BÖLÜM 5
“GÜVEN SULARI”
İnancımız bize kim olduğumuzu anlatırdı. Bu yüzden kendi içimde kendime karşı olan inancımı sorgular, kendime bile güvenmezdim. Bir yıkımın içine doğduğunuzda ve insanların ayrı ayrı yollarda yürüdüğünü kabullendiğinizde içinizdeki güven kırılıyor, geminiz su almaya başlıyordu. O okyanusun içinde boğulmamak için öğrenmeye mecburdunuz. Güvenmemeye, hissetmemeye, sevmemeye ve inanmamaya mecburdunuz. Bu mecburiyet sizi yürüdüğünüz yola bağlıyordu ve o yolda sonunun ne getireceğini bilmeden savaşıyordunuz.
Elimden bana dair her şeyi almışlardı fakat beni ben yapanın yalnızca zekâm olduğunun farkında değillerdi. Akın beni hangi cümlemden yakalamıştı, bilmiyordum fakat bu benim kendi kendime oynadığım bir oyundan ibaretti. Kendime yalanlar söyler, o yalanlara inanırdım. İnsan zihni bir bilgiyi stabil olarak belirli süre içinde taşıyabiliyordu. Bunun öncesine kadar zihnimiz okunabiliyordu ve kendinize yalanlar söylediğinizde okunacak bir benliğiniz olmuyordu. Kendime güvenmemeyi uzun süre önce öğrenmiştim ve bu cümlenin anlamı benim hayatımda diğer insanlarda olduğundan çok daha ağırdı.
Sırtımı yasladığım sandalyenin soğuk demirleri giydiğim gömleğe rağmen tenimin sızlamasına sebep olsa da ayağa kalkmadım. “İlk kez gerçekten doğru bir şey söyledin,” dedim Akın’a karşı direnmeyerek. Elimdeki sigara bitmiş, izmaritini masanın üzerinde bırakmıştım.
“Bunu nasıl yapabilirsin?” Gözlerindeki hayranlık gururumun okşanmasına sebep olurken yeniden gülümsedim.
“Normal bir insan zekâsından çok daha fazlasına sahibim, Akın. Bunu hiç düşündün mü? Neden ensemdeler sanıyorsun?” O da onlardan biriydi. Ve ben kendi içimde bu gerçeğin üzerini çiziyordum.
“Projelerin değerli olma sebebi bu,” dedi beni anladığını belirterek. “Peki neredeler?” Bu şekilde ağzımdan laf alabileceğine mi inanıyordu? Projelerin yerini ben bile bilmiyordum. Bilmiyordum.
“Bilmiyorum,” dedim ona doğruyu söyleyerek.
“Yalan söylüyorsun,” dediğinde bakışlarım yüzünde dolaştı. İki kaşımı kaldırarak dudaklarımı büzdüm.
“İnan bana Akın,” dedim ciddi bir sesle. “Bilseydim de söylemezdim ama bilmiyorum.”
“Öyle olsun,” dediğinde ayağa kalktım.
“Şimdi izninle uyuyacağım ve revirde bileklerime o kelepçeleri taktırmadığın için teşekkür ederim.”
“Bu seni yalnızca hırçınlaştırıyor.” Beni kısa sürede bu kadar tanımış olması gerilmeme sebep oldu. Sandığımdan çok daha fazla dikkatliydi. En az benim kadar inatçıydı ve iyi yetiştirilmişti. Donanımlıydı, her alanda kendini olabildiğince geliştirmişti. Bakışları üzerimde gezindiğinde gülümsedim. Yüzümdeki gülümsemeyi fark ettiğinde o da elindeki sigarayı masasındaki küllüğe bastırarak söndürdü ve izmariti küllüğün içine bıraktı.
“Dikkatini çektim galiba,” dedim bir şey söylemesini beklemeden.
“Görmediğim bir şey yok ortada,” dediğinde revirde çıplak oluşumdan bahsettiğini anlamıştım.
“Ne hoş.” Ona arkamı döndüm. Balkondan çıktım ve kapıyı kapatmadan önce duyacağını bilerek seslendim. “Sakladığım bir şey de yok ortada.”
Yüz ifadesini görememiştim çünkü ona bakmadan perdeyi kapatmıştım. Buradaki herkesin potansiyel bir asker, yeri geldiğinde manipülatör bir dost ve iyi bir yalancı olduğunu biliyordum, hepsi bunun için eğitilmişti. Bir kapanın içine, bir amaç uğruna bastırılmış on binlerce hayat vardı. Derin bir nefes aldım. Kolay olmayacağının en başından beri farkındaydım. Kendi ellerimle kendimi ittiğim bu çukuru yangın yerine çevirecektim.
Yatağa doğru ilerleyerek yatağın üzerinden kartımı aldım. Dolaptan ayağıma bir spor ayakkabı ve siyah tayt alarak üzerimdekileri çıkardım. Taytı ve ayakkabıları giyerken dün gece sardığı ayaklarımdaki yaraların sızladığını hissediyordum. Hissettiğim sızı canımı yakacak derecede değildi ve birkaç güne iyileşeceğinin bilincindeydim. Kapıya doğru ilerlerken sistemden dışarıya çıktığımı göreceklerini biliyordum. Parmak izimin bloke sistemini çalıştırdığı ise aklımın bir ucundaydı. Elimdeki kartla kapıyı açmadan hemen önce elime bir tişört bağladım.
Kapıyı açarak dışarıya çıktıktan sonra kapıyı ardımdan kapattım ve sırtımı duvara yaslayarak birkaç dakika bekledim. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, bütün üste derin bir sessizlik vardı. Sistem, dışarıda olduğum bilgisini güvenliğe geçmiş olmalıydı. Yaklaşık beş dakika sonra aynı kartla kapıyı açarak içeriye girdim ve kapıyı geri kapatmadan dışarıya çıktım. Kartı yeniden okutmadığım için artık sistemde odada gözüküyordum. Kameraları On Altı’nın hallettiğini biliyordum.
Derin bir nefes alarak kolumdaki lastik tokayla saçlarımı topuz yaptım ve koridorda dikkatlice ilerlemeye başladım. Bu katta kimsenin kullanmadığı ve üst düzey yöneticiler dışında hiç kimsenin haberdar olmadığı merdivenler vardı. Merdivenler, üssün olası bir acil durum halinde kullanılması için inşa edilmişti, yapı onarılırken merdivenlere ve gizli geçitlere dokunulmadığını biliyordum. İçeride hâlâ onların bile haberdar olmadığı bağlantılar ve tüneller vardı. Bu merdivenler o tünellere iniyordu ve ben o yolları ezberlemiştim.
Sağ koridora dönerek merdivenlerin açıldığı duvarın önüne geldiğimde elimi sütunlara bastırdım. Bu tünellere inen kapılar yalnızca belirli insanların parmak iziyle açılıyordu ve korkarım ki yaşayan son iz benim bedenime aitti. Duvarın özel bölmesine yerleştirdiğim parmaklarım kapının açılmasına sebep oldu. Bir elimde hâlâ tişört vardı. Duvar çevrilerek beni içine aldığında elimi sütunun üzerinden çekerek duvarın eski halini almasına izin verdim. Girdiğim tünel zifiri karanlıktı. Boşluğun içine yayılan kötü koku burnumun sızlamasına sebep olurken birkaç adım attım. Yıllardır kullanılmayan bu geçitte yaşama tutunmaya çalışan bilim insanlarının cesetleri vardı. Ölüm kokusu eski, kirli koridorları sarmıştı. İçimde bir hüznün oluştuğunu hissettim.
