BÖLÜM 7
Ölüm, en güçlü insanın bile alt edebilen bir yaşam döngüsü. Var olmanın bedelini yok olmakla ödüyorsun ve sonun baş etmeye çalıştığın doğanın içine karışıp yok olmak oluyor. Sahip olduğun her şeyi, amacını, inancını varlığınla tükettiğinde gözlerin kapanıyordu.
Toprak ve ölüm.
Bu iki kelime zihnimin içinde yok oluşu ve sonsuzluğu sembolize ediyordu. Boğazımın üzerine dayanan bıçağı Akın ellerinde tutuyordu. Ölüme birkaç adım uzaklıktaydım. Sırtımı, göğsüne yaslamış, kalbimi kalbine siper etmişti.
Kalbimi, kalbine siper etmişti.
Bunu ölsem unutmazdım.
Avuçiçlerim stresten terlemişti. Kalp atışlarını ve kanındaki hızlanmayı hissedebiliyordum. Soğuyan tenime bastırdığı bedeni irkilmeme sebep olurken karşımdaki adamın gözlerinin içine endişeyle bakıyordum.
“Yapamazsın,” dedim fısıldayarak. Sesimi yalnızca Akın’ın duyduğunu biliyordum. Bana bir cevap vermedi.
Sustu.
Ondan bana karşı daha ağır nasıl bir darbe gelebilirdi bilmiyordum.
“Silahını bırak,” dedi biraz önce Mete diyerek seslendiği adama. Bıçağın ucunu boğazıma doğru bastırdığında tenimin sızladığını hissetmeye başladım. Ellerim boğazıma sarılı olan eline yapıştı. Nefes alış verişlerimi düzeltmeye çalıştım. Ayağımı bacağının arkasına doğru yerleştirdim.
Mete’nin gözlerinde en az bende olduğu kadar panik vardı. Bu gece buradan sağ çıkmak istiyordu fakat Akın’ın buna izin verip vermeyeceğinden emin değildim. Mete’nin elindeki silaha güvenmiyordum. Kendi canı için her şeyi yapabilir gibi gözüküyordu.
“Bırak gitsin,” dedim Akın’a yeniden mırıldanarak. “Söz veriyorum hangi deliğe girersen girsin bulacağım onu. Bırak gitsin.”
Ölemezdim, şimdi değil.
Akın yeniden ses çıkarmadığında olacakları önemsemeden usulca bacağının arkasına yerleştirdiğim bacağımı öne doğru çektim ve bacağının kaymasına, kollarının gevşemesine sebep oldum.
“Ah!” Akın, sendeleyip arkasındaki duvara doğru düşerken dirseğimi göğsüne geçirerek elindeki bıçağı kendimden uzakta tutmaya çalıştım. Elinde silahla bekleyen Mete’nin gözlerindeki korku silinmişti.
“Siktir git şuradan!” diye bağırdım Akın yerinden doğrulurken. Elimi yüzüne doğru savurdum, attığım yumruğu tutarak beni geriye doğru ittiğinde Mete kapının pervazına yaklaşmıştı. Odanın içindeki büyük koltuğa çarpan sırtım acı içinde sızlarken boğazımdan aşağıya süzülen kanı hissedebiliyordum. Bıçağı bastırdığı boğazım hafifçe kanıyordu. Bıçak kesmemişti fakat kanatmıştı.
Gözleri odanın içinde son kez dolaştığında Akın’ın ona doğru hareket edeceğini sandım fakat üzerinde bir silah vardı ve Akın silahsızdı. “Büyük oynadın evlat,” dedi sanki birkaç dakika önce korkulu gözlerle baktığı adam şu an küçümseyerek göz gezdirdiği adam değilmiş gibi.
Mete elindeki silahın emniyetini açtığında bakışlarım Akın’a döndü. Düştüğüm yerden kalkarak ona doğru atıldım ve Akın’ın kollarına tutunarak onu yere doğru çektim.
Odanın içine sıkılan kurşun bana tanıdık bir hissi miras bıraktı. Tek bir kurşunun ardından gelen boş emniyet sesi silahın içinin boşaldığını anlatırken Akın onu ittiğim yerden doğrularak kapıya baktı. Mete elindeki silahı odanın içine fırlatarak koridora doğru gittiğinde dudaklarımdan kısık bir inilti döküldü. Elim, karnımın sağ bölgesine giderken diğer elimi yere yaslamıştım.
Yere yasladığım sağ kolum bedenimin ağırlığından ötürü uyuşurken Akın’ın kapıya tekme atarak bağırdığını işittim. “Sikeceğim!”
Gözlerimi acının verdiği hisle sıkıca kapattım ve derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Kurşun sıyırmıştı fakat tenim yanıyordu. Daha önce vurulduğum olmuştu, bu yüzden bu hissi tanıyordum. Tenimi yakan kurşunun orada kalıcı bir iz bırakacağını biliyordum.
Akın’ın bakışları bana doğru döndüğünde ayağa kalkmıştım. “Sen yaralandın mı?” dedi hiddetle bana doğru yürürken. “Amına koyayım, kurşun yarası mı o?” Akın telaşla koluma uzandığında geriye doğru adımladım.
“Siktir git,” dedim tükürür gibi çıkan sesimle. Boynumda bastırdığı bıçağın açtığı yaranın kan izi vardı. Elbisemin üzerinde sıyıran kurşunun akıttığı kanın lekeleri vardı ve kan lekeleri bacaklarıma doğru süzülüyordu.
“Senden hiçbir bok istemiyorum,” dedim birkaç dakika önce sırtımı çarptığım tekli koltuğa oturarak. Elimin üzerinde kendi kanım vardı ve kan akışını durdurmam gerektiğini biliyordum. Elim, elbisemin yırtmacına doğru uzandı ve iki elimle sıkıca kavradığım yırtmacı çekerek yırttığımda odanın içinde kumaşın sesi yankılandı.
“Aptallaşma,” dedi Akın bana karşı çıkarak. “Buradan yine benimle çıkacaksın.”
“Seninle hiçbir şey yapmayacağım!” Ona sesimi yükseltirken koparttığım kumaş parçasını karnıma doluyordum. “O siktiğimin bıçağını boğazımı dayadığın andan sonra seninle hiçbir şey yapmam.”
“Yeter!” dedi sinirle ve elleri kollarıma uzandı. “Sikeceğim seni de inadını da. Burada misafir değilsin, esirsin. Arkandaki hangi boka güveniyorsan bunu aklına soksan iyi edersin. Şimdi ölmemek için benimle geleceksin.” Ağzımı açmama izin vermeden ekledi. “Seni öldürmeye de kalksam dediğimi yapmak zorundasın. Seni de güç gösterini de izlemeye vaktim yok!”
Onu ilk kez bu kadar gerçek gördüğümü hissediyordum. Kurduğu cümleler oynadığı oyunun sonuna geldiğimizi anlamama sebep olsa da geri adım atmadım. Kollarını tutan ellerinden kurtulmaya çalışırken sızlayan yaram ağzımdan bir çığlık dökülmesine sebep oldu.
“Orospu evladı!” dedim sinirle. Bedenimi tutan elleri sıkılaştı ve beni kucağına aldı. Ellerimde, gömleğinde, bacaklarımda kanım vardı. Üzerimdeki kan onun üzerine bulaşırken buna aldırmadan beni kucaklamıştı. Başımın ağrıdığını, karın bölgemin uyuştuğunu hissediyordum.
“Tekneyi yanaştırın, arka kısımdan çıkacağım. Otel kısmına geçip dışarıdan dolanacağım, otel görevlilerini halledin.” Akın boşluğa konuştuğunda kulağında kulaklık olduğunu anladım. Bana içeriyle iletişimleri olmayacağını söylemişlerdi fakat zaten buna inanmamıştım.
Karnımdaki acının büyüdüğünü hissediyordum. Belime sıkıca bağladığım kumaş parçası kanamanın yayılmasını engellerken sağ bacağım çırılçıplak kalmıştı. Bu gece de ölmeyeceğimi biliyordum. Daha erkendi, şu an değildi.
“Çıkış yolu bulamasaydın, boğazımı kesecek miydin?” dedim merdivenlerden inen Akın’a. Ona karşı öfkem dinmeyecekti. Ona karşı hislerim değişmeyecekti. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir belirsizlik vardı. Akın Karasu gerçek anlamda kimdi, çözemiyordum.
