0 %

BÖLÜM 6

Yazı Boyutu
100%

“ZAMANI UNUTMAK” 

Varlık ve hiçlik arasındaki noktada, sonsuzluğun kıyısındaydım. Hayatıma dair hiçbir detayı unutmuyordum, geçmişe olan bağlılığım bana bugün ellerimde tuttuğum gücü veriyordu ve ben o gücü acıyla besliyordum. Zaman, bir kavram olarak ellerimde tutabileceğim bir olgu değildi çünkü ona hiçbir zaman tam anlamıyla sahip olmamıştım. 

Diğer insanlardan daha kısa sürede büyümüştüm, onlardan hızlı öğrenmiş, onlardan çabuk kavramıştım. Hayatımda hislere yer yoktu ve bilimsel olarak açıklanamayacak hiçbir olguya inanmıyordum. Ruhum yoktu, kalbim yoktu, programlanmış ve yetiştirilmiştim. Olmasını istedikleri kişiyi yaratmışlardı fakat kendi elleriyle icat ettikleri bu makinenin pençelerini onların boğazına geçirebileceğini düşünememişlerdi. 

Zaman zaman bilinçsiz olarak bir Tanrı olgusunu düşünürdüm fakat bu inançtan geçmiyordu. Tanrı kavramı benim ütopyamdı. Özünde bir yaratıcıya inanmıyordum, burada buna inanan hiç kimse yoktu. Bir dilekte bulunurken Tanrı kavramını kullanıyor olmamın mantıklı bir açıklaması var mıydı, bilmiyordum fakat ben bunu içimdeki bağlanma ihtiyacına karşı geliştirdiğim bir mekanizma olarak görüyordum. Sağlam doğrularım ve yanlışlarım vardı. O doğrulara aksini görsem dahi körü körüne inanırdım. Ben istemediğim sürece hiçbir bilimsel çalışma, kanıt ya da somut delil beni inancımdan geri döndüremezdi. Kurduğum bu bağlar sımsıkıydı ve kopamazdı ama bununla beraber bağlanmam da zordu. Şu zamana kadar beni akademiden çıkarıp bu noktaya getiren askeri üs dışında hiç kimseye karşı gerçek bir bağ duymamıştım.

Bütün olanları en baştan anlatmam gerekirse…

Hayata gözlerimi açtığım gün öğrendiğim ilk gerçeklik yalandı.

İnsanlığa yalanlar söylüyorlardı ve o yalanların etrafında dönüp duran büyük bir sistem kurulmuştu. Ülkeler, sistemler, devletler yalnızca birer oyundan ibaretti. Gerçek sistem yerin altında, laboratuvarların içindeydi.

Dışarıda farklı isimlerle gördüğünüz onca şirket, fuar ve teknoloji devleri… Hepsi aslında sekiz büyük kuruma bağlıydı. Bunlardan ikisi Türkiye’deydi.

Üniversiteler özünde bu üç ana kuruma çalışır, devletler ise onların çizdiği sınırlar içinde hareket ederdi. Yani insanlığı yöneten bizdik. Bilim insanları değil… sistem mühendisleriydi.

Yüzyıllar önce insanlık teknolojiyle tanışınca dünya yeniden şekillendirilmişti. İlk üs sanıldığı gibi İskoçya’da değil, Almanya’da kurulmuştu. Çünkü Sanayi Devrimi’nden sonra bilimin sistematikleştiği, her şeyin hız kazandığı yer orasıydı. Ama zamanla kontrol el değiştirmiş ve üs İskoçya’ya taşınmıştı. Bugün hâlâ resmi kayıtlarda Almanya geçse de perde arkasında merkez İskoçya’daydı. Üstelik bu merkez, sahip olduğu bilginin yalnızca yüzde üçünü insanlığa açmıştı. Geri kalanı kontrol için saklanmıştı.

İkinci merkez, İngiltere tarafından Afrika’da kurulmuştu. Savaş riski düşük, kaynaklara erişimi yüksek bir bölge seçilmişti. Ülke sömürülmüş, halk açlığa terk edilmiş ama üs asla zarar görmemişti.

Üçüncü merkez, Rusya’nın kuzey buzullarında kurulmuştu. Ulaşım neredeyse imkânsızdı. Genetik kodlamalar, biyolojik silahlar, iklim mühendisliği… hepsi orada doğmuştu.

Dördüncü merkez İspanya’ya aitti. Burası daha çok bilgi ağı ve sinirsel iletişim teknolojileri üzerine çalışıyordu.

Beşinci üs Fransa tarafından kurulmuştu. Kültür mühendisliği, dijital algı yönetimi, medya gücü onların uzmanlık alanıydı.

Altıncı merkezse Hollanda’daydı. Finans sistemleri, yapay zekâ ve sinir bağlantıları üzerine uzmanlaşmışlardı.

Ve son olarak yedinci ve sekizinci merkez Türkiye’deydi.

Bunlardan biri hâlâ aktif, resmi ve ileri teknolojiyle donatılmış bir merkezdi.

Diğeriyse A.S.P.

Yıllar önce içine sızdığım bu üs, son yirmi yılda gücünü kaybetmiş ve artık yıllık toplantılara alınmaz olmuştu. Her yıl yapılan üç büyük toplantıya yalnızca yedi kurumun başkanları katılıyordu. Türkiye’den toplantılarda yer alan ekip, mevcut dengelerin korunması için çalışıyordu.

Ama A.S.P. sahaya geri dönmek istiyordu.

Her yolu denemeye hazırlardı.

Sorun şuydu ki bunu yapan A.S.P. değildi, onun içinde gizlenen başka bir yapıydı: Yakuza.

Yakuza’nın bilimle bir ilgisi yoktu. Onun için mesele; kontrol, mutlak güç ve… sonsuzluktu.

Ne zaman ki sonsuzluğu arzulamaya başladı, bilimin dışına savruldu. Bütün bu savaşı başlatan o adam, yalnızca sonsuz olmayı istiyordu. Ve bu da onu bir kurumdan ziyade, bir örgüte dönüştürmüştü.

Karşılarında potansiyel bir tehdit istemiyordu. Onlarca akademiyi birer birer yok etmişti. Yalnızca kendi kurallarına uyanları bırakmıştı.

En küçük halkada yer alan askerlerin bile bundan haberdar olduğunu sanmıyordum. Onlar yalnızca emirleri uyguluyordu. Ama ben emir almıyordum ve en önemlisi geçmişi biliyordum. 

O masaya bu oyun için oturtulduğumda resmi olarak on yedi, yıl olaraksa yalnızca on yaşındaydım. Önüme iki satranç taşı konulmuştu. Şah ya da vezir olacaktım. O gün, elim vezire uzanmıştı. Yıpranmış ellerimle tuttuğum taşa bakarken yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu. Masanın ardındaki adamın bana beni anlamaya çalışırcasına baktığını hatırlıyordum. Gözlerinde merak vardı. İçindeki duyguyu daha fazla bastıramayarak konuştu.

“Neden şah değil?” 

Gözlerimi elime aldığım siyah renkli taştan kaldırmadım. “Şah hedef tahtasında,” dedim ona cevap vererek. Sandalyeyi geriye itip ayağa kalktım. Karanlık odayı aydınlatan cılız ışık yüzünü görmeme yetiyordu ama ona bakmıyordum. 

“Oyunun bitmesi için iki taraftan birinin şahı öldürmesi gerekir. Şah ölmek zorunda, şah harcanmak zorunda. Şah, kalesinde korunmayı ve vezir tarafından yönetilmeyi izlesin. Ben ortalığı ateşe vereceğim.” 

Cümlelerimin ardından sıkıca avuçiçime hapsettiğim taştan bakışlarımı kaldırarak ona döndüm. Gözlerindeki parıltıyı gördüğümde onu etkilediğimi biliyordum. Yüzünde yaşının vermiş olduğu kırışıklar olsa da oldukça dinç gözüküyordu. O gün o masaya oturduğumda ve avuçiçime hapsettiğim veziri yanımda götürerek odadan ayrıldığımda savaşın bizi bu noktaya götüreceğini biliyordum. 

Bütün yıkımlar, basit bir darbeyle başlardı. Bir boşluk yeterdi zehrin içeriye sızmasına. Seni koruyan askerler değil, o askerlerin inancıydı. A.S.P. hiçbir zaman insanların bağ kurduğu bir akademi olmamıştı. Hepimiz koparıldığımızı, sömürüldüğümüzü ve gerektiğinde bir kenara atılacağımızı bilirdik. Elimde tuttuğum vezir yalnızca bir taştan ibaret değildi. Bana verilen gücü temsil ediyordu. Şahın kime gideceğini önemsemedim. Arkada saklanmak benim işim değildi. Sahada olacaktım, yangın başlatacaktım, savaş çıkaracaktım, zamanı geldiğinde gözyaşlarını kurutacaktım.

