BÖLÜM 2
“ŞAHA GİDEN YOL”
Elime kalemi aldığım gün yatağımın altına saklanan canavarlardan korkuyordum. Bir ses, sizi geçmişe götürebilirdi. Ufak bir an, geçmişinize uzanıp sizi boğabilirdi. Avuç içlerinizde tırnak izleri.
Çok küçük yaşta kaçmam gerektiğini öğrenmiştim. Eğer baş edemiyorsan ve göğsünün sana hissettirdiklerinin altında eziliyorsan kaçacaktın. Yalanlar söylerdim, söylediğim yalanlara kendim de inanır, yeni bir hayat çizmeye çalışırdım.
Bir aralık gecesi, gözlerimi açtığım yabancı oda bana geçmişi anımsatırken çocukken kaçtığım, kaçarken yaralandığım anıların birinde olduğumu hissettim. Pencereye değen yağmur taneleri bana birkaç saat önce uzandığım sert asfaltı anımsatırken zihnimin beni aynı karanlığa boğmaması için çaba sarf ettim.
Yaşamak için bir inancım yokken attığım adımları hesaplamazdım. Sevdiğin kimse olmadığında kaybedeceğin hiçbir şey de olmuyordu. İnsanları tanıyıp onlarla bağ kurmaya başladığım gün, geçmişime meydan okuduğumu hissetmiştim. Çünkü kendimden koparıp atamayacağım o geçmiş beni sahip olabileceklerimden alıkoyuyordu.
Ne kadar koşarsan koş kendini bulduğun yer aynı nokta oluyordu. Kayıplar verdiğin, kendini kaybettiğin o yere dönüyor ve yeniden savaşmaya başlıyordun. İki taraftan biri ölmediği sürece hiçbir savaş gerçek anlamda kazanılmıyordu. Terk ettiğin savaş meydanı gün gelir yüreğini sızlatırdı. Gün gelir senden sahip olduklarını da bir bedel olarak alırdı.
Eli silah tutan adamların arasında geçirdiğim beş yılın ardından kaçtığımı zannederken sırtımda geçmişin pençe izlerini taşıyordum.
Derin bir nefes aldım. Gözlerim beyaz tavanda dolaştı. Başımda keskin bir ağrı baş gösteriyordu. Üzerimde tanımadığım bir adamın gömleği vardı. Altıma hiçbir şey giydirilmemişti. İç çamaşırımla duruyordum. Başımdaki ağrıyı yok sayarak ayaklarımı beyaz yorganın altından çıkarıp yere bastım.
Mermerin soğukluğu titrememe sebep olurken ayağa kalkarak etrafa bakınmaya başladım. Kaçırılmış mıydım yoksa yalnızca yolum iyi birine mi düşmüştü, bilmiyordum. Karanlık hava gece olduğunu anlamama yetmişti fakat ne zamandır burada olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Odanın içinde kendimi koruyabileceğim herhangi bir şey bulamamıştım.
Odanın ortasına yerleştirilmiş büyük yatak ve hemen karşıda duran tekli koltuk dışında hiçbir şey konulmamıştı. Beni neyin beklediğini bilmiyordum. Camın arkasında kalan demirlikler camdan kaçma ihtimalimi de sıfıra indiriyordu.
Beni bekleyen şey her neyse onunla yüzleşmekten başka çarem yoktu. Yavaş adımlarla demir kapıya doğru ilerledim. Bu odanın kapısı neden demirden yapılmıştı?
Kapıyı aralayarak yavaş adımlarla dışarıya çıktım, beni karşılayan tahta merdivenler odadan bağımsız duruyordu. Eşyaların uyumsuzluğu derme çatma bir evin içindeymiş gibi hissettirse de merdivenlerden yavaş adımlarla inmeye devam ettim.
Merdivenlerin hemen altında, sağda kalan kapının camından dışarıya sızan ışık o tarafa dönmeme sebep oldu. Bir yandan da etrafta olası bir durumda kullanabileceğim herhangi bir eşya var mı diye kontrol etmekten geri durmuyordum.
“Neden evimde hırsız gibi dolaşıyorsun?” Ardımdan gelen ses korkuyla irkilmeme sebep olunca hızla arkamı döndüm. İndiğim merdivenin altından bana bakan genç adam elindeki odunları sağ tarafına bırakırken gözlerim üzerinde gezindi.
Sert bakışları vardı. Boyu benden en az yirmi santim uzun olmalıydı ki ben kısa bir kız değildim. Yapılı vücudu sporla ilgilendiğini belli ediyordu.