“Bundan emin olamazsın.” Sorumu kısık sesle cevapladı. “Buna inanmıyor olsaydın kurtulmaya kalkışmazdın,” diye ekledi. Dudaklarımda acı dolu bir tebessüm oluştu. Karnımdaki acıyı unutmaya çalışıyordum.
“İnanmamam için bana bir sebep vermedin,” dedim ona içten bir cevap vererek. Haklı olduğumu biliyordu. O ve ben iki ayrı kutuptuk. Esir gördüğü, kullanıp atacağı bir denektim. O ise yok etmeye kalktığım üssün bir askeriydi, parçasıydı ve hatta belki de çok daha fazlasıydı.
Sarayın içinden ayrıldığımızı tenimi ürperten rüzgârla anlamıştım. Gözlerimi, hissettiğim acıyı bastırmak istercesine kapattım. Akın’ın cümleleri zihnimin içinde yankılanırken bu gece yaşanılanların bedelini ödeyeceğimizi biliyordum. Çünkü öldürmeyen her darbe bedel ödetirdi.
O bedeli ödemeye hazır mıydık, bilmiyordum. Kollarının arasında durduğum adam bir yabancıydı, bir düşmandı, nefretti. Tam karşımdaydı. Gözlerimi sıktım, bu acı tanıdıktı.
İlk kurşun, on beş yaşındayken kolumu sıyırıp geçmişti. Akademinin verdiği eğitimlerden birindeydim. O dönemde A.S.P.’nin en büyük potansiyel silahıydım ve üretildiğim bu üste eğitiliyordum. Akademi, sekizer kişilik gruplar oluştururdu. Bu gruplarda eğitim alırdık fakat eğitim aynı zamanda bir yarış demekti. Eğitimi tek bir kişi tamamlayabilirdi. Tek kişi hayatta kalma şansını elde ederdi. Başarısız olanlar öldürülür ya da çalıştırılırdı. Her iki durumda da bir hiçten ibaret olurdunuz.
Bu kapının ardında hâlâ sosyalizmden, adaletten ve savaşlardan bahseden onlarca insan varken sizler bir ütopyanın içinde yok edilirdiniz. Gözlerimizden akan yaşları silerken başarısız olduğumuzda kapatıldığımız kapsüllerde sinir krizi geçirenleri hatırladım.
“Biz de bir annenin çocuğu değil miyiz?” diye ağlardı Fulya. Ve Uras ona sarılırdı.
Biz de bir annenin çocuğu değil miyiz?
Biz de bir babanın canı değil miyiz?
Bizim de bir kardeşimiz yok mu?
Birbirlerine tutunurlardı. O kapsülün içinde gözyaşları akarken sıkıca tutarlardı ellerini. Hepsi bir annenin evladıydı. Hepsi bir babanın can eviydi.
Bense yapayalnızdım.
Kabullenmek zor oluyordu fakat yok saymak kadar acıtmıyordu. Ben, bir amaç için vardım. Benim bir ailem yoktu, hiç olamazdı. Kalbimde bir boşlukla yaratılmıştım. Orada, anlamını hiçbir zaman kavrayamayacağım kelimeler vardı.
Aile. Kardeş. Anne. Baba. Dost.
İnsan.
İnsan olmak ne demek bilemezdim.
Bu yüzden acı beni güçlendiriyordu. Çünkü tutunacak bir dalım kalmadığında acıya tutunurdum. Kapsülün beyaz zeminine akan kanımda dolaşırdı parmaklarım. Bir hayal portresi çizerdim.
Küçük kızım, sen hayal kur, çiz dünyaya mutluluk portreni.
Bir gün herkes ödeyecek geçmişin bedelini.
Çok küçük yaşta öğrenmiştim acıyla baş etmeyi. Acıyı sahiplenmeyi. Sahiplendiğim acının beni büyüteceğini. Bu yüzden tenimi sıyırıp geçen kurşun bana yabancı değildi. Bu sızı yabancı değildi. Karnımı kanatan kurşunu, kollarında yürüdüğüm bu adamdan daha iyi tanıyordum.
Gözlerimi hafifçe araladığımda arka bahçeye yanaşan yata binmek üzere olduğunu fark ettim. Korumalardan biri bize doğru hareket etse de Akın’ın bakışları onu durdurdu.
“Aşağıda ilkyardım seti var Akın Bey,” dedi takım elbiseli korumalardan bir tanesi. Gözlerimi yeniden kapattım. Yorgun hissediyordum. Acıyı hissetmeyi bırakmıştım çünkü alışmıştım. Fakat içimde teslim olmak istediğin derin bir uyku vardı. Gözlerimin önünde, odanın bir köşesinde dizlerine karnına doğru çekmiş siyah saçlı kız oturuyordu. Bacaklarında çizikler vardı. Yere kanı akmıştı. Kendi kanıyla oyunlar oynuyordu.
Bu anı gözümün önünden silemedim.
Bazen anılar, bir kurşundan izinden daha kalıcı daha can alıcı olurmuş, anladım.
Akın’ın yatın merdivenlerini indiğini hissettikten birkaç dakika sonra sırtım yumuşak yatak yüzeyiyle buluştu. Yatın alt kısmındaki odaya alınmıştım. “Acıyor,” dedim kendime hâkim olamayarak.
“Şşş,” dedi Akın ve gözlerimi araladım. Üzerinde yalnızca beyaz gömleği vardı. Siyah ceketini çıkarmış, kravatını gevşetmişti. Kol düğmelerini açmış, gömleğinin kollarını yukarıya doğru sıyırmıştı. İlkyardım çantasının içinden malzemeleri çıkarırken derin bir nefes aldı. Bir eli kirli sakallarına uzandı ve çenesini sıvazladı. Oldukça gergin gözüküyordu.
Boğazıma bıçak dayamışlığı vardı. Benim için neden endişelendiğini anlamlandıramadım. Oyun oynayacak bir konumda değildik. Bana iyi gözükmesi gereken konumda değildi. Ardından ne olduğunu kavrayamadığım malzemeler çıkardı. İçlerinden yalnızca sargı bezini tanıyabildim. Belki… biraz incelesem anlayabilirdim fakat acıdan hiçbir şey kavrayamıyordum.
Yatağın yanına doğru eğilerek yere, dizlerinin üzerine oturdu ve eli kendime sardığım elbisenin kumaşına uzandı. Kumaşı açarken bir eli sırtıma doğru uzandı ve sırtıma destek vererek yavaşça yatakta yükselmeme yardım etti.
“Elbiseni keseceğim,” dedi önden beni bilgilendirerek. Tepki vermedim, tepki verebilecek bir durumu içinde değildim. Tenimin yandığını hissediyordum. Yakıcı his, karnımın kasılmasına sebep olurken nefes alış verişlerim hızlandı.Alışıktım. Bütün bunlara alışıktım.
Akın ilkyardım kutusundan çıkardığı makasla elbisemi keserek kollarımdan sıyırdı. Elbise iki yanımdan yatağa düşerken yalnızca iç çamaşırlarımla kalmıştım. “Biraz acıyacak,” diye mırıldandı elindeki pamuğu yarama yaklaştırırken. Tenime değen pamuk yaramın yanmasına sebep olunca bedenim kasıldı.
“Ah!” Dudaklarımdan dökülen acı çığlık gözlerimi kapatmama sebep olurken başımı iki yana salladım. “Hayır,” diye mırıldandım. “Hayır, acıyor.” Yavaş yavaş alıştığım acı zaman zaman sızlasa da ilk dokunduğu andaki gibi hissettirtmedi. Eli, ince belimi kavradı. Bir diğer eliyle yaramı temizlemeye devam etti.
“Sıkıntı yok, risksiz bölge, saracağım ve geçecek,” dedi çocuk avutur gibi. Aynı cümleleri on beş yaşıma kurmak istedim. Bizim yaramızı saracak hiç kimsemiz yoktu. Kanımızla oyunlar oynar, ölmeyi beklerdik.
Küçük kızım, saracağım yaralarımızı. Öldüreceğim bize acı çektiren geçmişi.