***

Fulya’nın beni getirdiği yer bir kapsül ya da demir parmaklıkların ardı değildi. Revire götürülmüştüm. Fakat bu, akademinin içinde olay yarattığım gün getirildiğim revir değildi. Akın’ı aldıkları revire getirilmiştim. Bu sefer camın ardında olan bendim ve bileklerimde kelepçeler vardı. İçerisi benim götürüldüğüm odadan çok daha konforluydu. Büyük beyaz bir hasta yatağı vardı. Yatağın karşısında tekli bir koltuk bulunuyordu ve sol tarafında ise üçlü koltuk vardı. Benim solumda kalan kısımda dolap bulunuyordu. Camın ardındaydım fakat beni görebildiklerini tahmin edebiliyordum. İstediği anda camın üzerindeki elektronik perdeyi çekerek görüş alanımı kısıtlayabilirdi fakat yapmadı. Gözleri kapalıydı. Üzerinde yalnızca siyah pantolonu vardı. Göğüskafesinin alt kısmı ve karın bölgesi sargı beziyle sarılmıştı, beyaz sargı bezinin üzerinde kan lekeleri vardı. 

Gözlerimi üzerinde gezdirmeye devam ettim. Yanımda Fulya vardı ve bulunduğum odanın dışında onlarca asker olduğunu biliyordum. Ona bunu ben yapmamıştım. Ona bunu kimin yaptığını bilmiyordum. Suçu neden benim üzerime yıktığını da bilmiyordum. Hemşire, koluna bir iğne yaparak odadan ayrıldığında yalnız başına kaldı. Buraya gelmeden önce üzerim aranmıştı. Bedenimde detektörler gezdirmişlerdi fakat hiçbir şey yakalayamamışlardı çünkü bana ait olanları çoktan Fulya’ya vermiştim. 

“Ben yapmadım,” dedim bakışlarım hâlâ yatakta uzanan Akın’ın üzerindeyken. Bulunduğumuz yer küçük, dar bir alandan oluşuyordu. 

“Bilemem,” dedi Fulya gözlerini bana çevirmeden. 

“Neden buraya getirildim?”

“Akın istedi.” Tek cümle. Akın istedi. Bunu benim yapmadığımı biliyordu. Ağzından benim yaptığıma dair bir cümle döküldü mü yoksa suçu benim üzerime akademi mi yıkmıştı, merak etmiştim. 

“Kim benim yaptığımı söyledi?” İçimdeki merak duygusuna engel olamamıştım. Karnımın ağrıdığını hissediyordum. 

“Nasıl kim?” Fulya bakışlarını camdan çekip bana çevirdi. Gözlerim son kez sargılı bedeninde dolaştı. Sargının üzerindeki kanın sebebi ben değildim. Eğer ben olsaydım, o bıçağı çektiğimde çoktan ölmüş olurdu. Benim ellerim bir bedene uzandığında sağ bırakmazdı. 

“Akın mı, A.S.P.’ten biri mi?” dedim yıllar sonra akademinin ismini sesli bir şekilde dile getirerek. Fulya’nın dudaklarında alaylı bir gülümseme oluştuğunu gördüm. Dudağının sağ tarafı hafifçe kıvrılmıştı ve gözlerinde küçümseyici bir bakış vardı. 

“Akın’ın akademiden ayrı olduğunu sana düşündüren nedir?” Ona bir cevap vermedim. Dudaklarım birbirinin üzerine kapandı ve yalnızca sustum. Onu akademiden ayıran hiçbir şey yoktu fakat aynı zamanda buraya ait değildi. Tavırları bir planın parçası olabilirdi ama olmayabilirdi de. Belki de burada yetişip buraya öfke duyan tek insan ben değildim. Bilemezdim. 

“Kim söyledi?” diye sorumu tekrarladım. 

“Akın,” dedi Fulya içimdeki Akın’a karşı olan ufak sempatiyi öldürerek. Yalan söylüyordu. “Adamın karnına bıçak saplamışsın.”

“Bıçağı nereden bulmuşum?” Bir açıklama bekliyordum.

“Akın’a sorsana,” diye mırıldanırken gözleri Akın’ın yatağını işaret etti. Bakışlarım yeniden yatakta uzanan Akın’a döndüğünde gözlerini açtığını gördüm ve Fulya’ya bir cevap vermeden odanın kapısına doğru ilerledim. 

“Kapıyı açın,” dedi Fulya benim kolum kapıya uzanmadan. Parmak izim, alarmları aktif ediyordu. Kapıya uzansaydım askerler toplanacaktı. Kapı açıldığında askerlere bakmadan ilerledim. 

“Sol tarafta.” Poyraz’ın sesini duyduğumda ardımdan geldiğini anlamıştım. Ona bakmadan söylediğini yaparak sola döndüm. Poyraz odanın kapısını açtığında bir şey söylemeden içeriye girdim. Akın, ben camın ardındayken uzandığı yatakta doğrulmuştu. Kapıya bakmasa da benim geldiğimi anladığını biliyordum. Poyraz sessizce kapıyı kapattığında odada yalnız kalmıştık. Tam karşımızdaki camın ardında Fulya’nın yanında başka bir beden daha vardı. Tahmin ettiğim gibi camın ardı odanın içinden gözüküyordu. Ebru, benim yerimi almış, sert bakışlarla bizi izliyordu. İçerideki sesi duyamayacağını biliyordum fakat görmesini de istemezdim. 

“Neden yaptın?” dedim nasıl olduğunu sormadan. Birkaç adım atarak yatağının yanında kalan tekli koltuğun önüne geçtim. Karnına sarılan sargı bezi koluna doğru uzanıyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunu gördüm fakat bu gülüş samimiyetten oldukça uzaktı. Gözlerini üzerime doğru kaldırdı. Gözlerimin içine beni anlamaya çalışıyor gibi baktı. 

“Bunu benim sormam gerekmez mi Mina?” Gözlerime bakarken yüzündeki alaylı gülüş soldu. “Neden elinin altındaki bıçağı tenime sapladın?”

“Ben yapmadım,” dedim ona yaklaşarak. Bir elim koluna uzandı. Kolundaki çiziklere dokunduğumda beni izliyordu. Ellerimi önümden birbirine bağlayan kelepçeler hareketlerimi kısıtlasa da ona dokunabiliyordum. Bunlar benim izlerim değildi. Sessiz kaldığında elim çenesine uzandı. Yüzünü yüzüme doğru çevirdim. Camın ardından bizi izlemeye devam ettiklerini biliyordum. 

“Yalan söyledin!” dediğimde çenesindeki elimden kurtularak ayağa kalktı. Çıplak ayakları beyaz zemine değdiğinde bir adım geriledim. Gözlerim hâlâ yüzündeydi. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyordum. 

“Mina…” Gözlerimin içine baktı. Artık bu ismi kullanması bende bir etki yaratmıyordu, böyle seslenmesine alışmıştım. “Oynamayı bırak. Kaçmak istedin, seni yavaşlatmamam için beni yaraladın.” 

“Yalan söylüyorsun,” dediğimde alayla gülümsedi. 

“Bunu sen mi söylüyorsun?” Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. En başından beri yanımda durarak, bana diğerlerinden daha yakın davranarak yapmaya çalıştığı şeyin güvenimi kazanmak olduğunu anlamıştım fakat şu an oynadığı kişinin dışına çıkıyordu. Belki de gerçek Akın, gördüğüm yüzden ve bakışlardan ibaretti. Gözlerinde öfke vardı, nefret vardı, acı vardı, sorgular bir his vardı. Bana doğru birkaç adım daha attığında istemsizce geriledim. Kalçalarım arkamdaki koltuğa değdiğinde eli, koltuğun ardındaki duvara uzandı ve bakışlarımın cama kaymasına sebep oldu. Siyah bir buğu boydan camı kaplarken Ebru ve Fulya’nın içeriyi görmesini engellemiş oldu.

“Şimdi yalnızca ben varım karşında,” dedi elini duvardan çekerek. “Söylesene, neden yaptın bunu?” 

“Sen benimle alay mı ediyorsun?” dedim kendime gelerek. “Bunu ben yapmadım. O bıçağı ben saplamadım.” Derin bir nefes aldım. Kalçalarımı koltuğun kenarına yaslamıştım ve Akın tam önümde duruyordu. “Eğer ben yapmış olsaydım Akın, şu an karşımda duruyor olmazdın.”

“Sen açılan yara derin değil diye öldürmez mi zannediyorsun?”

Ne demek istediğini anlamıyordum. Buraya gireli yaklaşık dört gün olmuştu. Geldiğimden beri ilk kez hiçbir şeye hâkim değilmiş gibi hissediyordum. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir öfke vardı. O öfkenin bana karşı olmaması gerekiyordu çünkü bunu ben yapmamıştım. Yalan söylemiyordum. 

