BÖLÜM 4
“TEHLİKE ÇANLARI”
Gözlerimi kapattım. Kendimi bıraktığım karanlıkta yaşananları düşündüm. Sırtımı yasladığım yatak sanki kaburgalarıma batıyor, canımı acıtıyordu. İçimde korku vardı fakat korku dolu olmak beni rahatsız etmiyordu. Korku ayakta tutardı, gözlerinizi açmanızı sağlardı ve her zamankinden daha zeki olmanıza yol açardı.
Gözlerimi hafifçe araladım, kendimi mahkûm ettiğim o karanlıktan ayrıldım. Odadaki bütün ışıklar söndürülmüştü. Yalnızca oturma koltuğunun yanındaki gece lambasının cılız ışığı önümü görebilmemi sağlıyordu. Akın tekli koltukta oturmuş, gözlerini kapatmıştı. Uyumadığını biliyordum. Kimse düşmanı yatağında uzanırken derin bir uykuya dalamazdı. Şüphenin nefesi ensende kol gezer, içindeki huzursuzluk seni ayağa kaldırırdı.
Ne yapmaya çalıştıklarının farkındaydım. Akın iyi olanı, Ebru kötü olanı oynuyordu ve içlerinden birine daha yakın hissetmemi sağlamaya çalışıyorlardı. Bütün bunların ardından yarın toplanacak olan kurul beni akademiye gönderecekti. Elbette benden alacakları olacaktı fakat benim alacaklarım çok daha fazlasıydı, bunu biliyordum.
Ayaklarımı yavaşça yataktan indirirken Akın’a baktım. Kıpırdamadı, gözlerini aralamadı. Belki de yalnızca ne yapacağımı görmek istiyordu. Ağır adımlarla dolabına ilerledim. Yere bıraktığım topuklu botları alarak giydiğimde saatlerdir üzerinde yürüdüğüm ayakkabılar yüzünden yara olan ayaklarım yeniden acıdı. Soyulan ve su toplayan parmak uçlarımdan kan akacağını biliyordum. Çıplak ayaklarıma değen bot canımı acıtırsa da mimiklerimi hareket ettirmedim.
Akın hâlâ hareket etmemiş, gözünü bile açmamıştı. Karnımın acıktığını hissediyordum fakat burada yiyebileceğim hiçbir şey yoktu. Ses çıkarmayı önemsemeden kapıya doğru ilerlediğimde sesini işittim. “Kapılar parmak iziyle açılıyor ve senin parmak izin bütün kapılarda bloke alarmının çalmasına sebep olur.” Tek kaşımı kaldırarak arkamı döndüğümde gözlerinin hâlâ kapalı olduğunu gördüm.
“Dışarıya çıkmak istiyorum,” dedim yüzünü incelerken. Gözlerini yavaşça araladı ve yayılarak oturduğu koltukta toparlanıp bana baktı.
“O ayakkabılarla ayağını sakat bırakacaksın,” dediğinde şaşırdım, ayağımdaki yaraları fark ettiğini bilmiyordum. Zihnime ona dair bir bilgi daha eklendi, dikkatli bir adamdı. “Üstelik bütün ekibin senin hangi odada olduğundan haberdar olmasını sağlayacaksın.” Alaylı bir gülüş kondurdum yüzüme.
“Bilmiyorlar yani.” Yeniden yatağa doğru yürüdüm. “Yersen,” diye mırıldandığımda dikkatle bana bakıyordu. Düzgün bir burnu, kalın dudakları vardı. Vücudu yapılıydı, eğer doktor olduğunu bilmeseydim asker olduğunu düşünürdüm.
“Bilmiyorlar Mina,” diyerek bana net bir tepki verdi. Oturduğum yumuşak yatakta geriye doğru çekilerek yeniden bir ayağımı, diğer ayağımın üzerine attım ve botumun fermuarını indirmeye başladım. Ayaklarımdaki soyulmuş yaralar tenime değen kumaşla sızlıyordu.
“Gelen kadın güvendiğim bir çalışanımdır. Benim ekibim attığım adımları kimseye söylemez.”
“Ebru?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “O kadının senin ekibinden olduğunu sanmıyorum.”
“Hayır, ekibimden değil,” dedi dürüst davranarak. “Ama üstüm de değil ve kimseye söylemez.”
“İnanmış gibi davranacağım,” dediğimde gülümsedi. Botlarımı çıkarmış, yeniden yere bırakmıştım. Akın oturduğu yataktan kalkarak banyoya doğru ilerlediğinde bir tepki vermeden yalnızca onu inceledim. Banyoya girdiğinde ayağa kalktım ve odanın içindeki boydan cama doğru ilerledim. Cam, Akın’ın oturduğu tekli koltuğun arkasında kalıyordu. Dışarıya baktığımda yüzleştiğim karanlık buranın ne kadar özenle inşa edildiğinin bir kanıtıydı.
İstanbul’un en güvenli alanı özel olarak seçilmişti, muhtemelen sinyal alınamayan bir noktaydı ve kendi iletişim teknikleri vardı. Akın’ın odasının baktığı tarafta bir bahçe yoktu, yalnızca boş araziden ibaretti. Ayaklarımın daha fazla acımasını istemediğimden pencerenin önünden kalkarak yatağa geri oturdum. Oturuşumun ardından banyo kapısı açıldı ve Akın içeriden çıktı. Elinde küçük bir krem kutusu vardı. Bu sefer koltuğa değil, yatağa oturduğunda onu izlemeye devam ettim.
“Başlığa yaslan da krem sürelim,” dedi aynı tavrını devam ettirerek. Ona güvenmiyordum, ona inanmıyordum fakat üzerindeki garipliği de seziyordum. Sözünü dinleyerek yatakta geriye doğru kaydım ve sırtımı yatağın başlığına yaslayarak ayaklarımı bacağının üzerine doğru uzattım.
Elleri ayak parmaklarıma değdiğinde huylandığımı hissettim. Kremin kapağını açarak parmağının üzerine sıktı ve büyük elleri ayağımın üzerinde dolaştı. Başparmağı yaramın üzerine değdiğinde gözlerimi kıstım. Yatağın üzerine bıraktığı yara bandını ve pamuğu eline alana kadar fark etmemiştim. Krem sürdüğü kısmın üzerine pamuğu yerleştirerek yara bandını yapıştırdı.
“Uyumadın,” dedi aramızdaki sessizliği bozarak. “Yarın senin için gerçekten zor olacak.”
“Çok daha uzun süre uykusuz kalmışlığım vardır, dayanırım.”
“Öyle olsun.” Kremi sürmeyi bitmişti fakat yine de ayaklarımı üzerinden çekmedim. Aramızda itiraf edemediğimiz bir gerginlik vardı.
“Burada mı yetiştirildin?” dedim onun hakkında biraz daha fazla bilgi edinmek isteyerek.
“Buradaki hiç kimse akademide eğitim almadan yükselemez.” Söylediklerini zaten biliyordum.
“Nasıl geldin peki?” Kendimi aşağıya doğru kaydırarak yatakta biraz daha yayıldığımda yalnızca beni izledi.
“Ben en başından beri buradayım Efsun.” Bana bir ima yaptığını anlamıştım ama bu neyin yarışıydı, bilmiyordum.
“Buraya bağlısın ama bana yardım ediyorsun,” dedim sadakatini sorgulayarak. Vereceği tepkiyi merak ediyordum.
“Kuralları çiğnemiyorum, hukuksuzluk sevmem,” dedi net bir şekilde ve ekledi. “Ve yolları kapatmadığın sürece kimsenin gitmeyeceğinden emin olamazsın. İnsanları sonsuza kadar kendine bağlayamazsın çünkü hep ip bir gün kopar. Eğer sonsuz sadakat istiyorsan mecbur bırakacaksın.”