Sargı bezini açarak karnımın üzerine koyduğunda zor kısmın bittiğini anlamıştım. Gözlerim kapalıydı fakat çıplak belimde elini hissedebiliyordum. Yavaşça belimi kaldırdı ve sargı bezini doladı. Ellerimi omuzlarına doğru uzattım. Büyük, geniş omuzlarına uzanarak tutundum. Sargı bezini birkaç defa bedenime sardı ve sonuna geldiğinde ucunu ustaca bağladı.
“Ufacık bir sıyrık,” dedi beni rahatlatmak istercesine. “Geçti gitti, sabaha unutacaksın.”
“Yalan söyleme,” dedim gözlerimi aralayarak. “Unutmayacağım.” Kanım gömleğine bulaşmıştı. Ben çocukken kendi kanımla resimler çizerdim, şimdi bir başkasının gömleğinde benim kanım vardı. Bakışları gözlerimin takıldığı noktaya döndüğünde üzerindeki kana baktı.
“Sıkıntı edilecek bir şey değil,” dedi bunu dert ettiğimi zannederek.
“Akın Bey?” Kapı çalındığında eşzamanlı olarak ardından gelen ses ona cevap vermeme engel oldu. Akın ayağa kalkarak kapıya doğru ilerledi ve yatın kapısını kendisinin geçebileceği kadar aralayarak dışarıya çıktı. Bir eli aralık olan kapıdaydı, tamamen açılmaması için tutuyordu.
“Sahile yanaşın ve herkes yatı boşaltsın. Kaptan da dahil.”
“Ama…” Karşısındaki adam sözüne devam etmediğinde bunun bir emir olduğunu anlamıştım. “Hemen Akın Bey.” Açık olan kapıdan duyduğum sesler bir süre daha burada, onunla olacağımı anlamama yetmişti.
“Sen biraz dinlen,” dedi başını aralık olan kapıdan içeriye çevirerek. “Ben halledip geleceğim.” Ona bir cevap vermedim. Şimdi burada iki dost gibiydik. Fakat birkaç saat önce boğazıma bir bıçak dayamıştı. Onu yere çekmiştim, vurulmuştum. Bu yara, onun yüzünden açılmıştı.
Tanışalı neredeyse bir hafta olmuştu fakat çok uzun süredir varlığından haberdardım. Yolumuzun kesiştiği bir aralık gecesi, beni yağmurun yaptığı sert zeminden kaldırdığında bir düşman olarak tam karşımda duracağını biliyordum. Bir anın yaşanacağını bilmekle onu yaşamak aynı şey değilmiş. Bunu bir kere daha öğrenmiştim çünkü Akın Karasu benim bildiğimin çok daha dışındaydı.
İki farklı kutupta, aynı konumdaydık. Fikirlere inanan insanlar değil, fikirler kötüdür. Kurumlara çalışan insanlar değil, kurumlar kötüdür. A.S.P.’ye çalışıyor olmaları, orada görev alıyor olmaları hepsinin kötü bir insan olduğunu göstermezdi fakat iyi de olamazlardı. Herkes kendi doğruları için savaşıyordu.
Onlar insan ırkının başında olmak istiyordu. Her insanı potansiyel insan ve mekanizma haline getirmek, yönetmek istiyorlardı ve bunları isterken kendilerine göre haklı argümanları vardı. Savaşları bitireceklerdi çünkü tek olacaklardı. Yönetemedikleri herkesi yok edeceklerdi. Dünyada yalnızca klonlar kalacaktı ve neslin tükenmesi tehlikesi durumunda kontrollü doğumlar planlanacaktı. Ölümler, onların planları dahilinde gelişecekti. Tek bir dünya istiyorlardı, tek bir yönetici istiyorlardı.
Bizse bunun mümkün olmadığını, olduğu takdirdeyse var olma hakkına sahip bütün insanların yaşamlarının ve iradelerinin elinden alındığını düşünüyorduk. Yönetemedikleri ve tamamlayamadıkları Üç Yüz Seksen numaralı klon, onların tam karşısındaydı. Böyle tek adama dayalı yönetimdense neslin tamamen yok edilmesini savunurdum çünkü iradesi olmadığı sürece yaşamın bir anlamı yoktu.
Akın, bu kötülüğün neresindeydi, bilmiyordum. Tek bildiğim insanlığı, varlığı, çocukları hiçe sayan bu oyunun bir parçası olduğuydu. Bu oyuna hizmet edecek kadar kalbinde bencillik taşıdığıydı. İnsan olmadığımı ima ettiği ben bile onların yaşam hakkını savunurken o kontrollü yaşamın yanındaydı. Ve hatta belki de hepsini planlayan oydu. Bilmiyordum.
Yakuza kod adının arkasına saklanan bir canavar, bu sistemin başındaydı. Hiç birimizin ulaşamadığı bir noktadaydı. Kimliğini bilmiyorduk. Neye benzediğini bilmiyorduk. Sadece savaşıyorduk. Hepimizin yaşam hakkı için yapıyorduk bunu.
Bense bütün bunların dışındayken yalnızca kendim için atıyordum adımlarımı. Yolun sonunda beni koruyup kollayan kuruma yaşam bedelini ödemek vardı. Normalleşmek istiyordum. Benden normal olma hakkını alan bu insanlara bedel ödetmek istiyordum.
***
Gözlerimi araladığımda yatakta tek başıma değildim. Çift kişilik büyük yatakta yanımda Akın uzanıyordu. Üzerindeki gömleği çıkarmıştı. Odanın içinde klima çalıştığı için odanın sıcaklığı normaldi ve ikimiz de üşümüyorduk. Üzerimde iç çamaşırlarım vardı. Kendimi geriye doğru çekmek istesem de karnımdaki sızı buna engel oldu. Birkaç güne geçecekti, biliyordum. Yanımdaki adama sormam gereken bir hesap vardı. Açtığı yarayı sardı diye ona minnet duymayacaktım.
“Uyandın mı?” Hareket etme çabamın ardından yanımda yatan Akın’ın uykulu sesi ilişti kulağıma. Uykusu oldukça hafifti.
“Su ver,” dedim derin bir nefes alarak. Bir elini başının altına koymuştu. Gözlerini hâlâ açmamıştı. Kaşlarını yukarı doğru kaldırarak gülümsediğinde kaşlarımı çattım. “Neden gülüyorsun, su versene.”
“Asabi haline döndüğümüze göre daha iyisin Mina,” dedi gözlerini açmadan.
“Aynen, çok iyiyim. Senin yemen gereken kurşun tenimi sıyırdı geçti. Baya iyiyim şu an. Öleceğim iyilikten.”
“Abartma da uyuyalım,” dedi kımıldamadan.
“Su versene insafsız herif!”
Gözlerini açarak bana doğru döndüğünde aramızdaki birkaç santimlik mesafeyi açamadım. Gözlerine ilk kez bu kadar yakından bakıyordum. Büyüyüp küçülen gözbebeğine takılan gözlerimi başka bir yana çeviremezken mırıldandı.
“Suya muhtaç olmama sebep olan kadın olacaktın.” Dün ona söylediklerimi yüzüme vuruyordu.
“Benim zehrim dilimde Akın,” dedim ona gerçekçi yaklaşarak. “Ama sen hiç konuşmazsın, böyle bir anda yaralarsın insanı.”
“Her yara öldürmez ama,” dedi elini saçıma doğru uzatırken. Çatılan kaşlarım gevşedi. Yüzüne baktım. O kadar gerçek bakıyordu ki karşımda değil, yanımda yürüdüğüne inanacağımı hissettim. Gözlerimin önüne düşen saçımı geriye doğru iterken mırıldandı.
“Bir damla.” Başparmağı gözümün altını okşuyordu. “Acıdan ölecektin ama bir damla yaş akmadı gözünden.”
“Öyle kolay ağlamam ben,” dedim gülümseyerek. Öyle hemen ağlayamam ben. O kadar çok ağladım ki ağlayacak hiçbir şeyim kalmadı benim.
“Acıdan kıvranıyordun Efsun,” dedi. “Acıdan iki büklümdün bir damla yaşın akmadı.” Yakalandın dedi geçmişim.
“Suyumu verir misin?” dedim bu konuyu kapatmasını umarak. Derin bir nefes aldı ve başparmağını gözlerimin altından çekti. Yüzümde, dağılan makyajım vardı. Berbat gözüktüğümü tahmin edebiliyordum. Üzerimde siyah iç çamaşırlarım vardı. Göbeğimi kapatan sargı bezi hafif kanlanmıştı. O bana su alırken fark ettiğim gerçekle mırıldandım.