“Yaraya bırakmam,” dedim ölümünden bahsederek. 

“Biraz dürüst olmayı denesene.” Gözlerime bakmaya devam etti. “Ne işine yaradı bu yaptığın, yakalanacağını biliyordun. Her yerde kamera var.”

“Bir canavar muamelesi yaptığın bir insanı kurtardım,” dedim ona dürüst davranarak. 

“Merhametli birisin yani,” diye mırıldandı. “Geldiğin gün bir adamın beynini patlattın ama.” Büzülen çenesine ve alayla kalkan kaşlarına baktım. “Şahsen ben ikna olamadım,” diye bitirdi cümlesini.

“Canım kime istiyorsa ona merhametliyim Akın Karasu,” dedim ona meydan okuyarak. “Canım küçük bir kız çocuğuna merhamet etmek istedi. Var mı bir diyeceğin?” İndirdiği kaşlarını çattığında söylediklerimin onu sinirlendiğini zannetmiştim fakat bir eli karın bölgesine uzandı. Ardından ayaklarımın ucuna damlayan kan damlalarını fark ettim. Yarası kanıyordu. 

“Kendini zorlamamalıydın,” dedim fakat ona elimi uzatmadım. 

“Ölsem bir yudum su vermezsin, değil mi?” derken yüzünü buruşturmuştu. 

“Suya muhtaç olmana sebep olan kadın olurum,” dediğimde benden uzaklaştı. Yatağına ilerlerken vücudundan aşağıya, pantolonuna doğru süzülen kana baktım. 

“Bu gece benimle geleceksin,” dedi itiraz kabul etmeyeceğini anladığım bir sesle. “Artık benim gözetimimdesin.”

“Zaten öyle değil miydim?” Yüzünde onunla ilk konuştuğumda oluşan öfkeli ifade oluştu. O gün olan tavrıyla bu kapıdan içeriye girdiğimizdeki tavrı bambaşkaydı. Arabasına bindiğim ilk gün gözlerinin içinde öfke vardı. Fakat şimdi aynı öfkeyi bulamıyordum.

“Öyle olmuş olsaydın bu noktada olmazdık. Bu gece benimle akademinin dışındasın.”

“Bir kurşun da orada yeme,” dedim onunla dalga geçerek.

“Silahı tutan el sana ait olmadığı sürece çıkan kurşunun bana isabet etmesine izin vermem.” Kurduğu iddialı cümleye karşılık kaşlarımı kaldırdım. Demek ki artık böyle oynayacaktık, bana uyardı. Ona bir cevap vermeden Akın’ın yatağının yanındaki düğmeye basarak seslendim. 

“Hemşire, kanaması var!” Ardından kapının açılması ve hemşirelerin içeriye girmesi bir oldu. Kapının ardından bana bakan askeri üniformalı adamın yüzündeki kar maskesine rağmen Poyraz olduğunu anlamıştım. 

“Nereye gitmem gerekiyor?” dediğimde benimle ilerlemeye başladı. “Ayrıca bunlardan ne zaman kurtulacağım?”

“Akın’ın yanında olacaksın,” dedi Poyraz. “Kelepçelerin çıkacak ama bunun sebebi de Akın. İstemiyor olması, kurulu kararından döndüren o.”

“Kararları neydi?” dedim Akın’ın yaptıklarına aldırmadan. Biz her ne olursa olsun iki farklı kutuptaydık. O karşımdaydı, yeri gelirse bana bir silah doğrulturdu. Gerekirse onu öldürürdüm. Ben vezirdim ve o karşı takımın kalesiydi. Kazanmak için onu yıkmam gerekiyorsa bunu yapardım. 

Poyraz bana bir cevap vermediğinde üst kata çıkıyorduk. Ekibimle hiçbir iletişimim kalmamıştı. Ve bundan sonra sağlanması da zor gibi gözüküyordu. Bir süre sessiz kalmam ve beklemem gerekecekti fakat bunun için yeterince zamanımız olup olmadığından emin değildim.

“Bu dakikadan sonra tamamen Akın’lasın,” dedi Poyraz bunun öncesinden daha farklı olduğunu vurgulayarak. 

“İsteseydi bunu en başında yapardı, neden şimdi?” Gelen asansöre bindiğimizde yüzünü bana çevirmeden sorumu yanıtladı. 

“Onu yaraladın.” Derin bir nefes alarak ekledi. “Bunu akademinin içinde yaptın. Onu koruyamadılar ve ellerinden değerli bir denek çaldın, hamlelerin akademiyi zorladı ve oynama sırası Akın’a geçti.”

“Satranç iki kişiliktir,” dedim asansörün kapıları açılırken. Onun peşinden ilerlemeye devam ettim. “Üçüncü birini dahil edemezsin. Akın neden kendi dahil olduğu akademiye hamle yapacak bir konumda oturuyor oyun masasına?”

“Akın sandığın gibi akademinin sahibi değil,” dedi birkaç gün önce içimden geçirdiklerime parmak basarak. 

“Ama kemik üyesi, sahibi olamayacağının farkındayım. Burası bir bilim üssü.”

“Sistemi çözdüğünde neyin ne olduğunu daha iyi anlayacaksındır, Üç Yüz Seksen.” O da diğerleri gibi bana göğüs aramdaki denek numaramla sesleniyordu. Cebinden çıkardığı anahtarla kelepçelerimi açtı ve diğer elindeki kartı odanın kapısına okutarak bana ait olduğunu iddia ettikleri odamın kapısını açtı. 

“Şimdi hazırlan. Bu gece yarısı Çırağan Sarayı’nda bir davete katılacaksınız.”

“Ne daveti?” diye sorsam da Poyraz’dan bir cevap alamadım. Arkasını dönerek odadan çıktığında odanın içine doğru birkaç adım attım ve kapıyı ardımdan kapattım. Muhtemelen kapıyı açtığımda yüzleşeceğim görüntü bir düzine asker olacaktı. Bu noktadan sonra burada eskisi kadar rahat davranamayacağımın bilincindeydim. 

Gözlerim odanın içinde dolaştığında odanın tamamen boşaltıldığını fark ettim. Bakışlarım kıyafet dolabıma kaydı. Kendi koydukları eşyalar da dahil olmak üzere her şeyi alıp götürmüşlerdi. Dolabın kapaklarını açtığımda karşımda hiçbir şey bulamamıştım. Dağınık bıraktığım yatağım toparlanmış, üzerine bir elbise bırakılmıştı. Yerde ayakkabı kutusu ve bilinen markaların paketleri vardı. Elbiseyi kılıfından çıkarıp incelemeden balkona doğru ilerledim ve balkonun kapısını açarak dışarıya çıktım. Soğuk hava içeri sızarak bedenimin titremesine sebep olurken gözlerimi kapattım. 

Buraya ilk çıktığımda ondan alıp yaktığım sigaranın izmariti masanın üzerinde duruyordu. O gece, bugün olduğundan çok daha fazla kendimdeydim. Daha başlamamıştık bile fakat şimdiden verdiğim kararlar yorulmama sebep oluyordu. İçine dahil olduğum bu iki kişilik satranç oyununda yok olma korkusu ruhumu sarmalıyordu. 

Bugün hava yağmurlu değildi fakat oldukça soğuktu. Esen rüzgâr bedenimin kasılmasına sebep olurken balkondan içeriye girdim fakat balkonun kapısını kapatmadım. Soğuk hava iyi gelmişti. Eğilerek ayakkabılarımı çıkardım ve üzerimdeki kıyafetleri birer birer yere fırlatırken yatağa doğru ilerledim. Elim siyah kılıfa uzanarak fermuarı indirdi ve kaliteli elbise kumaşına parmaklarımı sürterek elbiseyi askısından ayırdım. Kumaşın parmaklarımda bıraktığı iç gıdıklatan hissin sebebi saten olmasıydı.

Uzun, kırmızı elbisenin derin bir göğüs ve sırt dekoltesi vardı. Aynı zamanda iki yanında bulunan derin yırtmaçlar bu gece şov yapacağımızı kanıtlar nitelikteydi. Elbiseyi yatağın üzerine bırakarak üzerimdeki sutyeni de çıkarıp yere fırlattım. Elim yatağın üzerine ve yanına konulan poşetlerde dolaştı. İç çamaşır markasına ait olduğunu bildiğim poşeti elime alarak içindeki sutyeni ve külotu çıkararak üzerime giydim. Odanın içindeki boy aynasına yansıyan görüntüme bakarken saçlarımı fark etmem gözlerimi devirmeme sebep oldu. 