Hayır, dedi gözümden akmasından korktuğum yaşlarım. Bugün bastırdığımız o hisleri gün yüzüne çıkarma zamanı değil. Ağıtlar, kayıplar verildiğinde dökülür dillerden. Biz yasını tutacağımız bir kayıp yaşamadık. Savaşımız bitmedi.
Telefonumun flaşını yakarak dar koridorda ilerlemeye başladım. Yerde kurumuş kan lekeleri vardı. Buraya sığınan insanlar ölüme terk edilmişti. Ayaklarıma değen insan kalıntıları içimdeki öfkenin ateşini harlarken göğsümün içime sığmadığını hissettim. Bu çürüyen kalıntılar, bundan on yıl öncesine kadar bu koridorlarda beraber yürüdüğüm insanlara aitti. Katliamın bir diğer yüzü gözlerimin önüne düşerken içimdeki öfkeye kızdım.
Duygularınla hareket edemezsin Mina. Savaşta duygulara yer yoktur.
Dar koridorda yavaş adımlarla ilerlerken sağ ve sol yanımda kalan odalara bakmadım. Odalarda tek kişilik yaşam kitleri bulunduğunu biliyordum fakat hepsi yağmalanmış ve sömürülmüştü. Üs, ele geçirilse dahi hiçbir zaman inşa edenler dışında tam olarak çözülemeyecek bir mimariye sahipti. Haritanın aslı artık yalnızca zihnimizdeydi. Bir zekâ ürünüydü ve bu zekânın yeryüzündeki yaşayan son temsilcisi bendim.
Koridorun sonuna geldiğimde beni karşılayan geniş alan derin bir nefes almama sebep oldu. Koridorların birleştiği noktada toplanma alanı vardı. Benim zamanımda burada önemli görüşmeler yapılırdı. Alanın üst kısmında kalan büyük ahizeden herhangi bir ışık gelmiyordu, güvenlik önlemlerine karşılık elektrik sistemi kapatılmıştı ve üs ele geçirildiğinden beri kullanılmıyordu. Buraya üssün içinden bir bağlantı sağlanmıyordu.
Alan bir salonu andırıyordu. İçeride oturmak için herhangi bir eşya bulunmasa da duvarların ardında saklanan yaşam kitleriyle temel ihtiyaçların karşılanabileceğini biliyordum. Karşımdaki koridordan gelen adım sesleri biraz daha gerilmeme sebep olsa da karşıma bir yabancının çıkmayacağını biliyordum. Karşımda gördüğüm beden rahatlamama sebep oldu ve alanın içine girerken onu inceledim. Üzerinde siyah askeri üniforma vardı. Üniformanın üzerindeki logo akademiye aitti. Yüzünü göremiyordum fakat gözlerinin kime ait olduğunu biliyordum. Koyu yeşil gözleri bana özlemle baktığında göğsümün biraz daha ezildiğini hissettim.
Kayıplar vermiştik, eksik kalmıştık. İnsanlar ölmüştü, durduramamıştık. Fakat daha fazlasının yaşanmaması için buradaydık. Akademinin içinde, düşmanın yanı başında ama hiçbir zaman düşmana ait değil.
Elindeki poşeti bana uzattığında uzattığı poşeti aldım. “Bir haber var mı?” dedim diğerlerinin bana herhangi bir şey iletmek isteyip istemediğini merak ederek.
“Şimdilik hayır, aralarında olman yeterli.” Kalın sesini yıllar sonra yeniden duymak içimin burkulmasına sebep oldu. Bambaşka yerlerde, ayrı ayrı savaşlar veriyorduk ve hepsi tek bir amaç uğrunaydı.
“Anlaşıldı.” Derin bir nefes aldım. Hislerimizi savaşın önüne koyamazdık. Gözlerine baktığımda kendi zihnimde bile onun ismini telaffuz edemezdim, bu bile yasaktı. Bize, sevdiklerimizi anmak bile yasak kılınmıştı. Göğsümüzde bile yaşatamıyorduk onları ve izlerini zihnimizin hiçbir köşesinde taşıyamıyorduk.
“Kendine dikkat et,” dediğinde bir cevap vermedim. Her şey bittiğinde kardeşim, saracağım kollarımı sana. Arkasını dönerek uzaklaştığında bana uzattığı poşetin içindeki çipi çıkardım. Çipi saçlarımın arkasına, boynuma yerleştirerek doğru noktaya bastırdığımda kulağımın içindeki sızlama gözlerimi kapatmama sebep oldu. Aynı poşetin içinden çıkardığım şeffaf mikro kulaklığı kulağımın içine yerleştirdim ve derin bir nefes alarak mırıldandım.
“On Altı beni duyabiliyor musun?”
“Sendeyim.” Yüzümde yeniden zafer gülümsemesi oluştu. O arabayı alıp kaçtığında sen kazanmamıştın demişti Akın.
Bunu neye güvenerek söylediğini bilmiyordum fakat artık emindim, o gün arabaya bindiğimde hatta o gece asfaltın üzerinde gözlerimi kapattığımda, onların evime girmesine izin verdiğimde, arabamı yok etmelerini seyrettiğimde, bu oyunu başlattığımda zaten kazanmıştım.
“Çıkabilir miyim? Koridor boş mu?” Ben etrafı incelerken o bana cevap verdi.
“Sağ taraf, üçüncü sütun odanın olduğu kata çıkıyor. Kendi kartınla içeri girme, zaten içeride olman gerektiği için uyarı verir. Poşetin içinde ayrı bir kart var. Siyah kart, bütün kapıları açar. Zorunda kalmadıkça kullanma.” Buna sevinmiştim. Gülümserken ona cevap verdim.
“Anlaşıldı.” Sözünü dinleyerek sağ taraftaki sütunlardan doğru olanına elimi yerleştirdim ve duvarın yavaşça çevrilerek beni dışarıya çıkarmasına izin verdim. Elimi çektiğimde duvar eski haline döndü ve derin bir nefes alarak koridorda ilerlemeye başladım. Poşetin içinden çıkardığım kartı okutarak odamın içine girdim ve kapıyı kapattım.
“İçerideyim, kameraları bırakabilirsin.”
“Anlaşıldı. Odanın içine herhangi bir iz bırakma. Poşeti imha et. Çip ya da kulaklığı vücudundan başka hiçbir yere koyamazsın. Odan her gün kontrol edilecek, kasayı açabildiklerini tahmin ediyorsundur.”
“Yeniyetme değilim On Altı,” dedim dalga geçerek.
“Ama hâlâ küçük bir kız çocuğusun,” dediğinde başımı iki yana salladım. “Üç gün içinde zihnini okuma ihtimalleri yok, yaşaman için bunu sadece haftada bir kez yapabiliyorlar. Bugün düşündüğün her şeyi unutmaya çalış.”
Bu hafta zihnimi okuyamazlardı. Bu hafta yalan yoktu.
“Neyse ki bu konuda üstüme yok.”
“İyi uykular ama üç saat sonra uyandırılacaksın.”
Fazlasıyla yeterliydi. Ona bir cevap vermeden iletişimi kestim, üzerimdeki sutyene ve tayta aldırmadan yatağa uzandım. Başımın uykusuzluktan ağrıdığını hissediyordum.