“Biz hâlâ teknede miyiz?”
“Öyleyiz.” Elindeki küçük su şişesinin kapağını açarak bana uzattı. Elindeki suyu aldım. Odayı yeni yeni inceleyebiliyordum. Yatın alt katında bulunan çift kişilik odada geniş bir yatak ve küçük bir dolap bulunuyordu. Yatağın yanında küçük bir buzdolabı da vardı. Dolabın tam karşısını boydan boya ayna kaplıyordu fakat yatağın o tarafı görmüyordu. Bu yüzden yüzümü göremiyordum. Sudan birkaç yudum alıp kapağını kapatarak Akın’a döndüm.
“O bıçağı neden boynuma dayadın?” Boynuma pansuman yapmamıştık. Muhtemelen kabuk bağlamıştı.
“Uslu dursaydın hem adamı yakalayacaktım hem sana zarar gelmeyecekti,” dedi yatağa yeniden oturarak.
“Öyle kolay rehin alamazsın beni,” dedim onunla dalga geçerek. “Planını bana başından anlatsaydın sana uyum sağlardım ama o an güvenemezdim. Biz aynı yolda yürümüyoruz Karasu, unuttun galiba.”
“Aynı yolda yürümüyorsak.” Yüzünü bana çevirdi. “Neden beni korudun?” Bakışları yaramı işaret ettiğinde ona cevap verdim, bu sorunun başka bir cevabı yoktu.
“Çünkü o adamı kapıya ben götürdüm. Senin dengeni ben bozdum. Öleceksen bile o an benim yüzümden olmamalıydı.”
“Kurşunun sana gelme ihtimalini hesaba katamadın ama,” derken elimdeki su şişesini alarak yanımızdaki mini buzdolabının üzerine koydu.
“Katmış olsaydım ölüyor olman umurumda olmazdı.”
“Çünkü ölmekten korkuyorsun.” Bu bir gerçekti fakat söylediği kadar yalın değildi.
“Yalnızca bedel ödetmeden ölmek istemiyorum Akın,” dedim ona dürüst davranarak. Bir süre bana cevap vermedi. “Yoksa ben her gün ölümün kıyısında dolaşıyorum.”
“Yara aldın,” dedi Akın ani bir farkındalıkla. “Akademi? Yaşam fonksiyonlarındaki durulma akademiyi etkiliyordu.”
“Konumum akademinin dışında.” Gülümsedim. “Merak etme, sıkıntı yoktur. Yalnızca merak ederler.”
“Kimler?”
“Bilmem?” Elimi iki yana açtım. “Belki arkadaşlarım, belki askerlerim. Ama bir savaştaysak benim de yoldaşlarım vardır.”
“Bu yolun nereye varacağını merak ediyorum,” dedi derin bir nefes alarak. “Sonunda ne olacak?”
“Kime?” dedim merakla. “Sana mı? Bana mı? Onlara mı?”
“Hepimize,” dediğinde gülümsedim.
“İkimizden biri kazanacak,” dedim. “İki taraftan biri yok olacak. Biri pes edecek ama kim kazanırsa kazansın iki taraf da büyük kayıplar verecek.”
“Değer mi bütün bunlara?”
“Bunu sorman gereken kişi ben değilim Akın. Kendinsin. Benim seçim hakkım yoktu. Ben bunun içine doğdum. Sense…”
“Bense ney Mina?” Gözlerimin içine baktı. “Benim seçim hakkım olup olmadığı ne belli? Bense ney…”
“Şimdi bakmadan gitsen ardına, ne kaybedersin?” Belki önceden seçim hakkı yoktu fakat şu an vardı.
“Neyin içinde olduğumuzun farkında bile değilsin,” dedi. “Sen bu savaştan sıyrılmamı değil, senin tarafında savaşmamı istiyorsun. Bu soruyu aynı tarafta olsak bana sormayacaktın. Üstelik biliyorsun, şimdi arkama bakmadan gitsem cesedim ya bir göl kıyısında bulunur ya da talihsiz bir araba kazasında.”
“Haklısın belki.” Ona bir an için gerçekten de hak verdim. “Fakat yine de ölmek istemediğiniz hatta bir başkasının ölümü üzerine kurulu olan savaşınızı kabullenmeyeceğim. İnsanlığı yok etme çabanıza sessiz kalmayacağım.”
“Belki de bunları konuşman gereken tek yer akademidir Mina,” dedi Akın konuyu kapatarak. “Ben değilimdir. Spesifik olarak yalnızca neden beni hedef aldığını anlamıyorum, bu nefreti Ares’e gösteriyor musun? Ya da Beril’den böylesine nefret ettin mi?” Tam konuşacaktım ki parmağını dudağımın üzerine götürdü.
“Şşş,” dedi yeniden. “Dur ben söyleyeyim. Oyunu benim kurduğuma inanıyorsun. Ben yaptım sanıyorsun fakat her şeyin başında olmak için oldukça gencim.”
“Yönetiyorsun ama?” diye ona karşı çıktım. “İstediğinde kapının önüne onlarca araba diziyorsun. Böylesine önemli bir toplantıya belinle silahla giriyorsun. İstediğinde savaş açıyorsun. Dur dediğinde duruyorlar, sınırları zorluyorsun.”
“Sen de yapıyorsun aynılarını?” dese de geri adım atmadım.
“Ben onların düşmanıyım Akın. Ben sizin karşınızdayım ve sizi tehdit ediyorum.” Kaşlarını kaldırarak güldüğünde mırıldandım. “Neye gülüyorsun?”
Bir cevap vermedi ve oturduğu yerden kalktı. “Sana yemek getireyim Mina,” dedi yalnızca. Ve buzdolabına doğru eğildi. Üstelemedim, ne demek istediğini sorarak onu zorlamadım. Bu gece konuşulanlarda eksik parçalar olduğunu hissediyordum fakat dile getirmedim.
“Sandviç var dolapta, uyar mı sana?”
“Denizin ortasında olduğumuza göre uymak zorunda gibi, saat kaç bu arada?”
“On bir olmak üzere,” dedi dolabın kapısını kapatırken.
“O kadar uzun süre uyudum mu?” Sorum üzerine başıyla beni onayladı.
“Arada sayıkladın gibi oldu ama anlayamadım ne söylediğini,” dediğinde omuz silktim. Eline aldığı sandviçle meyve sularını buzdolabının üzerine koyduktan sonra kollarımdan tutarak beni yukarıya doğru kaydırdı ve sırtımı yatağın başlığına yaslamama yardım etti.
Sandviç paketini bana doğru uzattığında uzattığı paketi aldım. Ardından meyve suyunu açarak pipeti yerleştirdi ve önüme koydu.
“Vay be,” dedim gülerek. “Dün Çırağan Sarayı’nda yemekteyken bugün yatta meyve suyu ve sandviçe talim.” Başını iki yana sallayarak güldüğünde açtığım sandviç paketinden bir ısırık almıştım. Soğuk sandviçin içinde kaşar peyniri ve salatalık vardı. Soğukluğundan ötürü dişlerim kamaşırken birkaç yudum meyve suyu içtim.
“Yemekleri sen yapsaydın iyiydi,” dedim ilk gün pişirdiği yemeği ima ederek. “Tam bir aile babası yemeğiydi gerçekten.” Sandviçimden bir ısırık daha aldım.
“Annem yapardı,” dedi beklemediğim bir yerden vurarak. Karnıma yumruk yediğimi hissettim. “Küçükken yani, severdi de yapmayı. Ben de severim, kolayıma geliyor yapması.”
“Aileni tanıyor musun?” dedim kuru fasulye meselesini bir kenara bırakarak.
“Hatırladığım kadarıyla,” dedi fakat bu sefer konuşurken bana bakmıyordu. Yediğim sandviçi bırakmıştım. İştahım kaçmıştı.
“Çocukken mi alındın?” Bu soruyu korkarak sordum.
“Bu işin içine doğdum,” dedi beni ikileme düşürecek bir cevap vererek. “Bunun için yaratılan tek çocuk sen misin sanıyorsun Mina?” Ona bir cevap veremedim. Neyin doğru neyin yalan olduğunu anlayamıyordum çünkü yumuşak karnıma oynuyordu.