“Umarım işitme problemin yoktur,” dediğinde kaşlarımı istemsizce çattım. Yanımdan geçerek salona ilerleyince ardından öylece bakakalmıştım. Ben de onun ardından ilerleyince ışığı yanan odanın hemen yanında büyük bir salon ve salonun köşesinde yanan şömineyi gördüm. Odunları şömine için taşıdığını anladığımda ona seslendim.
“Öncelikli sorunun neden evinde olduğum olması gerekmiyor muydu?” Eğilerek elindeki odunları şömineye atarken bana cevap verdi.
“Bunu arabamın önüne düşüp bayılmadan sorgulasaydın keşke…” Ardından bana dönerek ekledi. “Sahi, ne işin vardı o orman yolunda?”
“Kaza yaptım,” dedim aklıma gelen ilk yalanı söyleyerek. Bakışları üzerimde dolaştığında kendimi rahatsız hissettim.
“Etrafta araba olsaydı görebilirdim.” Başımın ağrısı iyice aptal gibi hissetmeme sebep oluyordu.
“Arabayı bırakıp yürüdüm,” dedim aynı yalanı devam ettirerek. “Çok uzun süre yürüdüm.”
“Peki.” Eğildiği yerden kalkıp karşıdaki koltuğa oturdu ve bana dönmeden konuştu. “Kıyafetlerin kurumuştur, sağdaki odadalar. İstersen al.”
“Neden buradayım?” dedim üzerimdeki kıyafetleri umursamayarak. Gömlek bana uzun olduğu için dizime kadar iniyordu.
“Arabamın önünde durdun ve ardından bayıldın. Bense kafamı dinlemeye eve geliyordum. Seni bir orman yolunda yapayalnız bırakmaya içim el vermediği için de buradasın,” diyerek zaten tahmin ettiğim açıklamayı yaptı.
“Neden hastaneye götürmeyi denemedin?” Gözlerini devirirken elini yanındaki sehpaya uzattı ve sigara paketini alarak bir sigara çıkardı. Yaktığı sigarasını ağzına yerleştirirken mırıldandı.
“Sana çarpmadığımı ya da seni kaçırmadığımı kanıtlayacak bir delilim yoktu, dedektif hanım.”
Söyledikleri mantıklıydı fakat yine de ona güvenemezdim. Bir yabancıdan ibaretti. Tanıdık olsaydı da ona güvenmezdim ama şu an durum normalinden çok daha kötüydü. Şüphe bir zehir gibi ensemde dolaşıyordu.
“Telefonunu kullanabilir miyim?” dedim ona güvenmek için bir adım atarken.
“Tabii…” Rahatlıkla verdiği cevap bir gözümün kapıya kaymasına sebep oldu. Kapının üzerinde anahtar vardı ve kilit aşağıya bakıyordu. Yani kapı kilitli değildi. “Seni buraya hapsetmedim,” dedi nereye baktığımı anladığında. “İstediğinde arkanı dönüp gidebilirsin ama evden çıktığın an senin için bir adım daha atmam. Soğuktan donmak senin tercihin olur.”
“Beni almalarını söyleyeceğim,” diyerek vereceği tepkiyi ölçtüm.
“İsabet olur.” Telefonunu önümdeki üçlü koltuğa atıp ayağa kalktığında onu izledim. Arkamdaki kapılardan birini açarak salondan çıktığındaysa derin bir nefes aldım. Garip bir adamdı ve güven vermiyordu. Koltuğa attığı telefonu alarak kilit ekranını açtım. Telefonunda şifre yoktu.
Uras’ın ezbere bildiğim numarasını tuşlarken nerede olduğumuz konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Telefon birkaç çalışın ardından açıldığında derin bir nefes verdim.
“İyi misiniz?” dedim korkuyla.
“Bizde bir sıkıntı yok.” Sesi yorgun geliyordu. Neredelerdi?
“Projelerini aldılar; çizdiklerin, kasan.”
“Boş ver onları,” dedim bir gözüm yabancının girdiği kapıdayken. “Siz iyisiniz, değil mi? Geldim, yoktunuz.”
“Fulya’nın babaannesinin evindeyiz,” dedi Uras. “Sen neredesin? Sıkıntı yoktur umarım?[zk1] ”
“Hayır yok, bir yer buldum kendime ama beni birinin alması gerekiyor.”
“Şu an olmaz,” dedi Uras. “Her yerde seni arıyorlar. Şu an her neredeysen orada kalmaya devam et.” Kaşlarımı çattım.
“Burada bulamayacaklarını nereden biliyorsun?”
“Şimdiye kadar bulamadılarsa bundan sonra da bulamazlar Efsun.”
“En fazla sabaha kadar kalabilirim,” dedim fısıldayarak. Ona bile nasıl ikna edeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“Sabaha halletmeye çalışacağım.”