Zeki bir adamdı, yarın karşıma ne çıkacağından emin değildim ama onun anlattıklarından çok daha fazlası olduğunu anlamıştım.
“Yani mecbursun,” dedim söylediklerine inanmasam da. Konuyu değiştirerek yeniden konuştu.
“Öfkelisin ama buradaki hiç kimse senden daha azını ya da fazlasını yaşamadı Efsun.” Benim yaşadıklarım hakkında hiçbir şey bilmiyordu.
“Ne biliyorsun ki?” dedim alayla. “Ben buranın mihenk taşıyım. Varlığım bir mucize.”
“Kendinin farkında olman ne güzel,” dediğinde ona cevap vermedim. “En başından beri bir savaş veriyorsun. Adım atarken kazanacağına çok eminsin ama hayır, o gece o arabayı alıp kaçtığında sen kazanmadın.”
“Profesörün hayatındaki yeri neydi?” Yüzünün aldığı hal doğru noktaya parmak bastığımın kanıtıydı. Ali Hoca’yla aralarında bir şey vardı. Belki de en başından beri yanımda duran, benimle yürüyen herkesle aralarında bir şey vardı.
“Senin çevrendeki herkesle bir bağımız vardı,” dedi üs hakkında konuşarak. “Fulya’yla vardı, Uras’la vardı. Ali Hoca ile vardı, hep avcumuzun içindeydin ama hiçbir zaman bizim olmadın.”
“Bunca zaman beklediniz,” dedim gözlerinin içine bakarak. Aramızdaki mesafe daha rahat olmamı sağlıyordu. Ayağımı hâlâ bacaklarının üzerinden çekmemiştim. Anlattıklarında bir boşluk vardı fakat o boşluğu dolduramıyordum.
“Ebru’yla yatıyor musun?” diye sakince sordum. Yüzünde önce hafif bir şaşkınlık oluştu, ardından kaşları çatılsa da güldü.
“Ne alaka şu an?”
“Onun üzerindeki etkini merak ettim. Bunu sağlayan buradaki konumun mu yoksa Ebru’nun libidosu mu, karar veremedim. Ebru’nun kuruldan olduğunu biliyorum. Eğer kurula ait değilsen nasıl ondan üstte olabilirsin?” Söylediklerimde son derece ciddiydim. İlişkisi umurumda değildi ama o ilişkiyi bir silah olarak kullanma şansım olursa geride durmazdım.
“Buraya dair bildiklerin çok sınırlı,” dedi bana net bir cevap vermeyerek. “Ben herhangi bir yere ait değilim. Doktorum, işim tıp ve yalnızca bununla ilgileniyorum.”
“Kendine ait bir birliğin var,” dedim ona karşı gelerek. “Askeri üniformaların var. Yalnızca doktor olmak için fazla yetki sahibisin.” Bana gülerek karşılık verse de tatmin olmamıştım ama onu zorlamadım.
“Hadi biraz uyu,” dedi ve ayağımı üzerinden çekerek ayağa kalktı. “Yarın gerçekten zor bir gün olacak.”
Onu dinleyerek gözlerimi kapattım. İçimde huzursuzluk vardı. Burası bana yalnızca acı veriyordu. Karanlık, ruhumun üzerine çökerken olduğum kişiden nefret ettim. Gözlerimi açtığım bu hayatta benden gözyaşlarım, acılarım ve çocukluğum alınmıştı. Sabah her ne yaşanırsa yaşansın dimdik duracaktım karşılarında. Arkamda koca bir ordu vardı fakat ben bir başıma da felaketten ibarettim.
Adım Efsun Mina Öner.
Bir doktor tarafından kimsesiz kalmamam adına konulmuştu ve buluşu gerçekleştiren doktorun soy ismini taşıyordum.
Üç Yüz Seksen numaralı denek.
Hayal kırıklığı.
Felaket.
***
Gözlerimi araladığımda Akın üzerini değiştiriyordu. Uyuduğumdan olsa gerek, banyoya gitme ihtiyacı duymamıştı. Üzerine geçirdiği siyah tişörtte bilim kurulunun amblemi vardı. Çıplak vücudunu görmek sağlam spor yaptığını anlamama yetmişti. Ceketini giyerken yine onu izledim. Arkası dönüktü ama uyandığımın farkında olduğunu biliyordum.
“Günaydın,” diye mırıldandığında başımı iki yana salladım. Hiçbir şey olmamış gibi konuşması beni yalnızca geriyordu. “Kıyafetlerini banyoya bıraktım.”
Gülümsedim. “Üzerinde bilim kurulunun amblemi olan kıyafetlerle aşağıya inmeyeceğimi biliyor olmalısın.”
“Zaten buradasın, bir kıyafet hiçbir şeyi değiştirmez.”
“İnsanlar böyle yenilir.” Derin bir nefes alarak yataktan kalktım. “O amblemle aşağıya inmek bir adım önde başlamalarını sağlar.” Karşısına geçerek durduğumda yüzünde anlam veremediğim bir ifade oluştu.
“Benim karşımda durdun Mina,” dedi yüzüme biraz daha yaklaşarak. “Beni onlardan görmemen ne hoş.” Buradaydı, onların yaptıklarını yapıyor, onların giydiklerini giyiyor, onların emirlerini yerine getiriyordu ama hiçbir zaman onlar gibi hissettirmiyordu. Bu güven değildi, buradaki hiç kimseye güvenmezdim. Fakat içimden bir ses onun bir adım daha önde olduğunu söylüyordu.
“Beni o odadan çıkardın,” dedim ve geri çekildim. “Bu bir adım önde olduğunu gösterir.”
“Kötünün iyisi.” Kaşlarını kaldırdı ve ardından kafasını eyvallah dercesine eğdi. “İyiymiş.” Kirli sepetine doğru yöneldiğimi görünce, “O kıyafetleri giyme,” dedi. “Ceset kokuyorlar.”
Ona döndüm. “Çıplak gitmemi mi öneriyorsun? Çünkü ben burada giyecek başka bir şey göremiyorum.” Güldü, onu bu kadar eğlendiriyor olmam da garipti.
“Benim kıyafetlerimden vereyim. İllaki bir şeyler buluruz.” Gözlerim bir onun bedeninde bir de benimkinde dolaştı.
“Siktir et bu şıkkı,” dedim ardından. “Fahişen olduğumu düşünecekler.”
Derin bir nefes alarak bana baktığında bana karşı yeniden kaba olacağını hissettim. “Halledeceğim,” dedi ve eline telefonunu alarak bir numara tuşladı. Ardından banyoya doğru ilerledi. “Bana kadın kıyafetleri gönderin.”
Hızlı adımlarla kirli sepetinin yanına gelerek kıyafetlerimi eline aldı ve ekledi. “Otuz dört beden, beş dakikaya odamda olsun.” Telefonu kapatarak yatağın üzerine fırlattığında tek kaşımı kaldırarak kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Etkileyiciydi,” diye mırıldandım. Üzerimde yaşananların ve az sonra yaşanacakların gerginliği vardı. Bir çukurun içinde gibi hissediyordum. Üzerimizi kaplayan karabulutlar içimdeki umudu öldürürken beni de öldüreceğini bile bile o çukuru kapatmak için üzerimize toprak atılmasına sebep olmaya çalışıyordum. Karanlık artık beni korkutmuyordu, o karanlığın içine ait olduğumu hissediyordum. Üzerimizde çalan tehlike çanları ve boğulmaktan korktuğum inancın derin sularında nefes almaya çalışıyordum.
Birkaç dakika sonra bir kız elinde yeni kıyafetlerle gelmişti. Kıyafetler lüks bir markaya aitti ve üzerlerinde etiketleri vardı. Kurulun içinde ya da akademide amblemsiz herhangi bir kıyafet giymenin yasak olduğunu biliyordum. Kıyafetlerin kime ait olduğundan emin değildim fakat Akın’ın bir başkasının yasakları çiğnemesine göz yumduğunu anlamıştım.