***
İçimde yanan bir ateş vardı ve o ateşi harlayan yol öfkeden geçiyordu. Kime karşı olduğunu hiçbir zaman net olarak kavrayamadığım ama buna mecbur bırakıldığıma artık emin olduğum bu duyguya teslim olmuştum. Bir yanım, içindeki inanca sonsuza dek bağlıydı. Bir insan için kendimi adayabilir, bu adanmışlık uğruna her şeyimi feda edebilirdim fakat aynı inanç içimdeki kötülüğe de hizmet ediyordu. Kötülüğüne inandığım o insanların cehennemlerini ellerimle yaratabilir, onları yarattığım cehennemde canlı canlı yakarak yok edebilirdim.
İnancım olmadığından benden geriye bir ben kalmıyordu çünkü bağlılığım kendime değil, değerlerimeydi.
Akın’ın bana kurduğu cümlede haklı olduğunu biliyordum. Mecbur bırakmadığınız sürece hiç kimse tam olarak size ait değildi. İçimdeki inanca bile çok küçük yaşta mecbur bırakılmıştım fakat bu mecburiyet kurtulmak istediğim bir durum değildi. İçimdeki bağlılığı seviyordum. Bu his beni ayakta tutuyor, yarına karşı umut beslememe sebep oluyordu.
Gözlerimi, uyanmama rağmen hâlâ aralamamıştım, biraz daha karanlığa ihtiyaç duyduğumu hissediyordum. Başımda ince bir sızı vardı. Akın’ın merhem sürdüğü ayağımdaki yaralar kabuk bağlamış, acısını yitirmişti fakat izleri duruyordu ve kopmak üzere olan yara bantları o izlerin üzerini örtüyordu. Bugün bir önceki günden daha eksik hissediyordum ve bu eksikliğin gün geçtikte artacağının farkındaydım.
Odanın büyük kapısının duvara çarparak bıraktığı tok ses odaya yayılırken gözlerimi açtım ve bakışlarımı hızla kapıya çevirdim. Kapının ardında bekleyen askerlerin önünde duran beden beni şaşırtmazken içimdeki öfkenin harlandığını hissediyordum. Derin bir nefes aldım ve sakinliğimi korumaya çalıştım.
“Bu kabalığın sebebi nedir?” Kapının ardındakilere aldırmadan üzerimdeki beyaz yorgandan sıyrılarak yataktan kalktım. Bedenimin uyuştuğunu hissediyordum. Başımda hâlâ ince bir sızı vardı.
“İzin mi almam gerekirdi?” dedi Ebru bakışlarını üzerimde gezdirirken. Benden üstün olduğunu bana hissettirmek için her yolu deniyordu. Üzerinde diğerlerinin aksine sivil kıyafetler vardı fakat akademinin logosunu göğsünün üzerindeki rozette taşıyordu. Tel tel örülmüş olan oval logo, dünyanın onlar tarafından çevrelenmesini simgeliyordu ve logonun üzerinde akademinin baş harfleri bulunuyordu. “A.S.P.” Bu bir tür koddu fakat ne olduğunu hiç kimsenin tam anlamıyla bildiğini düşünmüyordum.
“Biz normal insanlar öyle yaparız.” İnsan kelimesini bastırarak söylemiştim, üzerimdeki yorgandan sıyrılıp yataktan kalktım. Üzerimde dün geceden kalan siyah tayt ve sutyen vardı. Bakışları üzerimde gezindi, yüzünde küçümseyici bir ifade oluştu.
“Misafir değil, esirsin.” Bana karşı olan bu tavrı içinde bir yerlerde benimle ilgili bir derdi olduğunu ön plana çıkarıyordu fakat bu derdin neden olduğunu hâlâ anlayamamıştım. Bu tavrı tetikleyenin Akın’la olan yakın mesafem olduğunun farkındaydım fakat tek sebebinin bu olmadığını da anlayabiliyordum. Ebru, zeki bir kadındı. Olduğu konuma öylece getirilmeyeceğini biliyordum. Onunla aynı konumda olanlar benimle yüz yüze bile gelmezken o ayağıma gelip bana rahatsız hissettirmek isteyecek kadar takıntılıydı.
“Senin derdin ne?” Ona doğru birkaç adım attım. Üzerinde mini siyah etek ve beyaz gömlek vardı. Gömleğinin üzerine giydiği cekette rozeti takılıydı. Saçlarını toplamıştı.
“Benim senin gibi biriyle nasıl bir derdim olabilir?” dedi bakışlarını üzerime sabitleyerek. “Sana olması gerektiği gibi davranıyorum.”
Gözlerindeki küçümseyici tavrı gördüğümde gözlerimi devirdim. Onunla daha fazla vakit harcamayacaktım. Akın’la oynadıkları iyi polis, kötü polis oyunun bir parçası değildim ve olmak da istemiyordum. Bakışlarımı Ebru’dan çekerek kapıya doğru ilerledim.
“Beni diğer kurul başkanlarına götürün,” dedim açık kapının ardında bekleyen askerlere. Benimle ilgilenen askerler Akın’ın birliğinden oluyordu. Hiçbiri hareket etmediğinde sesimi yükselttim.
“Beni,” dedim bağırarak. “Diğer kurul başkanlarına götürün!” Ebru birkaç adım gerilediğinde yanından geçerek dışarıya çıktım ve askerlerle beraber ilerlemeye başladım. Geriye kalan bir askerin Ebru’ya açıklama yaptığını işitmiştim.
“Emirleri Akın’dan alıyoruz,” demişti. Bu cümle yüzümde bir tebessüm oluşmasına sebep oldu. Bir şekilde işime yarıyor olması bana yetiyordu. Ayağımda ayakkabı olmamasına aldırmadan hızlı adımlarla ilerledim. Buraya bir anlaşma masasına oturmaya gelmiştim. Kimsenin altında değildim. Kimsenin çalışanı ya da esiri değildim. Eğer bir esirden ibaret olsaydım olacağım yer bu kat değil, ilk gün kapatıldığım kapsül olurdu.
Attığım adımlar kendinden emindi fakat beni askerlerin yönlendirmesine izin veriyordum. Askerlerle beraber kurul başkanlarının çalışma odasının önüne geldiğimizde Musa’nın odasının önünde durduğumuzu biliyordum. Bu katta yalnızca üçünün odası olması gerekiyordu. “Sizi bekliyor,” dedi yanımdaki asker düz bir sesle. Ona cevap vermeden kapıyı açtım ve içeriye girdim. Mermere değen çıplak ayaklarım sızlarken tenimde hissettiğim soğuk içimin ürpermesine sebep oluyordu. Ayağımdan kopmak üzere olan yara bandına aldırmadan bakışlarımı kaldırdım ve masanın ardında oturan tanıdık yüze baktım.
Birkaç gün önce kurulda gördüğümden daha farklı bir yerde değildi, üzerinde aynı rahatlık vardı. “Hoş geldin,” dedi benim aksime sakin bir sesle ve arkamdaki askerlere işaret ederek kapıyı kapatmalarını söyledi. Askerlerden biri içeriye girerek ardından kapıyı kapattığında Musa ses çıkarmadı. Burada birer piyondan ibaretlerdi. Onlara verilen görevi yerine getiriyor ve amaçları uğruna harcanmayı bir sorun olarak görmüyorlardı.