Önemli bir yere gidiyorduk. Oyun bu gece gerçekten de başlıyordu ve biz aslında bu gece ilk kez oyuna dahil olacaktık. Bir masada oturacak, ellerimiz birbirine kenetlenirken karşı karşıya kalacaktık. Yatağın üzerindeki elbiseyi alıp giydim ve elbise vücuduma tam oturdu. Bacaklarıma geçirdiğim ince tenrengi tül külotlu çorap bacaklarımı olduğundan daha güzel gösteriyordu. Yere bırakılan ayakkabı kutusunu açarak içindeki siyah ayakkabıları elime aldım ve yatağa oturarak ince topuklu ayakkabıları giydim. 

Odada var olmayan tek şey üzerime giymem gereken kabanımdı ve götümün donacağına emindim. Saçlarım için gerekli teknolojik aletler lavaboya bırakılmıştı. Saçlarıma hafif dalga verip bırakmıştım. Dudaklarımda iddialı görüntümü tamamlayan kırmızı rujum ve parlatıcım vardı. Göz makyajımı hafif geçmiştim. Aynada gördüğüm görüntü, şık ve iddialı bir kadına aitti. Açmadığım son poşeti de açarak bırakılan çantayı aldım ve etiketini çıkararak elime aldım. Yürürken açılan yırtmaçlarım bacaklarımın ortaya çıkmasına sebep oluyordu ve bacaklarımın arasına dolanan kumaş onları daha ilgi çekici gösteriyordu. Mini bir elbise giysem bu kadar dikkat çekici gözükmezdim. 

Odanın kapısını açarak dışarıya çıktığımda tahmin ettiğim gibi kapımın önündeki altı askerle karşılaştım. Hiç birikonuşmadı, bakışlarını bana çevirmedi. Aralarından geçip yürürken arkamdan gelmeye devam ettiler. Ben asansöre ilerlerken yanımda yürüyen bir başka bedeninse Poyraz’a ait olduğunu biliyordum. Kapıdan çıktığımız anda haberi olmuş olmalıydı. 

“Akademinin arka kapısından çıkacaksınız.” dedi Poyraz fakat ona cevap vermedim. Asansörden içeri geçtiğimizde askerler de bizimle asansöre bindi. Bundan sonra onlarla adım atacaktım, belliydi. Poyraz asansörün kapanmasını sağlayarak yanımda durduğunda askerler üçer üçer iki yanımıza dizilmişti. 

“Davette sen de olacak mısın?” dedim Poyraz’a dönerek. Başıyla beni onayladığında sandığımdan daha önemli bir noktada olduğumuzu anladım. 

“Dışarıda gerekli önlemler alındı fakat içeriye müdahale edemiyoruz. Yalnızca siz olacaksınız, birbirinize sahip çıkmaktan başka şansınız yok,” dedi asansörün kapıları açılırken. 

“Ben ve Akın?” Gülmemeye çalıştım. “Birbirimize sahip çıkacağız?” Bir cevap vermediğinde başımı salladım ve yürümeye devam ettim. “Okey.” 

“Akın arabada seni bekliyor,” dedi Poyraz ve onunla bütün askerler durdu. Önümdeki döner kapıya baktığımda kapının dış otoparka açıldığını anladım. Ona bir cevap vermeden kapıya doğru ilerledim. Göğüs aramdaki iz, dekoltemden ötürü açıkça ortadaydı. Gideceğimiz yerde sergilenecek olanın varlığım olduğunu biliyordum. Yanımda kimin olduğunun, elimi kimin tuttuğunun bir önemi olmayacaktı. Yıllar sonra yeniden aynı noktada, akademinin avcunun içinde olduğum gösterilecekti ve ben bugün buraya gelerek bütün yaşanacakları kabullenmiştim. 

Kapıdan çıktığımda çıplak tenime değen rüzgâr bedenimin titremesine sebep olsa da duraksamadan başımı kaldırdım. Vücudumda dolaşan soğuğa aldırmadan gözlerim kapının önündeki arabalarda dolaştı. Arabada beni bekliyordu.

Siktir.

Ama hangi arabada?

Önümde birbirinin aynısı onlarca lüks otomobil bulunuyordu. Siyah araçların üzerlerinde onları birbirinden ayırt edebileceğimiz hiçbir unsur bulunmuyordu. Bu bütçe akademiye mi aitti yoksa Akın’ın kendisine mi, bilmiyordum. Önümde duran arabalardan birinden inen siyah takım elbiseli adamın Akın olmasını bekledim fakat inen korumalardan biriydi. Elinde siyah bir kürk bulunuyordu. 

“Buyurun Efsun Hanım,” dedi kürkü kollarıma geçirmek için arkama geçerken. Ona izin vererek siyah kürkü giydim ve kürkle elbisem arasına sıkışan saçlarımı ellerimle düzelttim. “Akın Bey arabada sizi bekliyor.” Başımla onu onaylayarak ilerlemeye başladığımda bedenim biraz olsun ısınmıştı. Koruma ortadaki arabanın kapısını açtığında açtığı kapıdan içeriye baktım ve arkasına yaslanarak sigarasını içen Akın’ı gördüm. Üzerinde takım elbise vardı. Boynundaki kravatını gevşetmiş, oturduğu koltuğu geriye doğru yatırmıştı. Elindeki sigaranın külünü camdan dışarıya savuruyordu. 

“Teşekkür ederim,” dedim kaşlarımı kaldırarak ve benim için açılan kapıdan ön koltuğa oturdum. Elbisemin yırtmaçlarının açıkta bıraktığı bacaklarıma aldırmadan kapının kenarından sarkan elbise kumaşını toparladım ve korumanın kapıyı kapatmasına izin verdim. Akın elindeki sigaranın dumanını son kez içine çekerek bana baktığında bakışlarım üzerinde dolaştı. Revirdeki halinden eser yoktu. Toparlanmış ve hazırlanmıştı. Gecenin onun için de önemli olduğunu anlamak zor değildi. 

“Yakışmış,” dedi sessiz kalmayarak. Ardından elindeki izmariti camdan dışarıya attı ve elini camdan yukarıya doğru kaldırarak işaretparmağı ile onayladı. Ardından kapının önündeki arabalar teker teker çalışmaya başladığında eli koltuğuna doğru uzandı. Koltuğunu düzelterek dikiz aynasına baktığında parmakları kravatına uzandı ve kravatını da düzelterek aynasını ayarladı. 

Arabayı çalıştırarak elini yeniden aynı onay hareketiyle camdan dışarıya çıkardığında hafif bir ıslık çaldım. “Vaov.” Etkileyici.

Arabanın yolda çıkardığı sesin ardından koltuğa yasladığım sırtım hızın etkisiyle biraz daha geriye savrulurkenmırıldandım. “Geç mi kaldık?”

“Beykoz tarafından ineceğiz,” dedi onunla dalga geçmeme aldırmadan. “Ardından Çırağan’a geçiş yapacağız. Bu gece bütün gözler senin üzerinde olacak.”

“İçeride kimler var?” dedim tek kaşımı kaldırarak. 

“Tahmin ettiğinden çok daha fazlası. Teknoloji devleri, akademi başkanları, farklı ülkelerden gelen temsilciler, bakan temsilcileri…”

“Bu gece hepsine elinizde olduğumu göstereceksiniz,” dediğimde başıyla beni onayladı. Avuçiçiyle döndürdüğü direksiyon sağa doğru meyletmeme sebep olurken ona çıkıştım. “İnsan gibi kullan şu arabayı!”

“Kemerini takmayı dene.” Bana verdiği cevap gözlerimi devirmeme sebep olsa da onu dinleyerek kemerime asıldım. Hızla çektiğim kemer gelmeyince derin bir nefes alarak yavaşça kendime doğru çektim ve kemerimi takarak arkama yaslandım. Çantamı arka koltuğa doğru bıraktım. 

“Ne kadar kalacağız?” diye ona yeni bir soru yönelttim. Orada benimle iletişime geçip geçmeyeceklerini bilmiyordum. 

“Etkinlik gece yarısı başlıyor, ilk olarak yemek yenecek. Ardından müzik başlayacak ve küçük bir kokteyl düzenlenecek. İçeriye alımlar yemek başlamadan on dakika önce sona eriyor.”

“Ve kim olursan ol içeriye giremiyorsun?” dedim ondan bir onay bekleyerek. 

“Biz gireceğiz,” dediğinde gülümsedim. 

“Ve bu içeriye girer girmez bütün gözlerin bize çevrilmesine sebep olacak. Ardından göğsümdeki damgayı görecekler. Bir fısıltı başlayacak, kim olduğumu konuşacaklar. Dikkatleri dağılacak…”

“Önemli olan içeriye girmen değil Mina,” dedi Akın gözlerini yoldan ayırmadan. “Önemli olan içeriye benimle giriyor olman.” 

Tek kaşımı kaldırarak ona döndüm. “O zaman neden bana ihtiyaç duyuyorsun? Ne alacaksın içeriden, neden ortaya bir yem gibi konuluyorum? Tek derdin güç gösterisi olamaz.”

