kutup.
Akın’ın A.S.P.’deki konumu her ne ise On Altı’nın M.A.F.’teki konumu oydu. İki uç noktada iki farklı adam. Avcumun içindeki belleği ona uzatırken konuştum.
“Verdiklerini alayım.”
“Üst kurul sana değerli bir dosya gönderdi Mina,” dedi bana ismimle seslenerek. Bu isim artık bana Akın’ı hatırlatıyordu.
“Efsun,” diye düzelttiğimde kaşlarının çatıldığını gördüm.
“Peki,” diye mırıldandı ve masanın üzerindeki belgeyi elimdeki belleğe bakarak bana uzattı. Kalbim, yaşanılacak olan ihtimallerin altında ezilirken elimdeki belleği aldı ve ben de onun elindeki siyah dosyayı kavradım.
Onlara bir parça vermiştim. Bana savaşım için bir parça vermişlerdi. M.A.F.’e dahildim fakat hiçbir zaman onların olmamıştım. Benim savaşım herkesten ayrıydı. Savaşlarda hislere yer veremezsin derler.
Benim savaşımı hislerim başlattı.
Benim savaşımı geçmiş başlattı.
Karşımdaki adama aldırmadan dosyanın üzerinde yazan isme baktığımda yüzümde düz bir ifade oluştu. Yaşanılacakları görebiliyordum. Yıkımı hissedebiliyordum. O yıkımın altında kalacağımızı biliyordum. Fakat sonu ölüm bile getirse vazgeçmeyecektim.
Dosyanın üzerinde siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Fotoğraftaki tanıdık yüz bana nefretle bakıyordu. Altında yazılı olan isme ve soy isme baktım.
Akın Mir Safkan
13 Ocak 1991
Tam kurtulduğunu düşündüğünde,
Sen şimşek çaktı zannediyorsun,
Ama gökyüzü yırtılmış,
Akıyor zafer kanları toprağa.
Dolu bir silah gibi arkanda geçmiş,
Sen bitti sanıyorsun.
Şimdi derin bir nefes al, nefes al.
Kaçamazsın,
Saklanamazsın,
Nefesini tut,
Gözlerini kapat,
Gökyüzünden yüzüne akan kanı hisset.
Bu savaşın sesi.
Savaş daha yeni başladı.
[1] Tommee Profitt adlı sanatçının “Sound of War” şarkısı.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.