“Bir anlaşma masasındayız,” dedim yaşlı gözlerine bakarak. Göz çevresi buruşmuştu, yüzünde yaşının verdiği lekeler vardı. Kilolu bir adam değildi ama fit olduğu da söylenemezdi. Yüzlerine bakmak yalnızca mide bulantımın artmasına sebep oluyordu.
“Beni oradan oraya sürükleyemezsiniz, canımı yakamazsınız.”
“Sana köle gibi mi hissettirdik?” dediğinde ellerimi masasının üzerine dayamıştım. Yerine oturarak önündeki bardaktan bir yudum aldı. Bunun kendi kendilerine verdikleri bir psikolojik savaş olduğunun farkındaydım.
“Kimse ben istemeden, ben varken odama giremez,” dedim net bir şekilde konuşarak. “Eğitimleriniz umurumda değil ve hepsinden daha ileride olduğumun bilincindesiniz.” Elimi yüzüne doğru uzatarak aramızdaki masaya rağmen yüzünü avuçiçime aldığımda bakışları arkamdaki askere döndü. Asker herhangi bir adım atmadığında uzun tırnaklarımı tenine bastırdım.
“Siz bana istediklerimi vereceksiniz, ben de size,” dedim ve yüzünü ellerimin arasından kurtarmasına izin verdim.
“Bu zaten böyleydi, Üç Yüz Seksen,” dedi bana ismimle seslenmeyi reddederek. “Ne kadar büyümüşsün, unutmuşsun. Sen hep kıymetliydin, sıkıntı çıkarmaman yeterli. Üç hafta akademidesin, ardından bize kanından örnekler vereceksin ve deneklerin üzerinde deneyeceksin.”
“Kimyasal deponuzu kullanacağım,” dedim onu başımla onaylarken. “Üç haftanın sonunda kimyasal deponuzu kullanacağım ve kendi laboratuvarımda işleyeceğim.”
“Sorarım, biliyorsun ki emirler bizde tek bir kişiden çıkmaz.” Bu soru en üste, Yakuza’ya gidecekti.
“O kadın benimle ilgili hiçbir detayla ilgilenmeyecek,” dediğimde dudaklarında küstah bir gülümseme oluştu.
“Ondan daha yukarıda ya da aşağıda değilim,” dedi bunu yapamayacağını belirtircesine.
“Ama ben hepinizden daha yukarıdayım ve eğer istersem nasıl bir yangın başlatabileceğimi biliyorsunuz,” dedim gözlerinin içine bakarak.
“Bunu da iletirim Üç Yüz Seksen.” Ona cevap vermeden arkamı döndüğümde asker benim için kapıyı açtı. Dışarıdaki askerlerin gittiğini gördüğümde derin bir nefes aldım. Siyah üniformalı asker de odadan çıkarak kapıyı kapattığında bakışlarımı askere çevirdim. Durumu kavramaya çalışıyordum, bunlar daha başlangıçtı fakat bazen attığımız adımlar kafamızın içindekilere uymuyordu.
“Akın’ın ekibindensin,” dedim yüzünü görmeye çalışarak. Üzerindeki logonun rengi lacivertti ve bu Akın’ın ekibine ait olan renkti. Kar maskesinden yüzü gözükmüyordu. Elini maskesine atarak maskesini çıkarırken beni başıyla onayladı.
“Ona saldırabilirdim, sesini çıkarmadın.” Bunu yapmalarının yasak olduğunu zannediyordum.
“Akın da sevmezdi Musa’yı,” dedi başını eğerek ve hafifçe gülümsedi. “Duyduğunda mutlu olacaktır.” Siyah saçları vardı fakat asker tıraşı olmuştu. Kaşının üzerinde ince bir çizik bulunuyordu. Çiziğin yerine yapılan dövmede bir yılan sembolü vardı ve kaşının arasındaki boşluktan geçerek başına doğru uzanıyordu.
“Maskeni çıkarman yasak değil mi?” Gözlerimi üzerinde gezdirmeye devam ettim. Üniforması silah doluydu.
“Benim değil. Akın’ın askerlerini ben yönetiyorum.” Başımla onu onayladım. Çevremdeki herkesin Akın’la bir bağının olmasının sebebini anlayamıyordum. Benimle ilgilenen Akın’dı fakat böyle bir görev için oldukça genç ve toy olduğunu düşünüyordum. Yıllarını buraya adayan adamlar varken başımdakinin o olması ardında bir gizem taşıyordu. Ve aynı zamanda Akın’ın ekibine dahil olan herkesin bana bu kadar yakın olması şüphemi artırıyordu.
Odama doğru ilerlerken asker de ardımdan yavaş adımlarla yürüdü. Çıplak ayaklarım yanımızdan geçenlerin bana bakmasına sebep olurken bakışlarım arkamdaki askere döndü. Bakışlardan rahatsız olduğumu fark ettiğinde yüzünü yanımızdan geçen öğrencilere doğru kaldırdı, hepsinin önüne dönmesini sağladı. Burada en yetkili olan kişiler bir şekilde Akın ve ekibiydi. Bunun sebebini anlayamıyordum. Yüzünde hafif bir gülümseme olduğunu gördüm.
Ares’ten sonra bana burada en yakın davranan kişiydi. Akın’ınsa yakın mı yoksa uzak mı olduğunu anlayamıyordum çünkü bir şekilde zihnim ve kalbim onu düşman bellemişti.
“Ne oldu?” dedim neye güldüğünü anlamaya çalışarak.
“Yolu ne kadar çabuk ezberlemişsin.” Ona bir cevap vermeyerek başımı iki yana salladım. Odamın önüne geldiğimizde bana seslendi.
“İsmim Poyraz, askerlere herhangi bir şey söyleyeceğin zaman bana iletmelerini söyle. Akın’ın birliğinden başka hiç kimseye de güvenme. Burada seni öldürmeye meraklı çok asker var.” Yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu.
“En son birinin beynini patlatmıştım diye hatırlıyorum.” Bir cevap vermediğinde odamdan içeriye girerek kapıyı kapattım. Derin bir nefes alarak sırtımı odamın kapısına yasladım. Alışması zor olacaktı, benimsemeleri ve kabullenmeleri zor olacaktı ama artık buradaydım, aynı şeylerin yaşanmasına izin vermeyecektim.
Sırtımı yasladığım kapı duvarından ayırarak dolabıma doğru ilerledim. Dolabın kapısını açarak içinden kıyafetlerimi aldığımda kurulun verdiği telefona gelen bildirim sesi duraksamama sebep oldu. Ayaklarımın altı, bütün üssü yalınayak gezdiğim için kirlenmişti. Telefonumu cebimden çıkardıktan sonra gelen aramayı yanıtladım ve telefonu hoparlöre alarak banyoya ilerledim.
Duşkabinde suyu açarak ayaklarımı yıkarken Ares’e cevap verdim. “Efendim?”
“On dakika sonra klasik dövüş dersi olacak. Akademide hazır ol.”
“Tamamdır,” dedim uzatmasına izin vermeyerek ve ıslak ellerime aldırmadan telefonu kapattım. Ayaklarımı yıkadıktan sonra kâğıt havluyla kuruladım ve mermerin üzerine bıraktığım telefonumu elime alarak odama geri döndüm. Islanan yara bantlarını çıkarmış, çöpe atmıştım.