Akın’ın bana verdiği kısa deri eteğe ve siyah büstiyere baktım. Hiç olmazsa tarzıma uygun kıyafetler getirmişlerdi. Elime aldığım kıyafetlerle banyoya doğru ilerledim ve üzerimdekileri çıkararak Akın’dan aldıklarımı giydim. Bacaklarım tül çorabım olmadığı için çıplak kalmıştı fakat bu beni rahatsız etmiyordu. Yüzümde dünden kalma bir makyaj vardı. Saçlarımı ellerimle düzelttim ve Akın’a seslendim.
“Bana kısa beyaz bir çorap verebilirsin diye umuyorum.”
“Alt çekmecede.” Çekmeceyi açarak çoraplardan bir tanesini elime aldım ve ayaklarıma geçirdim. Akın’ın benimkilerin yanında kocaman kalan ayaklarından dolayı çoraplar ayağıma son derece büyük olmuştu. Botlarımdan çorapların gözükmeyeceğini biliyordum. İçeriye geçerek yere attığım botları elime aldım ve yatağına oturarak botları giymeye koyuldum. Akın’ın gözleri kısa bir süre üzerimde gezindi.
“Yakışmış,” diye mırıldanınca rahatlığı daha fazla gerilmeme sebep oldu. Ona bir cevap vermeden kapıya doğru ilerledim. Önüme geçerek parmağını okuttuğunda kapı açıldı. Dışarıda bizi bekleyen askerleri gördüğümde gülümsedim. Sandığım kadar da rahat değillerdi.
“Tek bir insandan bu kadar korkmanız ne garip,” dedim iki yanımızda duran altı askerin arasından geçerken. Akın da benimle birlikte yürüyordu. Sol yanımdan gelen ses yüzümdeki gülüşün silinmesine sebep oldu.
“İnsan?” Ebru’nun neden burada durduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.
“Devam edebilirsiniz Ebru.” Akın bana herhangi bir şey söylemeden beni Ebru’nun yanına bırakırken yüzüme bir an bile bakmadı. Yüzünde onu buraya ilk girdiğinde gördüğüm ciddi ifade ve sert ses tonu vardı. Diğerlerinin yanındayken gördüğüm Akın’la benim yanımdayken olan Akın bambaşka iki insandı ve bunun da oyunun bir parçası olduğunu düşünüyordum.
Ebru beni askerlerin yanında bırakarak önden ilerlemeye başladığında bakışlarım gözden kaybolan Akın’ın gittiği yönde kalmıştı. Yürüyen merdivenlerden inerek alt kata geçtik. Ardından askerlerin kullandığı, büyük asansöre bindirildim. Bu dün bindiğim asansör değildi ve Ebru yanımızdan ayrılmıştı. Muhtemelen diğeriyle inecekti. İçeride büyük bir sınıfsal fark vardı. Bu farkı neyin belirlediğini şimdilik bilmiyordum. Asansör eksi üçüncü katta durduğunda toplantı odasına geldiğimizi anladım. Burası, kurulun toplandığı odaydı.
Asansörün kapıları direkt olarak salonun içine açılıyordu. Askerlerden biri önüme geçerek kollarımdan tuttuğunda ona izin verdim. Ellerime geçirdikleri kelepçe elektronikti ve herhangi bir zorlamada vücuduma elektrik akımı verecekti. Bu durumda bile benden korkuyor olduklarını görmek keyiflenmeme sebep oldu.
Salon beyaz renkteydi. Yüksek bir tavana sahipti ve beklediğim alanın tam karşısında dört ayrı basamak vardı. En üstte üç kurul başkanının oturması için alan vardı. Bir altında ise bölüm başkaları için dört koltuk yerleştirilmişti. Onun altında ise doktorlar ve yetkili bilim insanları için sekiz koltuk vardı. En altta askerler ayakta bekliyordu. Karşımda boş olan koltuklara alayla baktım. Beni özellikle bekletiyorlardı, bu psikolojik bir savaştı. Benim onların inlerinde olduğumu ve benden daha önde olduklarını hissettirmeye çalışıyorlardı.
Beklediğim alan boştu, benim için ne bir sandalye ne de kürsü konmuştu. Yalnızca iki yanımda bekleyen askerler vardı. Durduğum noktanın altında bekleyeceğim yeri işaret eden bir daire vardı. Başımı yukarıya doğru kaldırdığımda yüksek tavanda büyük bir logo olduğunu gördüm. Akademinin logosu üssün her yanındaydı.
Zifiri karanlık bir duvarın tam ortasında yer alan dairesel metal bir yüzey, zamanın kendisini unuttuğu bir mühür gibi duruyordu. Çevresinde örümcek ağlarının yıllardır dokunduğu izler vardı. Bazıları çatlaklara karışmış, bazılarıysa zamana sıkışmış çığlıklar gibi yüzeye yapışmıştı. Dairenin merkezinde, kocaman bir kara ul örümceği sekiz bacağını gererek asılı duruyordu. Gövdesi simsiyah, damarlarında parlayan kan kırmızısı ışıkla tehditkârdı. Sanki içinde yaşayan bir şey vardı, bir zamanlar nefes almış ama şimdi intikam için suskunlaşmış bir canlı.
Göğsünün üstüne kazınmış gibi duran üç harf parlıyordu: A. S. P.
Harflere gölge gibi düşen ışık, onları yalnızca birer yazı olmaktan çıkarıyor; bir emri, bir düzeni, bir laneti simgeliyordu. Dairenin etrafında ince ince kazınmış sayılar ve semboller bir saat kadranını andırıyor ama zamanı ölçmüyor; belki de zamanı başlatan ya da sonsuza dek durduran bir sistemin parçasıydı.
Zemin ise pürüzlüydü ve darbeler almıştı; bir köşesi çatlamış, diğer ucu bıçak gibi yarılmıştı. Sanki bu sembol yalnızca bir logodan ibaret değil, bir uyarıydı. Buraya giren herkes, artık geri dönemeyecek kadar derin bir ağın içindeydi.
Masaların üzerindeki kupalara ve kalemlere dikkat ettiğimde onların da üzerlerinde logo olduğunu fark ettim. Karşımdaki askerler Akın’ın birliğinden değildi, onun rengini taşımıyorlardı. Fakat iki yanımda duranların Akın’ın askerleri olduğunu biliyordum.
Birkaç dakika sonra benim kullandığım asansörden üçü kadın, diğer beşi erkek olan bilim insanları inip yerlerine doğru ilerlerken bir an olsun yüzüme bakmamışlardı. Bunun bir emir olup olmadığından emin değildim. Onların ardından dört bölüm başkanı salona giriş yapmıştı. Sessizce onları izledim. Bölüm başkanlarının ikisi kadın diğer ikisi ise erkekti ve içlerinden üçünü tanıyordum. Ares bir yanında Fulya diğer yanında Uras’la içeriye girdiğinde kalbimin ezildiğini hissettim.
Kırıldın.
Savaşlarda hislere yer yoktur, unuttun.
Bu yola bir başıma çıkmıştım. Kimsenin varlığıyla bırakmaz, kimsenin yokluğuyla kaybetmezdim. Bağlar, savaş meydanında ayaklarına dolanır, insanın tökezlemesine sebep olurdu. Yüzüme bakmayan arkadaşlarım ve yanlarındaki yabancı bölüm başkanlarının oturduğu koltuğa otururdu. O sırada içeri onların ve benim indiğim asansörün tam karşısındaki üst düzey yöneticilerin kullandığı asansörden inen üç kişi bu odadaki kaderime karar verecekti.