“Her ne olursa olsun çocukluğun adına üzüldüm,” diye mırıldandım ve içten bir istekle ekledim. “Bana ailenden bahsetsene biraz.” Benden böyle bir şey isteyecek olsa yapar mıydım, bilmiyordum.
“Öyle çok tanımıyorum onları,” diyerek doğru olduğunu bilip bilmediğim bir cümle kurdu. Anlattıklarının doğruluğunu hiçbir zaman ölçemeyecektim fakat yalan ya da gerçek aile hikâyeleri dinlemeyi severdim. Bunun nasıl bir his olduğunu, nasıl bir tepki doğurduğunu anlamama sebep oluyordu.
“Annem uzun boylu, sarı saçlı bir kadındı. Doğal sarı saçları vardı. Güneşte altın gibi parlardı. Yüzü hafif yuvarlaktı. Çok uzun süre ikimiz tek başımıza yaşadık.” Koltuğun üzerinden sigarasını alıp bana doğru döndü ve devam etti. “Bütün derdi ve tek varlığı bendim çünkü benden önce doğan kardeşlerim ölmüştü.”
“Tanımıyor musun hiçbirini?”
“Hayal meyal hatırlıyorum.” Sigarasını yaktı. “Bende bir kardeş kavramı yok, yani ama anne kavramı var,” dedi ve sigarasını içine çekti.
“Sendeki anne kavramı nedir peki?” diye mırıldandım ve elim yatağın üzerine bıraktığı sigara paketine uzandı. Paketi kavrayıp içinden bir sigara çıkardım. Dudağımın arasına yerleştirdiğim sigarayı Akın elindeki çakmakla yaktı.
“Ona bu oyunda bir taş verebilecek olsaydım kaleyi verirdim.” Benim anlayabileceğim bir şekilde konuşuyordu. “Anne korumak demek. Zırh demek, yara almaman demek. Kanasa da acımaması demek.”
“Hiç yaran olmaz mı annen?” İçime çektiğim sigara ciğerlerimi doldururken sorduğum soru duraksamasına sebep oldu.
“Olur elbet Mina,” dedi mırıldanarak. “Ama benim annem olmadı, belki yaşasaydı olurdu ama bunun için ona bir fırsat bile sunulmadı.”
“Çocukken nerede yaşıyordunuz?” Derin bir nefes aldım. Elimdeki sigaranın külünü Akın’ın yatağın üzerine koyduğu karton bardağın içine silkeliyordum.
“Bir sahil kasabası,” dedi mırıldanarak ve kendisini sırtüstü geriye atıp yatağa uzandı. Gerilen karnında kasları belirginleşmişti. Üzeri hâlâ çıplaktı, elinde sigarası vardı. “Sahile inerdim çok, oyunlar oynardım. Annem yüzmeyi çok severdi. Hava genellikle sıcak olurdu. Benimle oyunlar oynardı.”
“Senin ailen iki kişilik miydi?” dedim bunun onu yaralayıp yaralamayacağını umursamayarak. “Hiç babandan bahsetmedin?”
“Babamı tanımadım çünkü,” dediğinde bunu anlamlandıramamıştım. “Bizi terk etmiş doğduğumda, yıllar sonra dönüp geldiğindeyse annemi yok etti. Şimdi nerede, ne yapıyor, bilmiyorum. Yüzünü hatırlamıyorum.”
“Anneni baban mı öldürdü?” İçim burkulmuştu. Bir aile isterdim. Böyle bile olsa bir aile isterdim. Bir yerlerde onlara kızgın olmak isterdim. Kaybetmiş olmak aynı zamanda bir zamanlar var olduklarının göstergesiydi. Ben kaybetmemiştim. Benim hiçbir zaman ailem olmamıştı ve Akın ya da bir başkası bu hissi hiçbir zaman anlamayacaktı.
Bana bir cevap vermediğinde cevabını kendi içimde evet olarak algıladım. Çünkü bilirdim, insan ağır gelen sorularını cevapsız bırakırdı. “Sen nasıl büyüdün?” dedi sanki bütün bunları hiç bilmiyormuş gibi. Beni cevapsız bırakmadığı için ben de birkaç cümle mırıldandım.
“Akademide açtım gözlerimi. Gözlerimi açtığımda dokuz yaşındaki bir çocuğun vücuduna, zekâsına, bilgisine sahiptim ama ondan öncesine dair hiçbir şey bilmiyor gibiydim. Bir makineye bağlı yaşadım yıllarca. Duydum, acıyı hissettim ama göremedim. Sesimi çıkaramadım. Üzerimde deneyler yapıldı, sustum.” Derin bir nefes aldım ve izmariti bardağın içine atarak yeni bir sigara yaktım.
“Sonra eğitim için bir gruba dahil edildim. Sekiz kişiydik. Sekiz çocuk, bir eğitime tabi tutuluyorduk fakat özünde yarıştırılıyorduk. Gün sonunda boyumuzdan büyük acılar çekiyorduk. Her başarısız olduğumuzda o kapsüllerde sabahlıyorduk. Çocukluğumdan beri dört bir yanım ölüm kokardı.”
Sigarası bittiğinde yenisini almadı fakat bana da bakmadı. Tavanı izlemeye devam ediyordu. Bir tepki vermedi.
“Ölümün bir kokusu olur mu diyor insan ama oluyormuş. Sonra büyüdüm, büyüdük. Herkes birbirine sarıldı, ben kollarımı kendime sardım çünkü bütün bunların sebebi benmişim gibi görülürdü. Ben yara alırdım, hepimiz cezalandırılırdık.” Emin olmasam da ona bir anımı açtım.
“İlk kez vurulduğumda on beş yaşındaydım. Diğerlerinden çabuk büyüdüğüm için yaşımı böyle söylüyorum. Yoksa bu gerçek yaşım değil. Artık hepsinin ablası gibiydim. İlk kurşun kolumu sıyırmıştı. Aynı kapsüle kapatıldım, ne pansuman ne başka bir şey. Kolumdaki kan yere akıyor. Diğer çocuklar bir köşede birbirine sarılmış korkuyor.” Elimdeki sigarayı bardağa atıp bir yenisini yaktım.
“Görsen herkes nasıl korkuyor, bense kanımla oynuyorum. Yere bir resim çizmişim. Annem var, babam var. Elimi tutan bir kardeşim var. Hayallerimi kendi kanımla, bir hapishanenin beyaz zeminine kazımışım. Kan kurumuş, sabah olmuş. Bayılmak üzereyken ölmemem için sarılmış kolum. Kan takviyesi yapılmış. On beş yaşında boyumdan büyük cezalar ödemişim.”
Elimi suratına koydum ve yüzünü bana doğru çevirdim. Bakışları gözlerime değdiğinde, “Bana neye dahil olduğunu bilmiyorsun diyorsun ya hani?” dedim hesap sorarcasına. “Asıl siz bilmiyorsunuz Akın. Neye dahil olduğunuzu. Kimlerin günahına girdiğinizi, hangi çocuğun hayalini çaldığınızı hiç bilmiyorsunuz.”
“Bilmiyoruz,” diye mırıldandı. “Hiç bilmiyoruz.” Çenesini kavradığım parmağıma değen sıcaklık içimdeki buzdağını yakıp kül ederken gözlerine baktım. Gözleri hafif kızarmıştı fakat gözünden yalnızca bir damla yaş süzülmüştü.
Tek bir damla.
Benim için miydi yoksa kendi geçmişi için mi?
Boğazını temizleyerek yattığı yerden kalktı. “Bu geceyi de burada geçirmeyelim,” dedi toparlanarak. Gözyaşıparmağımda kaldı. “Ben kıyafet ayarlayayım sana.”
Odanın içindeki dolaba doğru ilerlediğinde sesimi çıkarmadım. Dolabın kapağını açarak içindeki kıyafetlere göz attı. Eliyle birkaç göz karıştırdıktan sonra yatağın üzerine boğazlı bir kazak ve eşofman attı.
“Olur mu bunlar sana?”
“Olur,” diye mırıldandım. Üzerimize konuşulanların ağırlığı çökmüştü. Ardından bir kısa kollu tişört çıkardı dolaptan ve çıkardığı tişörtü üzerine geçirdi. Giydiği tişört ona dar geldiği için vücuduna yapışıyordu. Siyah pantolonun üzerinde beyaz rengiyle parlıyordu.