Üzerime siyah taytımı ve sporcu atletlerimden birini alarak gece giydiğim kıyafetleri çıkardım. Aşağıdaki herkesin siyah üniforma giyeceğini biliyordum. Onlardan tek farkım üzerimde bulunmayan amblem olacaktı. Göğüs çizgimin ortasında bulunan denek numaramın açıkta kaldığını görsem de umursamadan saçımı atkuyruğu yaptım. Kulağımdaki mikro kulaklık bir aramadan geçmediğim sürece fark edilemezdi.
“On Altı,” dedim kulaklığıma dokunarak.
“Sendeyim.” Uyumadığını biliyordum. Onun bütün işi yıllardır bendim. Bu adamla beraber büyümüş sayılırdık. Beş yıldır beni koruyor, her ne durumda olursam olayım yanımda oluyordu. Ona dair bildiğim tek şey kod adıydı. Evet, buna rağmen ona güveniyordum ve bu inancımdan kaynaklanıyordu. Bağlı olduklarıma karşı duyduğum güven hiç tanımadığım bir adamla beş yıl boyunca her adımımı beraber atmama sebep olmuştu.
“Kapsüldeki küçük kız,” dedim, ne olduğunu bildiklerine emindim. İçeride tek kişi değildim. Yıllardır ilmek ilmek işlediğimiz bir oyundu bu ve benim gibi onlarca insan vardı.
“Bir şey yapamazsın,” dedi devam etmeme izin vermeyerek.
“Yapacağımı biliyorsun.”
“Onun gibi binlercesi var Efsun.” Uzun süre sonra bana ismimle seslendiğinde bu konuda gerçekten de yardımcı olmayacağını anlamıştım.
“Benimlesindir ya da değilsindir.” Geri adım atmadım.
“Savaşa bireysel bakamazsın,” dedi bana başkaldırarak. “Bazen feda edilmen gerekir.”
“Hiçbir çocuk feda edilmeyi hak etmez,” dediğimde ne kadar üstelerse üstelesin devam edeceğimi anladığını biliyordum. Artık beni tanıyordu.
“Soracağım, sakın benden habersiz adım atma.” Ona cevap vermeyerek kulaklığın bağlantısını kestim ve kartımı alarak odadan çıktım. Siyah kart, iç çamaşırımın arasına diktiğim küçük cepteydi. Odada dışarıdan herhangi bir şey bırakamayacağımın farkındaydım.
Bir yola çıkmıştım, gözlerinde kendi geçmişimi gördüğüm o küçük kızı bu yolda harcamayacaktım. Dün gece kemiklerine basıp geçtiğim insanlardan birine dönüşmelerine izin vermeyecektim.
Kapıyı açtığımda beni karşılan asker Poyraz değildi. Aynı ekipten başka askerler vardı, bir soru sorsam da cevap vereceklerini sanmıyordum çünkü normal şartlarda askerlerin iletişim kurması, yüzlerini göstermeleri yasaktı. Askerlerle birlikte Ares’in beni getirdiği akademinin spor ve dövüş dersleri için ayarladığı kata geldiğimizde içeride onlarca öğrenci olduğunu gördüm.
Ares’le antrenman yaptığımız süngerlerin üzerinde iki kız vardı. O gün yanımıza gelen Beril dışında hiç kimseyi tanımıyordum. Askerlerle birlikte içeriye girdiğim anda salondaki pek çok öğrencinin bakışları göğüs aramdaki dövmeye takılmıştı. Üç yüz seksen numara bir damga gibi göğüs aramdaki çizgide, kalbimle aklım arasındaki bir karışlık mesafede duruyordu.
“Çalışmaya dönün,” dedi Ares elinde dün de olan çakıyla oynamaya devam ederken. Sesini yükseltmemişti fakat konuştuğu anda herkes antrenmana dönmüştü. Yalnızca Beril’in bir süre daha buraya baktığını görmüştüm.
“Gergin bir sabah olmuş diye duydum.” Öğrenciler ya da bir diğer tabirle potansiyel askerler eğitimlerine odaklanırken konuşan Ares’e cevap vermedim. Bu konu üzerine yoğunlaşmak ya da konuşmak istemiyordum.
“Bir saat sonra Akın’ın yanına geçeceksin.” İlgimi çekecek bir şey söyleyince ona doğru döndüm. Program bana tam olarak aktarılmamıştı. “Genetik inceleyeceksiniz,” diyerek merak ettiğim bir diğer konuyu da ben sormadan açıkladı. “Şimdi başlayalım,” dediğinde onunla diğer öğrencilerin yanında olan dövüş alanlarından birine geçtik.
Ne kadar ileri gidersem gideyim her zaman o odada olduğum kadar şanslı olmayacağımın bilincindeydim. Savaşı önde götürmenin birinci kuralı, karşı tarafı küçümsememekti. O gün, çalışma odama yüzünde bir maskeyle girdiğinde Ares’i geride bırakabilmiş olmam, beni küçümsemesinden kaynaklanıyordu. Eğer bu hataya düşmemiş olsaydı o gün kaçma şansım olmazdı ama biliyordum, yine de kaçmama izin verecekti. Çünkü hepsi basit, ucuz bir oyundan ibaretti.
Korunma pozisyonuna geçerek ona döndüm, öğrencilerin çalışma aralarında bize baktığının bilincindeydim. “Şov yapmama izin mi vereceksin?” diye Ares’e fısıldadım.
“Ringde değil dersteyiz, Üç Yüz Seksen,” diye mırıldandı ve o da pozisyon aldı. Gözlerimi ellerine çevirdiğimde saldırmak için pozisyon aldığını fark ettim.
“Bacaklarını biraz daha aç,” dedi bana uyarıda bulunarak. Söylediklerini yerine getirirken savurduğu yumruktan başımı eğerek kaçtım ve yumruğunun boşa gitmesine sebep oldum.
“Karnıma tekme,” dediğinde bacağımı eşit oranda açarak ayağımın üst kısmıyla karnına vurdum. Tekmelerimin ve yumruklarımın şiddetini ayarladığımdan canının pek yanmadığını biliyordum.
“Savunmaya geç.” Söylediğine uyarak savunma pozisyonu aldım ve yumruklarımı yüz hizama kaldırdım. Attığı yumruğa kollarımın arasına denk getirerek alabileceğim en az hasarla atlattım.
“Sabahları kum torbasında vakit geçirmen gerekecek,” diye seslendiğinde artık tamamen merakla bizi izleyen öğrencilere rağmen ayağımı bacaklarının arasına geçirdim. Geriye doğru savrulmasına sebep olsam da düşmedi.
“Yeterli,” diyerek beni durdurdu. Yüzümde hafif ter vardı, o da benim gibi kenarda duran mendillerden birini alarak yüzünü sildi. “Programını bu akşam ileteceğim, haftaya başlar. İki hafta yeterli.” Başımla onu onayladım. Ardından bakışları yeniden bizi izleyen öğrencilere döndü ve ağzını bile açmadan hepsinin önüne dönmesine sebep oldu.
“Şimdi biraz dinleniyorum izninle,” dediğimde başıyla beni onayladı.
“On beş dakikaya laboratuvara götürülürsün. Akın orada olacak.”