“Bir taşın kime ait olduğunu bulmam gerek,” dediğinde şaşırmadım. Taşlardan haberdardı, hatta belki de taşlardan birine bir zamanlar sahipti.

“Hangi taş?” Ondan bir cevap bekliyordum. Bana yanıt vermediğinde üstelemedim. Bu gece öğrenirdim. İçeride bizden biri olacak mıydı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, oradaki herkesin bana sahip olmak isteyeceğiydi. 

“Bu gece sana bir zarar gelmeyecek,” demesiyle gözlerimi devirdim. 

“Gelemez zaten Akın,” dedim ona karşı çıkarak. “Buna izin verecek bir kadın gibi mi duruyorum?”

“Seni bitiren şey bu kibrin olacak Mina,” dediği sırada girdiğimiz ormanlık yol Beykoz’a yaklaştığımızı anlamama sebep oldu. “Sandığın noktada değilsin.” Kapıdaki arabaların bir kısmı önümüzden bir diğer kısmı ise arkamızdan geliyordu. 

“Tam olarak o noktadayım. Ben bu günleri yıllarca ilmek ilmek işledim. Sen arka bahçede oyun oynarken ben savaş meydanındaydım. Ben bu işe dahil olmadım, bu kaosun içine doğdum.” 

Hızımıza rağmen arabayı bir anda durdurduğunda ani yaptığı fren öne doğru savrulmama sebep oldu. Taktığım emniyet kemeri cama çarpmama engel olurken o beni inceliyordu. Araba durmuş olmasına rağmen diğer arabalar devam etti ve ıssız yolda onunla bir başıma kaldım. 

“N’apıyorsun sen?” dedim yaptığı şova anlam veremeyerek. 

“Şimdi burada…” Eli bacaklarımın üzerinden torpidoya uzandı. Torpidoyu açtı ve içindeki silahı eline aldı. “Tek bir kurşun öldürür seni.” Gözlerindeki öfkeyi yeniden gördüm. O öfkeyi neden bana doğrulttuğunu bilmiyordum fakat öfkesini hak edecek bir şey yapmadığımı biliyordum. 

Nefes alış verişlerim hızlanırken, “Var olmak beraberinde yok oluşu getirir,” dedi ve şarjörü çıkararak eline bir kurşun aldı. Şarjörü silaha geri takarken elindeki kurşunu parmak uçlarına sabitleyerek alnımın ortasına değdirdi. Alnıma değen metal nabzımın hızlanmasına sebep olurken ona hiçbir şey söylemeden baktım. Gözlerimi kahve gözlerine dikmiş, bir tepki vermeden öylece ona bakıyordum. Bakışlarımda bir meydan okuma vardı.

“Bir kurşun kibrinle beraber seni yok etmeye yeter Efsun ve bunu ne Üç Yüz Seksen oluşun değiştirir ne de ait olduğun yer. Bu yüzden bu gece bu kurşuna sahip çık.”

Avuçiçime bıraktığı kurşunu ellerimin arasına alırken gülümsedim. Akın arabayı yeniden çalıştırdığında ona döndüm. “Bir kurşun kimseyi yok etmeye yetmez,” dedim oturduğum taraftaki camı açıp elime bıraktığı kurşunu camdan dışarıya savururken. Bana bir cevap vermedi, gözlerini bana doğru çevirmedi. Arabayı sürmeye devam etti ve ben de geçtiğimiz yolları izledim. 

Beykoz’un yukarı taraflarında bir iskeleye geldiğimizde önümüze geçen bütün araçların iskelenin etrafını çevrelediğini gördüm. Emniyet kemerimi çıkarıp arabadan indiğimde Akın eğilerek arka tarafta olan çantamı eline almıştı. O da arabadan indiğinde elbisemi düzeltiyordum. Bana uzattığı çantayı alarak iskeleye doğru ilerlediğimde gördüğüm yat bakışlarımın yeniden Akın’a dönmesine sebep oldu. 

“Gerçek bir şov yapacaksın,” dedim bakışlarımı üzerinde gezdirirken. Kirli sakallarını özenle düzeltmiş, saçlarını ise bir o kadar dağınık bırakmıştı. Üzerindeki takım elbiseye rağmen tehlikeli ve ulaşılamaz duruyordu. Dar kıyafetleri vücut hatlarını ortaya çıkartıyordu. Takımı ona gerçekten de yakışmıştı. 

“Şovdan çok daha fazlasını yapacağız.” Ağzının içinde yuvarladığı kelimeler gülümseme sebep olurken yata doğru ilerlemeye başladık. Rüzgâr attığım her bir adımda uzun elbise kumaşımın bacaklarımın arasına sokularak bacaklarımın açılmasına sebep oluyordu. Dışarıdan oldukça etkileyici bir görüntü olduğunun farkındaydım. Arabalardan inen korumaların üzerlerinde takım elbiseler vardı. Bu gece hiç kimsede akademiye ait bir ibare ya da logo bulunmuyordu. İskeleye yanaşan yata önce Akın’ın binmesine izin verdim, ben de ayakkabılarımı çıkararak elime aldım ve diğer elimi ona uzatarak bir bacağımı yata attım. Akın kolumdan tutarak beni kendisine doğru çektiğinde diğer bacağımı da yukarıya doğru çektim. Yatın içine doğru ilerlerken arkamızdan korumaların da yata bindiğini gördüm. 

Akın’ın ardından arka tarafa doğru ilerlediğimde yatın burun kısmına gelmiştik. “Üşürsen içeriye geçebilirsin,” dedi Akın iç tarafta kalan kapalı oturma alanını başıyla işaret ederek. Yat oldukça büyüktü, yaklaşık otuz kişiyi alabileceğini tahmin ediyordum fakat içeriye yalnızca altı koruma gelmişti. Diğerleri kıyıda kalmışlardı. Korumalardan biri yanımıza geldiğinde Akın mırıldandı. “Gidebiliriz…”

“On ikiyi on beş geçe orada olacağız,” dedi koruma Akın’a hitaben konuşarak. Akın başıyla adamı onayladı ve bakışlarını denizden almadı. 

“Çırağan’a dışarıdan özel taşıtların yolcu indirmesi yasak.”

“Yasak dinler gibi bir halim mi var?” dedi Akın bana cevap vererek. 

“Yaran nasıl?” dedim konuyu değiştirmek için.

“Sağlam hesap yapmışsın.” Hâlâ beni suçluyordu. “Tam karnımın altı, birkaç santim daha içeride olsaydı belki şu an burada olmazdım.”

“Benim yapmadığımı biliyorsun,” dedim ona karşı çıkarak. Bu iş benim başımın altından çıkmamıştı. Bakışlarını denizden alarak bana doğru döndü. 

“Yalan söylüyorsun Mina,” derken gözlerimin içine bakıyordu. İki eli pantolonunun cebindeydi. “Artık yalan söyleme.” Bense kollarımı kürküme sarmıştım. Rüzgârın yüzüme doğru savurduğu saçlarımı geriye almaya çalışıyordum. Bir sonsuzluk hissi veren karanlık denizde ilerleyen yat hafifçe sallanırken üşüyen çıplak ayaklarıma inat ayakta kalmaya çalışıyordum.

“Kimi koruyorsun?” dedim yüzüne karşı. “Kim yaptı, kimi, neden koruyorsun da beni ateşe atıyorsun?” Aklıma gelen fikirle birkaç adım ona doğru yaklaştım. “Ya da kimseyi korumuyorsundur.” İyice ona yaklaşıp mırıldandım. “Çünkü bütün bunları sen yaptın. Bu görevi alabilmek için, beni avuçiçine bırakmaları için, taşın sahibini öğrenebilmek için.” Kaşlarımı çattım, bu düşünce artık daha olası geliyordu. Yüzüne baktım, mimiklerini izledim. Yüz kaslarında hiçbir oynama olmadı. Sustu. Yalnızca sustu. 

“Bıçağı kendime sapladım yani,” dedi ona ne ima ettiğimi gözler önüne sererek. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. 

“Kanayan senin yarandı ama bıçak sana değil, bana saplandı.” Cümlenin altında yatan anlamı göreceğini biliyordum, en başından beri bunu planlamıştı. Yat kıyıya yaklaşırken denizdeki dalgalanmayla oluşan hareketlilik ayağımın kaymasına sebep oldu ve Akın’ın gözlerinin içine bakarken sağa doğru sendeledim. Akın, belimi yakalayarak beni kendisine doğru çektiğinde yatın cılız ışıklandırmasının izin verdiği kadarıyla yüzünü gördüm. Yarısı aydınlanan kalın dudakları, dudaklarımın birkaç milim ötesindeydi. 

İyi polis, kötü polis.