İki adam vardı, yaşları kırkın üzerindeydi. Üzerlerinde takım elbise vardı, ceket yakalarında ise kurulun sembolünü taşıyan rozetler dikkat çekiyordu. Karşılarındaki tek kadın ise Ebru’ydu. Siyah takım elbisesiyle ve aynı rozetle donanmıştı. Onu tanıyordum. Bu odada, kaderimi şekillendirenlerden biri olması canımı sıkıyordu.
“Efsun Mina Öner,” dedi adamlardan biri. Onu tanıyordum. Bir varlığın yaratılmasında pay sahibi olmak, o kişinin yaşamında nasıl bir yer kazandırır bilemezdim… Ama hayatımda bir baba figürü olsaydı, o Hasan Basri olurdu. Çünkü ben onun formüllerinden yaratılmıştım. Benim hayatımda kalbe dair hiçbir şey yoktu. Bir zekânın, bir hipotezin, bir deneyin ürünüyüm.
“Üç Yüz Seksen numaralı denek,” dediğinde göğsümün üzerindeki yazının sızladığını hissettim. Bakışları ilk kez üzerimde dolaştı. Bu kurul planlanmış bir tiyatro sahnesiydi ve ben onların ezberini bozmak için buradaydım. Akın hâlâ salona girmemişti ama içimdeki ses onun orada olması gerektiğini haykırıyordu.
“On üç yaşındayken akademiden kaçtın. Beş yıl boyunca kayıptın. On sekiz yaşında İstanbul’da ortaya çıktın ama aradaki iki yıl hâlâ belirsiz. Şu anda yirmi dört yaşındasın ve akademinin üniversitesinde eğitim alıyorsun.” Bunca zaman yanlarındaydım ve farkına varamamışlardı. Fark ettiklerindeyse beni kuşatmışlardı.
Ama Uras ve Fulya’nın tam karşımda oturuyor olması… işte o kalbimi acıttı. Hasan Basri’nin sözleri bittiğinde yanındaki kadın ekleme yaptı. “Ve her an ölüm tehliken var.” Gülümsedim. Ölümün kokusunu taşıyordum.
Kadının yaka kartında Lale yazıyordu. Sarı kısa saçları, yüzünde yaşının getirdiği çizgiler vardı. Ama tüm ifadesi stratejik bir silah gibiydi, hesaplı ve tehlikeli.
“Gelelim suçlarına,” dedi üst katta oturan Ares. Gözlerimi ona çevirdim. Onun benden yana olduğunu düşünüyordum ama sesi resmi ve donuktu. “Yüzden fazla ceset. İlaç kaçakçılığı. Devlet sırlarına sızma. Sahte kimlik üretimi.”
“Mahkemede miyim?” dedim sözünü keserek. “Burası bir mahkeme değil. Devletle bir bağlantınız olduğunu da sanmıyorum.” Askerleri umursamadan birkaç adım ilerledim. Topuklu ayakkabımın sesi salonda yankılandı. Bu savaşın ritmini ben belirleyecektim.
“Buradayım çünkü bana ihtiyacınız var,” dedim ve kelepçeli ellerimi kaldırdım. “Tenimin altındaki mikroçip, yaşam fonksiyonlarımı izliyor. Bedenim herhangi bir zarar görürse akademinin sinir merkezine bağlı tetikleyici devreye girecek. Bu çip beni değil, sizi tehdit ediyor.” Bakışlarım kurulun yüzlerinde gezindi. “Sizin ürününüzüm ama sizi aşıyorum. Bunu en iyi sen biliyorsun Hasan Basri,” dedim. “Zekâmla yarışamazsınız.”
“Cesaretin şaşırtıcı,” dedi Ebru’nun yanında oturan kel adam. Sesi netti. “Peki neden sana istediğini verelim?”
“Çünkü ben burada yargılanmıyorum,” dedim. “Burada pazarlık yapıyoruz. Ve ben öleceğim. Planladığınız hiçbir şeyi bensiz gerçekleştiremezsiniz. Beş yılı geçen hiçbir denek yok. Ben yok olursam siz de çökersiniz.”
Kurul başkanlarından Musa söz aldı. “Sana aradığını veremeyebiliriz.” Musa, Ebru ve Timur başkanlardı. Altlarında Ares, Fulya ve Uras vardı. Boş koltuk Akın’a aitti, bundan emindim. Geriye kalan herkes birer piyondan ibaretti.
“Ben de size formülleri vermem,” dedim. “Benim yaşamam, sizin ilerlemeniz demek. Ama ben artık ölüme boyun eğmeyeceğim. Ailem yok,” dedim gözlerim Fulya ve Uras’a takılırken. “Arkadaşım yok. Kalbim yok. Ruhum yok. Önce istediklerimi alacağız. Hayatımı kurtaracağız. Hatalarınızı düzelteceğiz. Sonra sıra sizin isteklerinize gelecek.”
“Doğruluk testine tabi tutulmasını öneriyorum,” dedi Ebru. “Testlerden geçebilirse kullanılabilir. Yaşıyor olması bir anlam ifade etmez. Onun gibi binlercesi olacak.”
“Üç Yüz Seksen numarayı çıkarın.” Timur’un kalın sesi kulaklarıma ulaştığımda yanıma doğru gelen askere gülümsedim. Akın’dan bunun için özür dileyecektim ama bu gövde gösterisine ihtiyacım vardı. Eli koluma uzanan askerin arkasına doğru eğilerek kelepçelere rağmen ellerimi başının arasına sıkıştırdım ve dizimi kırarak bacak arasına tekme attım. Diğer askerler yanıma doğru gelirken önüme aldığım askeri önümdeki iki kişinin üzerine fırlatarak düşmelerine sebep oldum. Zorlanan kelepçeler, vücuduma elektrik akımının yayılmasına sebep olurken tenimde dolaşan acıya katlanmaya çalıştım.
Yapabilecekleri en fazla bu kadar mıydı?
Kurulun ayaklandığını görsem de bileklerimi yakan elektrik diğer askerlere karşı koymama engel olarak dizlerimin üzerine çökmeme sebep oldu. Hissizleştiğimi hissederken duyduğum patlama sesini çığlıklar takip etti. Salondaki herkes ayaklanırken yanımdaki askeri iterek yerinden çıkardığım silahını askerin başına dayadım. Bir an bile düşünmeden sıktığım kurşun yeni bir bedenin katili olmama sebep oldu. Yüzüme sıçrayan kana rağmen gülümserken son derece korkutucu gözüktüğümün farkındaydım. Etrafım askerler tarafından çember altına alınmıştı ve hepsi silahlarını bana yönlendirmişti.
“Durmayın,” dedim zar zor nefes alırken. “Öldürün beni ve patlatın bütün akademiyi!” Dudaklarımdan bir gülüş döküldü. “Öldüğüm an burası yerle bir olur.”
“Durun!” Akın’ın sesi kulaklarıma ulaştığında elimdeki silahı yere bıraktım. Dizlerimin üzerine düşerken dizlerimde hissettiğim acı gözlerimi yummama sebep oldu. Merhem sürdüğü ayaklarım sızlıyordu. Sımsıkı kapattığım gözkapaklarım acıyı geçirmezken askerlerin iki yana açıldığını işittim ve gözlerimi araladım. Bütün kurul ayağa kalkmıştı. Ares öylece bana bakıyordu. Uras, Fulya’yı arkasına saklanmıştı.
İlk kurşunu onlara sıkacağımı mı düşünmüşlerdi?
Gözlerinde hüzün ve nefret vardı. Onların bana karşı hissettiklerini ben onlara karşı hissetmiyordum çünkü bu yola çıkarken kimseye güvenmemem gerektiğini öğrenmiştim. Benim bir dostum olamazdı, ailem olamazdı, ellerini tuttuğum bir el olamazdı. Canım da yansa dimdik ayakta kalırdım. Bedenimin güçlü kolların arasına alındığını hissettiğimde o kolların sahibini tanıyordum. Akın, beni kollarının arasına alarak yanı başımızda ölen adamına rağmen salondan çıkarmıştı ve ben bilincimi onun kollarının arasında kaybetmiştim.