Ona cevap vermeden arkamı döndüm, geçen gün Ares’le oturduğumuz duvar dibinde Poyraz’ın beklediğini gördüm. Yüzünde maskesi yoktu ama üzerinde Akın’ın birliğine ait olduğunu belli eden askeri üniforması hâlâ duruyordu.
“Çalışma mıydı şimdi bu?” dedi Poyraz benimle asansöre ilerlerken.
“Ne yapmamızı bekliyordun? Ben zaten eğitimimi tamamladım.”
“O zaman bütün bunları neden yapıyorlar?” dediğinde omuz silktim. Umurumda değildi, her ne istiyorlarsa uyum sağlayacaktım. Asansör bulunduğumuz kata geldiğinde başımı Poyraz’a çevirdim, bakışlarım yeniden dövmesine takıldığında yılanın içinde bir kılıç olduğunu fark ettim. Kılıcın etrafında dolanan bir yılan alnına doğru uzanıyordu.
“Güzelmiş,” dediğimde tepki vermedi ve asansördekilerin inmesini beklerken bakışlarını kaçırdı. Öğrencilerin onun yüzüne baktığını fark ettiğimde güldüm.
“Buralarda popülersin galiba.”
“Kolay kolay asker yüzü göremiyorlar.”
Kaşlarımı kaldırdım ve eliyle beni yönlendirdiğinde öğrencilerin indiği asansöre bindim. “Bu durum ne işinize yarıyor?” dedim sırtımı asansörün duvarına yaslarken.
“Kimse kendi birliği dışındaki askerleri tanımıyor.”
“Kendi askerinize bile güvenmiyorsunuz yani,” dediğimde güldü.
“Savaşlar böyle kazanılır Efsun,” dedi öğüt verir biçimde konuşarak. “Askerlerin yoksa başlatamazsın ve yine askerlerin yoksa bitiremezsin. İsyanları askerler çıkarır.”
“Ya da geride bırakılanlar.” Bana bir cevap vermese de beni duyduğunu biliyordum. Asansörün kapıları açıldığında onunla inerek ardından ilerlemeye devam ettim. Eksi ikinci katta inip diğer asansöre geçmiş, onunla Akın’ın çalıştığı laboratuvara giriş yapmıştık. Girişte ikimizin de gözleri yapay zekâ tarafından taranmış ve laboratuvarın kapıları bu taramanın ardından açılmıştı.
“Bu kata seni her zaman ben indireceğim,” dediğinde gülümsedim.
“Çünkü Akın dışında tek erişim sende.”
“Çabuk öğreniyorsun.” İçinde yürüdüğümüz laboratuvar oldukça büyüktü. Masaların üzerinde deneyler için ayrı ayrı ekipmanlar vardı ve alanın sonunda büyük bir masa bulunuyordu. Masanın önüne kadar ilerlediğimizde Poyraz’a döndüm.
“Üç dakikadan fazla beklemem,” dediğimde kaşları arkamı işaret etti ve eşzamanlı olarak ardımdan gelen ses bakışlarımın arka tarafımda kalan, alanın içindeki odaya açılan kapıya dönmesine sebep oldu. Akın üzerinde beyaz doktor önlüğüyle kapıdan çıkarak yanıma doğru gelirken gözlerim üzerinde gezindi. Yana savrulan doktor önlüğü, onu olduğundan daha iyi gösteriyordu ya da yalnızca bu durum benim önlüğü erkeklere yakıştırmamdan kaynaklanıyordu.
“Çıkabilirsin Poyraz,” dedi Akın masanın ardındaki sandalyeye otururken. Poyraz ona bir cevap vermeden arkasını döndüğünde gözlerim hâlâ Akın’ın üzerindeydi. Üzerinde siyah boğazlı bir kazak ve siyah pantolon vardı. Kolundaki saat gümüş renkteydi.
“İzleyecek misin?” demesiyle bakışlarımı gözlerine çevirdim. “Otursana.” Önündeki sandalyeyi gösterdi. Masa laboratuvarın arka kısmında kalıyordu ve çalışmaya uygun değildi. Muhtemelen Akın burada duruyor, karşısındaki öğrencilere buradan sesleniyordu. Onu ciddi bir şekilde ders anlatırken hayal etmek dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına sebep olurken bana seslendi.
“Oturmayacak mısın?” Söylediğini yaparak gösterdiği sandalyeye oturdum ve bacaklarımı iki yana açarken tekerlekli sandalyeyi masaya doğru yaklaştırdım. Dirseklerimi masaya yaslayarak ellerimi yüzüme koydum ve ona bakmaya devam ettim.
“Çalışmayacak mıyız?” Başını iki yana salladı.
“Konuşacağız,” dediğinde kaşlarımı çattım.
“O zaman neden buradayız?”
“Derslere ihtiyacın olmadığını ikimiz de biliyoruz Efsun,” dedi sorumu cevapsız bırakarak. “Neler geçiyor aklından, merak ediyorum.” Bu cümlesine karşılık alayla güldüm ve sağ dirseğimi eğerek başımı masaya doğru eğdim.
“Tam şu an benimle bu konu hakkında sohbet etmek istediğine emin misin?”
“Yalanlar söyleyeceksin,” dedi tekrardan beni cevapsız bırakarak. “Ama yalanlarını da duymak istiyorum.”
“Bu katta yalnızca senin mi laboratuvarın var?” Bu sefer konuyu değiştiren ben olmuştum. Bakışlarım üzerimizde yanan ışığa doğru kaydı. Dikkatimi şu an çekmişti, laboratuvarın hiçbir yerinde akademinin logosu yer almıyordu.
“Kaldığın kapsüllere inen asansörlerden biri de bu katta,” diyerek dikkatimi çekmeyi başarabilmişti.
“Neden sana bu kadar ayrıcalık sağlanıyor?”
“Belki de her şeyin sahibi benimdir Mina,” dedi ve ayağa kalktı. Masanın etrafında dolaşarak yanıma geldiğinde yüzümü yukarıya doğru çevirmem gerekmişti. Kalçasını dirseğimi yasladığım masaya dayadı ve devam etti. “Ama sen zaten bunu biliyorsun, değil mi?”
Gözlerinden geçen pırıltı kalp atışlarımın hızlanmasına sebep oldu. “Yakalayamadın,” dedim ve başımı yasladığım ellerimden kaldırarak ona doğru çevirdim. Bu kadar yakınımda olması parfüm kokusunu almama sebep oluyordu.
“Her şeye nasıl hâkim olduğunu anlayabiliyorum da,” dedim. “Beni kendi himayen altında tutacak güveni nasıl sağladığını anlayamıyorum.”
Dudaklarından beklemediğim anda hoş bir kahkaha döküldü ve başını iki yana sallayarak işaretparmağını hafif ritimle masaya vurdu.
“Mina, Mina, Mina,” dedi bir şarkı mırıldanırcasına. “Oradan bakınca çok mu toy duruyorum?”
Kalçalarımın altındaki sandalyeyi geriye doğru iterek ayağa kalktım. “Kişisel algılarsan üzülürüm ama,” dedim onun gibi masaya otururken. Onun aksine ben tamamen masaya çıkmıştım. “Konu sen değilsin, benim çok değerli oluşum.”
“Öyle olduğun için benim himayem altındasın Mina.” Gözlerini gözlerime sabitledi. Kalın dudaklarını birleştirmiş, oldukça ciddi bir şekilde bana bakıyordu.
“Hak ettiğin değeri yalnızca ben veririm diyorsun yani,” dedim ona alaylı bir cevap vererek.