“Sana yardım edeyim.” Bana doğru ilerleyerek eline kazağı alıp yanıma geldi.
“Kendim giyebilirim,” dedim daha iyi olduğumu belirterek. Elindeki kazağı alarak başımdan geçirdim ve karnımın hafif sızlamasına aldırmadan kollarımı geçirdim.
“Sargı bezini değiştirmedik, eve geçelim değiştiririz.”
“Ne evi?” Saçlarımı kazağın içinden çıkardım.
“Bugünlük üsse geçmeyeceğiz.” Bir tepki vermedim. Bu halde üsse gitmek isteyip istemediğimden emin değildim.
Eşofmanı giymek için ayağa kalktığımda yatağın başlığına tutunma ihtiyacı hissetmiştim. Yaram sızlıyordu fakat eskisi kadar acımıyordu. Artık katlanılabilir bir acıydı. Verdiği siyah eşofmanı bacaklarımdan geçirerek giydiğimde bana döndü.
“Ben kıyıya yanaşayım, sen burada bekle,” dediğinde başımla onu onayladım. Şu an üşümek istemiyordum. Bir denizin ortasında, onunla bir başımaydım. Kanım akıyordu, canım çocukken olduğu kadar acıyordu. O, çocukluğumu dinliyordu. Savaş bizi hangi noktaya götürürdü, bilemezdim. Gün gelirdi boğazıma yasladığı o bıçağı saplamak zorunda kalırdı. Gün gelirdi tek kurşun doğrulturdum göğsüne. Tek bir kurşun keserdi nefesini. Ama bu geceyi unutmazdım. Bana ailesini anlatmıştı, benim çocukluğumu dinlemişti.
Bir amaç uğruna dahi olsa bu geceyi unutmazdım.
Sen de unutma Akın. Bu geceyi sen de unutma çünkü zamanı geldiğinde birbirimize hatırlatmak zorunda kalacağız, biliyorum.
Yat iskeleye yanaştığında Akın bana bağırdı. “İskeledeyiz!” Akın’ın ceketini alıp odadan ayrıldım ve yavaş adımlarla trabzanlara tutunarak yatın üst katına çıktım. Halatları bağlayan Akın’a baktım. Onun olduğu tarafa doğru ilerleyince bağladığı halatı bırakarak elini bana uzattı ve elimi tuttuğunda ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldı.
Yata bindirdiğindeki gibi beni yattan indirirken ona bir tepki vermedim. Karnım çok zorladığımda acıyordu. “Eve geçince uyuşturucu krem süreceğim ve sargını temizleyeceğim,” dedi içimin rahat etmesini istercesine.
“Peki,” diye mırıldandım. İndiğimiz yer buraya gelirken kullandığımız Beykoz İskelesi’ydi. Akın, yol kenarındaki belediyenin park alanına park ettiği aracına doğru ilerlerken bana seslendi.
“Cebimden anahtarı alır mısın?” Elimi pantolonunun cebine sokarak dediğini yaptım ve arabasının anahtarını alarak o söylemeden kapıları açan düğmeye bastım. Ağırlığımı tek eline vererek arabanın ön kapısını açtı ve beni içeriye bıraktı.
“Amma ağırmışsın sen de,” dedi benimle dalga geçerek. Bir tepki vermeden arkama yaslandığımda kapıyı kapatmadan elini iki bacağımın arasından koltuğun altına uzattı.
“Ne yapı…” Cümlemi tamamlama izin vermeden koltuğu geriye yasladığında rahat etmem için koltuğu kaydırdığını anlamıştım. Bacaklarımı ileriye doğru uzattığımda kapımı kapattı ve soğuk havanın kesilmesine sebep oldu. Arabanın etrafında dolanarak sürücü koltuğuna oturduğunda aklıma gelen detayla ona döndüm.
“Sen karnına bıçak yedin?” dedim sorgularcasına.
“Hımm,” diye mırıldanırken arabayı çalıştırmıştı.
“Sıyıran kör kurşun beni iki büklüm ederken sen dün yediğin bıçak darbesinin izini bugün taşımıyorsun. Saplayan acemiydi ya da seni çok seviyordu herhalde…”
“Bilmem,” dedi gülerek ve avuçiçiyle direksiyonu hareket ettirdi. Kolundaki saati yeni fark etmiştim. “Seviyor musun çok?”
Gözlerimi devirdim. Hâlâ aptal yalanını sürdürmeye devam ediyordu.
“Bayılıyorum,” dedim onunla dalga geçerek ve gözlerimi kapattım. İstanbul’un sokaklarında son sürat ilerleyen arabanın hızını hissetmek bana keyif veriyordu. Akın’ın evine geçince elimi yüzümü yıkamak, mümkünse duş almak istiyordum. Son yirmi dört saat beklenilmedik şekilde olaylı ve yorucu geçmişti.
Akademiye döndüğümde hiç olmazsa biraz daha toparlamış olmak istiyordum. Daha sonrasında ne yapacağımı ise şimdilik bilmiyordum. Hâlâ bizim taraftan hiç kimse bana ulaşmamıştı. Onlar haber verene kadar beklemek zorundaydım.
“Çocuğu kime teslim ettin?” dedi sanki aklımdan geçenleri duymuş gibi.
“Hangi çocuğu?” Gözlerimi açarak bakışlarımı ona çevirdim. Başım arkaya yaslıydı, bacaklarımı arabanın önüne doğru uzatmıştım.
“Mina,” dedi beni uyarırcasına.
“Kaçmasına yardım ettim, nerede bilmiyorum.”
“Akademiden çıkış yapmış olması mümkün değil Efsun, her nereye sakladıysan elbet bulunacak ya da açlıktan ölecek.” Ölmeyecekti, çoktan çıkarılmıştı. Bu konuda ona tek kelime etmezdim.
“Sizler de ölmesine göz yummayacak mıydınız zaten?” Ona meydan okuyarak devam ettim. “Bırakın ölecekse de ben öldürmüş olayım.”
“Sen bilirsin,” diye mırıldandı. “Söyleme bir şey. Açma ağzını, ben bilirim bulmasını.” Canıma minnetti. Elinde ne varsa sersin ortaya, yine de o çocuğa dokunamazdı çünkü çoktan akademiden gitmişlerdi.
Birkaç dakika sonra araba yavaşça durdu. Akın’ın arabayı park ettiğini geriye doğru yavaşça yanaşıyor olmamızdan anlamıştım. Gözlerimi yavaşça araladım. Aynı eve gelmiştik. İlk gün beni getirdiği iki katlı, küçük evin önündeydik.
“Başka evin yok mu senin?” Arabayı park ettiğinde kapıyı açarak dışarıya adım attım. Çıplak ayaklarıma batan taşlar canımı yaksa da aldırmadım. O gece de çıplak ayaklarla koşmuştum sokaklarda. Bana bir cevap vermeden o da arabadan indi.
“Gel buraya,” dedi koluma uzanarak.
“Sen iyi alıştın bana yardım etmeye,” diye onu alaya aldım. Sanki o kurşunun sebebi değilmiş gibi. Sanki boğazıma dayanan bıçağı tutan el ona ait değilmiş gibi.
Kolumdan tutarak benimle birlikte eve doğru yürüdü. Bu sefer kucağına almamıştı fakat ben de artık bunu istemiyordum. Akın Karasu, anlam veremediğim kadar iyi, anlam veremediğim kadar yanlış doluydu. Bu dengesizlikte onu çözmeden daha fazla yakın olmak istemiyordum çünkü fazla yakınlığın ikimizden birini yok edeceğini biliyordum.
Satranç tahtasının üzerindeysen durduğun kareye, mesafene dikkat etmek zorundaydın. Yanlış nokta sonun olurdu ve oyun bazen bir adımla kaybedilirdi. Evin kapısını cebinden çıkardığı anahtarla açtıktan sonra geçmem için kenara kaydı. Anahtarını kapının arkasına takarak içeriye doğru geçtiğinde onun ardından kapıyı kapatmıştım.
Üzerine giydiği ceketi çıkararak salondaki koltuğun üzerine bıraktı. O gün bu evi o kadar incelemiştim ki hâlâ her detayını hatırlıyordum. “Ben bir duş alacağım,” dedi bana bakmadan. “Ardından yaranı temizleriz, istersen saçlarını ve yüzünü yıkarız.”