“Mesaj atma, telefon benim değil. Yalnızca ara ve sesimi duyana kadar ağzını açma.”
“Tamam,” dediğinde yabancı yeniden odaya girmişti. Telefonu kulağımdan çekerek Uras’ın yüzüne kapattığımda ismini bilmediğim ama evinde kaldığım yabancı kalktığı tekli koltuğa oturdu.
“Teşekkür ederim.” Derin bir nefes aldım. “Her şey için.” Bir yabancının evindeydim. Benimle hiçbir bağı yoktu. Arayan hiç kimsenin bulamayacağı kadar bağımsızdık birbirimizden.
“Efsun,” diyerek ona ismimi söyledim ve karşısındaki koltuğa oturup devam ettim. “Evime gidiyordum, telefonumun şarjı bitmişti ve lastiğim patladığı için kaza yaptım. Uzun süre birini bulmak için yürüdüm. Bu yüzden de hem bitkin düştüm hem de üzerim kirlendi. Arabanı gördüğümde senden yardım istemek için zaten seni durduracaktım, sonrasında olanları zaten biliyorsun.”
“Keşke arabanda bekleyip sabah çağırsaydın yardımı.”
Bu adam, bu kadar zor olmak zorunda mıydı? “Özür dilerim, o korkuyla bunu akıl edemediğim için,” dedim sinirle. Bana gülerek karşılık verdi.
“Sakin ol, çok fevrisin. Alacaklar mıymış seni?”
“Senin için sorun olmazsa yarın sabaha gelecekler.” Saatin kaç olduğuna bakmak için bakışlarım yukarıya, büyük köstekli saate kaydı. Gece yarısı olmak üzereydi.
“Sorun değil,” dediğinde onu inceledim. Üzerinde siyah boğazlı bir kazak vardı. Altına giydiği siyah dar pantolon benim bile rahatsız olmama sebep oluyordu. Gözleri kahverengiydi, sporla içli dışlı olduğunu vücudundan anlayabiliyordum. Aynı zamanda geniş omuzlara ve yapılı bir vücuda sahipti.
“Ve senin ismin?” dedim ona dair bir bilgi öğrenmek isteyerek.
“Akın,” dedi net bir şekilde. Kaşlarımı çatarak ona takıldım.
“Neden gerilim filmindeymişiz gibi davranıyorsunuz Akın? Ormanın ortasında seninle bir başımayım ve izin verirsen korkuyorum.”
“Garip,” dedi ve ekledi. “Hiç korkacak biri gibi durmuyorsun halbuki.” Verdiği cevaba güldüm. “Gel sana yemek hazırladım,” dediğinde başımı olumsuz anlamda iki yana salladım ve ayağa kalktım.
“İçinde zehir olmadığından eminiz, değil mi?” Ayağa kalkıp yanıma yaklaştı ve elini belime yerleştirerek beni yönlendirdi.
“Üzerimde gömleğimle yatağımda çok uzun süre vakit geçirdiniz leydim. Sizi öldürmek için zehirlemekten çok daha iyi yöntemlerim olabilirdi.”
“Leydim?” Tek kaşımı kaldırdım.
Gerçekten mi? Bel altı mı oynayacaktık?
“Ben sizin yerinizde olsaydım Akın Bey, o yatağa gömülmemek için kelimelerime dikkat ederdim.” Söylediğim cümleye gülmesiyle mutfağa girmiştik ve elini belimden çekmişti. Mutfağa yayılan koku kaşlarımı çatmama sebep oldu. “Gerçekten mi?” dedim daha ne kadar şaşıracağımı merak ederken. “Kuru fasulye mi yaptın?”
“Sevmez misin?” dediğinde kahkaha attım.
“Yo… sadece daha klas takılacağını düşünmüştüm.” Masanın üzerindeki meyve tabağından bir mandalinayı elime alarak kabuğunu soymaya başladım. “Sahi, senin işin neydi?”
“Doktorum,” dedi ocağın üzerindeki tencerenin kapağını açarken.
“Aynı yerlerde dolaşıyoruz desene,” diye mırıldandığımda dolaptan tabak çıkarıyordu. Soyduğum mandalinayı ağzıma atarken aynı zamanda sandalyelerden birine geçerek oturdum.
“Çalışıyor musun?” Doldurduğu tabağı önüme koymuştu.
“Okuyorum diyelim.”
“Hangi üniversite?” Karşıma geçerek oturduğunda önüme koyduğu tabaktan bir kaşık aldım.