“Aynen öyle diyorum leydim.” Başını hafifçe eğerek gözlerini benden ayırdı.
“İzninle lavaboyu kullanmak istiyorum.” Konuyu dağıtarak araya girmemle başını salladı ve eliyle az önce çıktığı odayı gösterdi.
“Odanın yanındaki koridorun sonunda.” Ona bir cevap vermeden ayağa kalktım ve büyük adımlarla gösterdiği koridora doğru ilerledim. Odanın yanında kalan dar koridora girdiğimde sağ tarafta kalan lavabonun içine girerek kapıyı kapattım ve gözlerimi tuvaletin içinde gezdirdim. Bir elim kulağıma uzandığında mırıldandım.
“Bir yolunu buldum.” Birkaç saniye sonra cevap geldi.
“Ben söylemeden hareket edemezsin.”
“Birazdan kapsüle inmiş olacağım On Altı, engel olamazsın ve yardım etmek zorundasın.” Kızdığını biliyordum. Ona karşı çıktığım çok az an olurdu. Suyu açarken konuşmaya devam ettim. “Kameraları halletmen yeterli.”
“Beş dakika bekle,” dediğinde ona cevap vermedim. Sessizliğimin bir onay olduğunu biliyordu. Aşağıya inen asansörün Akın’ın odasında olduğunu biliyordum çünkü ezberlediğim haritaya göre asansörün bu katta bağlanabileceği tek alan o odaya aitti. Cebimdeki kart, asansörü hareket ettirmeme yardımcı olacaktı. İçerideki kameraların uyarı vermemesinin dışarıdan sağlanması şimdilik benim için yeterliydi. Deneklerin diğerlerinden çok daha fazla zeki olduğunu biliyordum. Oradan çıkardığımda onu kurtarmanın onlarca yolunu bulurdum. En kötü ihtimalle geçitlerden birinde uzun süre saklar, ardından alıp götürmelerini sağlardım.
“Çıkabilirsin, on dakikan olacak.” Kulaklığımdan gelen sesle gülümseyerek suyu kapattım ve lavabonun kapısını açarak dışarıya çıktım.
“Doktor kimyasal maddelerin olduğu tarafta, arkası dönük.” Söylediklerine cevap vermeden yavaş adımlarla koridorda ilerledim ve odadan içeri süzülerek Akın beni fark etmeden odaya girdim. İçerisi kişisel bir oda gibi değildi. Yalnızca masa ve ufak bir kitaplık vardı. Masanın karşısında kalan kapı tahmin ettiğim gibi asansörün kapısıydı. Kartı sakladığım yerden çıkararak asansörün düğmesine bastım ve içeriye girerek okuttum.
“Asansörden inene kadar konuşma, ses sistemine erişemiyorum.” Söylediğini dinleyerek ona cevap vermedim. Ses tonundan hâlâ bana kızgın olduğunu anlayabiliyordum. Asansör durduğunda kartımı çekerek dışarı çıktım. Geldiğim kat ilk gün beni indirdikleri koridordu. Kapsülün numarasını hatırlıyordum. Üç yüz dört numaralı kapsüldeydiler. Kalp atışlarım hızlanırken içimde beni ilk gün kapattıkları alanın intikamını alacak olmanın verdiği hırs vardı.
Koridorda ilerlerken kulaklığımdan gelen ses gerginliğimin biraz olsun azalmasına sebep oldu. “Katta ses sistemi yok, konuşabilirsin. Tünellerden birine çocuğu bırak, ardından seni yönlendireceğim.”
“Kart kapsül kapısını açıyor mu?” dedim kapsülün önüne geldiğimde.
“Kart bu üsteki bütün kapıları açıyor Efsun.” Kartın kime ait olduğunu hafiften merak etmeye başlamıştım. Kartı kapsülün sağ yanında bulunan alana okuttuğumda açılan kapı içeriye adım atmamın ardından uyarı verdi. İçeride yankılanan yüksek ses kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olurken yanıp sönen kırmızı ışıklar planım dahilinde değildi.
“On Altı,” dedim içeride bana bakan deneklere aldırmadan. Bir cevap gelmediğinde kalp atışlarım hızlandı. Burada batıramazdım. Okuttuğum kart duvara zincirlenmiş olan deneklerin zincir kilitlerini açarken şaşkınlıkla bana dönen gözlerin arasında küçük kız çocuğunun meraklı gözlerini yakaladım.
“Ne yaptın sen?” dedi adamlardan bir tanesi. İlk günkünden bir kişi daha eksiklerdi. Bir kişi daha bu kapsüllerde can vermişti. Onlara cevap vermeden elimi kız çocuğuna uzattım ve ses çıkarmadan elimi tutan kızı alarak kapsülden çıktım. Koridorlarda yanmaya devam eden kırmızı ışıklara eklenen ses içimdeki adrenalinin yükselmesine sebep oluyordu. Huzursuzluk hissi kalbimi sararken tekrar mırıldandım.
“Orada mısın?” Bir yanıt alamadığımda elim duvarlara gitti. Kameraları halletmiş olması için Tanrı’ya dua ederek tünellerden birine girdiğimde kalp atışlarımın sesini duyabiliyordum. Kollarımın arasındaki küçük bedene sarılarak yere çöktüm ve sırtımı tünelin kirli duvarlarına yasladım. Kalçalarım soğuk taşlara değerken biraz ilerimizde kalan ölümün kokusunu alabiliyordum.
“İyi misin?” diye mırıldanırken karanlıkta göremediğim bedenini ellerimle yokladım.
“Ne oluyor?” Korkudan titreyen sesine rağmen kurduğu cümle hafifçe tebessüm etmeme sebep olmuş, benim de ellerimin titrediğini yeni fark etmiştim.
“Seni o çukurdan kurtardım küçük kızım,” dedim yüzünü avuçlarıma alarak.
Bizi geçmişin ellerinden sıyırdım küçük kızım. Yatağımızın altına saklanan canavarlar, bu gece ellerinde can verdiler.
“Burayı da bulacaklar,” dedi öfkeyle ve ekledi. “Git, seni de alacaklar.”
“Şşt…” Onu göğsüme doğru çektim. Benim aksime o dimdik ayakta duruyordu. “Bize hiçbir şey yapamazlar, artık benim yanımdasın.”
Yanaklarında olan parmağıma değen sıcak gözyaşı kalbimin göğüskafesimin içinde ezilmesine sebep olurken midemin bulandığını hissettim.
Hâlâ ağlayabiliyorsan şanslısın küçük kızım. Çünkü bize ağlamayı bile unutturdular. Bir damla gözyaşını bile çok gördüler.
Parmaklarımla gözyaşlarını silerek derin bir nefes aldım ve ayağa kalktım. İçimdeki nefreti besleyen bu kız aynı zamanda acılarımı da besliyordu. “Gel bakalım,” dedim ellerime değen gözyaşlarına aldırmadan. Ve ayağa kalkarak karanlık koridorda ilerlemeye başladım. Yanımda telefon ya da ışık yapabileceğim herhangi bir şey yoktu. Olsaydı da kemikleri görmemesi adına yakmazdım. Ayaklarına herhangi bir şey değmemesi için küçük bedenini kucağıma alarak ilerlemeye başladığımda bacaklarımın altında ezilen kemikleri düşünmemeye çalışıyordum.