“Olur.” Sessizce ceketini bıraktığı koltuğa geçerek uzandım. Üst kata doğru çıktığında odasına gittiğini anladım. Muhtemelen kıyafetlerini alacaktı. Birkaç saniye sonra tahmin ettiğim gibi kıyafetlerini alarak aşağıya indi ve mutfağın yanındaki kapıya doğru ilerledi.
“Ev biraz soğuk ama ısınır birazdan, doğalgazı açtım. Üşürsen şömineyi de yakarız,” dedi kapıdan girmeden önce ve ona cevap vermeme fırsat bırakmadan içeriye girdi.
Başımı soğuk kanepeye yasladım. Başım ağrımaya başlamıştı. Ona kendimi anlattığım için pişman olduğumu hissediyordum. Anlattığın acılar gün gelir yüzüne bir silah olarak doğrultulurdu. Asıl yara o silahtan çıkan kurşundan gelirdi. Onun anılarımı kalbime doğrultmasından korkuyordum. O silahtan çıkacak olan kurşundan korkuyordum. Bana anlattıklarının doğru olup olmadığını bilmiyorken ona bu sefer gerçekten de doğrularımı anlatmıştım. Bu sefer yalanım yoktu. Yalanlarım olmadığında savunmasız, yapayalnız kalıyordum.
O teknede kanım akarken yapayalnızdım. Yanımda uzanıyordu ama ben yalansızdım. Kendimi en çok korumam gereken yer, en savunmasız kaldığım yer olmuştu. Bazen vurulduğunuzu anlamak için vakit geçmesi gerekirdi. Acı kendini zamanla gösterir, yara zamanla kanardı. Hasar almadan çıktığını sandığın savaş bittiğinde kanardı yaran. Bu yüzden onunla birlikte dün gece ağzımızdan dökülen kelimelerin bedelini ödemekten korktum. Bu korku içimdeki huzursuzluğu besledi.
Bacaklarımdan düşmek için direnen eşofmanının belini hafifçe sıkmıştım fakat hâlâ ayaklarımın altına kadar uzanıyordu. Boyu benden oldukça uzundu ki ben de kısa boylu biri sayılmazdım. Üzerimdeki kazağı en az altımdaki eşofmanı kadar boldu. İçinde kaybolduğum kıyafetlerin içinde boğulduğumu hissettiğimde sırtımı yasladığım yerden doğrultarak üzerimdeki kazağı başımdan çıkardım ve yeniden yalnızca sutyenimle kaldım. Çıkardığım kazağı koltuğun üzerine bırakarak yeniden arkama yaslandım. Mutfak arkamda kalıyordu. İlk geldiğim gün oturduğu tekli koltuk tam karşımdaydı ve şöminesi oturduğum koltuğun çaprazındaydı.
Banyonun kapısının açıldığını işittiğimde eşzamanlı olarak sesini duydum. “Üşümeyecek misin öyle?” Çıplak sırtımdan üzerimi çıkardığımı anlamış olmalıydı.
“Boğazlı olduğu için boğuyordu,” dedim ona cevap vererek. Başımı kaldırıp ona bakmamıştım. Elinde bir saç havlusuyla yanıma doğru ilerlediğinde yüzünü ancak görebildim. Sakalları nemliydi. Üzerinde siyah bir tişört ve şort vardı. Havlusunu saçlarında gezdiriyordu, saçlarını kurutma makinesiyle kurulamamıştı. Nemli olduklarını bile bile kaba ıslaklığını aldıktan sonra elindeki havluyu kazağın üzerine bıraktı.
“Saçımı ve yüzümü yıkamak istiyorum,” dedim ona bakarak. Bacaklarımda kurumuş kan lekeleri vardı. Saçlarım karmakarışıktı ve yüzümde dün geceden kalma makyaj taşıyordum. Oldukça ağırlaşmış ve kirli hissediyordum.
“Olur.” Elini bana uzatınca uzattığı eli tuttum. Onu görmek, içimdeki huzursuzluk hissini çoğaltırken bu hissi bastırmaya çalıştım.
“Ben yardım edeyim sana, karnını zorlama.”
“İlk kez vurulmuyorum Akın,” dedim sanki o acıyı yaşayan ben değilmişim gibi.
“Benim yanımda ilk kez vuruluyorsun ama.” Mırıldanışına karşılık vermedim ve kolunu tutarak yavaş adımlarla banyoya doğru ilerledim. Banyonun tahta kapısını eliyle tutarak içeriye geçmeme yardım ettiğinde belimden düşmek için direnen eşofmanıma uzandı eli. Önden bağladığım ipi yavaşça çözerek belimden kaymasına sebep olduğunda bakışlarımı ona doğru çevirdim. Bacaklarımın arasında hissettiğim sızı içimdeki huzursuzluğun yerini heyecana bırakmasına sebep olunca yanlış bir adım attığını hissetmesine neden oldum.
“Pardon,” dedi kaşlarını kaldırarak ve bir adım geriledi. Bir cevap vermeden banyonun içindeki beyaz, eski küvetin içine geçtim ve oturdum. Akın suyu ayarlarken elime duş başlığını aldım. Karnıma gelmemesine özen göstererek suyu bacaklarımın arasına tutarken Akın küvetin dışındaki küçük sandalyeye oturdu ve duş jelini bana doğru uzattı. Uzattığı duş jelini aldığımda konuştu.
“Evde fazladan lif yok, kusura bakmazsın artık.” Kurduğu cümle gülümsememe sebep oldu, aldığım duş jelini elime sıkarak elimi bacaklarımın üzerinde gezdirdim.
“Ben olsaydım elimi bile kaldırmazdım senin için,” dedim ona gerçeği söyleyerek. “Şimdi bana kimsenin yapmayacağı yardımları yapıyorsun.”
“Benim gözetimim altındasın,” dedi tek sebebi buymuş gibi.
“Sıyıran kurşun öldürmez Akın,” dedim. “Akademi için öldürmeyecek kadar iyi baksan yeter.”
Bir cevap vermeden beni izledi. Bakışları ellerime kaydığında bacaklarım köpüklenmişti fakat kurumuş kan lekelerini çıkarmak için tırnaklarımı bastırmam gerekiyordu. Bacağıma bastırdığım tırnaklarım bacak aramın çizilmesine sebep olurken duş başlığını eline alarak yavaşça bacak arama tuttu.
Bir gün önce karnıma bir kurşun yememiş olsaydım ve karşımdaki adam bir başkası olsaydı bu konumda, çok daha farklı pozisyonlarda olabilirdik. Aklımdan geçmemesi için zorlandığım dürtüler kafamı karıştırdığında bacaklarımla uğraşmayı bıraktım.
“Çıktı kan lekeleri,” dedim bir açıklama yapma ihtiyacı duyarak. O da benden, benim ondan etkilendiğim gibi etkileniyor muydu? Yoksa karşısında gördüğü kadın tam da olması gerektiği gibi bir düşmandan mı ibaretti?
“Arkanı dön, saçlarını ben yıkayayım,” dedi bir öneride bulunarak. “Yoksa yaran ıslanır.” Başımla onu onaylayarak dediğini yaptım ve saçlarımı ona doğru çevirdim. Gözlerim artık banyonun beyaz fayansla örtülen duvarlarındaydı. Uzun siyah saçlarıma değen büyük elleri karnımın kasılmasına sebep olurken yaram acıdı ve ağzımdan ufak bir inilti döküldü.
“Su mu geldi?” dedi Akın ne olduğunu anlayamayarak.
“Yok.” Derin bir nefes alarak aceleyle ekledim. “Yani evet, biraz acıdı.”
“Daha dikkat edeyim.” Elindeki duş başlığını biraz daha geriye çekerek saçlarımı yavaşça ıslattı ve başlığı kenara bırakarak eline şampuanı aldı. Sağ eline aldığı şampuanı sol eline dökerek saçlarımı karıştırdı ve elindeki şampuanın saçlarıma karışmasına sebep oldu. Şampuan şişesini küvetin içine bırakarak saçlarımı yıkamaya devam ettiğinde gözlerimi kapattım. Saçlarımın arasında dolaşan elleri bana masaj yapıyormuş gibi hissettirirken içimdeki hissi bastırmaya çalışıyordum.
İçimdeki bacaklarımı birbirine kapatmamı söyleyen bir his vardı ve bu hisse karşı direnmek saniyeler geçtikçe zorlaşıyordu. “Yıkasan mı artık?” dedim başka bir çare bulamayarak. “Üşüdüm banyoda.”
Bir cevap vermeden eline duş başlığını aldığında biraz olsun rahatladığımı hissetmiştim. Köpüklediği saçlarımı yavaşça duruladı ve suyu kapatarak ayağa kalktı. Birkaç saniye içinde elinde bir havluyla geldiğini anlamıştım çünkü havluyu saçlarıma sarmıştı. Ardından ayağa kalktım ve küvetin içinden çıktım. Küçük bir aynanın önüne kurulan küçük lavabonun önüne geçerek yüzümü yıkadım. Kenardaki pamuklardan alarak göz makyajımı sabunlu pamukla çıkarmaya çalıştım ve yüzümü güzelce yıkadıktan sonra başımı kaldırarak aynadaki görüntüme baktım.
Üzerimde kirlenmiş, siyah iç çamaşırlarım vardı. Yüzümden yorgunluğum belli oluyordu. Saçıma havlu sarmıştı ve hemen ardımda birkaç dakika önce beni yıkayan adam duruyordu. “Gel de yaranı temizleyelim,” dedi yeniden beni yönlendirerek. Bir yandan da bana havlu uzatmıştı. Bedenime sardığım havluya rağmen saçlarımdan süzülen su damlaları yürüdüğüm yerlere izini bırakırken Akın'a döndüm.
“Koltuğun ıslanacak.”
“Islansın,” dedi sadece ve beni bırakarak orada olduğunu yeni fark ettiğim ecza dolabına doğru ilerledi. Dolap normalde olması gerektiğinden çok daha büyüktü ve her yerde bu derece dikkatli olmasının sebebi muhtemelen doktor olmasıydı. O sargı için gerekli malzemeleri çıkarırken ben eski yerime oturmuştum.
Bugün bir daha hiçbir zaman yaşayamayacağımız kadar sınırları aşmıştık. Tam tersi olsaydı ben aynısını yapar mıydım, bilmiyordum. Ona bu denli yardım eder miydim, elinden tutar mıydım, duş almasına yardımcı olur muydum ya da onu evime götürür müydüm, bilmiyordum. O benim için yalnızca karşı kalenin askeriydi. Her ne olursa olsun yok edilmesi, etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Yine de bazen içimizde doğru olduğuna inandığımız o sese kulak vermeden yaşayamıyorduk. Belki de bu gece onun için de bir istisnaydı. Belki de yalnızca içindeki o sesi dinlemişti. Bir tekrarı olmayacaktı.
Yaramı sarmak için geri geldiğinde ona yardımcı oldum. Elindeki küçük makasla sargı bezini keserek açtı. Kana bulanan beyaz bez bedenimden ayrılırken dikişlerim hafif sızlamıştı fakat ses çıkarmamıştım. Elindeki beze bilmediğim bir sıvı sürerek yaramın etrafını ve kan bulaşan alanları temizledi. Eli bedenime her değdiğinde ürktüğümü hissediyordum. Sürdüğü ilaç yaramın hafifçe yanmasına sebep olurken mırıldandı.
“Şşş, geçecek şimdi.” Tırnaklarımı koltuğun süngerine bastırarak ona baktım. “Dikişini zorlamaman iyi oldu. Çabuk iyileşir,” dedi beni rahatlatmak istercesine. Eline sargı bezini alarak yeniden karın bölgeme sardı ve bezin uçlarını arka taraftan bağlayarak sıkılaştırdı.
“Şimdi sana iç çamaşırı ve kıyafet getireyim,” dediğinde kaşlarımı çattım.
“Kimin iç çamaşırlarını?” Bir başkasının kıyafetini giymezdim.
“Hiç kullanılmamış iç çamaşırım var, sana onlardan vereceğim.”
“Ha,” dedim dalgınlıkla. “Anladım.”
Akın bir cevap vermeden merdivenlere doğru ilerlediğinde şömineyi yakmamıza gerek kalmadığını hissetmiştim. İçerisi yeterince sıcaktı ve üzerim çıplak olduğu halde böyle hissediyordum.
“Tişörtün ve pantolonun var ama pantolonun karnını sıkar!” dedi yukarıdan bağırarak.
“Sadece tişörtü getirsen yeterli!” Ona geri seslenerek cevap verdikten hemen sonra adım seslerini işittim. Odadan çıkarak aşağıya doğru ilerlediğinde elinde yeni iç çamaşırları ve tişörtle gelmişti.
“Ben mutfağa geçiyorum, sen üzerini giyin,” dedi kıyafetleri koltuğun üzerine bırakarak.
“Olur,” diye mırıldandım ve o mutfağa geçtiğinde ayağa kalkarak elimi sırtıma götürdüm. Sutyenimin kopçasını açıp çıkardıktan hemen sonra koltuğun üzerine bıraktığı iç çamaşırlarını alarak üzerime geçirdim. Ardından yavaşça külotumu çıkardım ve getirdiği kıyafeti giydim. Bol tişörtü de üzerime geçirdikten sonra çıkardığım kıyafetlerin hepsini elime alarak banyoya doğru ilerledim. Banyoya girdiğimde gözüme ilişen kirli sepetine elimdeki kıyafetlerle birlikte saçımdaki havluyu da bıraktım ve banyodan çıkarak mutfağa doğru ilerledim.
“Karnın aç mı?” dedi içeriye girdiğimi gören Akın. Aklımda annesiyle ilgili anlattığı detaylar vardı. Aile benim hassas noktamdı ve Akın istemeden o noktaya parmak basmıştı. Artık onun yüzüne her baktığımda aynı zamanda geçmişini görecektim.
“Hayır, uykum var.” Tezgâhın üzerindeki elmalardan birini kendisi için dilimlemişti. Dilimlediği elmalardan birini bana doğru uzattığında başımı olumsuz anlamda hareket ettirdim.
“Gel seni yatağına götüreyim,” dediğinde güldüm.
“Üst katta mı yatacağım? Kendim çıkarım, yabancısı değilim sonuçta.” Ona laf attığımda güldü ve elindeki elmanın diğer dilimini de ağzına attı.
“O zaman iyi uykular Mina,” dedi kısık bir sesle.
“İyi uykular.” Bu iki günü hiç unutmayacaktık. Bu iki günü hiç unutmayacaktım. Ona arkamı dönerek merdivenleri yavaş yavaş çıktığımda hâlâ mutfaktaydı. Benimle birlikte salona gelmemişti. Odasının büyük, demir kapısını açarak içeriye girdiğimde bu evde anlam veremediğim bir kasvetin olduğuna kanaat getirmiştim. Kapıyı ardımdan kapatarak içeriye doğru ilerledim ve odanın içindeki gece lambasını sessizce yaktım. İçeriyi aydınlatan cılız, sarı renkli ışık önümü görebilmemi sağlıyordu. Geniş yatağın üzerine otururken içim huzursuzdu.
Yapmamam gereken eylemler yapmıştım. Vermemem gereken tavizleri vermiştim. Şimdiyse kendimle baş başa kaldığım bu odada kendi içimden seçimlerimi sorguluyordum. Her anın, her hareketin bir bedeli vardı. Sardığı yaralarımın bir bedeli olacaktı. Boğazıma dayadığı bıçağın bir bedeli olacaktı. Tenimi sıyırıp geçen o kurşunun bir bedeli olacaktı.
Kendimi beyaz çarşafın içine doğru bırakırken baktığım beyaz tavanda geleceği sorguladım. O gün geldiğinde bedel ödemeye hazır olacak mıydık, bilmiyordum.
Yatağımın altına saklanırdı ruhumu kemiren düşünceler. Böyle kasvetli gecelerdeyse içimi bitirene kadar yer, beni huzursuzluğun dipsiz çukurunda bir başıma bırakırlardı. Birkaç dakika önce beni ölümün kollarından sarılıp alan o adam, şimdi birkaç adım uzağımdaydı ama içimde bir boşluk hissediyordum. Gözlerimi kapattım. Yarın, bugünden çok daha zor olacaktı.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.