Kanmadım, dudaklarına uzun uzun baktım. Gözlerim yüzünde dolaştı, tepki vermedi. Dudaklarıma baktı. 

İyi polis, kötü polis.

İnanmadım, beni kandırmasına izin vermedim. Kolundan kurtularak yatın demirliklerine tutundum. “O yaraya sahip çık,” dedim konuyu değiştirmesine izin vermeyerek.

“Bir insan kendisine yalan söyleyemez, söylememeli,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Aynada gördüğün yansımanabaktığında gerçeği düşünürsün. Böyle olmalı, sen kendine yalan söylüyorsun. O bıçağı karnıma sen sapladın, biliyorsun ama hâlâ inat ediyorsun.”

“Tek bir kanıt göster Safkan,” dedim ona soyadıyla hitap ederek. “Tek bir video, tek bir fotoğraf yeter ama yapamazsın. Ben yapmadım.” Bana bir cevap vermedi çünkü biliyordu, veremezdi. 

“Akın Bey, yat sarayın arka bahçesine yanaştı.” Birkaç adım ötemizden gelen ses bakışlarımı oraya doğru kaldırmama sebep oldu ve yatın kıyıya yanaştığını fark ettim. Akın içcebinden çıkardığı bir çakıyı bana doğru uzattı. “Kamufle et, ihtiyacın olursa kullanabileceğin tek silahın bu.” Başımla onu onayladım ve yatın diğer tarafına doğru ilerlemeye başladım. Elimdeki çakının ucunda zehir olduğunu tahmin edebiliyordum. Olası bir durum için verilmişti. Kimse birkaç gün önce onu karnından bıçaklayan bir kadına yeniden aynı silahı vermezdi. Onu ben bıçaklamamıştım, bunu ben biliyordum, o biliyordu. Fakat söylemiyordu, bana bile söylemiyordu. 

Yattan önce Akın indi, ardından birkaç koruma geçti ve Akın bir bacağını yeniden yata koyarak elini bana uzattı. Topuklu ayakkabılarımı giydim ve büyük ellerini zarif bir şekilde tutarak yattan indim. Önümüzdeki sarayın büyük pencerelerinden dışarıya sızan ışık bahçeyi aydınlatıyordu. Bahçeye ayrıca aydınlatmalar konulmuştu ve giriş, iki yandan dönmeli bir merdivene sahipti. Ardından büyük kahverengi kapısı vardı. Kapı duvar boyunca devam ediyordu. Akın’ın elini tutarak merdivenlere doğru ilerlerken elimdeki çantayı sıkıca kavradım. Camların ardındaki meraklı gözlerin dışarıdaki bu iki yabancıya takıldığını biliyordum. 

Sarayın merdivenlerine doğru ilerlerken ardımızda kalan boğaz manzarası ve köprü parlıyordu. Akın’ın koluna tutunarak yavaş yavaş merdivenleri çıktım. Bir elimle önüme gelen saçımı geriye doğru bıraktım ve bakışlarımı hafifçe yukarı kaldırarak Akın’ın benim için büyük kapıyı aralamasına izin verdim. 

“Leydim,” dedi bana ilk günkü gibi seslenerek. “Önden buyurun.” Eliyle benim için önü işaret ettiğinde gülümsedim ve içeriye doğru adımladım. Bizi karşılayan geniş alan sarayın iç merdivenlerine bakıyordu. Misafirlerin dinlenmesi için yerleştirilen koltuklar ve büyük aynalar bulunuyordu. Görevlilerden biri yanımıza doğru gelerek aceleyle konuştuğunda gülümsemem büyüdü. 

“Maalesef yeni katılımcı alamıyoruz hanımefendi.” Başka bir şey söylemesine izin vermeden kürkümü çıkararak görevliye uzattım ve alıp almamasını umursamadan ellerimin arasındaki kürkü bırakarak yemeğin verildiği restoranda açılan kapıya doğru ilerledim. Arkamdan ilerleyen Akın’ın yüzündeki ifadeyi tahmin edebiliyordum. Bir yanı bana anlamsız bir öfke taşırken diğer yanı gururla beni izliyordu. Doğru kadınla yola çıktığını o da biliyor olmalıydı. 

Sarayın içinde hâkim olan altın sarısı ve beyaz renkler restoran olarak tasarlanan bölümün içine girdiğimizde kahverengiyle birleşiyordu. Yemek yiyen salon devam eden müziğe aldırmadan içeriye girişimize baktığında başımla salona selam verdim ve Akın’ın önüme geçmesine izin verdim. Hangi masaya oturacağımızı bilmiyordum. Salonun içinde otuza yakın masa vardı ve bunlardan yalnızca yedi tanesi camların tam önüne konulmuştu. Denizi filtresiz gören masalarda üslerin ve akademilerin temsilcileri oturuyordu. Bizim için ayrılan masada Uras’ın oturduğunu gördüğümde kaşlarım çatıldı. 

Akın’ın buraya A.S.P. için geldiğini bilmiyorlardı, resmi olarak A.S.P. adına davete katılan kişi Ares’ti. Akın, davete kim olarak katılmıştı, ona bu özgürlüğü ve şov hakkını tanıyan akademi değilse neydi?

Akın, tam ortada bulunan üç kişilik masadaki sandalyeyi benim için geriye doğru çektiğinde sandalyeye doğru yerleştim ve otururken başımı geriye doğru kaldırarak yüzüne baktım. Ona gülümsedim. Yüzündeki ifadeyi izledim. Gözlerini benden ayırmıyordu. Etraftaki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu. Hikâyenin baş kahramanı olmasaydım ben bile buraya yalnızca benim için geldiğine inanıyor olurdum. İyi bir oyuncuydu. 

Salondakilerin göğüs aramdaki damgayı konuştuğunu tahmin edebiliyordum. Masalarda kahkahalar içeriye girdiğimiz anda kesilmiş, yerini derin bir sessizlik almıştı ve şimdi o sessizliğin üzerini fısıltılar kapatıyordu. Tam da tahmin ettiğimiz gibi beni konuşuyorlardı. Hayallerinin çok daha ötesinde olan bu makineyi canlı canlı görmekten haz alıyorlardı. 

Restoran olarak kullanılan odanın içi de yer yer boy aynalarıyla döşenmişti. Bu, ona bakmasanız dahi yansımalardan insanları izleyebilmenize yol açıyordu. Yanımıza getirilen sehpaya çantamı bıraktım ve önüme oturan Akın’a döndüm. Bir gözü yansımalardaydı, biliyordum. 

“Yemek servisi birazdan başlayacak ve ardından yanından kalkacağım,” dedi Akın bana gülümserken. Gözleri yüzümdeydi. Elindeki son değerli parça benmişim gibi bakıyordu. “Ardından yanına gelecekler, seninle tanışmak isteyecekler.”

“Beni incelemek isteyecekler,” dedim kaşlarımı kaldırarak ve doldurulan kadehten bir yudum su aldım. “Beni parçalamak isteyecekler, yargılayacaklar, yok etmek isteyecekler.”

“İdeolojilerinin tam karşısındasın,” dedi Akın söylediklerimi inkâr etmeyerek. “Sömürdükleri her şeyin inkârısın. Makineleşmenin ve teknolojinin ötesindesin. Kendin gibi binlercesine sahip olabilirsin, yeni bir dünya yaratabilirsin. Kendini makineleştirebilirsin.”

“Öleceğim,” dedim ona bu gerçeği yeniden hatırlatarak. Öfkeyle parlayan gözlerinden hüznün geçtiğini hissettim. “Herkesten çok daha önce silineceğim dünyadan. Anne olamayacağım, hiç annem olamayacak, bir kardeşim olmayacak, aileye sahip olamayacağım. Ben hep bir tek kendime sahip olacağım ve sahip olduğum bu beden de çok geçmeden ölecek.” Bütün bu gerçekler zihnimin içinde dönüp duran bir filmin replikleri gibiydi. Sessiz kaldı. Kurduğum cümlelere verecek bir cevabı yoktu veyahut beni dinlemiyordu. Bütün dikkati salondaydı fakat benimle konuşuyor gibi davranıyordu. 

Masamıza yemek ve alkol servisi yapıldığında standart menü üzerinden ilerlendiğini anlamıştım. Masada onlarca farklı yemek çeşidi vardı. Kadehlerimize doldurulan şaraplara bakarak gülümsedim. Şaraplar bana akan kanı ve ölümü hatırlatırdı. 

“Bu geceye leydim,” dedi Akın eline aldığı kadehi bana doğru kaldırarak. 

“Hiçbir zaman savaşınızın bir parçası olmayışımıza,” dedim sağ elimle kavradığım kadehle onu karşılarken. Ben kaldırdığım kadehi dudaklarıma götürürken o mırıldandı. 

“Savaşımız senin üzerinden dönüyor Mina, bir parçası olamazsın çünkü savaşın kendisisin.”