“Ceset kokusunu tanımadığımı sana düşündüren nedir?” Kulaklarıma dolan sesi kalbimin biraz daha dağlanmasına sebep olurken derin bir nefes aldım. Bu kadar küçük yaşta, bu kadar fazla şey bilmiyor olması gerekirdi. Ona bir cevap vermeden konuyu değiştirdim.
“İsmin neydi senin?” Bütün koridorlar aynı alana bağlanıyordu. Alanda bekleyen biri olup olmadığını bilmiyordum fakat eninde sonunda bana yine orada ulaşabileceklerinin farkındaydım. Ya da diğerleri gibi burada ölecektik.
“Lara,” dediğini işittim. Koridorun sonuna geldiğimizde başını omzuma yaslamıştı ve gözyaşları omzumu ıslatıyordu. Omzumdaki başı içimdeki güven duygusunu harlarken yeniden kulaklığa doğru konuştum.
“Sesimi alıyor musun?”
“Buradayım.” Duyduğum ses korkumun yerini güven duygusuna bırakırken Lara’yı kucağımdan indirdim. “İletişim kesildi. Buradayım, bir sıkıntı yok, hepsi plan dahilinde, merak etme.”
“Korktum,” dedim derin bir nefes alarak ve elimi güvende hissetmesi adına Lara’ya uzattım. Parmaklarımı, parmak aralarına alarak elimi sıkıca kavrarken meraklı gözleri üzerimdeydi.
“Kızı orada bırak ve beşinci koridordan çık. Kızı biz alacağız.” Bakışlarım Lara’nın yüzünde dolaştı.
“Anlaşıldı,” diye mırıldandım ve Lara’ya döndüm. “Şimdi seni burada bırakacağım. Korkmayacağını biliyorum, bir abi gelip seni alacak. Üzerinde üniforma olmasına aldanma. Sana yardım edecek. Karanlıktan korkuyor musun?”
“Korkmuyorum.” Biliyordum, çok uzun süre karanlıkta kalmıştı.
“O zaman tekrar görüşmek üzere Lara,” dedim ve eğilerek dudaklarımı yanağına bastırdım. Ellerimi ellerinden ayırdım ve onu göğsüme çekerek sıkıca sarıldıktan sonra geri çekildim. Başka bir şey söylemeden geriye doğru adımladım ve bir kere daha yüzüne bakmadan koridora doğru ilerledim.
“İlerleme,” dedi On Altı durmamı sağlayarak. “Üçüncü koridora geç ve oradan çık, şu an boş olan tek alan orası.” Dediğini yaparak üçüncü koridora doğru ilerledim ve doğru duvarın önüne geldiğimde avuçiçimi taratarak kapıdan geçtim.
Çıktığım kat antrenman yaptığımız kattı. Etrafta hiç kimse yoktu. “Kamera kontrolünü kapattım. Kulaklığı yok et, karttan kurtul, çipi çıkart. Aramaya alınacaksın.”
“Ne?” dedim bakışlarımı etrafta gezdirirken. Sırtım duvara yaslıydı. “Nasıl yapacağım?”
“Sana bulaşmaman gerektiğini söylemiştim Mina,” dedi intikam alırcasına. “Benden bu kadar.”
“Hayır, ne?” Sesin kesildiğini anladığımda merdivenlerden gelen sesler vaktimin olmadığının kanıtıydı. Üzerimdekileri çıkarıp atmam hiçbir şeyi değiştirmezdi. Kartı içcebimden çıkararak saçlarımın arasına geçirdim ve bileğimdeki tokayla saçlarımı topuz yaparak arasına gizledim. Bu, hiç olmazsa şimdilik beni kurtarırdı.
“Üç Yüz Seksen numara,” dedi merdivenlerden inerek gözlerini üzerime sabitleyen asker. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Seslenişinin ardından diğerleri de buraya yönelirken silahlarını üzerime sabitlediler. Ellerimi yukarıya kaldırarak teslim olduğumu belirtircesine kaldırdığımda askerlerin ardından gelen tanıdık yüz içimdeki korkuyu besledi.
“Efsun,” dedi Ares, ilk kez yüzünde bu kadar net bir nefret ve öfke görüyordum. “Akın’ı yaralamaktan ve kapsüldeki çocukları kaçırmaktan suçlusun.” Cümlesi korkumu şaşkınlığa bıraktığında ellerimi farkında olmadan indirdim ve askerlerin indirdiğim ellerimi yakalayarak kelepçelemesine izin verdim.
“Canına kastettin,” dedi tam karşımda duran Ares. “Bu kadarına cesaret etmemeliydin.”
“Ne?” Dudaklarımdan dökülen tek kelimeye bir cevap alamadım ama ona benim ya da bizden birinin zarar vermediğine emindim. “Ben yapmadım,” dedim ne olduğunu anlamayarak.
“Öyle mi?” dedi Ares, arkamdan kelepçelenen ellerime rağmen kolumdan sıkıca kavrarken. “Akın yalan mı söylüyor?”
Bunu Akın mı söylemişti?
Ne olduğunu ilk kez gerçekten de kavrayamıyordum. “Aramaya alın,” dedi Ares arkadaki askerlere doğru beni iterek. Kulağımdaki kulaklık, saçlarımın bitişiğindeki çip, saçlarımın arasındaki kart teker teker gözlerimin önünden geçerken bir yanım Akın’ı düşünüyordu.
Yalan söylemişti.
Beni böyle bir ateşin içine atmıştı. Ona ben zarar vermemiştim. Askerler beni kolumdan tutarak aramanın yapılacağı salona doğru sürüklerken arkadan gelen ses duraksamalarına sebep oldu.
“Bırakın,” dedi Fulya’nın tanıdık sesi. “Emir, Uras’a ve bana ait. Ben götüreceğim.” Askerler Ares’e baktığında Ares’in baş onayıyla kollarımı bıraktılar. Fulya üzerindeki üniformayla yanıma gelerek askerlerin yerini aldı ve beni yalnızca yönetimin bindiği Akın’ın ilk gün götürdüğü asansöre doğru götürdü.
Asansörün içine girdiğimizde aklımda hâlâ Akın’ın söylediği yalan vardı. Ne yaşanırsa yaşansın Lara’nın hayatı yaşanılanlara değecekti. Bunu biliyordum fakat onun yalanını anlamlandıramıyordum.
Asansörün kapıları kapandığında Fulya kolumu bırakarak gözlerimin içine baktı. Bir eli saçıma giderken saçlarımın altından çıkardığı çipi ellerinin arasına aldı ve cebine koydu.
“Saçımda,” diye mırıldandım kartı bulmasına yardımcı olarak. Bu sefer aynı eli saçıma gitti, hızla saçlarımın arasındaki kartı ve kulağımdaki kulaklığı da aldı.
“Bu sefer fena boka bastın,” dediğinde içimdeki huzursuzluğa rağmen yüzüme bir gülümseme kondurdum.
“Sağ ol,” dedim cebine koyduğu ekipmanlara bakarken.
“Görevimiz, Üç Yüz Seksen,” diye mırıldandı ve bana güven vererek gülümsedi.
Kandırdım.
Bizim yolumuz hiç ayrılmadı.
Yalan söyledim.
Onlar beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Bu Akın’ın yalan makinesinde yakaladığı ilk yalanımdı. Onların elleri bu savaşta hep benimleydi.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.