***
Kaybın gölgesi küçük bir çocukken gözlerimin önüne düştüğünde kim olduğumu sorguluyordum. Beş yılımı bir karanlığın içinde geçirmiştim. Beş yıl boyunca yalnızca düşünmüştüm. Gözlerimden süzülen yaşlar son gözyaşlarımdı. Benden acılarımı aldılar, benden gözyaşlarımı bile aldılar. Yaşadığım, binlercesinin arasında, onlardan biriymiş gibi davranırken bir başına kalmaktı. Bir insan nasıl olur, bilmiyordum. Bir çocuk nasıl büyütülür, anne nasıl olunur, baba kimdir bilmiyordum.
Ailemiz evimizdir derdi çocukken Hasan. Ve akademinin benim ailem olduğunu söylerdi. Burada doğmuştum ama hiçbir zaman buraya ait olmamıştım. Ne ben onları kendimden görebilmiştim ne onlar beni kendilerine ait kılmıştı. Ölümü daha küçük bir çocukken üzerimde taşıyordum. İnsanların elleriyle ürettiği bir makineden ibarettim. Onların gözünde kalbim yoktu, hislerim yoktu, acılarım yoktu. Hiçbir zaman buraya ait hissedememiştim. Kullandıkları makinelerden, üst düzey teknolojik aletlerden ya da arabalarından hiçbir farkım yoktu. Bir buluştum, yerime bir başkası yapılabilirdi. Ölürsem gömülmezdim çünkü onların gözünde bir canım yoktu.
Şimdi yatırıldığım sedyede yaşamamı sağlamaya çalışıyorlardı çünkü bana muhtaçlardı. Varlığım hayatlarında önemli bir yer taşıyordu. Bir başka örgüte ait olduğumu düşünüyorlardı. Tam karşılarında bir kale gibi duruyordum fakat benim ait olduğum herhangi bir yer yoktu. Bir başıma aşılamazdım, durdurulamazdım. Beni bu duruma sürükleyense yaşanılanlardı.
İnsanlar, seçimlerinin doğuracağı sonuçlardan kaçardı. Bu kaçışın onu kurtaracağına inansa da seçimlerimiz burada, göğsümüzün içindeydi ve nereye gidersek gidelim yüzleşmek zorunda kalırdık. Bu yüzden artık aynalardan kaçmıyordum. Bu yüzden artık gözyaşlarımın yokluğu bir sorun değildi. Benden aldıkları acıları, onların göğüskafesine yayana kadar durmayacaktım.
Tanrım…
Beni nefret var etti. O nefrete sarılıp bir ışık yakacağım yarına. Önce sahip oldukları anıları alacağım, sonra yapayalnız bırakacağım kalplerini. Nefretin diğer yüzüyle karşılaşacaklar ve onlar da bu ateşte yanacaklar.
Kollarımda ve göğsümde kablolar vardı. Vücudum çıplaktı. Yalnızca altımda siyah külotumu bırakmışlardı. Başım yaşadığım yorgunluğun ve elektrik akımının etkisinden olsa gerek sızlıyordu. Odanın içinde hiç kimse yoktu. Göğsüme bağlanan kablolar başıma ve boynuma da bağlanmıştı, önümde büyük bir cihaz vardı. İçinde bulunduğum odanın karşısında boydan cam vardı fakat camın ardındaki kişiler gözükmüyordu. Yine de Akın’ın orada olduğunu, beni izlediğini hissediyordum. Sağ tarafımda kalan kapı açılarak içeriye kurulda gördüğüm Lale girdiğinde gözlerimi ona doğru çevirdim. Kollarım bağlanmamıştı. Beni yatağa bağlayan herhangi bir şey yoktu ve bunun arkasındaki kişiyi de tahmin edebiliyordum.
Ekranda gördüğüm veriler sağlık durumumla ilgili değildi. Bununla ilgilenmediklerini biliyordum. Zihnimi okuyorlardı ve birazdan bana sorular soracaklardı. Bu çocukken de tabi tutulduğumuz bir testti.
“Efsun Mina Öner,” dedi Lale durumuma aldırmadan. Bakışları önümüzde kalan cama kaydı. Kulağında kulaklığı vardı. Emirleri içeriden aldığını anlamıştım. Ebru da Akın’ın yanında mıydı?
“Canın yanıyor mu?” Canım şu an çok acımıyordu ama o an acımıştı.
“Evet,” dedim ilk kez konuşarak. Başıyla beni onayladığında doğru söylediğimi belirtircesine camın ardındakileri elini kaldırdı.
“Neden buradasın?” Buradaydım çünkü ölecektim. Ölmeden önce son kez kurtulmayı denemek istiyordum. Hayatımın üzerinden kumar oynamak istemiyordum.
“Öleceğim,” dedim net bir şekilde ve biraz bekledikten sonra bu söylediğimi de onayladı.
“Akademiye ya da kurula karşı herhangi bir ekibin, örgütün, illegal ya da legal bir oluşumun içinde misin?”
Ben tektim. En başından beri bir başımaydım ve bu hiçbir zaman değişmemişti. Bunun en büyük kanıtı iki yanımda olduğuna inandığım Fulya ve Uras’ı bu savaş meydanında karşımda görmüş olmamdı.
“Hayır, tek başıma dünyaya geldim, öyle öleceğim,” diye devam ettim ve aynı onayı verdi. Gözleri bir süre camda kaldı. Kulaklıktan ona söylenen her neyse duyduklarına inanamıyor gibiydi.
“İçeride daha öncesinden tanıdığın herhangi biri var mı?” Araba kazası geçirdiğimde Akın’ı tanımıştım. Bunun dışında hiç kimseyle önceden bir bağlantım yoktu. Yalnızca Uras ve Fulya’yı tanıyordum fakat onları da benim yanıma yerleştiren akademiydi. Yaşanılanların adı hayal kırıklığıydı ve ben bütün bunlarla daha savaş başlamadan baş etmek zorundaydım.
“Hayır,” dediğimde bu sefer beni onaylamadı. Ardından yalan söylediğime dair bir işaretle camın arkasındakileri bilgilendirdi ve gözleri ekrana kaydı.
“Uras ve Fulya dışında içeriden herhangi biriyle irtibatın var mı?” dediğinde zihnimi okuduklarını anladım. Ellerindeki teknoloji insanlara gösterdiklerinden çok daha fazlasıydı. Onları avuturcasına sürdükleri ürünlerin yanı sıra dünyayı yok edebilecek bilgiye ve birikime sahiplerdi.
“Hayır.” Derin bir nefes aldım. Tenime yapışan çıplak göğüslerimin altı terlemişti. Kendimi sıktığımın şu ana kadar farkında bile değildim.
“Geçmiş olsun,” dedi Lale ayağa kalkarken. Ona bir cevap vermedim. İçeriye giren üç hemşire üzerimdeki kabloları çıkarırken bakışlarımı tavandan ayırmadım. Her şey yeni başlıyordu, yolun çok başındaydık ve ben şimdiden zaman zaman yorulduğumu hissediyordum.
“Kıyafetlerinizi bıraktık,” dedi hemşirelerden biri ve sesi bakışlarımı ona çevirmeme sebep oldu. Üzerlerinde aynı üniformalar vardı. Düz beyaz takımlarının üzerinde akademinin logosunu taşıyorlardı. Ağzımı açacaktım ki yeniden cevap verdi. Dikkatli baktığımda onun Akın’ın kapısına gelen kız olduğunu gördüm.
“Akademiye ait değiller, üzerlerinde logo yok.” Başımla onu onayladım ve hepsi odadan çıktığında yataktan doğrularak benim için bırakılan iç çamaşırını ve beyaz takımı elime aldım. Beyaz şort etek ve büstiyer vardı. Hiç olmazsa zevkleri iyiydi.
Boynumun ve başımın ağırlığını hissediyordum. Bıraktıkları eteği bacaklarımdan geçirirken uzun süre uyumuş olduğumu vücudumun dinginliğinden fark ettim. Muhtemelen serum yemiştim. Vücudumun verdiği tepkiler diğerlerinden farklı olduğu için aynı şartlar altında tedavi edilemiyordum ve bilim kurulu bu bilgiye sahipti. Büstiyeri de üzerime geçirdikten sonra kapıya doğru ilerlemeye başladım. Ayaklarıma yerdeki plastik hastane terliklerini geçirdim. Kapıyı açarak dışarıya çıkmak istediğimde beni askerler karşıladı.
“Hadi ama,” dedim dalga geçerek. “İnanın çocuklar hiç halim yok.” Askerler Akın’ın ekibinden değildi. Bunu üzerlerindeki logonun renginden anlamıştım.
“Benimlesin.” Ares’in sesini duyduğumda bakışlarım ona kaydı. Elinde tuttuğu çakıyla oynuyordu. Üzerinde askeri üniforması vardı fakat diğerlerinin aksine düz siyahtı ve omuzlarında amblem bulunuyordu. Amblemlerin rütbesini gösterdiğini anladığımda ona döndüm.
“Nereye gidiyoruz?” Derin bir nefes aldım. Askerler önümü açtığında beraber yürümeye başladık.
“Sizler ayrılabilirsiniz,” dedi Ares ve askerler ardımızdan gelmeyi bıraktı. Yürüdüğümüz koridor tamamen beyazdı. Buranın üssün reviri olduğunu anlamıştım.
“Nasılsın?”
Sorusuna cevap vermeden onu geçiştirdim. “Zihnimi okudunuz.”
“Söylediklerinden farklı bir şey düşünmüyormuşsun diye duydum.” Beni kolumdan tutarak geniş koridorda yönlendirdi ve devam etti. “Eğitime alınacaksın. Üç hafta boyunca denetimdesin. Dövüş derslerinle ben ilgileneceğim, Akın’ın konusu genetiğin, Ebru ise davranışlarını gözlemleyecek.” Bütün bunların yaşanacağını zaten biliyorduk.
“Ne sanıyorsunuz beni?” dedim bütün bunların beni etkilemeyeceğini belli ederek. “Yeniyetme olduğumu mu düşünüyorsunuz? Hiçbiriniz yokken buradaydım ben.”
“Göreceğiz bebeğim,” dedi gevşek bir sesle. Ona cevap vermedim, asansöre bindiğimizde bu asansörün yöneticiler için olan asansör olmadığını anlamıştım. Akın sistemin neresindeydi, hâlâ tam olarak bilmiyordum fakat ona yetki veren bir şey vardı.
“Akademiye mi iniyoruz?” dedim Ares’e dönerek. Başıyla beni onayladı.
“Normal insanlar gibi mi besleniyorsun?” diye beklemediğim bir soru sordu. Gevşek bir adamdı fakat askerlerin başındaydı. Saf gözükse de öyle olmadığını anlamıştım. Oldukça zekiydi ve işini biliyordu, yalnızca onu ilgilendirmeyen konuların üzerine düşmüyordu. Elindeki çakıyla oynamaya devam etti.
“Ben de insanım Ares,” dedim ona karşı çıkarak. “Uyuyorum, nefes alıyorum, yiyorum hatta inanmazsın ama sıçıyorum.” Son söylediğime karşılık güldüğünde bakışlarımı ona çevirdim.
“Umarım sevişiyorsundur da,” dedi bakışlarını vücudumda gezdirirken. “Bu fizik harcanırsa çok üzülürüm.”
Ona cevap veremeden asansörün kapıları açılmıştı. Gözlerim eğitim alanına inen merdivenlerde dolaştı. Buradan aşağıda asansör yoktu. Merdivenleri kullanıyorlardı. Ares’le birlikte merdivenlerden inmeye başladım. Merdivenlerin sonunda büyük bir alan vardı. Alanın dört yanına küçük ringler kurulmuştu. Hafif yüksek olan alana serilen siyah minderler buranın antrenman alanı olduğunu anlamama yetmişti.
Ares’in duvardaki sisteme dokunarak alanın ısı seviyesini ve ışıklarını ayarlamasıyla loş bir ortamda kalmıştık. Duvarların kenarlarına monte edilmiş sarı ledler alanda cılız bir ışığın yayılmasına sebep oluyordu. Yerdeki bandajı bana doğru fırlattığında hızlı reflekslerim sayesinde bandajı havada yakaladım. Elindeki çakıyı cebine koymuştu.
“Hiç olmazsa reflekslerin kuvvetli.”
“Onu az önce toplantı odasında kanıtlamamış mıydım ya?” dedim öldürdüğüm askeri hatırlatarak.
“Akın’ın seni serbest bırakması bir mucize,” dediğinde bandajı sağ elime sarmıştım.
“Neden?”
“Ekibini önemser.” Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Bir yandan diğer bandajı sarıyordum.
“Sen önemsemiyorsun yani?”
“Askerler işte.” Derin bir nefes alarak beni beklemeye koyuldu. “Biri ölür, diğeri doğar.” Güldüm, neden güldüğümü anlamadığını fark etsem de ona bir açıklama yapmadım. Bir başkası tarafından ölüme layık gördüğü askerlerle aynı konumdaydı.
“Başlayalım bakalım,” dediğinde bunun sisteme dahil olan bir eğitim olmadığının farkındaydım. Başımla onu onaylayarak kendi etrafımda döndüm ve bacağımı kaldırarak karın boşluğuna sert bir tekme attım.
“Vuruşların sağlam,” dedi hayranlıkla. Ardından bacaklarının mesafesini ayarlayarak zıpladı. Onun gibi bacak hizamı ayardım ve attığı yumruğu eğilerek geçiştirdim.
“Ama senin hız ve odak çok vasat,” dedim gülerek ve cevabını karnıma yediğim tekmeyle aldım. Geriye doğru sendelesem de yere düşmedim. Bacaklarına attığım güçlü tekme onun yere düşmesine sebep olurken gülümsedim. Elimi kalkması için ona uzatırken mırıldandım.
“Gol!”
“Maç uzun bebeğim,” dedi elimden tutarak ayağa kalkarken. Ardından pozisyon alarak bana attığı yumrukları bedenime değmedi. Hepsini geçiştirerek atak yaptım ve omzuna vurdum. İçeriye dolan alkış sesi bir an için arkamı dönmeme ve odağımı kaybetmeme sebep olurken Ares bu boşluğumu affetmeyerek bacaklarıma attığı tekmeyle süngerin üzerine düşmeme sebep oldu. Bacaklarım sızlarken derin bir nefes aldım. Üzerimdeki şort etek yukarıya doğru sıyrılmıştı. Karın kaslarımı nefes alış verişimden ötürü hızla gerilip gevşiyordu ve yüzümde damlalar birikmişti.
“Paslanmışsın patron!” Daha önce duymadığıma emin olduğum bir kadın sesi kulaklarıma ulaştığında düştüğüm yerden yukarıya doğru bakarak sesin sahibini gördüm. Uzun kahve saçlarını atkuyruğu yapmıştı. Üzerinde siyah mini şort ve yarım sporcu atleti vardı. Buradaki herkesin fiziği son derece iyiydi çünkü belirli bir program dahilinde yetiştiriliyorlardı. Büyük mavi gözlerini bana çevirdiğinde yattığım yerden onlara bakmaya devam ettim.
“Çalışmaya mı geldin?” dedi Ares kızın ona takılmasını umursamadan.
“Antrenman saati, birazdan diğerleri de iner.” Kız bana elini uzattığında uzattığı eli tutarak ayağa kalktım.
“Sağ ol.” Kim olduğum hakkında bir fikri olup olmadığını bilmiyordum. “Bir sonraki seferde alırım hesabını,” dedim Ares’e bakarak.
“İyi vuruşların var,” dedi elindeki bandajı çözerken. “Duruşun da sağlam ama benim karşımda değil.” Ona gözlerimi devirerek tepki verdim ve arkasına yaslanarak bizi izleyen kıza döndüm.
“Öğrenci misin?” dediğimde başıyla beni onayladı.
“Üç ay sonra birliğe katılacağım. Sondayım yani.”
“Kaç yaşındasın?” dedim kaç yıldır eğitim aldığını merak ederek.
“Yirmi iki.” Başımla onu onayladım. Çocukları yedi ile on yaşları arasında alıyorlardı. Minimum on iki maksimum on beş yıl eğitim almış olmalıydı. Göstereceği performans becerisine göre değişirdi ama yeterli görmediklerini birliğe kabul etmeyeceklerinin bilincindeydim.
“İsmin neydi?” dedim tek kaşımı kaldırarak.
“Beril,” dediğinde başımla onu onayladım ve elimi uzattım.
“Efsun,” dediğimde gözlerini kıstı. İsmim ona bir gerçeği anlattığında Ares’in yüzündeki gülümsemeyi gördüm. Bu şaşkınlığı sevmiştim.
“Üç Yüz Seksen numara değildir herhalde,” dedi Beril bakışlarını Ares’e çevirerek. Ares iki kaşını kaldırarak elini bilmiyorum dercesine iki yana açtığında Beril’in yüzündeki şaşkınlık benim de gülümsememe sebep oldu. Uzattığım eli sıkarken herhangi bir tepki vermemişti. Toplantı salonunda olanlar akademinin içinde yayılmış mıydı, bilmiyordum. Yine de benden korkması şaşırtıcı değildi, yıllardır anlatılan bir efsane gibiydim. Çocukken dinledikleri hikâyelerde ben vardım. Şimdiyse yıllar sonra karşılarına geçmiş ismimi söylüyor, elimi uzatıyordum. Elimi ondan çekerek Ares’e döndüğümde hâlâ Beril’i izlediğini gördüm.
“Akın geliyor, ben kaçayım,” dedi Beril ve Ares’in onu onaylaması üzerine arka tarafa doğru ilerlemeye başladı. Duvar kenarına geçerek yere oturduğumda Ares de benim yanıma oturdu. Sırtımı yasladığım duvarın soğuğu terli tenime temas etse de hasta olmayacağımı biliyordum.
“Aranızda resmi bir dil yok,” dedim fark ettiğim ayrıntıyı öne sürerek. “Ama size son derece saygı duyuyorlar.”
“Çünkü üstlerindeyiz,” dedi Ares ve içeriye giren birliği izlerken devam etti. “Kurul saygının dille değil, davranışla olduğuna inanır ve biz de buna göre davranırız. Ayrıca kimsenin bana bey demesini istemezdim, amına koyayım.” Söylediklerine gülerken içeriye giren Akın, Ares’in aksine son derece ciddi duruyordu. Konumlarındaki farklılığı hâlâ çözememişim fakat karakterlerinde keskin farklılıklar olduğunu görebiliyordum.
Akın önündeki on iki öğrenciye seslenerek onların ısınma hareketlerine başlamasını sağlarken aynı zamanda duruşlarını kontrol ediyordu. İki üç metre uzağımızdaydılar. Akın’ın burada olduğumu fark edip etmediğini bilmiyordum.
“Ne konuşuldu?” Benim hakkımda söylenenleri merak ediyordum.
“Aynı,” diye mırıldandı. “Duyduklarından bir farkı yok. Eğitime tabi tutulacaksın, bizimle yürüyeceksin ama hiçbir zaman bize ait olmayacaksın çünkü inancına güvenmeyecekler.” Gözleri üzerimde gezindi. “Bu oyunun sonunda sen yeni bir yaşam kazanacaksın, onlarsa hâkimiyet ve güç.”
“Bana karşı üstünlüklerini hissettirmeye çalışıyorlar,” dedim derin bir nefes alarak. “Olmadığım bir ortamda hakkımda kararlar veriyorlar.”
“Zaten senden üstünler Efsun. Onların alanındasın,” dediğinde, “Akın doktor değil mi?” diyerek konuyu değiştirdim. “Neden bu eğitimin başında?”
“Normalde eğitimlerle ben ilgilenirim. Akademinin ve üssün güvenliğinden ben sorumluyum ama Akın kendi ekibini kendisi oluşturur, her açıdan kendisi yetiştirir.”
“Onun konumu ne?” dediğimde güldü.
“Bunu tam olarak bilen hiç kimse yok,” dedi gözlerini Akın’a çevirerek. “Belki de kendisi bile bilmiyordur.” Söylediği şeye onun bile inanmadığının farkındaydım. Daha fazla burada durmak istemediğimden sırtımı yaslandığım yerden ayırarak ayağa kalktım. Benim ardımdan Ares de ayaklandığında ona bakmadan yürümeye başladım.
“Böyle hep peşimde mi dolaşacaksın?”
Akın’ın yanından geçerken sorduğum soru üzerine, “Seni odana götüreceğim,” dedi Ares ve ardından aynı haylaz tavırla ekledi. “İstersen kendi odama da götürebilirim tabii.”
Akın’ın kısa bir an bize baktığını fark etsem de bakışlarını hızla kaydırdı. İndiğimiz asansörün gelmesini beklerken Akın’ın Beril’i kendi yerine geçirdiğini gördüm. Ardından bakışlarını telefonundan ayırmadan karşımızdaki asansöre doğru yöneldi. Yüzünü bana çevirmedi, onu rahatsız eden bir şey olduğunu anlamıştım. Asansörün gelmesiyle içeriye geçtim ve Ares’in kapıların kapanması için düğmeye basmasını izledim. Asansörün kapısı kapanırken gördüğüm son yüz Akın’a aitti.
“Bizimle aynı kattasın, odan Akın’ın ve benim yanımda. Kattan izinsiz çıkman mümkün değil. Giriş ve çıkışlar için sana kart bırakacağım, o kartı kullanacaksın. Kart interaktif olarak giriş çıkışlarını kontrol ediyor ve bilgilendiriyor. Girebildiğin yerler yalnızca sarı alanlar.” Başımla onu onayladım. Bahsettiği şeyleri zaten yukarıda dinlemiştim. Akın’ın beni kapsülden çıkardığı gün geldiğimiz kata çıkan asansörün kapıları açıldığında bizi tanıdık koridor karşıladı.
“Burada kurulda gördüğün insanların odası var ve bir de sen,” dediğinde gülümsedim.
“Bir de Akın.” Akın’ın da kurulda bir koltuğu yoktu. Ares cebinden çıkardığı kartı ile birlikte bir de telefon uzattı.
“Bu da iletişimin için,” dedi kapısı aralık olan odamdan içeriye geçerken. “Telefonunun dinleneceğini ve gerekli önlemlere sahip olduğunu belirtmeme gerek yoktur diye düşünüyorum.”
“Artık git de dinleneyim.” Onu geçiştirmeme karşılık alayla dudaklarını büzdüğünü gördüm. Sırtını kapımın pervazına dayamış, bir ayağını öne atmıştı. İçeriye girdikten sonra tasarımın tahmin ettiğim gibi bütün odalarda aynı olduğunu gördüm. Akın’ın odasında dikkatimi çekmeyen bir detay vardı bu odada. Perdenin arkasında küçük bir balkona açılan kapı bulunuyordu.
“İlk kendi numaramı kaydettim,” dedi Ares ve bana göz kırparak sırtını yaslandığı kapıdan ayırdı. Ona bir cevap veremeden kapımı kapatmış, odadan çıkmıştı. Ayağımda hâlâ terlikler vardı. Bacaklarımın sızladığını hissediyordum. Her şey tahmin ettiğim gibi ilerliyordu ve bu durum beni keyiflendiriyordu.
Verdikleri telefonu yatağın üzerine bırakarak terlikleri çıkardım. Yerden ısıtmalı olan fayansa değen çıplak ayaklarım sıcağın etkisiyle gevşerken ellerim üzerimdeki kıyafetlere uzandı ve kıyafetlerimi çıkararak yere attım. İç çamaşırlarımla kaldığımda daha fazla beklemeyerek banyoya doğru ilerledim. Kollarımın ağrıdığını hissediyordum. Üzerimde saatlerce uyusam bile geçmeyeceğine inandığım bir yorgunluk vardı.
İçimdekiler kırgınlıktan mıydı yoksa yaşananların ağırlığından mı, bilmiyordum. Gözlerimin önüne Uras’ın Fulya’nın arkasına saklanışı düştü. Elime aldığım ilk silahı onlara doğrultacağıma inanmışlardı. Beş yıldır arkadaştık, bu yolda yanımda yürüdüklerine inanmıştım. Hayatıma kimseyi dahil etmezken onları etmiştim. Bunun beni etkilemediğini söylesem de içten içe kırıldığımı biliyordum.
Banyoya girdiğimde gözlerim duşkabinin yanında kalan küçük raflarda dolaştı. Bakım kremlerinden birkaçını alarak kabinin içine girdim ve iç çamaşırlarımı da çıkararak sıcak bir duş aldım. İçeride ihtiyacım olabilecek her şey vardı. Odanın benden önce kime ait olduğunu bilmiyordum fakat içerideki her şey yenilenmiş gözüküyordu. Duştan çıktıktan sonra benim için hazırlandığını bildiğim dolaba ilerledim ve içinden iç çamaşırlarıyla gecelik takımı aldım. Uzun, siyah saten pijama altını ve gömleğini giyerek gömleğin düğmelerini tamamen açık bıraktım. İçimdeki siyah dantelli sutyen gözüküyordu.
Yatağın üzerine bıraktığım telefonu elime alıp balkona doğru ilerledim. Balkonun kapısını açarak dışarıya çıktığımda beni karşılayan soğuk önce ürpermeme sebep oldu fakat ardından soğuğa alıştım. Islak zemine değen ayaklarım üşürken köşede kalan kuru olduğuna emin olduğum sandalyeye oturdum.
Bakışlarım karanlığa kilitlenirken balkonun kenarlarına yerleştirilen cihazlara baktım. Cihazların ucundan çıkan kırmızı ışınlar balkondan atlama ya da balkondan içeriye girme riskinizi yok ediyordu. Ne kadar gelişirse gelişsin bu karanlığı ve yapıyı tanıyor olmak kalbimi yaralıyordu. Hayatımın büyük bir kısmı burada hiç sayılmıştı ve ben artık bir anlam arayışı içindeydim. Cevabını bulamadığım sorular öfkemi besliyor, içimdeki nefretin benimle diğerlerini de çürütmesine izin veriyordu.
“Bizi nefret var etti,” dedi içimdeki küçük kız. “O nefrete sarılıp ışık yakacağız yarına.” Derin bir nefes alırken sağ yanımdan gelen ses, bakışlarımı karanlıktan çekerek sağ yanıma çevirmeme sebep oldu. Balkonun demirliklerine yaslanarak benimle karanlığı izleyen bir diğer beden Akın’a aitti.
“Bir sigara borcum olsun,” dedim elimi ona doğru uzatarak.
“Olsun olmasına ama elin yanar.” Bakışları az önce incelediğim cihazlara kaydığında bu cihazların aynı zamanda balkonlardan geçiş yapmamızı engellediğini anlamıştım.
“Bu cihazların sarı alana dahil olduğunu hiç sanmıyorum,” dedim kartımın cihazları kapatmayacağını bilerek. Yaktığı sigarayı dudaklarıyla sabitleyerek içine çekerken eli dar pantolonunun cebine gitti ve cebinden kendi kartını çıkardı. Balkonun duvarına monte edilen cihaza okuttuğu kart, cihazların kapanarak ışıklarının sönmesine sebep oldu. Ardından bana dudaklarının arasındaki sigarayı uzattığında uzattığı sigarayı aldım.
“Sandığımdan çok daha başka birisin, değil mi?” dedim onun buradaki üstünlüğünü fark ettiğimi belirterek.
“Sana söylediğimden başkası değilim.” Yeni bir sigara yakarak dudaklarına yerleştirmişti. “Birini öldürdün,” dedi kurulda yaptıklarımı hatırlatarak.
“İlk değildi ve son da olmayacak.” Sigarasını biraz daha içime çektiğimde bakışlarım ona döndü. Bacaklarımı önümdeki küçük yuvarlak masaya uzattım. Gömleğimin önü açık olduğu için sutyenim göğüslerimi ortaya çıkarıyordu.
“Akademinin içine patlayıcı maddeyi nasıl soktun?” dediğinde güldüm.
“Belki de ben sokmamışımdır Akın,” dedim onunla dalga geçerek. Yalan söylemiyordum. “Belki de en başından beri buradaydılar.” İlk kurulan üssün dinamiklerinde olası bir durumda imha edilebilmesi adına yerleştirilen patlayıcılar vardı. Bizim tek yaptığımız bu patlayıcıların kontrolünü ele geçirmek olmuştu. Elindeki sigarayı söndürerek izmaritini mermere bıraktı. Kollarını demirliklere yaslarken bana doğru eğildi. Oturduğum için bakışlarımı yukarıya kaldırmam gerekmişti.
“Yalan söyledin,” dedi oldukça ciddi bir şekilde. Ona bir cevap vermedim, neyden bahsettiğini anlamamıştım. “Bugün o odada defalarca kez yalan söyledin ve hepsini doğru sanmalarını sağladın.”
Beni bağladıkları makineden bahsettiğini anladığımda kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. İçimdeki adrenalini ona hissettirmemek adına bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.
“Sen yalanlar söylüyorsun Mina,” dedi gülümsememi bir kabulleniş sayarak. “Sen kendi içinde kendine yalanlar söylüyorsun ve bütün bunların doğru olduğuna inanıyorsun.” Sigaramı bir kere daha içime çektiğimde devam etti.
“İçeride Uras ve Fulya’dan çok daha fazlasını tanıyordun ama yalan söyledin. Kendi iç sesinde kendine bile yalan söyledin ve söylediğin yalanlara inandın.”
İçine girdiğimiz yol güvenle yürüyebileceğimiz bir yol değildi. Bir yalanın içine doğmuştum. Beni tanıdıklarını, beni bildiklerini sandıkları çoğu anlarda ne hissettiğime, kim olduğuma ve neyi amaçladığıma dair hiçbir fikirleri yoktu. Hakkımda onlarca çıkarımları olmuştu ve her birinde yanılmışlardı.
İçimde benden başka onlarca kişi vardı. Bir benliğinizin olmamasının tek katkısı size herkes olabilme fırsatı sunması oluyordu.
Akın Karasu, akademinin kemik üyesi. Üssün sahibi, ekip başkan. Onu gördüğüm ilk an kim olduğunu, neden karşımda durduğunu biliyordum. Ve o da beni tanıyordu. Defalarca yanılışını ve beni arayışını izledim.
Kaçtım, yalanlar söyledim, saklandım.
Üç, iki, bir…
İşte şimdi bildin.
Sana ve kendime yalanlar söyledim çünkü ben kendime güvenmemeyi öğrendim.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.