“Hangi taşı seçtin?” dedim konuyu değiştirerek. Benim oturduğum masaya onu da oturtmuşlardı. Seçenekleri neydi, bilmiyordum fakat hangi taşı seçtiğini merak ediyordum. İki kaşını yukarıya doğru kaldırdı, eline çatal ve bıçağını alarak önündeki eti özenle parçalamaya başladı. 

“Hepimizin seçim hakkı olmadı.” Yalan söylediğini ima ederek güldüm. 

“Herkesin seçim hakkı vardı. Hangi taşı seçtin?”

“Sence?” Gözlerimin içine baktı. Bu metaforik anlamda satranç masasında kurulmuş bir oyundu. Hepimize taşlar dağıtılırdı. Harcanır gördüğünüz piyonun bile bu masada hayati bir önemi vardı çünkü bir piyon şahı yenmeye yeterdi. Taşlar kim olduğumuzu belirlerdi, bu oyundaki yerimizi gösterirdi. Öldüğümüzde taşlarımız yok edilirdi çünkü bu masa bizden başkasının oturabileceği bir satranç masası değildi. 

“Şah,” dedim kendimden emin bir şekilde. “Seçim hakkının olmadığına inanmıyorum, sen şahı seçtin çünkü yönetmek istedin. Çünkü kazanmak istedin.” 

Benimle alay edercesine gülümsedi. “Yalnızca gerçek satranç oyuncuları vezirin oyunu yönettiğini bilir Mina,” dedi ismimi fısıldayarak. Sanki ismimi kimsenin duymasını istememişti. Salondaki müziğin temposunu artırmasıyla yavaşça sandalyesinden kalktı. 

Yüzündeki gülümsemenin silindiğini gördüm. Bu masadan kalktığı anda gözlerinde görmeye alışık olduğum öfke beliriyordu.

Küçük kızım, öfke yalnızca bizi büyütmedi, başka bir adamın yaşam amacı oldu. 

Elime kadehimi alarak ayağa kalktım, normal akışına dönen salonda kaçamak bakışlarla bana bakan insanlara karşı kibirle gülümseyerek sarayın pencerelerinin olduğu tarafa doğru ilerledim. Topuklu ayakkabılarımın yemek yediğimiz salonda bıraktığı tok ses, içimdeki adrenalin duygusunun yükselmesine sebep oluyordu. Elimdeki kadehten birkaç yudum daha alarak pencerenin önünde durduğumda bakışlarım siyaha dönen denizde dolaştı. Camlar, boylu boyunca uzanıyordu ve iki yana ayrılmış perdelerin arasından gözüken boğaz manzarası büyüleyici duruyordu.

Bu gece içimde hangi duyguları beslediğimi bilmiyordum. Bir yanım buruktu, diğer yanım gururlu. Bu kalabalığın içinde çekiştirildiğimi hissediyordum. Üzerimde olan gözler içimdeki şımarık kızı mutlu ederken olgun kadını tedirgin hissettiriyordu. Yemekleri bitenler yavaş yavaş kadehlerini alıp ayağa kalktığında başımı çevirmeden göz ucuyla cam kenarına dizilen masalara baktım. Poyraz içeride tek olduğumuzu vurgulamıştı ama içeride Ares de vardı. İçlerinde bir yönetim kargaşası hâkimdi, bunun farkındaydım fakat boyutunun bu denli olduğunu hiçbir zaman düşünmemiştim. 

Ares’i kendilerinden görmüyorlardı, ona güvenmiyorlardı ve bunu açıkça belli ediyorlardı. 

Bu karmaşa böylesine ciddi bir yönetim için kırılma anına dönüşebilirdi. Hiç kimse bu kırılma anının önüne geçemezdi. Bir bedenin bana yaklaştığını hissettiğimde başımı sol yanıma doğru çevirdim ve arkamdan birinin olup olmadığına baktım. Ensemde hissettiğim nefesin sahibi Ares’ten başkası değildi. 

“Sergilenmişsin Üç Yüz Seksen,” dedi bu gece burada olmamın üzerine parmak basarak. 

“Kelepçelerimden kurtuldum,” dediğimde arkamdan ayrılmış, yanıma geçmişti. O da eline kadehini almıştı. Üzerinde içeridekilerin aksine beyaz bir takım elbise vardı. “İddialı bir seçim.” Gözlerimle takım elbisesini işaret ettim. 

“Elbise yakışmış,” dediğinde gözleri göğüs aramdaki damgamdaydı. “Özenle seçilmiş belli.” Ona bir cevap vermedim. “Bu gece dikkatli ol, hepsi yanı başında olacak.”

“Sen burada değil misin?” dedim uyardığı tek kişinin ben olduğunu belirterek. 

“Ben erken ayrılmak durumunda kalacağım,” diyerek gülümsediğinde ne yapmaya çalıştıklarını anlamıştım. 

“Siktir,” dedim fısıldayarak. “Akademi adına sen katıldın. Akın ve ben akademiye dair hiçbir iz taşımıyoruz çünkü bu gece çıkan kaosun sorumlusu biz olacağız. Sen erken ayrılacaksın ve akademi bu işten sıyrılacak.”

“Bayılıyorum zekâna,” dedi Ares beni kendi tarzında onaylayarak. İçeriden dışarıya ulaşmamın bir yolu olmalıydı. Bunda diğerlerinin haberi olup olmadığını bilmiyordum. Ares elindeki kadehi bana doğru kaldırarak yeniden gülümsedi ve bir eli cebindeyken mırıldandı. 

“Bu geceye…” Ona gözlerimi devirdiğinde kaşlarını kaldırarak dudaklarını eğdi. “Ama üzülürüm Üç Yüz Seksen.” Dışarıdayken akademide olduğundan çok daha farklıydı. 

Unuttum…

Burada insanlarla iki kere tanışırsın. Savaştan öncesi ve sonrası vardır. Kimseyi kaybettiğin yerde bulamazsın, bulduğun noktadan geriye baktığında o insanla hiçbir zaman tanışmamış olmayı dilersin.

“Kokteyl için sana eşlik edeyim,” dedi Ares kolunu bana doğru uzatarak. Elimdeki bardağı yanımızdaki masaya bırakarak onun kolunu kavradım. 

“Akın nerede?” dedim gülümseyerek. 

“Bilmem, şu an burada benimle ve akademimle hiçbir alakası yok.”

“Ares anladım, nerede diyorum.”

“Bacak boyunun bu kadar uzun olduğunu düşünmemiştim,” dedi konuyu değiştirerek. Yavşak herif. 

“Bacak boyumu mu hayal ediyorsun?” Bana kahkaha atarak karşılık verdiğinde Akın’la girdiğimiz salonun büyük kapısından geçmiş, ana salona gelmiştik. Ares’le beraber merdivenlere doğru ilerlerken gözüm diğerlerinin üzerinde dolaştı. Farklı milletlerden yöneticiler bizimle aynı yolu izliyordu. Bu gece yemeğin ardından yapılacak olan toplantı önümüzdeki bir yılın müttefiklerini belirleyecekti. Masada kimin kime destek verdiği, insanlığın var olma mücadelesinde yön belirleyecekti. 

Merdivenlerden inerken eteğimi kenara doğru toparladım ve ayakkabılarımın altına girmesine izin vermedim. Topuklu ayakkabılarım yavaş yavaş ayağımı acıtmaya başlamıştı fakat uzun süre topuklu ayakkabı ile dolaşmaya alışıktım. Merdivenleri inerken Ares’e yeni bir soru sordum. 

“Taşları öğrenmek size ne katacak?”

“Aradığımız adamın doğru adam olup olmadığını anlamış olacağız,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. 

“Kaleye sahip olmak neyi değiştirir ki?” dedim sanki Akın bana kaleyi aradıklarını söylemiş gibi. “Asıl olay vezirde.”

“Aradığımız taş zaten vezir Üç Yüz Seksen,” dedi Ares attığım oltaya düşerek. 

“Pardon,” dedim yanılmış gibi. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde ihtişamlı merdivenlerin tırabzanlarında kullanılan ışıklandırmaya baktım. “İyi seçim, doğru yönlendirmeyi bilirseniz sizi şaha götürür,” diye ekledim. Ya da yakar, yok eder, oyunu bitirir.

“Orası Akın’a kalmış.” Kapıdan içeri girerken yanımızdan geçen garsonu durdurup elindeki tepsiden iki kadeh aldı. 

“Umarım bu gece sarhoş olmayı düşünmüyorsundur,” diye ona takıldım. 

“Birkaç kadeh şaraptan mı?” Gülerek elindeki içkiden birkaç yudum aldı. “Bu şansımı başka bir zamanda, yalnızken denemek isterim.” 

Ben de gülümserken başımı iki yana salladım. Onun yanından ayrılarak ilerledim, birkaç adım ardından yanıma gelen orta yaşlı adam adımlarımı yavaşlatmama sebep oldu. 