“Sen yemeyecek misin?” diyerek sorusuna bir cevap vermedim. Buradan çıktığımda ilk işim Uras ve Fulya’nın yanına gitmek olacaktı. Ardından elimde olan her şeyi okulu bitirene kadar rafa kaldıracaktım. Belki de profesör haklıydı, çok toy ve yolun başındaydım.
“Sen uyurken atıştırmıştım.” Sırtını sandalyenin arkasına yasladı.
“Ellerine sağlık, güzel olmuş,” dedim yaptığı yemekten bahsederek.
“Teşekkür ederim ama…” Bir an duraksadı, gözleri üzerimde gezindi. “Sende bir gariplik var da daha çözemedim.”
“Yoktur ya,” dedim onunla dalga geçerek. Bakışları dikkatliydi, devamlı olarak ne yaptığımı gözlemliyordu fakat bunu yapmasını anlıyordum. Tanımadığım bir adamın evindeydim ve ondan fazladan bir gece rica etmiştim. Yerimde bir başkası olsa arkasına bakmadan kaçmış olurdu fakat benim için yabancı dışarıdan çok daha güvenliydi. Olası bir durumda onu dövebileceğimden de emindim. Çocukluğumdan beri bununla ilgili eğitim almış, buna göre yetiştirilmiştim. Bir adamdan korkacak halim yoktu[zk2] [BK3] .
“Yemeğin bittiğinde ben odama çıkarım,” dediğinde kaşlarımı çattım.
“Ne yani, beni burada yalnız mı bırakacaksın?”
“Uyumayı denemeye ne dersin?” dedi kaşlarını alayla kaldırarak.
“Saatlerce yatağınızda masum masum gömleğinizle uyuyordum,” diye mırıldandım onun söylediği cümleye gönderme yaparak. “Şimdi nasıl uyumamı bekliyorsun?”
“Bunun benim sorunum olduğunu sanmıyorum.” Garip bir adamdı. Cana yakın değildi. Onu iyi ya da kötü biri olduğunu söyleyecek kadar da tanımamıştım.
“Biraz otursan ölmezsin ya, hem sohbet etmiş oluruz.” Başımı sağa eğerek konuştuğumda bir süre yüzüme baktı. Ardından başını olumsuz anlamda iki yana sallayarak önümdeki tabağı aldı ve mırıldandı.
“Birkaç saat belki.”
Benim de adım Efsun’sa onu bir şekilde sabaha kadar uyanık tutardım.
“İçecek var mıdır dolapta?”
“Şarap var yalnızca ve başına yeni darbe aldın, iyi bir seçim olduğunu sanmam.”
“Tanımadığım bir adamın evinde alkol almam zaten,” dediğimde kaşlarını öyle mi dercesine kaldırarak bana baktı.
Tabağı durulayara[zk4] [BK5] k makineye yerleştirdiğinde ben de ayağa kalktım ve şöminenin ısıttığı salona geçtim. Büyük koltuğa oturarak arkama yaslandım, mutfaktan gelen su sesi hâlâ mutfağı toparladığını anlamamı sağlıyordu. Fazlasıyla titiz biri olmalı, diye not ettim zihnime.
Başımı arkaya yaslayarak derin bir nefes aldım. Yorulmuştum, bugün geçirdiğim araba kazası hem mental anlamda hem de fiziki anlamda yorulmama sebep olmuştu. Bir yabancının evindeydim, onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Gözlerim acıyordu ve başım ağrıyordu. Korkuyordum ve bu korku yorgunluğuma eklenince halsiz hissetmeme sebep oluyordu.
“Ağrı kesici ister misin?” dedi Akın içeriye girerken.
“O kadar mı kötü gözüküyorum?”
“Eh…” Karşıma oturduğunda tebessüm ettim.
“Çok fazla ilaç kullanmayı tercih etmiyorum.”
“Öyle olsun.” Karşıma oturarak cam kenarına bıraktığı sigara paketine uzandığında konu açmak adına ona takıldım.
“Bir doktora göre fazla sigara tüketmiyor musun?”
“Terzi kendi söküğünü dikemiyormuş,” diye cevap verdi ve paketten çıkardığı sigarayı yaktı. O sigarasını içerken ben yanan ateşi izledim. Gözlerimi alan alevler içimdeki korkuyu ve yaşanılanların ağırlığını besliyordu. Gece sabaha döndüğünde her şeyin normal olacağına inanmak istedim.
Bir tiyatro sahnesindeydik. Yıllardır bu sahnede payıma düşeni yapıyor, benim için yazılan replikleri birebir okuyordum. Gözlerim odanın içinde dolaştı. Karşımdaki adamın kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Bu oyundaki yerini bilmiyordum, benim piyesime dahil olup olmadığından bile bihaberdim.
Eline aldığı sigara bittiğinde bir yenisine uzandı. “Hangi hastanede çalışıyorsun?” dedim onu izlerken. Bedenini tekrar dikkatlice inceledim. [zk6] [BK7]
“Şu an için çalışmıyorum,” dedi ve ekledi. “Biraz kendinden bahsetsene?”
“Sıradan bir öğrenciyim, bahsedecek heyecanlı bir hayatım yok,” dediğimde güldü. “Neden güldün?”
“Son günlerde yaşadığın en büyük anı geçirdiğin kaza olsa gerek.” Başımla onu onayladım.
“Nasıl bir his?” Sorduğum sorunun altında yatan anlam bambaşkaydı. “Muhtemelen otuzlu yaşlarındasın, hafta sonları kafanı dinleyebileceğin bir dağ evin var,” dedim içinde bulunduğumuz evden bahsederken. “Doktorsun, ailenin iyi çocuğu olduğunu düşünüyorum, bu kadar kusursuz bir hayat güzel olmalı.”
“Yirmi dokuz,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Yirmi dokuz yaşındayım. Bu kadar düz bir hayatın nasıl hissettirdiğini merak ediyor olman garip.”
Cevap vermedim. Oturduğum koltukta sırtımı yasladığım minderi alarak koltuğa uzandım. Şömineden yükselen ateş üşümemi engelliyordu fakat bir pike de fena olmazdı.
Akın ayağa kalktı, aşağıya indiğimde çıktığı odaya doğru ilerlediğinde gözlerimi kapattım. İçimdeki korku sabah yerini güvene bırakacaktı çünkü evimde olacaktım. Yabancılık hissinin verdiği huzursuzluğu yok saymaya çalıştım. Neyin içine düştüğümü bilmiyordum. Hissettiğim örtüyle gözlerimi araladım ve Akın’ın odadan getirdiğini tahmin ettiğim kırmızı pikeyi üzerime örttüğünü gördüm.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Sert bir görüntüsü vardı ama beni evine alacak ve misafir edecek kadar da iyi niyetliydi[zk11] [zk12] [BK13] . Ortadaki sehpanın üzerine oturduğunda yüzüme doğru gelen saçlarımı arkaya doğru iterek ona baktım.
“En büyük korkun ne?” derken bakışları gözlerimdeydi. Önümüzde uzun bir gece vardı, elimde uğraşabileceğim hiçbir şey yoktu ve ben bütün günü uyuyarak geçirmiştim. Bu soruyu neden sorduğunu bilmesem de ona cevap verdim .
“Ölmek.” Bütün samimiyetimle bunu söylemiştim.
“Ölüme yakın mı hissediyorsun?” dediğinde gülümsedim.
“Aksine, en uzak olacağım yıllarımdan birindeyim.” Ardından ben de ona sordum[zk16] [BK17] . “Senin en büyük korkun nedir?”
Gülümseyerek verdiği cevabın içten olup olmadığını anlamamıştım. “Daha fazla yaşamak.”
“O halde ölüme uzak hissediyorsun?”
“Aksine…” Derin bir nefes aldı. “Her hafta ellerimin altında onlarca beden can veriyor.”
“İyi bir doktor değilsin diye yorumladım?” Tek kaşımı kaldırarak sorduğum soruyu cevapsız bıraktı.
“Hiç farklı bir hayatının olmasını istemedin mi?” dediğinde ona cevap verdim.
“Bilmem, belli bir düzene ayak uydurmak ve sakin kalmak daha ilgi çekiciydi.” Beni tanımaya mı çalışıyordu yoksa sorguluyor muydu, çözememiştim.
“İki seneye evlenir, işimi yaparım. On numara hayat diye düşünüyorum.” Söylediğim şeye gülerek karşılık verdiğinde ben de güldüm.
“Düz biriymişsin, çocukluğunda da böyle düz müydü?” Sorduğu soruya karşılık tek kaşımı kaldırdım.
“Sen bir anda bana karşı fazla mı ilgili oldun, bana mı öyle geliyor?” Oturduğu sehpanın üzerinden ellerini dizlerine yaslayarak birleştirdi ve bana doğru eğildi.
“Gece uzun ve uykunuz yokmuş gibi duruyor leydim,” dedi son kelimesine doğru gülümserken.
“Bu hitabı sevdim,” diyerek [zk18] [zk19] [BK20] sorduğu soruya döndüm. “Çocukluğum da düzdü, senin nasıldı?”
“Çocukluğuma dair hatırladığım en iyi şey, dedemin yazlığında geçirdiğim üç aylık süreç. Ama şanslı olduğumu söyleyebilirim.” Uzandığım koltukta doğrularak sırtımı koltuğun kenarlığına yasladım.
“Teşekkür ederim,” derken oldukça ciddiydim. “İlk karşılaşmamızda sert çıkıştım ama korkmuştum, hâlâ yabancı ve korku dolu hissediyorum desem de yalan olmaz. Korkunç bir geceydi, beni öylece bırakabilir ya da çok kötü bir şey yapabilirdin,” dedim bütün olanları göz önüne getirerek.
“Yapılması gerekeni yaptım. Zararsız, genç bir üniversite öğrencisine kim olsa aynı yardımı yapardı.” Gülümsedim, bu cümlenin altında bir ima sezmiştim fakat ne demek istediğini anlayamamıştım. Başımı sağa doğru yatırarak gözlerimi odada gezdirdim. Hayatım pamuk ipliğiyle [zk21] [zk22] [BK23] bir başka hayata bağlıydı ve içimdeki şüphe beni huzursuz etmişti.
“Yine de teşekkür ederim,” dedim ona karşı minnetimi göstererek. “Minneti de nefreti de yüksek yaşayan bir insanım. Ne iyiliğini unuturum insanların ne sırtlarını dönmelerini.” Tek kaşını kaldırarak bana baktı ve eli sehpanın üzerine bıraktığı sigara paketine gitti.
“Burada içsem sorun olur mu[zk24] [zk25] [BK26] ?” dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. “Sen yine de çabuk minnet etme insanlara.” Dudakları arasında sabit tuttuğu sigarasını eline aldığı çakmakla yaktı. Sigaradan çıkan duman odada dağılıp boğazımı yaktığında istemsizce öksürdüm. “Yaşın daha çok küçük.”
Güldüm. “Sen de ellilerinde sayılmazsın,” dedim dalga geçerek.
“Bir abi tavsiyesi sayarsın.” Sigarasını içmeye devam etti. “Uyumaya çalış biraz istersen.” Başımı iki yana salladım.
“Sanmıyorum uyuyabileceğimi.” Eli telefonuna gitti, bir diğer elinde hâlâ yanan sigarasını tutuyordu. Kaşlarını çattığını gördüm. “Bir sorun mu var?”
Bir cevap vermediğinde doğruldum. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Dış kapıya doğru ilerlediğinde aklıma bir yakınına zarar gelmiş olabileceği ihtimali geldi. Üzerimdeki pikeyi atarak yanına ilerledim. Dış kapıyı açtığında içeriye sızan soğuk, bacaklarımın üşümesine sebep oldu.
Kapının önünde gördüğüm siyah araba kalp atışlarımın yükselmesine sebep olurken kaşlarımı çattım. Arabadan inen kar maskeli adamlar eve yaklaşırken Akın, elindeki sigarayı içmeye devam ediyordu. Kapının önünde yanı başımda durduğunda neler olduğunu yeni idrak ediyordum.
“Siz yine de çok fazla minnet beslemeyin leydim. Nefret her zaman diri tutar.” Gözlerindeki alaylı parıltı, hemen arkasında hissettiğim kibir içimdeki korkuyu ve nefreti besledi. Elindeki sigarayı yere, mermerin üzerine atmıştı. Ben ne olduğunu kavrayamadan kollarımdan tutan kar maskeli adamlar ağzımdan bir küfür yuvarlanmasına sebep olurken gözlerim yere attığı sigaraya takıldı.
Akın’ın adamların yanından geçip giderken kurduğu cümle içimdeki minnetin yerini nefrete bırakmasına sebep oldu.
“Alın kızı.” Yanımdan geçip giderken yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu.
Unuttun Akın. Bir savaş iki kere kaybedilmez. Ben bu gece yenilmedim.
***
Ensemden tutarak beni siyah Range Rover’ın arka koltuğuna bindiren adamlar iki elimi plastik kelepçe ile bağlamıştı. Başımdan geçirdikleri siyah torba[zk27] [BK28] gözlerimin kapanmasına sebep olmuştu.
Ellerim, kolum, bacaklarım ve göğsüm herhangi bir teknolojik alete karşı arandı. Adamların arabadan indiğini anladığımda Akın’ın sesinden farklı bir ses duydum.
“Temiz, kendi arabanızla mı geleceksiniz Akın Bey?” Akın bir cevap vermediğinde arabanın içine bir başkasının girip girmediğini anlamak için odaklanmaya çalıştım. İçeriye herhangi biri otursaydı bunu hissederdim. Arka koltukta yalnız olduğumu anladığımda kapanan kapıya aldırmadan rahatlıkla arkama yaslandım.
Ön kapı açıldığında arabanın sallanmasından şoförün indiğini anladım. Arabayı süren her kimse yerini bir başkasına bırakmıştı. Diğer kapı hiç açılmadı. Arabada yalnızca iki kişiydik.
Motor sesi kulaklarıma geldiğinde bacaklarımı öne uzattım. Ayağımda ayakkabı yoktu. Çıplak ayaklarımı koltuklara değdirerek iki koltuk arasındaki boşluğu buldum ve ayak bileklerime denen tene aldırmadan bacaklarımı daha da ileriye uzattım. Gömleğinin üzerinden hissettiğim teninin sıcaklığı soğuk parmak uçlarımı ısıtırken sesini işittim.
“Ne zaman çıkaracaksın yüzündekini?” Kaşlarımı kaldırdım. Arabayı onun kullandığının farkındaydım.
“Ellerimi çözersen neden olmasın?” dedim onun oyununa ayak uydurarak.
“Beni yorma ve kelepçelerini çıkart,” dediğinde gülümsedim ve söylediklerini yaptım.
“Prodüksiyondan bu kadar kısmanız kalbimi kırdı şahsen.” Kelepçeleri çıkardıktan hemen sonra elim başıma geçirdikleri beze uzandı ve torbayı başımdan çıkararak gözlerimi aynaya doğru kaldırdım. Bir yandan yola bakıyor, diğer yandan beni inceliyordu.
“Plastik kelepçe mi, gerçekten mi?” dedim kurduğum cümleyi tamamlayarak. Bacaklarımı uzattığım yerden geri çekerek doğruldum ve Akın ne olduğunu anlayamadan bir ayağımı öne atarak ön koltuğa geçtim.
“Seni bu arabanın içine sokan ben olsaydım hareket edemezdin, biliyorsun değil mi?” Taktığımız maskeleri çıkarmıştık. O artık yalnızca bir doktor değildi, ben zaten hiçbir zaman öylesine bir öğrenci olmamıştım.
“Efsun Mina Öner,” dedi tam adımı söyleyerek. “Yirmi dört yaşında ama yalnızca on beş yıldır hayatta[zk29] [zk30] [zk31] [BK32] .” Kaşlarımı kaldırdım, bu cümlenin nereye varacağını merak ediyordum. “Beş yıl akademide, beş yıl kayıp ve beş yıldır okulda.” Gözlerini üzerimde gezdirdiğinde tırnaklarıma bakıyordum. “Kimsin sen?” Gülümsedim, bu sorunun cevabı bir gecede öğrenebileceği kadar basit değildi.
“Akın,” dedim soyadını bilmediğim için. “Bir gece yarısı beni evine alan Akın.” Yeniden ona bir imada buldum. “Muhtemelen arkadaşlarımı kullanan Akın…” Ve yeniden onu taklit ettim. “Kimim ben?”
Bana cevap vermedi, ben de gittiğimiz yolu izlemeye başladım. Pendik civarlarındaydık, havaalanını geçeli epey oluyordu. “İstanbul’dan çıkacak mıyız?” dedim yolculuktan yorulduğumu belli ederek.
“Ne kadar iyi izlersen izle yolu, ikinci kez geldiğinde aradığını bulamayacaksın.”
Ona bir cevap vermedim. Beni üsse götürdüğünün farkındaydım. Yıllar olmuştu, akademi de üs de değişmişti fakat hiçbir zaman onlara ulaşmamıştım çünkü ulaşmak istememiştim. Günün birinde beni alacaklarını biliyordum. Zihnimin içinde dönenler onlara lazımdı ve beynimi patlatmak uğruna dahi olsa istediklerini alacaklardı. Ardımdan gelen iki araba daha vardı. O arabaların da onlara ait olduğunu biliyordum. Belki önümüzden giden eski kamyon, belki köşebaşına açılan market ve benzin istasyonu. Bu konuma giden yolların üzerindeki her şeyin onlara ait olma ihtimali vardı.
Gözlerimi kapattım, başım ağrıyordu. Uras ve Fulya’nın güvende olduğunu biliyordum, eğer kendilerini güvenli bir yere almasalardı bunu bana belli ederlerdi. Telefon konuşması her şeyin yolunda olduğunun kanıtıydı.
“Sorun çıkarmayayım diye arkadaşlarımı aramama izin verdin, değil mi?” dedim camdan dışarıya bakarken.
“Güven önemlidir,” dediğinde yüzümde alaylı bir gülümseme belirdi.
“Neden saatlerce o evde tutuldum?” Bu sorunun cevabını gerçekten de bilmiyordum ve merak ediyordum.
“Tanımak istedim,” dedi arabanın hızını artırırken.
“Aradığını buldun mu?”
Gülümsedi. “Ne arıyordum ki?” Ona bir cevap vermedim. Bir efsanenin peşinden koşuyorlardı, hiçbir gerçeklik payı yoktu. Aradıkları kişi değildim, ihtiyaçları olan bilgiler bende değildi.
Elim arabanın radyosuna uzandığında en son açık olanın yerel bir haber frekansı olduğunu fark ettim. Arabanın içini dolduran spiker sesi yüzümü buruşturmama sebep oldu. Gözlerimi Akın’a çevirdim.
“Gerçekten mi?” Yüzümü buruşturdum. “Yetmiş yaşında dedeler gibi arabada haber mi dinliyorsun?”
Cevap vermediğinde kanalı değiştirmek için ekrana uzandım. Bir elini direksiyondan çekerek elimin üzerine koyduğunda kaşlarım çatıldı.
“Bir dur!” dedi sert sesiyle ve dikkatimi spikere vermemi sağladı.
“İstanbul’da çalıştığı üniversiteden ayrıldıktan sonra ortadan kaybolan ve inşaat halindeki on iki katlı binanın önünde cansız bedeni bulunan altmış iki yaşındaki Profesör Ali Barsboğan’ın ölümü hakkındaki soruşturma devam ediyor.”
Mideme saplanan ağrı ve içimdeki korku anlamsızca bakışlarımı Akın’a çevirmeme sebep oldu. Bir şey söylemeden elini telefonuna uzattığında ne olduğunu anlayamamıştım. Bu da profesörün bir oyunu muydu? Haberler hakkında bir bilgim yoktu ama onun ölmeyeceğini biliyordum.
Akın telefonundan birini aradığında içimdeki korku büyüdü. “Her nereye gideceksek arkadaşlarımı istiyorum,” dedim söylediklerimin yerine gelmesini umarak. “Fulya ve Uras’ı istiyorum!”
“Bi sus!” Bana ilk kez bağırmıştı, duyduğu haberin onu neden bu kadar ilgilendirdiğini anlamaya çalışıyordum. Derin bir nefes aldım, sakinleşmem ve zihnimi, durumu kontrol altına almam gerekiyordu. Gözlerimin önünden geçmiş ve o geçmişe değen elleri geçti.
Ölmediğini biliyordum, buna bir an bile inanmamıştım ama şüphe ve ihtimaller içimdeki korkunun büyümesine, midemde kusma hissi oluşmasına sebep oluyordu. Yoldan döndüğünü fark ettiğimde arkaya baktım.
“Nereye gidiyoruz?” dedim bir cevap vermesini umarak. Yüzüne baktığımda boş bakışlarını yoldan ayırmadı. Sinirli olduğunun farkındaydım ama neye olduğunu anlamamıştım. Son yirmi dört saat gözlerimin önündeyken Akın’ın telefonundan bir ses yükseldi.
“Akın, hemen üsse geliyorsun! Kız yanında, bir plan olabilir.” Akın ne cevap verdi ne de telefonu kapattı. “Akın sana emir veriyorum, şu an kızı alıp üsse geliyorsun! O kız kaçarsa tek sorumlusu sen olacaksın.”
Arabanın içindeki sessizlik karşı tarafın telefonu kapatmasına sebep olurken telefonun ucundan duyduğum son ses kısık bir küfürdü.
“Nereye götürüyorsun beni?” dedim Akın’a bakarak.
“Öldü,” dedi. Tek bir kelime, dört harf. İnanmadım, bütün bunlar yapbozun bir parçasından ibaretti, biliyordum.
Bu oyunu bir aralık gecesi profesörle beraber kurmuştuk. Beni bir başıma bırakmayacağını biliyordum. Hiçbir cümle bu inancı benden söküp alamazdı.
“Akın saçmalama, beni götürmen gereken yere götür,” dedim ona aldırmadan. Beni dinlemeden gaza basmaya devam ettiğinde ardımızdaki arabaların artık olmadığını fark ettim. Kapının içeriden açılmayacağının da farkındaydım.
Akın telefonundan gelen bildirim sesiyle yeniden telefonunu eline aldı ve gelen bildirime baktı. “Torpidoyu aç,” dedi biz köprüden geçerken. Arabayı o kadar hızlı kullanıyordu ki midemin bulandığını hissediyordum.
Söylediğini yaparak torpidoyu açtığımda içerideki zarfı elime aldım. Kısa bir an Akın’a baksam da bir şey söylemesini beklemeden beyaz zarfı açtım ve içinden çıkan not kâğıdını sesli bir şekilde okudum.
Küçük fare, ilk defa gerçekten yalnız kaldı.
Rossie
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.