BÖLÜM 3
“ZİFİRİ KARANLIK”
Karanlık insanın ruhunu ele geçirdiğinde geride kalan hiçbir yanınızı bir daha aydınlığa çıkaramıyordunuz. Bir kere teslim olduğunuzda artık geri dönüşü olmuyordu. Vicdan mahkemesinde bir kere kaybederseniz bir daha hiçbir zaman kazanamıyordunuz ve insanın zihninin derinliklerinde sakladığı kötülük böyle göğsüne yayılıyordu. Göğsüme yayılan kötülüğü söküp alabilmek istedim. Hiçbir zaman kötü bir seçim yapmamış olmayı ve bu yolu kendim için çizmemeyi isterdim.
Ellerimin altında sıkıca kavradığım koltuk kumaşı kaymak için direnirken bakışlarımı Akın’a çevirdim. Şu an yapması gereken tek şey beni üsse götürmek olmalıydı. Fakat o kendi çizgisini çizerek ilerlemeyi seçiyordu. Bunun bir bedeli olacağını bilecek kadar iyi tanıyordum yanındaki adamları. Bu bedeli ödediğinde cesur adımları atmamış olmayı dileyecekti çünkü ben de öyle yapardım.
“Akın!” dedim yeniden ona seslenerek. Okuduğum notun benimle bir alakası olmadığını biliyordum.
“Biraz sessiz ol,” dediğinde kaşlarımı çattım.
“Şaka mısın sen?” Parmaklarımı ani bir hareketle arabanın kapısına attığımda kapının içeriden de açılmadığını fark ettim ve derin bir nefes aldım.
“Beni bırak, nereye siktir olup gidiyorsan git!” Bakışları bana döndü. Yüzünde saf öfke görüyordum. Öfke insanı hataya götüren ilk adımdı ve o bunun bilincinde olamayacak kadar sinirliydi. Gözlerimi yolda gezdirdim, bana bir cevap vermedi. Üzerine kaybın gölgesi düşmüştü ve bu gölge onu zifiri karanlığın içine bırakıyordu.
“Birazdan arabayı durduracağım ve bana zorluk çıkarmayacaksın,” dediğinde yüzüne alayla baktım.
“Neden yapıyorum bunu?” Bir cevap vermeden arabayı boş bir inşaat alanına çektiğinde arabadan inmek için yeni bir hamle yaptım fakat kapı yine açılmadı. Koltuğunun altına eğilerek çıkardığı kelepçeye gözlerimi açarak baktım.
“Siktir git.”
“İnan şu an hiçbir şey umurumda değil, bir adım sonrasını düşünmeden hareket ederim. Uslu dur.” Gözlerinin içine baktığımda kararlılığını gördüm.
“Tamam.” Derin bir nefes alarak arkama yaslandım. “Altımda iç çamaşırımdan başka hiçbir şey yok. Üzerimde incecik beyaz bir gömlek var. Eğer ölmemi istemiyorsan beni burada bırakman gerek.”
Gözleri arabanın içinde dolaştı. Sağlıklı düşünemediğinin farkındaydım. Ani kararlar verecek ve yanılacaktı. “Yalnızca elli dakika yalnız kalacaksın,” dedi ciddiyetle. Gerilen yüz kasları öfkeli ve endişeli olduğunu anlamama yetiyordu.
“Okey koca adam, sakin ol.” Gözlerini devirerek arabanın kapısını açtığında ona alayla baktım. Öfke hataya götüren yoldu ve Akın o yolda koşmaya devam ediyordu. Kapıyı açtığında içeriye sızan hava üşümeme sebep olmuştu. O, inşaat halindeki binaya yürürken onu izledim. Eğer isteseydim tam şu an bu arabadan inmenin bir yolunu bulur, kaçardım fakat gerçekten de üşümek istemiyordum.
Akın inşaatın içine girerek gözden kaybolduğunda soğuğa aldırmadan bacağımı Akın’ın kalktığı şoför koltuğuna doğru attım ve koltuğa yerleşerek oturdum. Saçlarımı gözlerimin önüne düşmemesi için kulağımın arkasına iterken eğilip direksiyonun altındaki plastik kapağına ulaştım. Mutfaktayken göğüs arama sıkıştırdığım küçük bıçağı çıkararak plastik kapağın vidalarını açmaya başladım.
Bu iş elimde de patlayabilirdi fakat bu durmama yetecek bir gerekçe değildi.
Vidalar gevşediğinde elimle devamını çıkararak erişim paneline ulaştım ve paneli yerinden söktüm. Panelin ardından önüme düşen kablo yığınını tanıyordum. Üç ayrı kablo bağlantısı vardı ve içlerinden yalnızca biri aküye gidiyordu. Silecekleri çalıştırdığını bildiğim kablo bağlantısını yana iterek motor ve aküye bağlı olan bağlantıya dokundum.
Yanlış saymadıysam yaklaşık yirmi yedi dakikam kalmıştı.
Elime aldığım kablo bağlantısının ucunda üç farklı bağlantı daha vardı. Biri mavi, diğer ikisi kırmızı olan kabloların birleşim noktasına bakarak inceledim. Bir arabaya düz kontak yaptırmayalı uzun zaman olmuştu. Parmak uçlarımda stresten biriken terler elimin kaymasına sebep olsa da derin bir nefes alarak durumu kontrol altına almaya çalıştım.
Yanlış kabloyla uğraşırsam çarpılma ihtimalim oldukça yüksekti. Kanımda dolaşan adrenalin nabzımın yükselmesine sebep oluyordu. Alnıma düşen saçlarım sinirlerimin gerilmesindeki son nokta oldu.
Doğru olduğunu düşündüğüm kabloyu elimdeki bıçağın ucuyla yavaşça soymaya başladığımda bir tepki görememek biraz olsun rahatlamama sebep oldu. Soyduğum kablo uçlarını birbirine bağlayarak derin bir nefes aldım ve kabloların diğer kablolara değmemesi için bir elimle kabloları tutmaya devam ettim. Diğer elimle hafifçe ucunu sıyırdığım marş motoru kablosunu hafifçe birleştirdiğim akü kablolarına değdirdim ve gerginlikten gözlerimi kapatarak sonucu bekledim.
Yaklaşık on dakikam kalmıştı.
Arabadan gelen motor sesi yüzümde büyük bir tebessüm oluşmasına sebep olurken marş kablosunu çıkararak gaza bastım ve yüzümdeki tere rağmen heyecanla arkama yaslandım.
Ellerim stresten ve adrenalinden titriyordu. Büyük araba inşaat alanından çıkarken elim radyoya gitti. Gerçekten uslu bir kızdım, yalnızca üşümek leydilere yakışır bir durum değildi.
Direksiyonu iki yöne doğru sertçe çevirdiğimde kırılan direksiyon kilidi önümde hiçbir engel kalmadığının kanıtıydı. Yüzümde zafer gülümsemesi vardı. Ona söylemiştim, bu gece o kazanmamıştı.
Arkama yaslanarak elimi radyoya uzatırken arabayı nereye süreceğimi biliyordum. Anacaddeye çıktığımda saate baktım. Tam şu an dışarı çıkmış olmalıydı. Gözleri endişeyle etrafta dolaşacak, ne olduğunu anlamaya çalışacak ve daha fazla öfkelenecekti. Gülümsedim ve radyoda çalan şarkıya kısık sesle eşlik ettim.
Bedenim gevşemişti fakat ani gerilmeler ve gevşemenin verdiği ağrı boynumdan kollarıma doğru bedenimi sarıyor, yorgun hissetmeme sebep oluyordu. Gidecek çok yolum vardı. Duramaz ya da vakit kaybedemezdim. Arabanın takip edilemeyeceğini biliyordum çünkü eğer üste ait bir araba olsaydı şimdiye kadar Akın’ı ve beni bulmuş olurlardı.
Derin bir nefes aldım ve camı aralayarak nefes almaya çalıştım. Tenime değen rüzgâr ürpermeme sebep olsa da durumu kontrol altına aldığım için içimde zaferin verdiği hazzı hissediyordum.
Gaza daha fazla yüklenerek anacaddede arabaların arasından geçtim. Tenime değen rüzgâr yüzümdeki tebessümün büyümesine sebep oldu. Akın’ın yüzündeki ifadeyi düşündükçe keyifleniyordum. Çevremde bir iletişim aracı yoktu ve eve gidene kadar güvenli iletişim kurmam mümkün değildi. Birkaç saat önce radyodaki haberi ilk duyduğum anda üzerimde oluşan gerginlikten eser yoktu.
Muhtemelen bütün bunlar Akın’ı yanımdan ayırmak için planlanmıştı. Beni adamların eline verdiğinde kaçmamamın bir sebebi vardı. Zaten oraya gitmek istiyordum. Benden her ne istiyorlarsa bundan kurtulmak için onlardan biri olmam gerekiyorsa bunu da yapardım. İstediğim tek şey biraz daha fazla nefes alabilmekken üs de kurul da umurumda değildi.
Kurul bir beyinden ibaretti. Çok uzun süredir Türkiye’deki bilim ve tıp endüstrisini yönetiyorlardı ve bununla birlikte çağın çok daha ilerisinde teknolojiye sahiplerdi. Kurulun oluşumu çok daha eskiye dayandığı için tamamen hâkimdeğildim fakat üs hakkında bilgi sahibiydim.
1990 yılında, dönemin bakanları tarafından A.S.P. adıyla kurulan ilk üs faaliyete geçmişti.
Yalnızca kurul üyeleri ve üst düzey bilim insanlarının bildiği bu üs, kamudan gizlenmişti.
Kurul, üst düzey kararların alındığı çekirdek merkezdi; üsse bu kararların uygulama alanıydı. O dönemde bile sistem dışarıya tamamen kapalıydı.
Ancak 1996 yılında, İskoçya’daki Edinburgh Roslin Enstitüsü’nde dünyaya gelen ilk memeli klon olan Dolly, dengeleri değiştirdi.
Bu başarı, klonlama alanında yürütülen gizli projelerin hükümetin dikkatini çekmesine neden olmuştu.
Hükümet, kurulun yürüttüğü projeleri kontrol altına almış ve başarısız klon deneklerinin imha edilmesi talimatını vermişti.
Ben de o deneklerden biriydim.
Ancak diğerlerinden farklı olarak imha edilmeden saklanan tek prototip bendim.
O dönemde üs kapatılmış, proje gizlenmiş ve üs üzerindeki kontrol başka bir adamın eline geçmişti.
İşte bugün içinde yaşadığımız sistemin çarpıklığı, o adamın kararıyla şekillenmişti.
1999’da üretilmiştim.
Ancak fizyolojik olarak yaşam fonksiyonlarım 2004 yılının 29 Şubat’ında aktive edilmişti.
Bu tarih, Dolly’nin ölümünden tam üç yüz seksen gün sonrasına denk geliyordu.
O zamanlar terk edilmiş halde olan üs, yeniden faaliyete geçirilmiş ve benim doğumumla birlikte yeni bir nesil için hazırlıklara başlanmıştı.
Sonraki beş yıl boyunca, A.S.P. içinde yoğun eğitime alınmıştım.
Fiziksel kapasitem, zihinsel esnekliğim ve genetik kodlarım maksimum verimle işlenmişti. Satranç taşları sistemine uyumlu olduğum, beyin frekanslarımda belirlenen nöral modellemeden sonra keşfedilmişti. Ancak taşımı aktive etmeyi başaramadan sistemden ayrılmıştım.
2010 ile 2015 yılları arasında kayıptım.
Bu süre zarfında kimseye ait değildim.
Ben de kendime değildim.
2015’te Profesör Ali ile tanışmıştım. Üniversite hayatım boyunca onunla çalışmış ve eğitimimi onun gözetiminde tamamlamıştım.
A.S.P.’nin içinden gelen biri olarak değil, dışarıdan sisteme bakan biri olarak yeniden inşa edilmiştim.
Bu sırada üs de değişmişti. Kurul yeniden yapılanmış, A.S.P. güç kaybetmiş, yerine daha yeni bir bilim merkezi inşa edilmişti.
Ama dış dünyaya sunulan şeyler, sahip olduklarının yalnızca küçük bir yüzdesiydi.
Her yıl düzenlenen bilim fuarlarıyla sistemin belirlediği zekâ kriterlerine uyan çocuklar, içeri alınıyor, kendi genetik kodları taş sistemine göre analiz edilip sınıflandırılıyordu.
Yani o fuarlar, sadece bilim şenliği değil, gelecek taş taşıyıcılarının seçildiği arenalardı.
Bütün bunları biliyordum fakat yeni düzenden oldukça uzun zamandır uzaktım. Onlara dahil olmak istemiyordum çünkü bütün bunların masum bir amaç uğruna yapılmadığının farkındaydım. Hiç kimsenin önünde sergilenmek gibi bir niyetim yoktu. Bir asker olmayacaktım, kimsenin elinde piyon görevi görmeyecektim. Eğer bir savaş başlayacaksa ya başlatan olurdum ya da bitiren. Asker olmak için yaratılmamıştım. Beni yanında tutarak kurulun önüne götüren bu adamsa neyin peşindeydi, hangi görevde ne için çalışıyordu, hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen onların yetiştirdiği adamlardan biriydi ve yalnızca üs için çalışıyordu. Önemsiz bir detaydan ibaretti.
Ellerim açık bıraktığım cam yüzünden buz tutmuştu. Parmaklarımın uyuştuğunu hissettiğimden camı kapatarak arabanın klimasını çalıştırdım. Bu bebeği bu şekilde hırpalayarak çalıştırmış olmak beni de üzmüştü fakat başka çarem yoktu. Gaza bastığım ayaklarım bile çıplaktı. Gaz pedalının üzerindeki çıkıntıların izini tenimde hissedebiliyordum. Bu derece çıplakken arabadan inip bu soğukta bir yere gidemezdim. Tırnaklarımdaki kırmızı ojelere bakıp güldüğümde başımı iki yana salladım.
Eve geçtiğimde ilk yapacağım iş sıcak bir duş alıp banyo yapmak olacaktı. Ardındansa üssün bana ulaşmasını bekleyecek, davetlerini içtenlikle kabul edecektim. İstediğimi aldığımda orayı terk edecektim. Zihnimin içinde dönüp duran olayların gerçekleşmesi için yalnızca biraz zamana ihtiyacım vardı.
Boynumdaki ağrı zaman geçtikçe direksiyon başında durmaktan artmış, keskin bir hale gelmişti fakat dayanamayacak gibi değildim. Arabayı çıkardığım patikanın ardından boş arazinin üzerindeki büyük demir kapı arabayı yavaşlatmama sebep oldu. Bir ayağımı frende tutarken elimle eğilip birbirine bağladığım akü kablolarını çektim. Kabloları birbirinden ayırdığımda arabanın motoru sarsılarak durdu.
Derin bir nefes alarak arabanın kapısını açmaya yeltendim fakat kapı kilitli olduğu için açılmadı. “Gerçekten mi ya?” dedim bıkkınlıkla ve elimi direksiyona vurarak hayıflandım. Şimdi arabayı yeniden çalıştırmam, kapının camını açmam ve camdan inmem gerekiyordu.
Üsse gittiğimde yapacağım ilk iş bütün bunlara sebep olduğu için Akın’ı soğuk sular altında bırakmak olacaktı.
Aşağıya eğilerek yeniden arabayı çalıştırmak için kabloları birbirine bağladım ve aynı işlemi tekrarlayarak camın düğmesine basılı tuttum. Cam sonuna kadar açıldığında kabloların temasını keserek camdan sığıp sığmayacağıma baktım. Bir bacağımı arka kısmımın açılmasına aldırmadan camdan dışarıya attım ve arabanın kenarlarına tutundum. Diğer bacağımı da dışarıya çıkardıktan kısa bir süre sonra kendimi yere bıraktım. Ayaklarıma batan çakıltaşları çıplak tabanlarımı acıtmış, koptuğunu hissettiğim ayak tırnağım sinirlerimin daha fazla bozulmasına sebep olmuştu.
Tabanlarımın acısına ve tenime değen toza aldırmadan yürümeye devam ettim. Evin kapısına geldiğimde şifreyi yazarak büyük bahçe kapısının açılmasını sağladım ve aralanan kapıdan içeriye girdikten hemen sonra parmak izimi okutarak kapıyı kapattım.
Sonunda kendi güvenilir ve özgür alanıma girmiştim. Üzerimdeki ince gömlek yüzünden çıplak bacaklarım soğuğun ve rüzgârın etkisiyle uyuşurken bugün de yağmur yağmadığı için şükrettim. Gece bitmek üzereydi, her yanım ağrıyordu. Evin kapısının önüne geldiğimde ayaklarımı bastığım beyaz mermer ayaklarımın biraz olsun rahatlamasına sebep oldu. Parmak izimi evin kapısına okutarak kilidin açılmasını sağladım ve içeriye geçerken vücuduma değen sıcak gevşememe sebep oldu.
Kapıyı ardımdan kapatarak evin ışıklarını yaktığımda burayı güncel olarak kullandığım için şükrettim. Diğer evi ofis, burayı ise kişisel olarak kullanırdım ve bu evi benden başka hiç kimse bilmiyordu. Ben istemediğim sürece bilemezdi de. Derin bir nefes alarak ayağımın altındaki taşları elimle silkeledim ve merdivenleri çıkarak odama doğru ilerledim. Sıcak bir duş şu an bana iyi gelecek olan tek şeydi.
Saçlarım birbirine girmişti ve ayaklarım kirden kararmıştı. Odamın içine girdiğimde yatağımın yanında bulunan boy aynasından gördüğüm kadarıyla berbat durumdaydım. Ellerime arabanın yağı akmış, özenle yaptırdığım kırmızı tırnaklarımın üzeri bile siyaha boyanmıştı.
Odamın içindeki banyoya ilerlerken üzerimdeki gömleğin düğmelerini açmadan kafamdan çıkardım. Üzerimde sadece sutyenim ve külotum vardı. Akın’a beni bu hale getirene kadar soyduğu ve kendi gömleğini giydirdiği için dava açacaktım. O adama içten bir huysuzluğum vardı ve bunun sebebini bilmiyordum.
Duşkabinin camdan kapısını açarak içeri girdiğimde külotumu ve sutyenimi de çıkarmıştım. Sıcak su bedenimin gevşemesine sebep olurken elime aldığım şampuanı saçlarıma döktüm. Bakışlarımı başımdan aşağıya damla damla dökülen suya doğru kaldırarak ovalamaya başladım, yüzümden aşağıya akan sıcak su damlaları kendimi daha iyi hissetmeme sebep oluyordu.
Bütün bedenimi parmak uçlarıma kadar ovalayarak yıkadıktan sonra duşkabinden çıkarak banyo kapısının arkasında asılı olan bornozumu üzerime geçirdim ve üstümü değiştirme ihtiyacı duymadan kendimi yumuşak yatağımın üzerine attım. Gözlerimi bütün gece yaşanılanların üzerine kapattım ve yüzüstü uzandığım yatağımda bornozumla uyuyakaldım. Geriye kalan her şeyle uykumu aldıktan ve yorgunluğum geçtikten sonra ilgilenecektim.
***
Gözlerimi araladığımda bedenimde saatlerce uyumuş olmanın verdiği yorgunluk vardı ve gözlerimin acıdığını hissediyordum. Başımda hissettiğim keskin ağrı da bu acının üzerine eklendiğinde bugün yaşanacakların üzerine ekstra bir keyifsizliğe sahip olacağım belliydi.
Üzerimdeki bornoz açılmıştı ve yataktan kalktıktan hemen sonra bornozu çıkararak kıyafet dolabıma yönelmiştim. Odam oldukça genişti. Açık kahve ve beyaz tonlarında döşenmişti. Yaşadığım hayata ve bana nazaran oldukça soft duruyordu. İçeriye girdiğimde kapının hemen yanındaki duvara yaslanmış olan kahve boy aynası yüzümü yansıtıyordu. Hemen yanında geniş yatağım bulunuyordu ve yatağımın iki yanında küçük komodinler vardı. Duvarımda çok sevdiğim iki tablo asılıydı. İkisi de benim için oldukça değerliydi. Banyo kapısının yanında küçük dolabım, diğer yanında ise kıyafet odasının girişi bulunuyordu. Şimdilik yalnızca dolabımdan siyah iç çamaşırlarımı ve siyah şortumu aldım. Ayağıma dün yediğim soğuktan ötürü hasta olmamak adına kalın çoraplarımdan birini geçirdim ve üzerime siyah atletimi giydim. Ev, olması gerekenden çok daha sıcak olduğu için üşümüyordum.
Odamdan çıkıp dar, uzun merdivenleri inerken gözlerim evin içinde dolaştı. Gözlerim salonda asılı olan siyah, büyük duvar saatine kaydığında dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Saat akşam altıyı geçiyordu ve ben yeni uyanmıştım. Gerçekten yorulduğumu, saati gördüğüm an anladım.
Boğazımda hissettiğim kuruluk beni rahatsız ederken karnımın acıktığını hissettim. Birkaç saat sonra sonu gelmez bir oyunun içine dahil olacaktım. Şu an için bende önemli olan tek şey yemeğim ve uykumdu. Salonla iç içe olan mutfak tezgâhının karşısında duran buzdolabını açarak içinden iki gün önceden kalan tencerelerimi çıkardım. İçerisinde tavuk sote ve çorba olan küçük tencereleri ocağın üzerine yerleştirerek altlarını yaktım, çekmecelerden birer kaşık çıkararak tencerelerin kapağını açtım. Yanan ateş, tencerelerdeki soğuğun buharlaşarak su damlalarının süzülmesine sebep olurken kendime büyük bir tabak çıkarttım.
Isınan tavuk soteyi tabağa, çorbayı ise kâseye koyduktan sonra yemeklerin altını kapatarak elime aldığım tabakları tepsiye yerleştirdim ve tepsiyi elime alarak salondaki üçlü koltuğa geçtim. Evim kesinlikle Akın’ın beni götürdüğü evden çok daha şık ve güvenliydi. Beni bulamadıklarında nasıl delirdiklerini ve üstün bir çabaya girdiklerini düşündükçe keyifleniyordum. Ayağımı ortadaki büyük sehpaya uzatarak çorbamı içmeye başladım. Yavaşça yemeğimi bitirdikten sonra tabakları salonda bırakarak ayağa kalktım ve bakışlarımı evin içindeki kameraya çevirdim.
Kameraya doğru hafifçe gülümseyerek çalışma odasına doğru yürümeye başladım. Koluma taktığım tokayı alarak uzun siyah saçlarımı dağınık bir topuz yapıp üstten bağladım ve parmak izimi okutarak açtığım çalışma odasının içine girerek kapıyı kapattım. Saat yediyi geçmişti ve üs hâlâ bana ulaşamamıştı.
Masamın üzerindeki bilgisayarı açarak aplikasyona girdim ve çalışma masamın önündeki sandalyeyi çekerek oturdum. Sistem, bizim dışımızda hiç kimsenin ulaşamayacağı bir iletişim aracıydı. Hepimizin ayrı bir kullanıcı adı vardı ve bizden başka erişim hakkı olan yoktu. İşin içinde bakanlar ve devlet olsaydı bunu yapmamız imkânsızlaşabilirdi ama şu an kurulda devlet için çalışan hiç kimse yoktu.
XXI[1]: Alandayım, araç ve vericiler halledildi mi?
XVI: Araç halledildi, vericiler de hazır. İletişimi internet üzerinden kurman bizim için daha sağlıklı.
XXI: Anlaşıldı, başlıyorum.
Yüzümde tebessümle Akın’a ait olduğunu bildiğim telefon numarasını çalışma masasının çekmecesinden çıkardığım telefona yazarak kaydettim ve FaceTime üzerinden Akın’ı sesli aramaya aldım. Birkaç çalışın ardından telefon açıldığında diğerlerine haber verdim.
XXI: Telefon aktif, vericileri hazır tutun.
“Kimsin?” dedi en az bıraktığım andaki kadar keskin ve sinirli çıkan sesi. Sinirli olması beni gülümsetti.
“Telefon numaramı istememiş olman kalbimi kırdı,” dedim dalga geçerek.
“Efsun!” dedi şaşkınlıkla ve birkaç dakika sesi gitti. Muhtemelen yanındakilere sinyal takibi yapılması için haber veriyordu.
“Şimdi siz beni istiyorsunuz,” dedim beni duyuyor olduğunu bilmenin rahatlığıyla. “Ben de size ait olan birkaç parçayı istiyorum.”
“Ne parçası?” Ne aradığımı bilip bilmediklerinden emin değildim. Akın’ın bu işin neresinde olduğunu da bilmiyordum fakat beni yanında tutan ve hatta üsse götürmesi gereken kişi olduğuna göre oldukça yetkili olmalıydı.
“Kurula sorsana,” dedim devam ederek. Gözlerim bilgisayarımın ekranına kaydı.
XVI: İlk ekibi çıkartmış olmaları gerekiyor.
“Ama boşuna yoruluyorsunuz.” Sesimi incelterek konuştuğumda telefonu kapatmamam için cevap verdi.
“Ne saçmalıyorsun?”
“Şimdi siz Bursa tarafına doğru yola çıkıyorsunuz ama…” dedim ve onay verdim.
XXI: Diğer konumları da çalıştır.
“Daha sonra İzmit’e doğru yola çıkmanız hatta ekliyorum; Karadeniz’e, Akdeniz’e, Ankara’ya, İzmir’e veya Amerika’ya doğru yola çıkmanız gerekecek.”
“Siktir, ne istiyorsun?” Kulağıma ulaşan küfür kıkırdamama sebep oldu.
“Siz beni gerçekten hafife alıyorsunuz,” dedim beni diğerlerin de dinlediğini bilerek. “Ben zaten size gelecektim, konum atmanız yeterliydi.” Sakin tavrımın Akın’ı delirttiğini biliyordum ve bu bana keyif veriyordu. Benim onlara, onların bana olduğundan daha çok ihtiyacım vardı ve bunun farkında bile değillerdi.
“Neden kaçtın o zaman?” dedi Akın konuşmayı devam ettirerek. Arkadan kime ait olduğunu bilmediğim fakat tanıdık olduğuna emin olduğum bir ses işittim.
“Deli bu kız, amına koyayım.”
“Sussana.” Başka bir ses ona karşı çıktığında Akın’a cevap verdim.
“Bir kadına arabada bekletilmek yakışmaz diye düşündüm Akın. Sen daha farklı mı düşünürdün?” Alaylı ifademi bozmadan devam ettiğimde daha fazla sinirlendiğini hissettim.
“Seni bulacağım,” dedi bana meydan okuyarak.
“Yardımcı olmamı istersen ilk olarak Amerika’yı eleyebilirsin Akın.” Bilgisayara yeniden erişerek yeni bir mesaj yazdım.
XXI: Yer tespiti yaptın mı?
XVI: Olmuyor.
XXI: Tamam, ben halledeceğim. Birazdan bağlantıyı keseceğim.
Muhtemelen bana cevap vermeden önce ardındaki kurul üyelerini dinliyor, ona göre hareket ediyordu. “Şimdi bana beni alabileceğiniz bir mekân söyleyin ve size tarih vereyim,” dedim konuyu uzatmayı bırakarak. Eğer böyle gerekiyorsa işi içeriden halledecektim. Çevremdeki herkeste, her yerde bir adımları ya da adamları olduğunu biliyordum.
“İnşaat alanı,” dedi Akın beklemeden. Neden orayı seçtiğini bilmiyordum ama bulurdum.
“Gece yarısı orada olacağım, lütfen bana yakışır bir karşılama olsun.” Cevap vermesini beklemeden telefonu kapatırken ardımdan neler konuşulduğunu düşünmek bile istemiyordum.
XXI: Bağlantıyı kestim, 00.00’da içerideyim. Ben içerideyken kontrol sende. Doğru vakti bulduğumda seninle iletişime geçeceğim.
XVI: Anlaşıldı, dikkatli ol.
Bilgisayarımı kapatarak aplikasyonu ve verileri sıfırladım. Ardından evdeki bütün cihazların internet erişimi kestim. Vericiyi kapattığımızda yer tespiti yapmamızı engelleyecek olan buydu. Şu an üssün nasıl bir teknolojiye sahip olduğunu ya da kurulun onlara ne kadar destek olabildiğini bilmiyordum.
Kurula dair bildiğim tek şey üç yöneticinin, bir adam için çalıştığıydı. Yakuza, kurulu yöneten ve bütün bu düzeni yeniden kuran adamın kod adıydı. Üste çalışan binlerce insanın hiç biri Yakuza’yı tanımıyordu. Daha önce görmemişlerdi ve hakkında bilgi sahibi değillerdi. Kurula dair bildikleri üç yöneticiden ibaretti. Yakuza’nın emirlerini bölüşerek yerine getiren üç yönetici vardı. İçlerinden yalnızca birinin ismini biliyordum. Ebru, yönetici takımındaki tek kadındı. Diğer ikisi erkekti fakat ne isimlerini ne de yüzlerini biliyordum.
Yöneticiler benim için önemli değildi çünkü bir piyondan ibaret olduklarının farkındaydım. Birkaç yıl sonra yerlerini bir başkasına bırakacaklardı. Tek işleri ipleri ellerine verdikleri Yakuza tarafından yönetilmekti. Yine de o adama giden yolda ilk önce onları tanımam gerekiyorsa tanırdım.
Oturduğum koltuktan kalkarak çalışma odasından dışarıya çıktım ve kapıyı kapatarak parmak izimi okuttum. Kapının dışında asılı olan kitaplar dokunmatik ekranı kapatıyor, buranın bir oda olduğunu kamufle ediyordu. Odama doğru çıkarken saatin sekizi geçtiğini gördüm. Yaklaşık dört saatim vardı. İçeride ne yapacağımdan emin değildim. Elimde üsse ait bir harita vardı fakat düzen değiştirilmiş miydi, bilmiyordum.
Yanımdaki hiç kimse son bir yıldır içeriye giriş yapamamıştı. Ondan öncesinde açılan kapıları ve kapıların şifrelerini biliyordum. Yalnızca ana odalara girmek için kurulun ya da yetkili doktorların parmak izleri gerekiyordu, onları da bir şekilde halledeceğime inanıyordum.
Yaklaşık yedi yıldır bu anı bekliyorduk. Bu işin altından kalkacağıma emindim, kalkmak zorundaydım. Ben üssün, kendi elleriyle hazırladığı bir canlı bombadan ibarettim ve bu bombayı pimini çekerek onların içine yerleştirmeden kendimi öldürtmeyecektim.
***
Son kez elimdeki projeleri ve üssün iç tasarımını inceledim. Elimde hâlâ eksik bölgeler vardı fakat içeriye girince onları da tamamlayacaktım. Üzerimdeki kıyafetleri çıkararak siyah kumaş pantolonumu ve siyah uzun kollu gömleğimi giymiştim. Alacaklarını bilsem de pantolonumun iç kısmına küçük bıçaklarımdan yerleştirdim. Üzerimi arayacaklarının farkındaydım fakat yanıma hiçbir şey almazsam bu onları tedirgin edebilirdi. Derin bir nefes aldım ve saçlarımı iki yandan arkaya doğru alarak üstten tokayla tutturdum.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra buluşma noktasında olacaktım. Üsse gidiyor olmak bana geçmişi hatırlatsa da bu noktaya geldikten sonra duygusallığa yer veremeyeceğimi biliyordum. Bana verdikleri acıda ve yaşattıkları zulümde onları boğacaktım. Elime Akın’la görüştüğüm telefonu alarak sim kartının bulunduğu kutuyla beraber çantama yerleştirdim. Koluma kıyafet odamdan aldığım saati taktım. Hepsini birer birer çıkaracaklarının farkındaydım fakat onlar üzerimi incelerken ben dikkatlerini ölçecektim.
Merdivenlerden inerken son kez evin içine baktım. Odadaki bilgisayarın verileri sıfırlanacak, evin içindeki bütün dosyalar yakılarak yok edilecekti. Bu evin kimse tarafından bulunma ihtimali yoktu fakat olasılık dahilinde olmasa bile planlı ilerlemek zorundaydım. Üssün her bir yanını ezberlemiştim. Önümdeki projeleri aylarca incelemiş; acil çıkış kapılarını, otoparklarını, laboratuvar odalarını ve hatta akademiyi bile zihnime kazımıştım.
Evden çıkmadan önce parmak izimi okutarak bütün sistemin kapanmasını sağladım. Ardından evin arka tarafına park edilen arabalardan Mercedes’in anahtarını alarak arabaya doğru ilerlemeye başladım. Ayağımda topuklu botlarım, üzerimde siyah uzun kabanım vardı. Hava dün olduğundan daha soğuktu ama bu sefer ellerim üşümüyordu.
Arabanın kapısını açarak içeriye yerleştiğimde elimdeki çantayı yan koltuğa attım ve anahtarı çevirerek arabayı çalıştırdım. Birkaç saat sonra yıllardır üzerinde çalıştığımız proje için ilk adımı atacaktım. Üzerimde bunun gerginliği olsa da rahat olmaya çalışıyordum. Gelirken dikkatle incelediğim yollardan dönerken yeniden aynı hisleri yaşayacak olmak canımı yakmıştı.
Akademide eğitim gören her çocuk türlü zorlukla karşılaşırdı. Aç bırakılırdık, soğukta kalırdık, birbirimize düşman olurduk, birbirimizden nefret ederdik ama gün sonunda yine birbirimize tutunmak zorunda kalırdık. Zeki olmak zorundaydık, yaşamaya devam etmek istiyorsak daha iyisi için çalışmak zorundaydık çünkü değerlendirmelerden kalan çocuklar üssün ve akademinin güvenliğini ihlal etmemesi adına öldürülüyordu.
Diğerlerinden farklı olarak benden beklenen ve benim gösterdiğim performans en acılı olanıydı çünkü üretimim 1999 yılına ait olsa da diğerleri gibi yaşamaya başlamam 29 Şubat 2004 yılında gerçeklemişti. Beş yılımı bir karanlığın içine hapsolarak geçirmiştim. Bu beş yılda büyümem, genetiğim ve tepkilerim incelenmişti. İnsanları duymuş ama görememiştim. Acıyı hissetmiş ama çığlık bile atamamıştım. Gözyaşlarım ilk kez o zaman yanaklarımı ıslatmıştı ve ben onlara bile dokunamamıştım. Beş yıl içinde normal bir insana kıyasla hızla büyüyerek doktorlara göre dokuz yaşındaki bir çocuğun bedenine sahip olmuştum. Yıllar geçtikçe büyüme hızım yavaşlasa da belirli bir noktada sabit kalmış ve durdurulamamıştı. Bu, bakanlığın çalışmaların tamamen durdurulması yönünde ilk emri vermesine sebep olmuştu ve ben ölüm emri verilen ilk çocuktum.
Verilen emre rağmen harabe haline gelen üssü onararak bana yeni bir yaşam vaat eden Yakuza’nınsa onlardan farklı bir yanı yoktu. Beş yıl boyunca gözlerim kapalıyken çektiğim acının bir mislini de diğer beş yılda, denek olarak kullanılırken yaşadım. Üssü bakanların ve devletin bırakmasının üzerine kod adının Yakuza olduğunu bildiğimiz fakat hiç birimizin görmediği, tanımadığı ve hatta sesini bile duymadığı kimliği belirsiz bir adam almıştı. Ona dair bildiğim tek şey cinsiyetiydi çünkü eski bir bilim adamı olduğunu biliyorduk.
Hepimizi korkunç şartlar altında, eğitim adı içinde yarıştırırken tek istediği kendi askerlerini yaratmaktı. Bilimin ve teknolojinin ışığı altında dünyayı yönetebileceğine inandığını biliyordum çünkü o yıllarda onun en değerli varlığı bendim. Üssü geride bırakarak kaçtığımda ise ardımdan hiçbir iz bulamamıştı çünkü yardım aldığım eller güçlüydü.
Her pazar gecesi toplantılar yapılırdı ve bu toplantılarda yalnızca benimle ses değiştirici kullanarak görüşmeler yapardı. Bana verdiği öğütleri bir silah olarak kalbimde taşıyordum. Ona karşı duyduğum öfke, beni bir denekten ve askerden daha fazlası olarak görmemesinden kaynaklansa da her ne olursa olsun istediği şeyin ben olduğunu biliyordum.
Son beş yıldır ise ondan herhangi bir haber almamıştım. Üs ve kurul her ne kadar çalışmalarına devam etse de Yakuza kod adına dair bir iz yoktu. Belki de Yakuza bir adamdan, bir insandan ibaret değildi. Yalnızca bizler öyle sanıyorduk, bilmiyordum. Üsse giderek öğreneceğim şeyler zihnimin içinde eksik olan bu parçalardı. Ve ömrüm ne kadar kısa olursa olsun üssü de kurulu da paramparça edecektim. Bunu hiç kimsenin engellemesine izin veremezdim.
Araba taş yolda ilerleyerek Akın’ın beni dün gece getirdiği inşaatın önünde durduğunda bakışlarım etrafta gezindi. İnşaatın üst kısımlarında keskin nişancılar vardı. Burası profesörün ölüsünün bulunduğu iddia edilen inşaat alanı mıydı, bilmiyordum çünkü etrafta polise dair hiçbir iz yoktu. Ali Hoca’nın ölmediğini biliyordum, bütün ihtimalleri konuşmuştuk. Benim yanımdaydı, beni bu yolda yarım bırakmazdı. Bıraksaydı bile devam ederdim çünkü canımızı ortaya koyduğumuz bu kumar masasında bir kişi kazanacaktı ve biz ne olursa olsun kazanan taraf olmak zorundaydık.
Önümde dört araba vardı fakat dışarıda yalnızca üç kişi duruyordu. Biri kurulda olduğunu bildiğim kızdı. Arabanın içinden onları incelemeye başladığımda üçünün de öylece bana baktığını gördüm. Ne yapacağımı merakla izliyorlardı. Kızın üzerinde üniforma vardı. Siyah pantolonun üzerine giydiği siyah cekette akademinin amblemi bulunuyordu. Adamlardan birini yakinen tanıyordum.
Bir geceyi evinde geçirdiğim, gömleğiyle bu yolları yürüdüğüm Akın’dı. Ona biraz daha dikkatli bakınca boyunun çok uzun olduğunu fark ettim. Açık kumral saçları, başının üzerinde yanan sokak lambasından ötürü parlıyordu. Alnının sinirden ve gerginlikten kırıştığını görebiliyordum. Arabadan inmeden öylece onları inceledim, bakışlarım uzun süre üzerinde gezindi.
Ardından kızın diğer yanında duran adama kaydı bakışlarım. Kahverengi gözlerindeki tanıdıklık kaşlarımı çatmama sebep olurken fiziğini biraz incelediğimde kim olduğunu çözdüm. O gün, odaya kilitlediğim adamdı. Yüzümde alaylı bir gülümseme belirdi. Dikiz aynasından kırmızı ruj sürdüğüm dudaklarıma kısa bir bakış attıktan sonra çantamı alarak arabadan indim. Kabanımın içine sızan soğuk hava beni üşütmeye yetmiyordu.
Botlarımın altında ezilen dalların çatırdama sesi aramızda bir melodi oluştururken birkaç adım atarak önlerinde durdum. “Çok kalabalık gelmemiş misiniz beyler?” Bakışlarım kadının üzerinde durduğunda ekledim. “Ve hanımefendi.”
“Zorluk çıkarma.” İlk konuşan kurulda olduğunu bildiğim kadın oldu. Kendinden emin bir sesi vardı fakat tavrı her an üzerime atlayabileceğini kanıtlar nitelikteydi. Beni uyarmak istercesine bakışları yukarıya kaydığında baktığı yöne dönmedim bile.
“Buradayım,” dedim ellerimi iki yana açarak. Bir elimde hâlâ çantam vardı. “Zaten sizinleyim ve hepimiz biliyoruz ki eğer istemeseydim beni hiçbir zaman bulamazdınız.”
“Alın kızı.” Tanıdığım ses ilk kez konuştuğunda gülümsedim ve ona doğru bir adım attım. Seslenişinin ardından arkadaki arabadan üç adam daha inmişti. Hepsi siyah üniformalı ve kar maskeliydi.
“Sen başka replik bilmiyor musun gerçekten?” Dudaklarımı alayla büzdüm. “Ayrıca yazık, seni de en son odama kilitlemiştim diye hatırlıyorum.” Hiç konuşmayan kahve gözlerinden tanıdığım adama doğru döndüğümde bana şaşırtıcı bir tavırla karşılık vermişti.
Elini uzattı ve tek kaşını kaldırarak mırıldandı. “Ares.”
“Vaov,” dedim adımlarımı ona yönlendirirken ve elimdeki çantayı yere bıraktım. Hattımı ve telefonumu kurcalayacaklarını biliyordum. Yere düşen çantayı Akın’ın göz işaretiyle adamlardan biri aldı ve tahmin ettiğim gibi arabaya götürdü. Ares’in elini nazikçe tuttuktan hemen sonra ona cevap verdim.
“Efsun.” Cevabımla gülümsediğini gördüm.
“Eğer bizimleysen akademide yine görmek isterim seni.”
Söyledikleriyle gözlerimi devirdim. “Yine dayak yemek istiyorsun yani.”
“Yeterli,” dedi Akın araya girerek ve diğerlerinden ayrılıp öne çıktı. Eli üzerime uzandığında üzerimi araması için ona izin verdim. Elleri önce göğsümde ve kollarımda dolaştı. Ardından pantolonuma indi, pantolonumun içindeki sertliği hissettiğinde eğildiği yerden başını yukarıya kaldırarak bana baktı.
“Bu soğukta pantolonunu çıkart demeyeceksin herhalde,” dedim onunla dalga geçerek. “Soğuk olmasa inan hiç sorun değil, görmediğin şey değil sonuçta.” Onu yeniden öfkelendirmeye çalışıyordum fakat bir tepki vermiyordu. Diğerlerinin yanında kodlanmış bir robot gibiydi. Bir an için insan olmayanın ben değil de o olduğunu düşünmeme sebep oldu.
“Bıçakları çıkart,” dedi sakin bir şekilde bana karşılık vererek. O sırada bizi izleyen Ares’in dudaklarının kıvrıldığını görmüştüm. Kesinlikle ilk olarak yaklaşacağım adam Ares olacaktı.
Elimi pantolonumun iç tarafındaki cebe atarak içeriye koyduğum üç bıçağı da çıkarıp yere attığımda çantamı alan adam yere attığım bıçakları da aldı.
“Yeterli midir?” dedim gözlerimi devirerek.
“Üssün girişinde detaylı arama yapılacak Akın, fazlasına gerek yok.” Arkadan gelen kadın sesi başımla onları onaylamama sebep oldu. Kar maskeli adamlar bana doğru gelirken Akın eliyle adamları durdurdu.
“Kız benimle geliyor.”
“Ama…” Arkadan gelen sesi durduran Akın’ın bakışlarıydı. Üçünün de görevini, yetkilerini net olarak bilmiyordum fakat Akın’ın karakter olarak baskın olduğunu çözümleyebilmiştim.
Akın kolumdan tutarak siyah BMW’ye doğru ilerlemeye başladığında onu takip etmeye devam ettim. “Çok çabuk araba değiştirmişsin,” dedim arabasını mahvetmemden bahsederek. “Akademi ben görmeyeli bonkörleşmiş.” Bana cevap vermeden arabanın kapısını açtığında bir şey söylemeden açtığı kapıdan arabaya bindim ve kapıyı kapatmasına izin verdim.
Biri ona seslenmiş olacak ki bakışlarını yeniden Ares ve yanındaki kadına çevirmişti. Birkaç dakika sonra sürücü koltuğuna geçerek oturduğunda kulağında kulaklık olduğunu fark ettim. Kulaklığa dokunarak yeşil olan ışığını kırmızıya çevirdikten hemen sonra arabayı çalıştırdı.
“Senin derdin ne?” dedi araba diğerlerinin çevrelemesiyle beraber ilerlemeye devam ederken. Akademidekilerin yanında kontrollü davrandığını bir kenara not aldım.
“Kabalık sevmiyorum diyelim,” dediğimde bana bir cevap vermedi. Bakışlarımı ona çevirdim. Yüzünde yeni çıkmış kirli sakalları vardı. Gözleri ve dikkati yoldaydı. Bana bir tepki vermediğinde ona normal olacağını umduğum bir soru sordum.
“Kaç yıldır üstesin?” Bir cevap vermediğinde derin bir nefes aldım. “Yolumuz uzun. Söz, ben de sorularına cevap vereceğim.” Bana yandan bir bakış attığında kabanımı çıkararak arka koltuğa doğru attım.
“Çok uzun zamandır,” dedi kaçamak bir cevap vererek. “Neden gelmek istiyorsun?” Hemen ardından soru sorduğunda bakışlarımı ona doğru çevirdim. Boş yolda ilerlerken gözleri bir an bana döndü. Koyu kahve gözleri vardı. Ona baktığımda bir şeyi hatırladığımı hissettim ama ne olduğunu çözümleyemedim.
“Ölüyorum,” dedim sesimi kısık tutarak. “Artık kaçabileceğim hiçbir şey yok, her an biraz daha ölüyorum.” Gözlerinden bir hüzün geçtiğini hissettiğimde sustum. Bu gerçek artık beni üzmüyordu. Kalbimde hissettiğim tek duygu nefretti.
“Neden kaçtın peki?” dediğinde başımı iki yana salladım.
“Sıra bende.”
“Peki,” dedi avuçiçiyle direksiyonu kırarken.
“Neden benim için sen görevlendirildin?”
“Görevlendirilmedim,” dedi sorumu cevaplayarak. “Seni tanımayı ben istedim.” Kaşlarımı çattım.
“Neden?”
“Merak ettim,” dedi acımasızca davranarak. “Bir klon nasıl yaşamaya devam edebilir, ne hisseder, nasıl davranır?”
“Hakkımdaki raporlara erişimin yok o zaman,” dediğimde güldü.
“Senin hakkında hiçbir şeye hiç kimsenin erişimi yok.”
“Projeler elimde yok,” diye mırıldandım. “Neden üs hâlâ beni istiyor?” Bana gülerek cevap verdi.
“Her şeyi bildiğini sanıyorsun ama yolun çok başındasın,” dedi. “Seni istediklerini kim söyledi, projelerin canı cehenneme. Onlar bambaşka bir şeyin peşinde.”
“Onlar?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Sen onlardan ayrısın yani.”
“Ben kimseye bağlı değilim Efsun.” Arabayı durdurdu. “Eğer bağlı olsaydım bir cümlemle bu şekilde kelepçelerin ve uyku ilacın olmadan bu arabada oturabiliyor olmazdın.” Üssün önüne geldiğimizin farkındaydım. Önümüzdeki arabalar birer birer içeriye girerken eli yüzüme uzandı. Çenemi kavradı, ardından çenemde olan eli saçlarıma uzandı. Ben ne yaptığını çözmeye çalışırken tokamı açarak saçlarımın salınmasını sağladı.
“Yine de bir acemi olduğumu düşünmelerini istemem, bu bende kalsın,” dedi tokamı kabanının cebine koyarken. Gülümsedim. “Saatini de alayım.”
“Dışarıda bir şey söylemedin,” derken saatimi çıkarmış, eline vermiştim. Bir cevap vermeden arabadan indiğinde ben de kabanımı üzerime giyerek indim. İndiğim anda iki yanımda duran iki üniformalı asker gözlerimi devirmeme sebep oldu. Akın önden yürüyerek geçtiğinde girdiğimiz büyük kapının üsse ait olduğunu biliyordum.
Akın hiçbir arama cihazına girmeden içeriye girdiğinde kaşlarımı çattım. Sandığımdan çok daha fazla yetkili biriydi ve ben bunu yeni fark ediyordum. Yanımdaki askerlerle beraber kapalı olan arama kitine girdim, ellerimi ve ayaklarımı doğru ölçüde açarak gösterilen yerlere koydum. Üzerimde gezinen lazer bütün bedenimi ararken bakışlarım önümden içeriye geçip beni izleyen Akın’a kaydı. Onu haksız çıkarmayı çok isterdim fakat üzerimde gerçekten de yasadışı bir şey kalmamıştı.
“Giriş onaylandı.” Robotun sesinin ardından askerlerle beraber içeriye doğru ilerledim. Üzerimdeki kaban ikinci kapının önündeki kadın tarafından çıkarıldı. Üs beyaz ve mavi renklerin karışımından oluşuyordu. İnsanın içini açan bir yanı vardı ve bilim merkezlerinin beyaz, eğitim kısmınınsa siyah olduğunu biliyordum. Giriş kısmının duvarları mavi beyaz mermerlerle döşenmişti. Askerler beni yanında tutarken Akın’ın beni de geride bırakarak ilerlemeye başladığını gördüm.
Ardımızdan gelen Ares yanıma yetiştiğinde ona aldırmadan yürümeye devam ettim. “Gerçekten de hiçbir şey hissetmiyor musun?” diye anlamlandıramadığım bir soru sordu. Gülerek bakışlarımı ona çevirdim fakat aynı zamanda yanımdaki asker yüzümden tutarak bakışlarımı önüme sabitledi.
“Ne?” dedim yüzüne bakamazken.
Ares, “Bana bakabilir,” dediğinde asker olan karşı çıktı.
“Ebru Hanım’ın emri.”
Ares bir tepki vermeden konuşmaya devam etti. “Akademide hakkında dönen onlarca teori var, mesela kalbinin olmadığı. Mesela bir ruha sahip olmadığın, klonlanan biri nasıl bir ruha sahip olabilir?”
Ona gülerek cevap verdim. “Büyük bir bilimin ve teknolojinin eşiğindesiniz ama ruh mu düşünüyorsunuz gerçekten?”
“Bilim tarafında olan ben değilim,” dedi Ares. “O Akın’ın işi, benim işim komuta etmek. İçimden bir ses akademiye eğlence getireceğini söylüyor.”
“Hem de nasıl bir eğlence,” dedim iç çekerek. Dar koridorlardan geçerek deneklerin saklandığı kapılardan girdiğimizde kaşlarımı çattım. Beni diğer deneklerin yanına koymayı düşünüyor olamazlardı. Bu yola çıkarken yaşanılanları ardımda bırakmıştım. Her ne olursa olsun içimde bir inanç vardı ve o inanç tükenene kadar beni zedeleyecek hiçbir şeye izin vermeden savaşacaktım. Savaşın ortasında kayıplar verebilirdim, yıpranabilirdim, yaralanabilirdim fakat bunların hiç biri bir damla gözyaşım kadar değerli olmamalıydı çünkü ben bugüne kadar hiç canlı canlı ağlamamıştım. Beni kendi elleriyle yaratmışlardı ve bu canavarın onları içten içe parçalamasına izin vermek zorundalardı.
Her ne kadar insan olmadığımı savunsalar da benim de hislerim vardı. Ardımda bıraktığıma inandığım o geçmiş, üç yüz dört numaralı odada karşıma çıktığında Ares’in bu durumdan etkilendiğimi anlamaması adına mimiklerimi oynatmadım. Bu emri de Akın mı vermişti?
Ölü denekler, daha sonra inceleme yapılabilmesi adına üssün üç yüz numaralı odalarında tutulurdu. Cesetlerin çürümesi ilaçlarla engellenir, ısı düzeyi buna göre ayarlanırdı. Üç yüz dört, insan dışı deneklerin olduğu odaydı. İnsanlardan önce üzerlerinde deneyler yaptıkları mutasyon geçirmiş, başarısız canlılar üç yüz dörtte tutulurdu. Kafeslerin içindeki fareler, maymunlar ve kediler olurdu. Bazı hayvanlar denek olarak tutulduğu kafeslerde can verir, morga taşınırdı. Bu yüzden binanın üç yüz küsurlu numaralarının bulunduğu üçüncü katı yalnızca ölüm kokardı.
Ölümün tanıdık kokusunu zihnimin derinliklerinde hissediyordum ve bütün bunlar bana geçmişin izlerini hatırlatıyordu. 2004 yılında gözlerimi hayata dokuz yaşında bir çocuk olarak açtığımda ilk altı ayımı bu deneklerle aynı yerde geçirmiştim çünkü ben de başarısızdım. Kollarıma dolanan yılanlar ve açlıktan etimi kemirme ihtiyacı duyan farelerin arasında kendimi korumak için yaptığım tek şey çığlık atmaktı. Her çığlığım askerler tarafından bir yardım çağrısı olarak görülüyor, ölmemem için yardım ediliyordu fakat ardından yeniden aynı kafesin içine düşüyordum. Bu bir işkence miydi, eğitim miydi yoksa yalnızca başarısız bir denek olmanın cezası mıydı, bilmiyordum çünkü benim dışımda hiçbir çocuğa bunlar yaşatılmamıştı.
Belki de tek fark onların insan, benimse klon olmamdı. Eksik ve hatalı olan bendim. Vazgeçilendim.
Bir tepki vermeden koridorda yürümeye devam ettiğimizde tepki beni şaşırtacak şekilde Ares’ten geldi. “Deneklerle aynı yerde mi kalacağını söylediler?” Askerler durarak Ares’e cevap verdiğinde bakışlarım aynı noktada, yerdeydi. Belki de yalnızca tepkilerimi ölçüyorlardı.
“Evet,” dedi sağ tarafımda duran kar maskeli asker. “Ebru Hanım’ın emriydi.”
“Tek başına bir odaya alın,” dedi ilk kez gerçekten ciddi bir şekilde konuşarak.
“Biz emirleri sizden almıyoruz Ares Bey,” dedi asker. “Bana söyleneni yapmak zorundayım.” Ares geri çekildiğinde askerler yeniden kollarımdan tutarak ilerlemeye başladı.
Yanıldın. Savaşlar yalnızca kurşunlarla verilmez, bazen yenilen hislerindir.
İçimde büyüyen korkuya aldırmadan yürümeye devam ettim. Odaların yanından birer birer geçerek üç yüz dört numaralı odanın kapısında durduğumuzda asker kartını çıkararak kapının girişindeki ekrana okuttu ve cam kapı iki yana doğru açıldı. Burnuma dolan kokuyu derin bir nefes alarak içime çektim. Tavrımın askerleri şaşırttığının farkındaydım. Oda ceset ve ölüm korkuyordu. Yerde bitkin düşmüş, ölmek üzere olan denek insanlar vardı. Duvarın dibindeki kan lekesi daha yeni bir kayıp verdiklerinin kanıtıydı. İçeride benim dışımda beş kişi vardı.
Biri daha ilkokul çağında olmalıydı. Diğer iki adam oldukça büyük duruyordu, benden daha büyük olduklarını tahmin edebiliyordum. Hemen yanlarında duvara zincirlenmiş olan uzun kahve saçlı kadının ağzından kanlar boşalıyordu. Bir diğeri ise sessizce kan lekesinin başında oturmuş, ayaklarına ellerini dolamıştı. Hepsi oldukları köşeden duvara zincirlenmişti. Başarısız denekler, burada ölüme terk edilmişti. Ve şu an için ben de yalnızca onlardan biriydim. İçerisi bana geçmişin karanlık yüzünü gösterirken bu savaşta hislerime yenilmemek için çabaladım.
Askerler sandığımın aksine bana herhangi bir kelepçe ya da zincir takmamıştı. Odanın içindeki tek özgür birey bendim. Başımın üstünde bir kamera vardı fakat kamerayı uzanıp kırsam bile içeride onlarca gizli kamera olduğunun bilincindeydim. Odadan çıkarak kapıyı yeniden kapattıklarında içerideki ışıklar söndü ve bizi zifiri karanlığa hapsettiler.
Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı beş denekle aynı odadaydım. İçeriye başka herhangi bir şey sokup sokmayacaklarını bilmiyordum fakat bütün bunlar zaten ihtimal dahilindeydi. Tenimde hissettiğim soğuk, üşümeme sebep olsa da aldırmadım. İçerideki hiç kimseden konuşmalarına dair bir ses çıkmıyordu çünkü biliyordum, bu yasaktı.
Bir meydan okuma mıydı yoksa bana zarar veremeyecek olmalarını bilmenin verdiği rahatlık mıydı, emin değildim ama ilk cümleyi kurdum. “Arkadaşınız yeni mi öldü?”
Buradaki hiç kimsenin kaybedecek hiçbir şeyi yoktu, zaten ölmeyi bekliyorlardı. Yasaklar, caydırıcı cezalar olduğu sürece kabul görürdü. Ölmeyi bekleyen bir adama yasaklar koyamazdınız.
“Burada hiç kimse hiç kimsenin arkadaşı değil,” dedi sağdan geldiğini işittiğim bir ses. İki adam sağımda, kadın onların tam karşısındaydı. Çocuk kadınların yanında duruyordu. Kanın başında oturansa en köşedeydi. Hiç birine yeterince yaklaşmamak adına beni bıraktıkları kapının önüne oturdum. İçerisi zifiri karanlıktı, yüzlerini veyahut onları görebilmem mümkün değildi. Cam kapı, dışarıdan içeriyi gösteriyordu ama içeriden dışarıyı göstermiyordu. En kötüsü ise burnuma dolan ölüm kokusuydu. Bu koku içimdeki mide bulantısını artırıyor, hislerimi tetikliyordu fakat o hislerin beni zedelemesine izin vermedim.
“Eğer sizi bir odaya hapseden düşman aynı kişiyse hepiniz arkadaşsınızdır,” dedim kendimden emin sesimle. “Hatta dostsunuzdur, kardeşsinizdir. Acınız dinene kadar birsinizdir.”
“Seni neden bağlamadılar?” Kollarındaki zincirleri hareket ettirerek konuşan ses küçük kıza aitti. Odaya ilk girdiğimde onun bakışlarına takılmıştı gözlerim, bakışlarında kendimi görmüştüm. Çocukluğum yanı başımda, bu odanın içinde can çekişiyor gibi hissetmiştim. Bana bu hissi yeniden yaşattıkları için buradan bir kere daha nefret ettim.
“Beni birazdan bu odadan çıkaracaklar,” dedim beni duyduklarını bilerek.
“O zaman sen de onlardan birisin!” Küçük kız bana doğru yeniden bağırdığında hareket eden zincirlerden bana doğru gelmeye çalıştığını anlamıştım. Öfkeliydi, hırslıydı, acımasızdı. Hepsi hakkıydı.
“Değilim güzelim,” dedim kameranın karşısındakilere inat. “Ben hiç onlardan biri olmadım ama bazen yan yana savaşman gerekir.”
“Bizi öldürecekler,” dedi aynı kız. Diğerleri artık yalnızca bizi dinliyordu.
“Bir gün onlar da ölecekler,” dediğimde bunun o çocuğun içindeki öfkeyi bastırdığını biliyordum. Bir gülüş sesi işittiğimde ben de gülümsedim. Kimbilir kaç aydır buradaydılar, delirmenin eşeğine gelmiş olmaları gerekiyordu. Başımı arkaya yaslayarak zihnimi boşaltmaya çalışırken artık onlardan veya karanlıktan korkmadığımı hissettim.
Çocukluğumun nefesini ensemde hissediyordum ve bu his inancımın körüklenmesine sebep oluyordu. Bir ruha sahip olmadığımızı biliyordum fakat hepimizin bir kalbi ve acısı vardı. Acılarım ve anılarım artık yalnızca mutlak zafere daha sıkı tutunmama sebep oluyordu. Geçmiş, inancımı körüklüyordu ve ben, acıtsa bile eğer başarmak istiyorsam hatıralarıma ve o geçmişe muhtaçtım. Bu yüzden karanlığı görmezden geldim, sesleri unutmaya çalıştım. Adım adım ezberlemiştim bu yapıyı, hepsinden daha iyi biliyordum her yolunu. Bu kapı elbet bir gün açılacaktı çünkü bana ihtiyaçları vardı. Ölüme terk ettikleri bedenim bütün bu yapının ve kurumun yeniden inşa edilme sebebi olmuştu.
Kanımda ve zihnimde ihtiyaçları olan güç bulunuyordu. Zekâma muhtaçlardı ve bu beni onlardan bir adım önde yapıyordu. Kaç saat içeride kaldığımı bilmiyordum fakat burada olmak bana yalnızca geçmişi hatırlatıyordu. Düzgün düşünemediğimi fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Saatlerdir sessizlerdi, içeride hiç kimse konuşmuyordu. Bazen kime ait olduğunu anlamlandıramadığım ağlama sesleri işitiyordum ve onlar için seviniyordum. Hâlâ ağlayabiliyorlarsa şanslılar demekti.
Kapının önünden gelen tok ses gözlerimi açarak sırtımı yasladığım kapıdan çekmeme sebep olurken ayağa kalktım. Ayağımdaki botlar artık ayaklarımı acıtıyordu fakat onları çıkarmamıştım. “Açın kapıyı!” dedi Akın’ın tanıdık sesi. Diğerlerinin üzerindeki etkisi tahmin ettiğim gibi büyüktü fakat içeride fark ettiğim ilk gerçek kimsenin birbirine saygı duymadığıydı. Ebru’nun verdiği emri Ares benim yanımda sorgulayabiliyor ve Akın ezip geçebiliyordu. Bu, bir iç savaşın eşliğinde olduklarını gösterirdi. Bir fitil yeterdi onları yakmaya.
Sesinin ardından kapı açıldı ve içerideki ışıklar yandı. Bakışlarım hâlâ üzerinde geceki kıyafetleri olan Akın’a kaydı. Bakışları benim dışımda kalan hiç kimseye değmiyordu. Odanın içine bakmamıştı. Kolumdan tutarak beni dışarıya doğru çekmesine müsaade ederek ses çıkarmadım.
Neler döndüğünü hâlâ anlayamamıştım ve Akın’ın arkasında üzerinde mavi amblem bulunan askerler vardı. İçerideki kişilerin görev aldıkları bölüğün renginde amblemlere sahip olduklarını biliyordum. Hemen karşısında beni almaya geldiklerinde yanında duran kadın yani Ebru vardı. Beni ölüm kokusunun içine o göndermişti.
“Akın sana emir veriyorum,” dediğinde Akın’ın yüzünde hiç hoş gözükmeyen bir gülümseme belirdiğini gördüm.
“Bu üste bana emir verebilecek hiç kimse yok,” dedi. “Ve bunu en iyi sen biliyorsun. Ya çekilirsin ya da çekilmeni sağlarım.” Kadının büyük mavi gözleri kinle üzerimde dolaştı. Dik bakışlarımı üzerinden çekmedim ve yüzünü inceledim. Kısa siyah saçları vardı, dudaklarının hemen üstünde küçük bir ben bulunuyordu ve bu ona karakteristik bir görüntü sağlıyordu. Uzun kirpikleri ve dolgun dudakları vardı. Üzerine siyah kalem etek ve siyah gömlek giymişti. Bu nefretinin sebebi neydi, bilmiyordum fakat onu da öğrenirdim. Şimdilik bu kavganın sebebini bilmediğimden sesimi çıkarmadım ve Akın’ın askerlerinin beni kolumdan tutarak Akın’ın peşinden götürmesine izin verdim. Bu adamın bana karşı ayrı bir tavrı vardı ve bu tavrın sebebini de çözemiyordum.
Zaman hepsini anlamamı sağlayacaktı. Beni var ettikleri bu üssü talan edecek, başlarına yıkacaktım. Geldiğimiz koridordan dışarıya doğru yürürken üzerime sinen kan ve ceset kokusu midemi bulandırmaya başlamıştı.
Dört yüz dörde doğru ilerlerken bir asansörün önünde durduğumuzda yukarıdaki odalara çıkacağımızı anladım. Üssün iç tasarımı tamamen değiştirilmişti fakat sistemi aynıydı. Askerler beni bıraktıklarında Akın onlara bakmadan konuştu.
“Bundan sonrası bende, gidebilirsiniz.” Başlarıyla selam vererek uzaklaştıklarında bakışlarımı Akın’a çevirdim. “Zarar verdiler mi?” dediğinde güldüm. Asansöre binerek içeriye girdik.
“İçeridekiler canavar değil, insan.” Gözleri bana döndü ve kartını okutarak onuncu kata bastı. Bina zaten on katlıydı.
“Korkunç bir haldeler,” dediğinde kaşlarımı imayla kaldırdım.
“Onları bu hale getiren sizsiniz.” Hatalı denek olmaları onların değil, bilim insanlarının suçuydu. Bir cevap vermedi, asansörün etrafı camdan yapılmıştı fakat dışarıdan içi gözükmüyordu. Yalnızca bizler dışarıyı izleyebiliyorduk.
“Bu asansörü yalnızca üst düzey yöneticiler kullanır,” dedi bana üs hakkında bilmediğim bir şey söyleyerek.
“Burayı tanımaya ve gezmeye gelmedim,” dediğimde kalın dudakları alayla kıvrıldı. Onda bir şey vardı fakat ne olduğunu çözemiyordum. “Ellerimi bile bağlatmadın,” dedim neye güvendiğini sorgulayarak.
“Bağlatsam da çözerdin.” Konuşmasıyla yüzümü tamamen ona çevirdim. Boyu topuklu botlarıma rağmen benden uzundu. “Garip özelliklerin var,” dedi beni çözdüğünü ima ederek. “Mesela zorlandığında kendini gösterme ihtiyacı duyuyorsun ama serbest bırakıldığında sesin çıkmıyor.”
“Güzel tespit.” Başımı salladım. Buradaki herkesten çok onunla konuşma fırsatım olmuştu fakat bir tek onun hakkında düşüncelerim şekillenmemişti. Asansör durduğunda beni kolumdan tutarak indirdi. “Yürüyebiliyorum,” dedim ona karşı çıkarak.
“Ama yolu bilmiyorsun.” Bakışları bana döndü ve duraksayarak tek kaşını kaldırdı. “Öyle değil mi Efsun Mina, yolu bilmiyorsun?” İması kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olurken onu ustaca onayladım.
“Ben eğitim görürken böyle değildi.” Bir cevap vermeden yalnızca güldü. Kolumdaki elini sıkılaştırarak yürümeye devam ettiğimizde VIP kısma geçiş yaptığımızı anladım. Burası diğer yerlerin aksine siyah ve kahve tonlarındaydı. Bu kata üst düzey yöneticiler dışında hiç kimse çıkamazdı; onların odaları, ortak kullanım alanları ve mutfakları burada bulunuyordu. Akın’ın beni kendi odasına götürdüğünü fark ettiğimde keyiflendim. Bana bu konforu sağlıyor olma sebebi belki de yalnızca güvenimi kazanmak istemesiydi. Fakat iki dünya bir araya gelse de ona güvenmek gibi bir hataya düşmezdim.
Odası olduğunu düşündüğüm kapının önüne geldiğimizde numarasına baktım. Kapısının önünde sıfır rakamı vardı. Parmak izini okutarak kapıyı açtığında beni içeriye doğru çekti ve onun ardından odasına girdim.
Odası kahve tonlarında döşenmişti. Mobilyalar muhtemelen bütün odalarda aynıydı. Odanın içinde net bir aydınlatma yoktu, tavan arası ledleri ve yatak başlığında gece lambaları vardı. Çalışma masasının üzerindeki lamba ve okuma koltuğunun yanındaki lambader açık değildi.
“Ölüm kokuyorum,” dedim midemin iyice bulandığını hissederek.
“Duş alabilirsin,” dediğinde başımı iki yana salladım.
“Yalnızca temiz kıyafet ve elimi yüzümü yıkamam yeterli.”
Üzerimde kan lekeleri olduğunu aydınlığa çıktığımızda fark etmiştim. Aklım kapsüldeki küçük kızda kalmıştı fakat şu an için ona yardım edebilmem mümkün değildi. Akın’ın eli telefonuna gittiğinde onu inceledim. Telefonunu bırakarak üzerindeki siyah üniformayı çıkardı ve yatağının üzerine attı. Üstünde yalnızca siyah dar bluzu ve siyah pantolonu kalmıştı.
“Birazdan senin için kıyafet gelecek ve koltuğa oturabilirsin,” dedi okuma koltuğunu göstererek. Dediğini yaparak koltuğa oturdum.
“Midem bulanıyor,” dedim sabahtan beri zihnimde dönen gerçeği söyleyerek.
“Dayanıklı olduğunu zannederdim,” dediğinde güldüm.
“Dayanıklı olsaydım hatalı denek etiketini alır mıydım?” Yatağına oturarak bana doğru eğildi. İki kolunu dizlerine yasladı.
“Elinde var olduğu iddia edilen projeler, zekân...” Başını iki yana salladı. “Hatalı olanın sen olduğunu hiç sanmıyorum Mina.”
“Ama öyleyim,” dedim ellerimi öne uzatarak. “Baktığın zaman buradaki her şey benim eserim.” Bir cevap vermediğinde devam ettim. “O akademi beni eğitmek için kuruldu, bu üs benim var olabilmem için inşa edildi. Kurulun tek istediği varlığımdı.”
“Ve istedikleri gerçekleşti,” dediğinde başımı iki yana salladım.
“Onlar bir canavar istiyordu.” Dik bakışlarımı gözlerinden çekmedim. Gözlerindeki tereddüdü görsem de devam ettim. “Şimdi benim canavarım onlar oldu.”
“Kutsal bir amaçları var,” dedi konuyu değiştirerek. Gülümsedim.
“Kim inanıyor buna? Sen mi? Bilim fuarlarından topladıkları çocuklar mı?” Türkiye’nin dört bir yanında bilim fuarları düzenliyorlardı. Düzenledikleri fuarlar yalnızca daha zeki olduklarına inandıkları çocukları alarak akademiye getirmelerini sağlıyordu.
“Sen neden buradasın?” Gözlerini gözlerimden çekti. Kaçıyordu. Neyden kaçtığını anlayamamıştım.
“Ölüyorum,” dedim bakışlarımı yere indirerek. “Her gün biraz daha ölüyorum. Kalbim yaşlanıyor, organlarım yok oluyor.”
“Akademinin bunun önüne geçeceğine inanıyorsun.” Başımı iki yana salladım.
“Akademinin bana sunacağı imkânlarla ben bunun önüne geçebilirim, bir başkası değil.” Derin bir nefes alarak ayağa kalktı, beni samimi bulup bulmadığını bana inanıp inanmadığını bilmiyordum. Kapıya yönelerek kapıyı açtığında bakışlarım açılan kapıya kaydı. Getirilen kıyafetleri beyaz elbiseli görevlinin elinden alırken arkadan gördüğüm yüz yüzümde bir zafer gülümsemesi oluşmasına sebep oldu. Ebru, koridorun karşısından buraya, gözlerimin tam içine bakıyordu. Dik bakışlarımı yüzünden çekmedim. Gözleri Akın’ın ve benim üzerimde gezindi. Eğilerek ayağımdaki botları yavaşça çıkardım ve başımı hafifçe kaldırıp Akın kapıyı kapatmadan önce Ebru’ya göz kırparak gülümsedim. Bu kadının benimle olan derdini gerçekten de anlamıyordum fakat ondan hoşlanmıyordum da.
Kıyafetleri bana uzattığında ellerinden aldım ve ona dönerek mırıldandım. “Ne oynuyoruz? İyi polis, kötü polis mi?” Sesli bir şekilde güldüğünde üzerimdeki gömleği çıkararak verdiği siyah badiyi giyiyordum. Bakışları vücudumda gezindi, gözleri göbeğimdeki izlere takıldığında bakışlarımı kaçırdım.
“İyi polis olmak için fazla boka batmış durumdayım,” dedi bana arkasını dönerken. Üzerimdeki pantolonu çıkararak getirilen siyah taytı giydim ve kıyafetlerimi elime alarak ona seslendim.
“Nereye koymam gerekiyor?” Bana dönerek eliyle kirli sepetini gösterdi. Kapının sol yanında kalan kirli sepetine doğru ilerleyerek kirli kıyafetlerimi attım.
“Yarın kurulun önüne çıkacaksın,” dedi ben yatağına otururken. Bundan rahatsız olup olmadığını bilmiyordum. Benim kalktığım koltuğa geçip oturduğunda aklıma onu ilk kez gördüğüm o ev geldi. Cebinden bir paket sigara çıkardığında gülümsedim.
“Bana anlattığın çocukluk hikâyesi yalandı, değil mi?”
“En az seninkiler kadar,” dedi sigarasının dumanını üflerken. “Kapsüle yeniden kapatılabilirsin.” Bunu söylerken tepkimi ölçmeye çalışıyor gibiydi.
“Hiçbir şey yapamazlar,” dediğimde güldü.
“Kendine güveniyorsun.”
“Oradan bakınca kendimi yakacak biri gibi mi duruyorum Akın?” Gözlerinin içine baktım. “Gerekirse üssü, akademiyi hatta kurulu yakar kül ederim ama bir kere daha canımın yanmasına izin vermem. Bu da sana sözüm olsun,” dedim bana yaptığı yardımı kastederek.
“Tutamayacağın sözler,” dediğinde başımı iki yana salladım.
“Bir gün bu savaş meydanında karşı karşıya kalırsak canını bağışlarım.” Söylediğim şey ona imkânsız gelmiş olacak ki güldü.
“Uyuyabilirsin,” dedi arkasına yaslanırken. “Yarın senin için yorucu olacak ve o noktada beni bile bulamayacaksın.”
Ben bu savaş meydanına kimseye güvenerek çıkmamıştım. Üzerimde kurmaya çalıştıkları baskının da psikolojik şiddetin de farkındaydım fakat kimseye fırsat bırakmazdım. Oturduğum yatağına kendimi bırakarak gözlerimi kapattım, kalbimin acıdığını hissettim.
Hayır, savaşlarda hislere yer yoktur.
Hayır, savaşlarda acılara yer yoktur.
Yatağımın altında saklanan canavarlar, on yıl sonra gözlerimi yeniden kapattığım bu yatakta beni boğdu. Boğazımda acı bir tat hissettim. Burnumun dibinde keskin bir koku.
Ölüm kokuyor her yer, gözlerimin önünde bir kere rastladığım iki çift göz. Çocuklar annelerinin kanını koklayarak uyuyorlar.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.