“Efsun,” dedi sanki daha önce tanışıyormuşuz gibi bir samimiyetle. Buradaki hiç kimse bana saygı duymuyordu. Çünkü yaratıcım olduklarına inanıyorlardı. O saygıyı boğazlarına pençelerimi dayadığım gece kazanacaktım. 

Kaşlarımı kaldırarak adamın yüzünü inceledim. Beyazlayan saçlarını boyattığı belli oluyordu. Karizmatik duruyordu fakat ellilerine merdiven dayamış olmalıydı. “Tanıyamadım?” dedim yüzüne doğru eğilerek. 

“Arif.” Bana kibirle gülümsedi. “Herhangi bir akademiye bağlı mısın?” 

Gülümsedim. “Ben tek başımayım Arif Bey, kimsenin altında çalışmıyorum.”

“Bu gece buraya gelmek büyük cesaret,” dediğinde açıksözlülüğüne şaşırdım. “Mesela dönüş yolunda bindiğin o görkemli yatta bir patlama gerçekleşse ve sen kaybolsan ya da ne bileyim… bindiğin araba bozulsa ve yok olsan kim bulabilir seni?”

“Benim düşmanlarım ölmeme izin vermez Arif Bey,” dedim bakışlarımı yüzünden ayırmadan. “Sen öldürmeye kalkarsın bir diğeri engel olur. Sen elinde tutmak istersin bir diğeri kurtarır çünkü onun olayım ister. Ben bu savaşın verildiği o kutsal toprağım. Kanınız benim üzerime akar ama bana zarar veremezsiniz. Ölümünüz beni besler ama benden kopup gidemezsiniz.”

“İddialı küçük hanım,” dedi Arif ve gözlerini kapattı. Kırışık gözkapakları yaşını belli eden nadir fiziksel özelliklerinden biriydi. “Dilerim ki bu gece bittiğinde dedikleriniz gerçekleşmiş olur.” Ona bir cevap vermeden yanından geçerek ilerlediğimde içimde hafif bir huzursuzluk vardı. Konfor alanımın dışında hissediyordum. Yönetemiyordum, sahip olamıyordum, oyunu kuramıyordum. Akın, uzun süredir ortalarda yoktu ve ona ulaşamıyordum.

Salonun çıkışına doğru ilerlerken etrafta dolaşan garsonların yanındaki güvenlik görevlilerinin gözleri üzerimdeydi. Burada bir tehlike vaat ediyordum fakat asıl tehlike ben değildim. Merdivenlerin olduğu girişe döndüğümde gözlerim etrafta gezindi. Burada bir adamı sıkıştırabileceği en iyi nokta sarayın alt kısmında bulunan yönetim odasıydı. Odaya girişler yasaktı, davetliler dahi giriş yapamazdı ve akşamları yönetim, sarayın içinde bulunmuyordu.

Aşağıya doğru inerken ayağıma dolanan elbisem sinirlerimin daha fazla gerilmesine sebep olmuştu. Salondan ayrılışım kimin dikkatini çekmişti, bilmiyordum fakat uzun süreli ayrılığımın ses getireceğine emindim. Yönetimin odalarının bulunduğu kısma doğru ilerlerken içeriden gelen ses kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Sesleri dinlerken durdum ve eğilerek yavaşça topuklu ayakkabılarımı çıkardım. Zemine değen çıplak ayaklarım tenimin ürpermesine sebep olurken göğüs altıma sakladığım bıçağım biraz olsun güvende hissetmeme sebep oluyordu. 

“Doğru taşın sahibine hiçbir zaman ulaşamayacaksın,” dedi daha önce duymadığım kalın bir erkek sesi. 

“Sikeyim!” dedi Akın öfkeyle. Ardından bir yumruk sesi ve çığlık işittim. “Şşş!” Akın yeniden konuştuğunda tüm dikkatimle onları dinliyordum. “Sessiz ol koca oğlan, yoksa bu gece buradan çıkamayacaksın.”

“Çok eminsin kendinden,” dedi karşı taraftaki adam. “Bu seni bitirir.” Aklıma Akın’ın yatta bana söyledikleri geldiğinde kibirle gülümsedim. Ardından susturucu takılmış silahın hafif sesi yankılandı koridorun sonunda. Kalp atışlarım hızlandı, içimdeki adrenalin göğsümün sıkışmasına sebep olurken duvar dibinden yavaş yavaş ilerledim. 

“Senin o tetiğe basan elinin amına koyacağım!” Akın’ın küfrü kaşlarımı kaldırmama sebep olurken içeriye girmenin doğru bir seçim olup olmadığından emin değildim. 

“Önce buradan canlı çıkmayı öğren Safkan,” dedi adam. 

Yine de o adımı attım ve ikisinin darmaduman ettiği odanın açık kapısının önünde belirdim. Hemen önümde arkası bana dönük olan Akın vardı. Karşısında yaşlı bir adam duruyordu. Yere düşen satranç taşının parlak rengi gözlerimi kısmama sebep olurken A.S.P.’e ait olmadığını renginden anlamıştım. 

“Üç Yüz Seksen,” dedi adam, bu gece bunu onlarca kez duyduğum için gerilen sinirlerim dişlerimi sıkmama sebep oldu. Adam bana bakarken boşluğundan yararlanan Akın, birkaç adım geri gelerek beni kolunun altına aldı ve başımı göğsüne yasladı. Kollarımı bir eliyle tuttuğunda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. 

Beni kendi önüne siper etmişti. 

Beni bir düşmanım öldürmeye kalkışsa diğeri kurtarır dediğimi anımsadım. Buraya geldiğim adam o düşmanlardan bir tanesiydi. Sırtımı göğsüne yaslayarak göğsümü, göğsüne siper etmişti. Karşısında eli silah tutan adam yaşanılanları anlamlandırmaya çalışırken Akın’ın eli göğsüme uzandı ve tenime dokunuyor olmasına aldırmadan göğsümün altına sakladığım o bıçağı eline aldı. Elbisemin kumaşının altından göğsümün altına değen eli başımı ona doğru çevirmeye çalışmama sebep olurken buna engel oldu. 

“Üç Yüz Seksen ya da siktir olup gidişin,” dedi Akın adama benim üzerimden bir seçenek sunarak. Elindeki bıçağı boynuma dayadı. İçimdeki korku belirdi. 

Ona öleceğim demiştim, ona her fırsatta ölmekten ne kadar korktuğumu ve bunu istemediğimi belirtmiştim. 

Boynumda bir bıçak vardı, düşmanım elinde bıçağı tutuyordu. O bıçağı benim göğsümden çekip almıştı ve göğsümü kendi göğsüne siper yapmıştı. 

“Onun ölmesine göz yumamazsın,” dedi adam. Beynimin uyuştuğunu hissettim, boynumun üzerindeki metal bu odaya girerek yaptığım aptallığı gözler önüne seriyordu ama bu gece benim yönetebileceğimden çok daha ötedeydi. 

“Benim sınırım yoktur Mete,” dedi Akın adamın ismini söyleyerek. Adamın gözlerinde endişe hissettim. Gözlerinden geçen korku bana zarar gelmesine izin vermeyeceğinin bir kanıtıydı fakat aynı korkuyu sırtımı göğsüne yasladığım bu adamda hissetmiyordum. Kalp atışlarım hızlandı. Harcanmak için burada bekliyorduk. 

Küçük kızım, daha değil. Ölmemize izin vermeyeceğim. 

Akın’ın yüzüne göremiyordum, yüzüne bakmama izin vermiyordu. Saçlarım kirli sakallarına değiyordu, bıçağın keskin ucu şahdamarımın üzerindeydi. Bir eli sıkıca boğazımı kavramıştı. Parmak uçlarını damarımın üzerine bastırıyordu. 

Mete denilen adam elindeki silahı üzerime doğrulturken gözlerindeki korkuyu gördüm. Akın’ı mı deniyordu yoksa bunu gerçekten de yapacak mıydı, bilmiyordum. Her koşulda kaybederdik. Kurşun bu gece beni deler geçerdi, Akın kazanırdı. Bıçak kanımı akıtırdı, Akın kazanırdı. Şah olmaktan kaçtığım bu oyunda yine kayıp olan ben olmuştum. 

“Silahı bırakmazsan boğazını keseceğim,” dedi Akın kendinden emin çıkan sesiyle.

“Üç,” dedi ve biraz bekledikten sonra ekledi. “İki… Bir.”

Küçük kızım, bir daha bizi harcanabilecek bir seçenek haline getirmelerine izin vermeyeceğim. Kanımızı akıtanların kanlarını kurutacağım.

Tüm Yorumlar (1)

iremiiss 15.03.2026 23:01

devrimmi buuuu

Paragraf 2

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu