0 %

BÖLÜM 10

Yazı Boyutu
100%

Hiç bilmediğim bir şehrin daha önce görmediğim sokaklarında dolaşırken öğrendim yalnızlığın öldürmediğini. Dönüp baktığımda ardımda bıraktığım anılarda acıdan başka hiçbir şeye yer yoktu. Gözleri öfke dolu bir kız çocuğuna bakıyordum. Ellerinde kan, vücudunda derin yaralar. Artık öğrendik. Kanayan yara öldürmez. Sen içine akanlardan kork. 

Kustuğun acı bir daha acıtmaz. Sen kalbine gömdüklerinden kork. Ağlatan anı sızlamaz, sen ağlayamadıklarından kork. Bir damla gözyaşı akmadı gözlerimden. Beni hiçbir anı ağlatacak kadar acıtmadı. Ya da o kadar acıdı ki ağlamaya yer bulamadım. İki büklüm kaldım geçmişime döndüğümde yüzümü. Bir başıma kaldım. Karşımda küçük bir kız çocuğu. Elimi uzatsam tutamaz, dokunsam yakarım. Yüzümde bir tokat izi. Elimde kan lekeleri. Artık ölelim, bitsin bu savaş.

Eğer bağlı olmasaydım bu kadar geçmişe, şimdi bir yarınım olmazdı. Bir savaşım olmazdı. Bir inancım olmazdı. Ben hiç kimseye inanmadım, ardımdan bana nefretle bakan küçük kızdan başka. O küçük kıza sarılacağım, ellerimi uzatacağım, onu kurtaracağım. Yaşayamadığımız bir çocukluk, koşturamadığımız sokaklar, oynayamadığımız saklambaçlar var. Bir gün kâbusum olmaktan vazgeçecek. Çiçekli elbiselerini giyecek, koşturacak sokaklarda. Bana seslenecek. Ben onu değil, o beni büyütecek. 

Karşımdaki adam geçmişimden bir parçaydı. O küçük kızı acısından tanırdı. Gözlerinden tanırdı. Yanımda benimle birlikte büyürdü. Ellerimden tutardı. Hiç dizlerim kanamadı ama çok kurşun yarası gördüm. On Altı, o küçük kızın önünde bir kalkandı. Büyüdüm, benim önüme geçti. Nefesini hissederdim ensemde, korurdu. 

Ellerimin arasına bıraktığı siyah dosyada Akın’ın geçmişi vardı. Onun hayatı vardı. Ona dair her şey vardı. Geçmişini bilmenin bir insanın geleceğine açılan kapı olduğunu bilirdim. En iyi silah anılardı çünkü hüzün de sevinç de orada saklanırdı. En saf halinle geçmişe saklanırdın. İnsanları acıları onları vurabileceğin en iyi noktaydı. Ellerimin arasındaki dosya ile ne yapacağımdan emin değildim. Şimdi, anılarını bir silah gibi onun yüzüne doğrultabilir, ondan bir parçayı avcumun içine alabilirdim. 

Onu yönetebilirdim.

Şahı yönettiğim bir oyunda, şahı devirmeme gerek kalır mıydı?

Gözlerim karşımdaki adamın gözlerine doğru kalktı. İsmini zihnimde bile şekillendirmeye gücüm yoktu. Çünkü On Altı, benim herkesten sakladığım taşımdı. Oyun bitti sandığınızda ortaya çıkacak ve asıl yöneteni onlara öğretecekti. Ona güveniyordum, kendimden bile çok. Onu seviyordum, kendimden bile çok. Onu kendi önüme koyuyordum. Bu, savaş meydanında olan bir askerin son hatası olurdu çünkü her ne kadar kaçamak istesem de Akın Mir Safkan haklıydı. Savaşlarda hislere yer yoktu. Bunu unutamazdım. Eğer sen de bu savaş meydanının içinde olsaydın sen de unutamazdın çünkü ilk kurşun, acıyı hissettiğinde sıkılırdı. Öğrenirsin. Öğretirler. 

“Akademi ne durumda?” dedim elimdeki dosyayı parmaklarımın arasında sıkıştırarak. Sanki açmak istemiyordum. Parmaklarımın arasındaki dosyayı öyle bir sıkmıştım ki bu, orada göreceklerimden korkmamdan ileri geliyordu.

“İrtibatımız kesildi,” dedi kalın sesi odayı doldururken. 

“Fulya ve Uras içeride kaldı.” Gözlerinin içine baktım. 

“Güvenme Mina,” diye mırıldandı. Mina, Mina, Mina. Bu isim yalnızca onun dudaklarından döküldüğünde bu kadar anlamlı oluyordu çünkü o içimdeki küçük kızı tanıyordu. Onun dışında bu ismi kullanan tek bir kişi vardı, o da Akın’dı. 

Dudaklarından Mina ismi dökülürdü. Sanki o kızı tanıyormuş, biliyormuş gibi sesleniyordu fakat kim olduğum hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Beni yalnızca kendi zihninde sandıklarından ibaret sanıyordu. 

“Kime?” dedim On Altı’ya cevap vererek. 

“Kimseye.”

“Bunu zaten uzun süre önce öğrendik,” dediğimde gülümsedi. 

“Ama sen güvenmekten hiçbir zaman vazgeçmedin. Hep inandın. Fulya’ya dikkat et. Yeri geldiğinde Uras’a da dikkat et. Akın’ın çevresinden ayrılma. O eve ilk girdiğinde öğrenmiştin,” dedi Akın’ın beni götürdüğü evini kastederek. “Akın şah. Akın kralı ellerinde tutuyor. Akın kralı yönetiyor. Akın savaşı yönetiyor ama savaş onun savaşı değil. Akın’ı öldürdüğünde satranç masasına uzanan eli kesmiş olacaksın. Ve oyunu şahı devirmeden bitireceksin çünkü şahı oynatan bir beyin olmayacak.”

Ölüm. 

Bir gece yarısı, tek kurşuna bakar nefesinin kesilmesi. Bir bıçak, kalbinin tam üstüne. Tek bir bıçak yeter savaştığı bu oyunun bitmesine. Fakat biliyordum ki her seçimin bir bedeli olurdu. Onu öldürmenin bize ödeteceği bedele hazır değildik. 

Akın Karasu.

Gerçek ismiyle Akın Mir Safkan. 

Akademideki hiç kimse tarafından tam anlamıyla tanınmıyordu çünkü hiçbir zaman gerçek soy ismini kullanmıyordu, o soy ismin ona getireceği laneti biliyordu. Yakuza’yı tanıyan, gören ve bilen belki de tek insandı. Çünkü Yakuza yüzünü gören herkesi ölüme mahkûm ediyordu. 

Yakuza’nın tek vârisi.

Savaşın ortasında duruyor, silahını düşmana doğrultuyordu ve kazanmak için her şeyi yapabilecek bir ruha sahipti. Yine de hiç kimse tarafından görülmüyordu çünkü ne kadar saklanırsan o kadar aranırdın.

Akın Mir Safkan o kadar düşmanlarının içindeydi ki hiç kimse onu önemli bir taş olarak görmüyordu. Sona bıraktıkları piyonun, üzerinde at koşturdukları satranç tahtasını küle çevirebilecek gücü olduğunun farkında değillerdi.

Onun hakkında bildiğimiz çok az şey vardı. Kimliğine dair ulaşabildiğimiz tek net veri soyadının “Safkan” olduğuydu. Yıllar önce Türkiye’ye yerleşmişlerdi. Babası, uluslararası bir bilim-silah endüstrisinin iç yapısında kod adı “Yakuza” olan, çok güçlü bir oluşumun parçasıydı. Ne var ki Yakuza yalnızca bir isimdi. Bu ismin arkasındaki kişi ya da kişiler hakkında gerçek bilgiye ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Kurdukları düzen, birçok devletin üstünde hareket eden, görünmeyen ancak hükmeden bir sistemdi.

Akın’ın annesi Türk’tü. Babasının onu sistemin dışında tutmak istemiş olabileceği ihtimali vardı. Veya bu da sadece planın bir parçasıydı. Onların dünyasında rastlantı diye bir şey yoktu.

Yakuza’nın temsil ettiği yapı, yalnızca güç isteyenlerden oluşmuyordu. Onlar aynı zamanda geçmişi olmayan bireyler yaratıyor, duyguları bastırıyor ve insanı, işlevsel bir makineye dönüştürmeye çalışıyordu. Bu sistemde aile yalnızca bir biyolojik kodlamadan ibaretti. Akın da buna uygun bir şekilde yetiştirilmişti.

O gece bana sahil kasabasındaki çocukluğundan bahsettiğinde ona gerçekten inanmıştım. Annesiyle bir anısı olduğuna inanmak istemiştim. Ama ellerimin arasında duran dosya, bütün bunların -ve gözlerinden süzülen tek damlanın bile- yalan olduğunun kanıtıydı.

Onun geçmişi de anlattıkları da sahteydi. Tıpkı sahil kenarında uydurduğu masal gibi.

Ben o gece onunla hesaplaşmıştım. O benim yalan söylediğimi iddia ediyordu ama artık biliyordum ki en büyük yalan, o tek damlaydı.

Kelimeler nankördür, yalanlar söylerler. 

Peki ya gözyaşların Safkan.

İnsanın yaşları yalan söyler mi?

Tekrar ettim. Ağlatan acı sızlatmaz. Sen ağlatmayandan kork. Gözüken yara öldürmez. Sen içine akanlardan kork.

“Güvenmiyorum kimseye,” dedim dakikalar sonra konuşarak. “Hiç kimseye güvenmiyorum. Bu oyunda ne A.S.P. var ne de M.A.F., yalnızca sen varsın On Altı, bir de ben varım. Acımız var. Bizden alınan bu hayat var.”

“Bitecek,” dedi bana umut vererek. “Usul usul gireceksin içlerine, yakacaksın canını. Sonrasındaysa her şey planladığımız gibi olacak. Onu öldüreceksin, suçunu akademinin üzerine yıkacaksın. Leviler ve Kohenler birbirine düşecek. Onlar bir vârisin hesabını görürken biz çok uzakta olacağız. Birbirlerini yok edecekler.” Oyunun başlaması için geri sayım yapacak ve kenara çekilecektik. Dahil olduğumuzu sandıkları bu oyunu onların ellerine bırakıp kaçacaktık. 

Bahsettikleri iki ayrı gruptu. Biri güçle, diğeri inançla hareket ediyordu ama her ikisinin de vardığı sonuç aynıydı: Kontrol. Artık dinler ya da ideolojiler değil; strateji, bilgi ve güç konuşuyordu. Bu nedenle dünya, bir görüşten değil, çıkar birliğinden ibaretti.

Yakuza’nın dahil olduğu yapı da bunu temsil ediyordu. İnancı bir araç haline getirmişlerdi. Mezhepler, cemaatler yalnızca birer maske gibiydi. Altında ise mutlak irade vardı. Akademileri devre dışı bırakmak için çalışıyorlardı çünkü akademiler bireye düşünmeyi öğretiyordu. Onlar ise itaat istiyordu. Kurdukları düzende düşünce suça, özgürlük tehdide dönüşüyordu.

Her yerde adamları vardı. Ulaşamadıkları hiçbir yer yoktu. Üstelik bu yapıya biat edenler, yalnızca inançla değil, korkuyla da bağlanıyordu.

Hiçbirimiz içten bir şekilde hiçbir şeye inanmıyorduk. İnanç, çoktan yerini kontrol mekanizmalarına bırakmıştı.

Akın’ın da bir şeye inandığını zannetmiyordum. Yalnızca babasının ait olduğu yapı ona büyük bir miras bırakmıştı ve o, ellerine bırakılan bu gücü elinin tersiyle itmiyordu. Yine de kalbinin geldiği hale acıdım. Elindeki gücü korumak adına bu düzene ayak uyduruyordu. Çocukların kimsesiz kalmasına yardım ediyordu. İnsanların köleleştirilmesine ve yok edilmesine göz yumuyordu.

O da bu oyunun bir parçasıydı.

Belki de oyun onun kendisiydi. Fakat içimden bir ses durmadan onun sandığım o adam olmadığını söylüyordu. Gözlerinden merhametin geçtiğine çokça kez şahit olmuştum. Kalbi katran karası bir adamın gözlerinde merhamet bulabilir miydiniz? Ben bulmuştum. Bu oyunu bitirense benim gördüğüm merhamet olacaktı.

“Bitecek,” dedim gözlerimi daldığım yerden kaldırarak. “Bitireceğiz.”

“Şimdi yanlarına dönme zamanın.” 

Başımı olumsuz anlamda salladım. “Birkaç kişi birlikte bir eve çıkacağımızdan bahsetti. Ebru diye bir kadın var. Kadın aradığınız kişi olabilir ama emin değilim. Akın’la farklı bir ilişkileri var. Ona âşık mı yoksa onu korumak mı istiyor, bilmiyorum.”

“Belleğin içinde içerideki herkese dair bilgi var, değil mi?” dedi söylediklerime cevap vermeyerek. Usulca başımı salladım. 

“Var. Ama önemli olan Poyraz. Akın’ın önemsediği tek kişi o bence. Ona güveniyor.”

“Bir Safkan hiç kimseye güvenmez Mina,” dedi bana karşı gelerek. Bir Safkan hiç kimseye güvenmez. Tamam dedi iç sesim, öyle olsun. O hiç kimseye güvenmesin. Güven, yeri geldiğinde insanın sımsıkı tutunduğu ve ellerini bırakamadığı bir halat olur. Yeri geldiğinde o halat boğazına dayanır, seni boğar. Nefesini keser. Bedel ödetir. Tamam, dedim bu yüzden. Tamam, o hiç kimseye güvenmesin.

“Yine de sen gözlerini Poyraz’dan çekme,” diye mırıldandım. Başıyla beni onayladı. “Belleği teslim edecek misin?” 

“İstediğim kadarını,” diye mırıldandığında gülümsedim. Arkamızda M.A.F. vardı ama bu yola ilk çıktığımda söylemiştim. Ne olursa olsun ben bu oyunun içinde bir başımaydım. Onunla bir başımaydım. Benden alınanları, bizden koparılanları sormak için tam karşılarındaydım.

Çok küçüktüm ama öğrenmiştim. İntikam, yalnızca kalbi yananın yoluydu. Hesap soracağın yolda bir başkasına ihtiyaç duymazdın. Kalbi yanmayandan, seni anlamasını bekleyemezdin. Bu, kendini kandırmaktan ileriye gitmezdi.

“Şimdi telefonumu açayım,” dedim. Yeşil gözleri parıldadı. Çok özlemiştim. Öyle özlemiştim ki bu ayrılık yeniden kalbimin burkulmasına sebep olmuştu. “Merak etmiştir, yazmıştır. Bırakmaz beni tek.”

“Aç,” diye mırıldandı. “Buradan çıkınca yani. Bir sonraki emre kadar da benimle görüşmeden hareket etme.”

Arkamı dönüp gidecektim ki aklına gelen detayla ona döndüm. “Bu arada,” dedim bakışlarını bana çevirmesine sebep olarak. “Rossie neyin kod adı olabilir?”

“Ne?”

“Akın’ın arabasına bindiğim ilk gün torpidodan bir not çıktı,” dedim ona yaşanılanları anlatarak. “İçinde küçük fare bu sefer gerçekten de yapayalnız kaldı tarzı bir şey yazıyordu. Altında bu isim vardı. Ardından Akın’ın kendisini bıçakladığı bellek konuldu Akın’ın odasına ve sizin not bırakmanız gereken yerden yeniden bu kod isimle bir not çıktı. Kimseye güvenme diyordu.”

“Ne zaman oldu bütün bunlar ve neden yeni haberim oluyor Efsun?” Bana yalnızca sinirlendiğinde bu ismimle seslenirdi. 

“Söylemek için iletişimimiz olmalıydı aptal,” dedim ona çıkışarak. 

“Araştırırım, böyle bir sistemimiz yok. Sana öğretilenler dışında hiçbir şeye inanma Mina.”

“İnanmam.” Ona arkamı döndüm. Bir kere daha sarılmadım çünkü biliyordum, sarılırsam bırakmak istemezdim. Odadan dışarıya çıktığımda aydınlanan merdivenlerden yukarıya doğru tırmandım ve doğru noktaya bastırarak kapının açılmasına sebep oldum. Parmaklarımın arasındaki dosyayı hâlâ sımsıkı tutuyordum. Evin içinden çıkarak arabama doğru ilerlerken beni karşılayan soğuk hava üzerimdeki kıyafetlere sarılmama sebep oldu. Arabamın kapılarını açarak içeriye geçtim ve rüzgârı kesmek adına kapıyı hızla kapattım. Evin önünden ayrılmadan gözlerim elimdeki dosyaya kaydı. 

Arabayı çalıştırmadım. Yalnızca elimdeki siyah dosyanın kapağına baktım. Tırnaklarımın arasına sıkıştırdığım dosya buruşmuştu. Ellerim hâlâ sıkıca dosyayı tutuyordu. Bir insanı vurmanın en kolay yolu onun geçmişidir, dedi geçmişim. Bunu en iyi biz bilirdik. Anıları elindeki silahın şarjörüne doldurur, acıları o anılarla yaratırsın. Kurşun yarası kapanır ama anıların yarattığı boşluk bir ömür seninledir. 

Dosyayı aralayarak gözlerimi kaldırdığımda bakışların Akın’ın biyometrik fotoğrafının üzerinde dolaştı. Akın Mir Safkan, yazıyordu fotoğrafın altında ve yanına doğum tarihi atılmıştı. 13 Ocak 1991.

Anne ismi: Açelya (Soyadı bilinmiyor, hiçbir zaman bir Safkan olmadı çünkü Akın evlilik dışı doğan bir çocuktu.)

Baba: Yakuza (Gerçek ismi bilinmiyor)

Sayfayı çevirdim. Ardından karşıma Akın’a ait bir çocukluk fotoğrafı çıktı. Akademideydi, üzerinde akademinin logosu olan bir kıyafet vardı. Eğitim aşamasında olduğu belli oluyordu. Yaşı ya beşti ya da altı. Akın da benim gibi doğduğundan beri bu işin içindeydi. Ve o kötü olan taraftaydı. Kalbi kan pıhtılarıyla dolmuştu. 

Akın Mir Safkan, akademide bilinen adıyla Akın Karasu. Yakuza’nın herkesten sakladığı oğlu. Tek vârisi. Kardeşi yok, annesi Akın beş yaşındayken öldü. İntihar ettiği biliniyor. Soyadına, resmine, kim olduğuna ulaşılamıyor. Akın beş yaşında akademiye verildi. Yakuza tarafından eğitildi. Orada yetişti ve başkan olarak akademide göreve başladı. Elindeki taş şah. O, bu oyunun sahibi gibi gözüküyor ama asıl kralı arkasında saklıyor. Yakuza’nın yüzünü gören ve hâlâ yaşayan tek kişi olduğu söyleniyor

Aşağıda bir fotoğraf vardı. Bir kız çocuğu fotoğrafıydı ve altında ismi yazılıydı. Gözlerim siyah beyaz olan bebeklik fotoğrafında gezindi. Yüzü net olarak seçilmiyordu fakat yüzünün tanıdığım birini andırdığını fark ettim.

Aden Korhan.

21 Mart 1997.

Akın’ın geçmişinde bulabildiğimiz tek isim. 2017’de öldü. Ölüm sebebi kronik rahatsızlık. Doğduğundan beri çeşitli hastalıklar taşıyormuş. Zaman zaman Akın’ın Beykoz’daki evinde kalıyormuş. Babası bilinmiyor, annesi Belinay Korhan. Elimizde olan tek fotoğrafı bu fotoğraf. Hakkındaki bütün bilgiler Akın tarafından ölümünden sonra yok edilmiş. 

Aden Korhan ismini zihnimin bir köşesine kazıdım. Bu isim işime yarayabilirdi. Bir yandan da kızın kim olduğunu merak ettim. Akın’ın hayatındaki yeri tam olarak ne olabilirdi? Yaralı, hasta ve kısıtlı bir kız Akın’ın hangi konumda işine yarayabilirdi? Sayfanın altındaki yazıyı okumaya devam ettim.

Poyraz Korhan.

2 Şubat 1993.

Kaşlarımı çattım. Poyraz, Aden’in kardeşi miydi?

Akın ve Poyraz’ın arasında iki yaş olduğunu bilmiyordum. Yazıların devamını okudum. 

Aden Korhan’la olan akrabalık bağı karışık. Aden, Korhanların tek kız çocuğu. Poyraz’ın babası Ekin Korhan. Safkan’ın Korhan’la olan ilişkisinin sebebi bilinmiyor fakat derin bir mesele olduğu kesin. Şimdilik bulabildiklerimiz bu kadar.

Elimdeki dosyayı kapatıp yan koltuğa fırlatarak arkama doğru yaslandım. Akın’ın Korhanlarla olan ilişkisi neydi? Bu kâğıtta yazılanlar uğruna bir insan ölebilirdi. Öyle gizli, değerli bilgilerdi hepsi. Bir sır gibi saklanıyordu Akın Mir Safkan. Elindeki imparatorluğu böyle yönetiyordu. Babasına böyle yardım ediyordu. Akademideki ayrıcalığı bundan ileri geliyordu. Fakat Korhanları bu işe sokmasının sebebi neydi? Ve babası bu durumu nasıl kabullenmişti?

Artık Akın’a karşı olan silahımın ne olduğunu biliyordum. Bana hislerimle hareket ettiğimi ima ediyordu fakat o ardında duygu yüklü bir geçmiş taşıyordu. O geçmişten kopamadığı, bütün bunların üzerini kapatmak için verdiği çabadan belliydi. Akın, en az benim kadar geçmişine saplantılıydı. Geçmişte yaşayan insanlar bilirdi. Orada her zaman geleceğine saplanacak bir bıçak vardı. Eğer sen de geçmişten bir parçayı kalbinde taşıyor olsaydın bilirdin. Anıların, geleceğinin katilidir. Öğrenirsin. Öğretirler.

Derin bir nefes alarak torpidoyu açtım ve oraya bıraktığım telefonu elime aldım. Artık ezbere bildiğim numarasını tuşlayarak telefonun rehberine kaydettim ve mesajlar kısmına girerek ona mesaj attım. Yanına gitmeden önce yanımdaki belgeyi yakacak, yok edecektim. 

Efsun: Konum gönder.

Birkaç saniye içinde mesajıma cevap geldiğinde sinirli olduğunu anladım. 

Akın: Neredesin sen? Yine hangi siktiğimin deliğine girdin?

Efsun: Böyle olmaz Akın, çok merak ediyorsan yakalamalısın. 

Akın: Konum gönder, seni alayım.

Efsun: Bulunduğum yere gelemezsin. Konum gönder ya da siktir git.

Akın: Poyraz piçinden iste.

Ona bir cevap yazmadım. Poyraz’ın telefonunun bende olmadığını biliyordu. Birkaç dakika sonra başka bir numaradan konum geldiğinde kaşlarımı çattım. İnat etmiş, konumu Poyraz’a göndertmişti. Poyraz’a bir cevap yazmadan konumu açtım ve telefonu önüme konumlandırarak arabayı çalıştırdım. Ormanlık alandan çıkış yaparken gözlerimi yoldan ayırmadım. Bugün, bu savaş gerçekten de başlamıştı. Artık avcumun içindeydi. Ne onu ne de geçmişini sağ bırakacaktım. Arkasına sakladığı gölgeyi bulacak, ışığını çalacaktım. 

Bir elim arabanın camına uzandı. Soğuk havaya rağmen camı hafifçe araladım. İçeriye sızan rüzgâr ince kıyafetlerimden içeri, tenime sızarken gaz pedalına biraz daha yüklendim. Hız ibresi yükselirken tenime değen rüzgârın şiddeti arttı. 

Bugün, onu bu savaşa dahil edecektim. Bugün onu benim için bir adım atmaya zorlayacaktım ve bu adımda yanında benden başka hiç kimse olmayacaktı. Bugün bir kurşun da benim için sıkacaktı. Ruhun için savaş demişti bana. Bugün ruhum için savaşımı başlatacaktım. Bugün ruhum için sıkılan ilk kurşunu ona sıktıracaktım.

Telefondaki konumu takip edip yolda hızla ilerlerken önümdeki arabaları sollayarak geçtim. Asfaltın üzerinde kayan makine bana daha fazla haz veriyordu. Gittiğimiz yerin neresi olduğunu tahmin edebiliyordum. Ormanlık alandaki villalarından birine gidecektik. Akın, bu şehrin ve hatta ülkenin en zengin adamının oğluydu. Gün içinde hesaplarına giren milyon dolarların bir sınırının olduğunu zannetmiyordum ve yine bu ülke üzerinde satın alamayacakları herhangi bir şey yoktu. 

Dünyayı artık görünürdeki güçler değil, perde arkasındaki sistemler yönetiyordu. Yönetim biçimi ne olursa olsun, savaş kapımızdaydı ve dost dediğimiz herkes sessizdi. Güç savaşları yalnızca kendi içlerinde değil, insanlığa karşı da sürüyordu.

Devletlerle olan derin ilişkilerini hepimiz tahmin edebiliyorduk. Devlet artık yalnızca bir tiyatrodan ibaretti. Öne bir adam konulur, halkın karşısına çıkarılırdı. Ama o adamın hükmü yoktu. Arkadaki yapı ne istiyorsa o uygulanırdı.

İnsanların ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. Yalnızca var olduklarını sanıyorlardı. Gerçekte ise her şey çoktan ellerinden alınmıştı.

Arabayı konumun gösterdiği villanın önünde durdurduğumda zemine sürtünen tekerleklerin çıkardığı ses boş alanda yankılandı. Vakit kaybetmeden arabadan inerek kapıyı ardımdan kapattım. Evin önündeki korumalar bana başlarıyla selam verdiklerinde anahtarımı onlara doğru fırlattım. Son anda yakaladığı anahtara bakarken seslendim. 

“Bavullarımı eve taşırsınız.” Açılan bahçe kapısından içeriye doğru ilerledim. Soğuk tenimin uyuşmasına sebep oluyordu fakat inatla üzerime hiçbir şey giymemiştim. Üşümeye alıştığımdan olmalıydı. Soğuk bana yaşadığımı hatırlatıyordu.

Evin önüne geldiğimde kapı bir görevli tarafından açıldı. Şimdiye kadar pek çok eve sahip olmuştum. Banka hesabımda Türkiye’deki pek çok işadamından daha fazla para olduğu olmuştu fakat burası benim elimdekilerin çok daha fazlasıydı. Bir şato gibi inşa edilmişti. İçeriye girdiğimde beni karşılayan salonun tavanı o kadar yüksekti ki evin içine alışmakta zorluk çektim. 

“Efsun?” Poyraz’ın sesini işittiğimde bakışlarım ona doğru döndü. 

“Nerede Akın?” Onu görmek istediğimi belirterek direkt konuya girdim. 

Kaşlarını kaldırdı. “Ne bu şiddet?” dedi ondan beklemediğim bir alayla. 

“Yalnızca sen mi varsın burada?” Ebru’nun buralarda olup olmadığını merak ediyordum. 

“Kimi aradığına göre değişir,” dediğine gözlerimi devirdim. 

“Piçlik yapma bana.”

“Akın ve ben varız. Bir de çalışanlar. Alt katta, spor yapıyor.” Başımla onu onayladım ve onu ardımda bırakarak merdivenlere doğru ilerledim. Evin içine girdiğinizde sizi büyük bir salon karşılıyordu. Başınızı kaldırdığınızda evin yüksekliğini görebiliyordunuz. Odalar sağ ve solda olan koridorların sonunda olmalıydı. Gördüğüm kadarıyla yukarıda üç kat vardı. Trabzanları saymıştım. Aşağıya doğru kaç kat olduğunu bilmiyordum fakat tek olmadığına emindim. Evin içinde muhtemelen asansör de bulunuyordu fakat açık bir alanda değildi. Merdivenlerden aşağıya inerken aşağıdan gelen sesin kum torbasından çıktığını tahmin edebiliyordum. 

İndirdiği sert yumruklar kum torbasının arkaya doğru savrulmasına sebep oluyordu. Merdivenlerin sonuna geldiğimde beni içeride yalnızca sarı led ışıkların yandığı büyük bir alan karşıladı. Bu katta buradan başka bir oda yokmuş gibi duruyordu. İçeride bir spor salonu açabilecek kadar makine vardı. Gözlerim kum torbasının önündeki bedene döndü. Üzerinde siyah bir şort vardı. Üstüne başka hiçbir şey giymemişti. Karnından süzülen minik su damlalarından uzun süredir burada olduğunu anlayabiliyordum. 

Yanına doğru yaklaşmaya başladığımda başını hafifçe sağa yatırarak bana doğru baktı fakat durmadı. Kum torbasına bir yumruk daha indirerek bacaklarını araladı. “Öfkeni böyle çıkaramazsın,” dedim hemen karşısında kalan duvara yaslanarak. 

Bir cevap vermedi. Fakat art arda indirdiği yumruklarını yere indirerek kum torbasını kendi haline bıraktı. Akın Mir Safkan, dedi zihnimdeki ses. İsmini tekrar ettim zihnimde, defalarca. Akın Mir Safkan, Akın Mir Safkan…

Elindeki eldivenleri çıkararak yere bıraktığında onu izlemeye devam ettim. İlerideki koşu bandının üzerine bıraktığı havlusuna uzandı ve önce saçlarındaki, ardından vücudundaki teri sildi. Sonrasında yerdeki su matarasına uzanarak eline aldı ve yaklaşık bir litrelik olduğunu düşündüğüm matarayı kafasına dikti. Onu izlemeye devam ettim. Öfkeliydi fakat neye olduğundan emin değildim. 

“Neredeydin?” dedi bana doğru. Elindeki matarayı yere bıraktı. Bütün suyu bir içişte bitirmiş miydi?

“İşim vardı Akın,” dedim tek kaşımı kaldırarak. 

“Peki şimdi neden buradasın?” Alayla güldüm. Benimle dalga mı geçiyordu?

“Çünkü sizinle bir anlaşmam var,” dedim yüzümdeki alaylı ifadeyi değiştirmeden. Bana doğru birkaç adım attı. Hemen önümde durduğunda gözlerim üzerinde gezindi. Güzel vücudu vardı. Karın kasları kendisini gösteriyordu ve geniş sırtı… Derin bir nefes aldım. O kasları yatakta nasıl kullandığını merak etmeden duramadım.

Neden buradasın, dedim Efsun.” Başıyla olduğumuz konumu gösterdi. Kaşlarımı kaldırdım. 

“Seninle işim var çünkü,” diye açıkladım neden yanına geldiğimi sorguladığını anlayarak. Derin bir nefes aldı ve bana arkasını dönerek salonda ilerlemeye başladı. Sırtımı yasladığım yerden ayırdım ve onun gittiği yöne doğru ilerledim. Salonun diğer ucuna doğru ilerliyordu. “Bana bak!” Dönüp bakmadı. Salonun diğer ucuna geldiğimizde sandığımın aksine bir oda daha olduğunu fark ettim. Siyah kapıyı açarak içeriye girdiğinde ardından kapattığı kapıya uzanarak açtım ve ben de içeriye girdim. 

İçeride duşkabin ve küçük bir klozet vardı. Aynanın karşısına geçerek kendisine baktığında kaşlarımı çattım. “Beni dinleyeceksin,” dedim sert bir tavırla. Kaşları havalandı. 

“Konuş.” 

“Ne senin bu tavrının sebebi?” Koluna uzandım. Terinin soğuğu elime temas ettiğinde irkildim. Onu kendime doğru çevirerek gözlerinin içine baktım. Boyu benden uzun olduğu için başımı yukarıya doğru kaldırmam gerekmişti. 

“Yalancı.” Gözlerinin içine baktım. Bana beni anlamaya çalışırcasına baktı. 

“Ne?”

“Bana derdin yalancı.” Cümlemi baştan kurdum. “Ama gördüm ki asıl yalan sensin Akın Karasu,” dedim soyadı olarak bilinen ismini bastırarak. Kaşları çatıldı, bu beklediğim bir tepkiydi. 

“Konu bıçak yarasıysa,” dediğinde sözünü kestim. 

“Oyunun içindeysen geçmişini söküp atmalısın,” dedim. Elim hâlâ kolunun üzerindeydi. “O geçmişi zihninde taşıdığın sürece öldüremezsin ve düşman merhamet taşımaz Akın Mir Safkan.” Saatlerdir zihnimin içinde dönüp duran ismi dudaklarımdan döküldüğünde kolumdan kurtularak elini çeneme uzattı ve çenemi avuçiçine aldı. Sıktığı eline inat gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Çenemi sıkıca kavramıştı. 

“Bugün bana yardım edeceksin,” dedim inatla ona karşı durarak. “Bugün kendi piyonlarından birini feda edeceksin. Bugün benim ruhum için savaşacaksın.” Son cümlem yüzünde bir gülümseme oluşmasına sebep oldu. Bana doğru birkaç adım daha attı ve bedenlerimizin arasındaki mesafeyi kapattı. Göğsüm, çıplak göğsüne temas ediyordu. 

“Mina,” dedi gözlerimin içine bakarken. “Mina, Mina…” diye tekrar etti kısık bir sesle ve ekledi. “Ruhun için savaşır mıyım bilmem ama bedenin için sana çok güzel şeyler yapabilirim şu an.” Kurduğu cümle bedenimin irkilmesine sebep olsa da tavrımı değiştirmedim. Çenemi elinden kurtarmak için geri çekilmeye çalıştığımda büyük eli boynuma doğru kaydı ve buna izin verdi. Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. “Ruhun için tek kurşun sıkar mıyım bilmem ama senin için bu banyonun duvarlarına zevk çığlıkları bırakmanı sağlayabilirim.”

Derin nefeslerim göğsümün göğüskafesimi zorlamasına sebep oluyordu. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam?

“Git kendine göre birini bul.” Kendimi bir kere daha geri çekmeye çalıştım. Yeniden alayla baktı bana.

“Sen öyle uygun görüyorsan,” dedi başını eğerek ve kollarının arasından kurtulmama izin verdi. 

“Artık avcumun içindesin Akın,” dedim geri adım atmayarak. “Sen karşımdasın. Geçmişin karşımda. Sakladığın kimliğin karşımda. Söylesene, Korhanlara bu derece takıntılı olmanın sebebi neydi?” Sustu, bir cevap vermedi. Biraz uzaklaştı ve duşkabine doğru ilerledi. Suyu açtığında kaşlarımı çattım.

“Ne isteyeceksin?” dedi suyu ayarlarken. “Beni rehin alıp babama karşı mı kullanacaksın?” Açık açık benimle dalga geçiyordu. Banyonun içindeki beyaz dolabın kapağını açtığında elim açtığı kapağa uzandı ve kapağı kapatarak elimi dolabın üzerinden çekmedim. 

“Ne yapıyorsun sen?”

“Duş alacağım izninle,” dedi gözlerini üzerimde gezdirirken. 

“Akın!” dedim sert bir sesle. “İnan bana kim olduğun umurumda değil. Çıkacak olan savaş umurumda değil. Ölecek olmam umurumda değil. Bir an düşünmeden ateşin içine atarım seni. Tek bir lafım yeter kargaların leşinin üzerine üşüşmesine.”

“Tamam,” dedi gözlerini benden ayırmadan. “Ne istiyorsun söyle? Bütün bu çabaya girmenin sebebi ne?” Sonrasında elini dolabın kapağındaki elimin üzerine koydu ve elimi kavrayarak dolabın kapağından ayırdı. “Ya da şöyle mi sormalıyım güzelim.” Hâlâ elimi bırakmamıştı. İstemsizce birkaç adım geriledim. “O akademiye girme sebebin ne? Şimdi bana gerçekleri söyle.”

“Yarın akşam 21.00,” dedim ona bir anlaşma sunarak. “Fatih Doğan’ın evinde bir kokteyl düzenlenecek. Yalnızca özel davetlilerin alındığı bir davet.”

“Biliyorum,” diye cevapladı. 

“O davete katılacağız. Fatih’i öldüreceksin,” dedim ona emir vererek. İşaretparmağımı kaldırdım. “Tek kurşun.” Ve parmağımı göğsünün üzerine doğru bastırdım. “Göğsüne.”

Kaşlarını kaldırdı. “Kendi taşımı feda edeceğim,” dedi durumu açıklayarak. Fatih’in onların oyununda olduğunu biliyordum. Bir piyondan ibaretti ama şahı çevreleyen taşlardan biriydi. Satranç masasında iki taşı aynı anda yiyemezdiniz. Şahı yakalamak istiyorsanız önce piyonları devirirdiniz. Eğer devirdiğiniz piyonu doğru seçmeyi başaramazsanız, sonraki adımda ölen siz olurdunuz. Zafere gittiğini zannettiğiniz yolda devirdiğiniz piyon ölümünüz olurdu. Bu yüzden ona kendi taşını imha ettirecektim. 

“Neden sen yapmıyorsun bunu Mina?” dedi bana karşı çıkmadan. 

“Kralın eylemlerinin bir bedeli yoktu,” dedim zaten bildiği şeyleri tekrarlayarak. “Ama benim sıktığım her kurşunun bir bedeli olur. O bedeli ben ödemeyeceğim.”

“Beni paralı askerin yapıyorsun yani?” Hafifçe gülümsedi. “Oldu o zaman,” diye mırıldandı ve dakikalardır akan suya doğru elini uzattı. “Yapalım güzelim, onu da yapalım.”

“Göreceğim,” dedim. “Cesedini göreceğim. O davetten ölüsünü görmeden ayrılmayacağım.” 

“Nasıl istersen,” diye mırıldandığını duydum. “Şimdi eğer seni de suyun altına almamı istemiyorsan banyodan ayrılırsan iyi edersin.” Ona bir cevap vermeden arkamı döndüm ve banyonun kapısını kapatmadan dışarıya çıktım. Bir daha arkamı dönmeden merdivenlere doğru ilerlerken zihnimde yarın yaşanılacakları öngörmeye çalışıyordum. Oldukça rahat gözüküyordu fakat tedirgin olduğunu biliyordum. Belki de Akın’ı şimdi gerçekten tanımaya başlıyordum.

Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken salondan gelen sesi işittim. Poyraz salondaki koltuğa yayılmış, Playstation oynuyordu. Karşısındaki büyük ekrana dikkatle bakıp küfrettiğinde gözlerimi devirdim.

“Çağının yüzyıl ilerisinde teknolojiye sahipsin ama hâlâ Fifa mı oynuyorsun?” Yanına oturdum. Salonun ortasında büyük bir oturma alanı vardı. Karşısındaki devasa ekranın altındaki dolaplarca CD’ler ve plaklar olduğunu görebiliyordum. Akın’ın nostalji sevdiğini evlerinin tasarımından anlamıştım. 

“Sus biz kızım ya!” dedi Poyraz bana çıkışarak. Tepkisine karşılık kısa bir kahkaha attım. 

“Ne o, yeniliyor musun?”

“Aynen amına koyayım.” Karşı taraf bir gol daha attığında daha da keyiflenmiştim.

“Akademideki yargı makinesine bakın ya, ergenliğine döndü üç saatte.”

“Orada bir karizmamız var,” dedi elindeki joystick’i daha sıkı kavrarken. Oturduğu yerde dikleşti ve gözlerini ekrana kitlendi. Hırs yaptığını anladığımda onu izlemeye başladım. Karşı kaleye gol attığında derin bir nefes alarak bağırdı. “Budur!” 

“Şans getirdim diye yorumladım.” Şans getiremediğim tek kişi kendimdim. Maçın bittiğini ve Poyraz’ın yendiğini ekrandan anladığımda ona doğru döndüm. “Daha önce gelmiş miydin buraya?”

“Arada geliriz.” Poyraz elindekini koltuğun üzerine bırakarak arkasına yaslandı. “Önceden daha sıktı da artık işler daha karışık ve yoğun.”

“Akademideki halinle aranızda dağlar var,” dedim tavrından bahsederek. “Ve Akın’ın da öyle. Psikolojik sorunlarınız olabilir mi?” Poyraz kahkaha attığında kaşlarımı çattım. Dirseğimi koltuğun sırt kısmına dayamış, başımı ise elime koymuştum. 

“Ne oldu, Akın sana ailevi sorunlarım var benim mi dedi?” Söylediği cümle onu daha çok keyiflendirirken kaşlarımı çattım. Üzerini ilk kez sivil görüyordum ve bunu yeni fark etmiştim. Siyah bir eşofman ve tişört giymişti. Üzerine yapışan kısa kollu tişörtü ona biraz küçük geliyor gibiydi. “Kızım sorun sende değil bende. Bizden olmaz, anlamıyor musun sen? Akın’ı taklit ettiğinde kaşlarım havalandı. 

“Oha?” dedim şaşırdığımı belli ederek. “Aynı sesi çıkardın, oha!..” Sesimi daha da yükselttiğimde güldü. “Bir daha yapsana n’olur?”

“Ne söyleyeyim?” dediğinde güldüm. 

“Şey de…” Biraz düşündükten sonra, “Dur aklıma bi fikir geldi, bekle,” diyerek hızla oturduğum yerden kalktım ve girişe bırakılan çantama doğru ilerledim. Çantamın içinden telefonumu alarak geri geldim. “Efsun Mina Öner’in önünde diz çöküyorum desene.” Söylediğim karşısında kahkaha attığında omzuna vurdum. “Hadi ya!” Akın’ın sesinin birebir aynısını yapıyordu. Bu nasıl bir yetenekti gerçekten?

“Tamam, tamam.” Oturduğu yerde dikleşti. Telefonun mesajlar kısmına girip ses kaydetme kısmını açtım. “Efsun Mina Öner’in önünde diz çöküyorum,” dediğinde kaydı kapattım ve bir kahkaha attım. Kaydı gönder tuşuna bastığımda Poyraz bana baktı. “Akın’a atmadın umarım o mesajı?”

“Bilmem, belki.” 

Poyraz’ın ebesini sikeceğim.” Yeniden Akın’ın sesiyle konuştuğunda yeni bir kahkaha attım. 

“Yemin ederim çok iyi özellik. Hayata üstün gelmişsin.” Birkaç dakika sonra telefonumun ışığı yanıp söndüğünde Akın’ın gönderdiği mesaja girdim. Birebir aynısını yazmıştı. 

Akın: O orospu çocuğuna söyle, ebesini sikeceğim.

Efsun: Küseceksen oynamayalım :)

Akın: Bu arada…

Akın: Sen istediğini söyleseydin ben önünde diz çökerdim güzelim. 

Akın: Hem de seve seve.

Yazdığı mesajlar dudaklarımın şaşkınlıkla aralanmasına sebep olurken gözlerimi kısarak ona cevap yazdım. 

Efsun: Bu kadar iletişim yeterli, hem sen duş almıyor muydun?

Akın: Sen mesaj atınca fikrin değişti sandım.

Akın: Duş konusunda. 

E ama yuh. Ona kısa bir cevap yazıp telefonun ekranını kapattım. 

Efsun: Mart ayında da değiliz ki… Niye azdın böyle, anlamadım gitti.

“Sayende çok iyi küfürler yemiştir annem,” dedi Poyraz bana göz ucuyla bakarak. 

“Yedi gerçekten de. Boş ver Akın’ı, sen böyle herkesi taklit edebiliyor musun? N’olur başkasını da etsene.”

“Bugünlük bu kadar eğlence yeter,” dedi bıkkınlıkla.

“Ne olur ya?” diye üstelemeye devam ettim. 

“Yok kızım, rahat bırak beni.”

“Mızıkçısın,” dediğimde bir cevap vermedi. Alabileceğim en yüksek verimi almış sayılırdım. “Hani Ebru gelecekti?” Aklımda dolaşan soruları Poyraz’a sormuştum. 

“Gelecek ama bu eve değil,” dediğinde kaşlarım çatıldı. 

“Başka bir yere mi geçeceğiz?” Başını olumsuz anlamda salladı. 

“Sen ben ve Akın burada kalacağız. Askerler arsanın içindeki prefabrik eve yerleşecek. Fulya, Uras, Beril ve Ebru ise başka bir evde kalacak. Buradan yürüteceğiz her şeyi.”

“Her şey dediğiniz ne?” Poyraz’ın gözlerinin içine baktım. Akın’ın ona neyi ne kadar anlattığını merak ediyordum. Akın’ın bu oyunda güvendiği biri var mıydı, bilmek istiyordum. 

“Orasını Akın’a sorarsın,” dedi. “Ve bu taklit işini herkesin yanında açmazsan iyi olur. Burada olanlar burada kalsın.”

“O iş bizde komutanım.” Elimi alnıma doğru kaldırarak ona asker selamı verdim. 

“Odama çıkayım ben, nereye yerleştirildi eşyalarım? Zeynep!” Poyraz içeriye doğru sert bir sesle bağırdığında kapıda beni karşılayan hizmetli salona geldi ve Poyraz’a bakarak cevap verdi.

“Buyurun Poyraz Bey.”

“Efsun’u odasına götür,” dedi Poyraz sert bir sesle. Tavrı anında değişmişti. 

“Hayvan,” diye mırıldansam da dönüp bana bakmadı.

“Tabii Poyraz Bey.” Hizmetlinin cevabına karşılık ayağa kalktım ve önden ilerleyen kadını takip ettim. Otuz yaşlarında olmalıydı. Üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah kısa kalem etek vardı. Merdivenlere doğru ilerlediğimizde onun ardından merdivenleri çıktım. İlk kata uğramadan ikinci kata çıktık ve trabzanlardan aşağıya doğru baktım. Buradan salonu, salonda oturan Poyraz’ı görebiliyordum. 

“Bu taraftan.” Zeynep beni yönlendirdiğinde ona uyarak sol tarafa doğru ilerledim. Koridor boyunca bir oteli andıracak şekilde dizayn edilmiş oda kapıları bulunuyordu. Koridorun sonundaki odanın önüne geldiğimizde kapıyı aralayarak eliyle içeriye geçmem için beni yönlendirdi.

“Teşekkür ederim,” diyerek odanın içine geçtim. Oda akademideki odaların aksine beyaz döşenmişti. Duvarlar beyaz renkteydi ve yer yer açık kahve şeritler çekilmişti. Şeritlerin üzerinde tablolar bulunuyordu. Yatağın arkasına asılan büyük tabloda bir satranç masası bulunuyordu. Üzerindeki taşlar yerli yerinde duruyordu fakat iki tarafın da şahı tam ortada birbirlerine bakıyordu. Aralarında bir mesafe yoktu. Oyun sırası kimdeyse o kazanacaktı. 

“Bir şeye ihtiyacınız olursa düğmeye basıp seslenmeniz yeterli,” dedi yatağın yanında bulunan siyah düğmeyi göstererek. Başımla onu onayladım ve kapıyı kapatarak çıkmasına izin verdim. Bavullarım kaldırılmış, kıyafetlerim dolaba yerleştirilmişti. Yalnızca kol çantam aşağıda bırakılmıştı ve ben çıkarken yanıma almayı unutmuştum. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp yere bıraktım ve telefonumu yatağın üzerine fırlattım. Dolaba doğru ilerleyerek içinden evin içinde rahat olabileceğim bir şort ve büstiyer aldım. Odanın içinde bir kapı vardı ve kapının ardında banyo olduğunu tahmin edebiliyordum.

Banyoya doğru ilerleyerek kapıyı açtım, ardından üzerimdeki iç çamaşırlarını çıkararak kirli sepetinin içine bıraktım. Banyonun içinde yüz kremleri, vücut losyonları da dahil olmak üzere ihtiyacım olabilecek bütün her şey bulunuyordu. Duşkabinin içine girerek suyu açtım. Sıcak su bedenimin gevşemesine sebep oldu ve saçlarımın ıslanmasını beklerken gözlerimi kapattım. 

Gözümün önünde beliren yüz, kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olunca dilim dudaklarımın üzerinde gezindi. Kaosun içindeydik. Bir fırtınanın ortasında kalmıştık. Zarar görmeden kurtulmamız mümkün değildi. Ellerini anımsadım. Kolumu sertçe tutan ve daha sonrasında sakallarında usulca gezdirdiği ellerini. Kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Birkaç saat önce banyoda bana yaptığı imalar zihnimde gezerken onunla bir birliktelik yaşamanın nasıl bir his olduğunu merak ettim. Sert bakışları, hoyrat tavrı ve güçlü kolları zihnimde usulca dolaştı. Akın Mir Safkan kesinlikle sert seven bir adam olmalıydı. 

Yüzümden aşağıya süzülen su damlaları vücudumu okşarken başımı iki yana sallayarak gözlerimi araladım. 

Sert sevişiyor olmasının seni ilgilendiren kısmı nedir Mina?

Hiçbir kısmı ilgilendirmiyordu. Ya da pek çok kısmı ilgilendiriyordu. Bilmiyordum. Elimi duşkabinin içindeki bölmede bulunan şampuana uzattım ve saçlarıma sıkarak yerine bıraktım. Ellerim saçlarımda dolaşırken duş almama yardımcı olduğu gece geldi aklımda. Saçlarımda dolaşıp tenime baskı yapan büyük elleri bacaklarımın arasının sızlamasına sebep olmuştu. Akın’da beni etkileyen, kendisine çeken bir yan vardı ve ben bu yanını artık yok sayamıyordum. Çok büyük elleri vardı, avuçiçi yüzümü kaplayabilir, tamamen kapatabilirdi. Sırtı ölçüsüz bir güce sahip olduğunu anlatırcasına genişti. Vücuduna fazlasıyla iyi bakmış gözüküyordu. Duşun altında bu adamı düşünüyor olmamın sağlıklı hiçbir yanı yoktu fakat kendimi durduramıyordum.

Saçlarımdaki şampuanı duruladığımda derin bir nefes alarak elimi duş jelime uzattım. Düşüncelerimin irkilmesine sebep olduğu göğüs uçlarıma duş jelini sürerken derin bir nefes aldım. Etkilenmiştim, yükselmiştim ve bunu yalnızca onu düşünerek yapmıştım. Üzerimi duruladıktan sonra daha fazla duşkabinin içinde durmayarak dışarıya çıktım. Vücudumdan aşağıya süzülen su damlalarını banyodaki havlulardan biriyle kurulayarak üzerime şortumu ve büstiyerimi giydim. Evin içinde iç çamaşırı giymekten hoşlanmazdım. 

Banyodaki aynanın karşısına geçerek duvara monte edilen kurutma makinesini, yerleştirildiği yerden çıkardım ve saçlarımı kurulamak için açtım. Elim saçlarımın arasında dolaşırken aynada gördüğüm bedende gezindi gözlerim. Hafif kilo vermiştim fakat karın kaslarım hâlâ kendisini belli ediyordu. Kalçalarım sıkılığını koruyordu. Yıllarca yaptığım sporun ekmeğini yiyordum. Tenimin solgunlaştığını hissettim. Banyonun kapısının aralandığını kurutma makinesinden çıkan sesten ötürü fark etmemiştim. İçeriye süzülen beden aynadaki yansımamın yanında belirdiğinde aynadan gözlerinin içine baktım. 

Akın gelmişti. Üzerinde beyaz kısa kollu bir tişört ve siyah bir şort vardı. Saçlarını benim aksime kurutmamıştı. Islak saçları alnına düşüyordu. Kirli sakalları nemliydi. Saçlarımı kurulmaya devam ettiğimde bana doğru birkaç adım attı. Aynadan onu izlemeye devam ettim. Tam arkamda durduğunda aynaya yansıyan gözlerinin içine baktım ve duraksadım. 

“Küçük kız,” dedi gözleri gözlerimdeyken. Kaşlarım çatıldı, onu izlemeye devam ettim. Elimdeki makine çalışıyordu fakat elimi hareket ettirmiyordum. Eli elimin üzerine doğru uzanıp elimdeki makineyi eline aldı. 

“Ben yaparım.” Ona karşı çıksam da bakışları buna izin vermeyeceğini belli eder nitelikteydi. Bir eli lavaboya uzandığında onu izledim. Lavabonun üzerindeki organizerden tarağı aldı ve kurutma makinesini saçlarımda gezdirirken diğer eliyle saçlarımı taramaya başladı. Saç diplerime değen tarak irkilmeme sebep olunca, zihnime birkaç dakika önce banyonun içinde düşündüklerim düştü. Bacaklarımı yeniden birbirine bastırma ihtiyacı duysam da buna engel olmayı başardım. 

Tarağı değdirdiği saçlarımı elleriyle düzeltiyor, aynadaki görüntüme bakmadan saçlarımı taramaya devam ediyordu. Kurutma makinesini yerine bırakarak kapattı ve saçlarımı taramaya devam etti. Saçlarımdaki ıslaklık gitmişti fakat hâlâ hafif nemliydi. Yüzüm, dakikalardır saçıma üflenen sıcak havadan ötürü biraz kızarmıştı. Bir eli saçlarımı tararken diğer eli açık olan göbek deliğime doğru uzandı ve belimi kavradı. Gözlerimi aynadan çekerek aşağıya doğru indirdim ve belimi kavrayan büyük ellerine baktım.

“Şimdi,” dedi Akın kulağıma doğru fısıldayarak. “Burada bitirsem bu savaşı, çıksa elim yukarıya doğru.” Göğüslerimden bahsettiğini anlıyordum. Beni kendisine doğru çektiğinde elindeki tarağı da lavaboya bırakmıştı. Artık gözleri tamamen aynadaki yansımadaydı. Kalçalarım tenine değiyordu ve sırtım göğsüyle bir bütün olmuştu. “İstemez misin bunu Mina?” Aynadaki yansımamdan tepkimi ölçüyordu. “İstemez misin burada sabaha kadar benimle olmayı? Vücudunu ezberlememi.”

“Ne değişti?” Sesim fısıldarcasına çıkmıştı. Ne sorduğumun farkında bile değildim fakat devam ettim. “Dünden bugüne ne değişti?”

“Çok şey küçük kız,” dedi Akın kulağıma doğru fısıldarken. “Çok şey ama sen bir adım atmadan dokunmam sana. Yine de biliyorum bunu istediğini.”

“Dokunma.” Yutkundum. Dokunmadan bu haldeyse kasıklarım, dokunduğunda nasıl bir yangın başlatırdık bilmiyordum. 

“Saat geç oldu.” Elini çıplak tenimden çekti. İçimde iç çamaşırlarım yoktu ve kabaran göğüs uçlarım ince büstiyerimden belli oluyordu. Ondan etkilendiğimi gözleriyle görmüştü. “Uyu çünkü yarın uzun bir gün olacak. Uyu çünkü yarın istediğin şeyi yapacağım.”

Sanki onu buna mecbur bırakmışım gibi değil de o bu oyunu oynamayı seçmiş gibi konuşmuştu ve beni bir başıma aynanın karşısında bırakarak banyodan çıktı. Uyu küçük kız. Uyu çünkü yarın bu savaşın gerçek anlamda parçası olacağız. Duyduğumuz bu haz, insani arzular ve yırtıcı yürek yakan arzunun savaşımızdaki yerini bilmiyordum. Ama öğrenecektim. Bacaklarımı birbirine dolayan, nefesimi kesen, göğüs uçlarımı dikleştiren ve ben alaşağı eden bu hisle baş etmeyi öğreneceğim.

***

Kelimeler nankördür, size yalanlar söyler. Bir gün eviniz yaptığınız bir isim gün gelir düşmanınız olur. Kalbinizde sakladığınız hazine bir çöp yığınına dönüşür. Paslanmış bir demir parçası kadar değersizleşir, yok olur. Kelimeler büyülüdür, sizi en savunmasız anınızda yakalar, kendisine çeker. İnandırır. Ve yarı yolda bırakır. Çünkü kelimeler herkese aittir ve keskindir. Bugün kendinize sakladığınız, yarın bir başkasının dilindedir. Acıtır, yalnız hissettirir. Bu hisle baş etmeyi öğrenemezseniz tüketir, öldürür.

Bu yüzden kelimelere olan güvenimi yıllar önce kaybetmiştim. Söylenen cümlelerin kalbime ulaşmasını bir şekilde engellemiştim. Zaten böyle bir hayatın içinde hiç kimsenin de gerçek anlamda kalbime ulaşma çabası olmamıştı. Hiç sevgilim olmamıştı, hiçbir adamla ya da insanla aynı yolda yürümeyi hayal etmemiştim. Kimse için yükselmemiştim. Kimseyi bir banyo köşesinde, üzerimden aşağıya soğuk su akarken zihnimde tutmamıştım. Çünkü kelimeler zehirlidir ve sana ne hissettireceklerini bilemezsin. Aşk tutkudan beslenir ve bugün seviştiğin o beden yarın can evin olur. Savaşın ortasındayken bir de aşkı düşünemezdim. Böyle bir kaosun ortasında kimseyle sevişemezdim. Ya da kaos tutkuyu beslerdi. Belki de savaşın ortasında sevişmek her zamandakinden daha ihtiraslı, daha derin olurdu. Bilemezdim. 

Değişen düşüncelerim bana meydan okurken geçmişime tutunmaya çalıştım. Hayatımda bir erkeğe yer yoktu. Hayatımda bir insana yer yoktu. Bu tek gecelik bir ilişki olsa bile yoktu. Bedenim ve ruhum yalnızca savaşmak için yaratılmıştı, ben de bu amaç uğruna emin adımlarla yürümeye devam ediyor olmalıydım.

Öyle olması gerekiyordu. Fakat artık olacak mıydı, o kadar da emin değildim. 

Üzerinde uzandığım beyaz çarşaftan ayrılırken bacaklarımın uyuştuğunu hissetmiştim. Rüyalar görmüştüm. Daha önce görmediğim kadar derin, anlamlı rüyalar görmüştüm ve göğsümün göğüskafesimi delmek istercesine hızla attığını hissediyordum. Saat kaçtı, emin değildim fakat öğle saatlerini geçtiğimizi tahmin edebiliyordum. Telefonuma uzanmadan dolabıma doğru yürüdüm. Gece için giyecek bir kıyafetim olduğuna bile emin değildim. Derin bir nefes alarak banyoya doğru ilerledim. Lavabonun önüne geçerek suyu açtım ve yüzüme soğuk suyu çarparken aynadaki yansımama baktım. 

Gözümün önüne dün gece bir hayal gibi arkamda beliren bedeni geldi. Karnımda ellerini hissettim. O iç gıdıklanmasını yaşadım. Etkilenmiştim. Kabullenmesi zordu fakat fazlasıyla etkilenmiştim ve belki de bu yıllardır kaçıyor olmamdan ileriye geliyordu.

Suyu kapatarak yanımdaki havluyla yüzümü kuruladım ve daha fazla düşünmek istemeyerek banyodan ayrıldım. Yavaş adımlarla odamdan çıkarak aşağıya doğru ilerledim ve merdivenlerden aşağıya doğru baktım. Salonda hiç kimse yoktu. Olsaydı onları görebilirdim. Etrafta olup bitene aldırmadan merdivenler inmeye devam ettim. Mutfağın nerede olduğundan emin değildim fakat evin üst katları yalnızca oda ve yemek katı olarak tasarlandığı için salonun olduğu katta olduğunu düşünüyordum. Giriş katına indiğimde salonun yanında kalan kapıdan içeriye girdim. Tahmin ettiğim gibi mutfak bu alandaydı. Buzdolabına doğru ilerleyerek dolabın içinden kendime kaşar peyniri, domates ve salatalık çıkardım. Ardından masanın üzerindeki ekmek sepetinden ekmek alarak çekmeceleri karıştırdım, ekmek bıçağını alarak kendime büyük bir dilim kestim. Çıkardığım malzemeleri ekmeğin içine yerleştirdikten sonra masanın üzerindekileri toparlamadan mutfaktan ayrıldım. Yalnızca açlığımı bastıracak olması yeterliydi. Zaten çok fazla yemek tüketen birideğildim.

Elimdeki sandviçle salona geçerek koltuğa oturup bacaklarımı önümdeki sehpaya uzattım ve koltuğun üzerindeki kumandayı alarak öndeki büyük televizyonu açtım. Televizyonda kanallar yoktu fakat internete bağlanmıştı ve neredeyse bütün özel uygulamalar içine yüklenmişti. Klip izleyerek müzik dinleyebileceğim bir uygulamaya giriş yaparak kumandayı yanıma bıraktım. Sandviçimi ısırırken gözlerim ekranda dolaştı. Dizi ve film kesitlerinden yapılan klipleri seviyordum.

Merdivenlerden gelen ses birinin aşağıya iniyor olduğunu anlamama yetmişti fakat başımı çevirip bakmamıştım. Zaten ortadaki boşluktan burada olduğumu görmüş olmalıydı. Birkaç saniye sonra adım sesleri daha da yaklaştı ve Poyraz’ın sesini işittim. “Erkencisin baya.” Benimle dalga geçtiğinin farkındaydım. Uyandığımda neredeyse gün sonuna yaklaşmıştık. 

“Öyleyimdir,” dedim sandviçim son parçasını yerken. Yanıma geçerek oturduğunda gözleri televizyon ekranındaki klibe kaydı, ardından yeniden bana döndü.

“Söyleseydin yemek hazırlarlardı.”

“İndiğimde kimse yoktu ama zaten çok yemek yiyen biri değilim,” dedim ona bakarak. “İstemem yani.”

“Sen Akın’ın yemeklerinden yesen…” Poyraz parmak uçlarını birleştirerek elini salladı. “Bambaşka bir mevzu.” Hafifçe güldüm. 

“Yemiştim,” dedim ilk gün yaptığı kuru fasulyeyi hatırlayarak.

“Ne ara?” 

“Kuru fasulye yapmıştı. Beni evine götürdüğü ilk gece.”

“Hay amına koyayım,” dedi Poyraz bir şey hatırlamış gibi. “Sen o gece Ares’i odaya kilitlemiştin değil mi? Ben o ite iş verilmemesi gerektiğini belirttim ama dinleyen kim.” 

“Sen de bir açıldın tam açıldın Poyraz,” dedim çok konuşuyor olmasından bahsederek. “Akademide ağzından cımbızla laf alıyordum. Karizman yerle bir oldu şahsen.”

Tek kaşını kaldırarak ciddi bir ifadeyle bana baktı. Yüzü eski monoton haline döndüğünde kaşlarımı çattım. “İstediğin an buzdağına döneriz yeğenim,” dedi benimle dalga geçerek. “Şaka bir yana, savaş başkadır, hayat başka. Hayatıma hoş geldin ama inan savaşımda yer almak istemezsin.” Tahmin edebiliyordum. İyi bir komutan olmasa Akın onu bu kadar yakınında tutacak bir adam değildi. 

“Tahmin edebiliyorum,” diye mırıldandığımda konuyu değiştirdi. 

“O beyni yarımı nasıl kapattın odaya? Biz o salağa zaten kaçmanı söylemiştik ama biz söylemesek bile sen kaçacakmışsın, amına koyayım.”

“Kumar oynadım,” dedim doğruyu söyleyerek. “Yoksa fena değildi. Kaçamazdım yani, sadece şanslıydım. Amatör değildi.” 

“Amatör olanın akademide yeri ne zaten?” O sırada içeriye Akın girdi. Bakışları Poyraz’ın ve benim üzerimizde gezindi. 

“Hazırlan,” dedi bana bakarak ve ekledi. “Sen de Poyraz. Bu geceye birlikte katılıyoruz.”

“Üçüncü davetiye?” dedi Poyraz ona dönerek. 

“Yok, kapıda olacaksın ama gerektiğinde müdahale edersin.” Poyraz başıyla onayladığında oturduğum yerden kalkarak Akın’a doğru yürüdüm. Üzerinde siyah bir eşofman ve siyah kısa kollu tişört vardı. Şaşırmamıştım çünkü genellikle siyah giyiniyordu. 

“Plan yaptın mı?” dedim ona doğru yönelerek. Dün yaşanılanlardan sonra onunla konuşurken daha gergin hissediyordum. İstemsizce birkaç adım geride durmak istiyordum, sanki yanımızda bulunan herhangi bir kişi yaşanılanları anlayacakmış gibi geliyordu. Bundan neden çekindiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. İstediğim kişiyle sevişirdim. Fakat yine de arasına sızdığımı iddia ettiğim akademide öldürmek istediğim adamın oğluyla yatmak çok da hoş değil gibiydi. 

Siz yatmadınız ki Mina, dedi iç sesim. Biz hiçbir şey yaşamadık ki. Fakat aynı zamanda çok şey yaşamıştık.

“Bir plana ihtiyacım yok,” dedi Akın bana bakarak. “O benim piyonum, istediğim zaman harcarım.” Kaşlarımı kaldırdım. 

“Şah oyunu yönetmez Akın,” dedim ona karşı çıkarak. Güldüğünü gördüm fakat bir cevap vermedi. Poyraz koltukta oturmaya devam ediyordu. 

“Hazırlan Efsun,” dedi Poyraz Akın’ın söylediğini tekrarlayarak. “Çıkacağız bir saate, ayarladım adamları.” Fazla özenmeyecektim, yalnızca siyah mini elbiselerimden birini giyecek, saçlarımı dalgalandırarak, hafif bir makyaj yapacaktım. Ayağıma dolgu topuk giymeyi düşünüyordum, bu olası bir durumda rahat hareket etmemi sağlardı. 

Safkan’a güvenilmiyordu. Bunu Çırağan Sarayı’na gittiğimiz gece bizzat yaşayarak öğrenmiştim. “Silahım olacak içeride,” dedim ve onlara bir cevap hakkı tanımadan merdivenlere yönelerek odama çıktım. 

Üzerimi değiştirerek hazırlanmam yaklaşık kırk dakikamı almıştı. Oldukça şık gözüküyordum ve abartılı değildim. Bu gece de bakışların üzerimde olacağını biliyordum. Bu yüzden üç yüz seksen yazan dövmemi kapatıcıyla kapatmıştım. Üzerimde göğüs dekolteli siyah mini bir elbise vardı. Elbisenin ön kısmı iki taraftan çapraz gelerek birleşiyordu. Yüzümde hafif bir makyaj vardı fakat dudaklarımın öne çıkması için kırmızı rujumu sürmüştüm. Ayaklarıma dolgu topuk ayakkabılar giymiştim. Üzerime siyah kürkümü alarak odadan çıktım ve merdivenlere doğru ilerledim. Topuklu ayakkabılarımın sesi boş zeminde yankılanırken Akın’ın hazırlanıp çoktan aşağıya indiğini biliyordum, salonda takım elbisesiyle ayakta dikildiğini görebiliyordum. 

Ayakkabılarımın çıkardığı ses boş evin içinde yankılanırken Akın’ın bakışları merdivenlere doğru döndü. Yukarıya doğru kaldığı gözleri beni bulduğunda kaşlarının havalandığını gördüm. Yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. Kolundaki saate çevirdi bakışlarını ve ardından yeniden bana baktı. 

Çok karizmatik gözüküyordu. 

Merdivenleri birer birer inerken Poyraz’ın salonda olmadığını fark ettim. Akın’ın tam önünde durdum ve onu süzdüm. Takımının içine klasik, beyaz bir gömlek giymişti. Kolundaki gri saat uzaktan bile parıldıyordu. Saçlarını özenle taramıştı. Kalın dudakları aralandı. “Leydim,” dedi iç çekercesine. “Bu gece sizin için savaşıyoruz.” Kolunu bana doğru uzattığında ona bir tepki vermedim. Sevgilimmiş gibi davranıyordu. Sanki bir savaşın değil de romantik bir dram filminin içindeydik ve o benim sonsuza kadar bağlı kalacağım başroldü. Kolunu hafifçe tuttum ve birlikte kapıya doğru ilerledik. 

“Tek kurşun,” dedim adımlarımı kesmeden. “Bu gece benim için tek kurşun eksilecek silahından.”

Derin bir nefes aldı fakat bana cevap vermedi. Öyle sakin, öyle sıradan davranıyordu ki bu durum beni tedirgin ediyordu. Dışarıya çıktığımızda soğuk hava çıplak bacaklarımı sararak bedenimde dolaştı. Akın beni yönlendirerek önümüzdeki arabaya doğru götürdüğünde arabasını inceledim. Daha önce bindiğim araba değildi. Yine siyah bir Mercedes’ti fakat modeli farklıydı. Akın benim tarafıma doğru ilerleyerek kapımı açtığında ona şaşkınlıkla bakarak ön koltuğa oturdum. Kapıyı kapatarak şoför koltuğuna geçti. Kemerimi bağlarken Akın arabayı çalıştırmıştı.

“Ne yapacağız içeride?” dedim gözlerimi yoldan ayırmadan. Açılan bahçe kapısından ayrıldığımızda bana cevap verdi. 

“Sen keyfine bak, eğlen. Bugün işler bende.” Arkamızdan gelen arabalar muhtemelen korumalarına ve Poyraz’a aitti. 

“Sarhoş olursam zor toparlarsın beni,” dedim onunla dalga geçerek. Sarhoş halim gerçekten de çekilmiyordu fakat böyle bir gecede sarhoş olmazdım. 

“Toparlarım.” Bakışlarını kısa bir süreliğine bana çevirdi. 

“Beni tedirgin ediyorsun,” diye itiraf ettim.

“Neden?”

“Benimle flört etmeye çalışıyorsun ve bir gündür hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun.”

Derin bir nefes aldı ve hafifçe güldü. “Seninle flört etmem seni tedirgin etmiyor, heyecanlandırıyor bence Mina,” diye mırıldandı tavrını devam ettirerek. 

“Yalnızca tedirgin ediyor.” Ona karşı çıkmaya devam ettim. 

“Öyleyse bedenin bana yalan söyledi.” Dün akşam aynanın karşısında verdiğim tepkiyi dile getirdiğinde sustum. İç çamaşırı giymem gerekiyordu. 

“İstediğini yapıyorum,” dedi yeniden söze girerek ve yolu kontrol ederken ekledi. “Bana bir şart koştun ve kabul ettim. Benden bir karşılık istedin ve kabul ettin.”

“İtiraz bile etmedin,” dedim durumun garipliğini ona açarak. 

“Belki benim de canım bir piyon feda etmek istiyordur Mina,” dedi. “Belki de canım bu gece o adamı öldürmek istemiştir.”

“Sen böyle her canının istediğini yapar mısın?”

“Oyun benimse evet,” diye mırıldandı. “Bu oyun benim oyunum ve canım bu gece o kurşunu sıkmak istiyor.”

“Satranç tek kişilik bir oyun değildir,” dedim ona varlığımı hatırlatarak. Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. 

“Satranç tam olarak iki kişilik bir oyundur güzelim.” Direksiyonu avuçiçiyle sağa doğru kırdı. “Satranç yönetenin oyunudur, sen iki kişi oynuyor sanırsın ama bir taraf diğerini avuçiçine almış yönetiyordur. Ve beklemediğin bir anda oyunun sahibi olduğunu gösterir.”

“Kimbilir,” diye mırıldandım. “Belki de bu söylediklerinin aksine yalnızca ikimizin oyunudur.”

Araba Sarıyer taraflarında bir yalının girişine yanaştığında kapıdaki güvenlik Akın’ın açtığı camdan içeriye doğru baktı ve Akın’ı gördüğünde gülümseyerek selam verdi. 

“Hoş geldiniz Akın Bey.” Akın başıyla güvenliği onayladı ve siyah filmlerle kaplı olan camı kapatarak açılan bahçe kapısından içeriye girdi. Arabayı yalının önündeki park alanına bırakırken bana doğru döndü.

“Torpidodaki silahı al.” Sözünü dinleyerek torpidonun kapağını açtım ve içerideki silahı elime aldım. 

“Çantanı arkaya mı bıraktın?” dedi başını arka koltuğa çevirerek. Başımla onu onayladığımda arkaya eğilerek çantamı bana uzattı ve verdiği silahı çantamın içine yerleştirdim. 

“Davetiyeler?” diye ona sorup ona baktım. 

“İhtiyacımız yok.” Bir cevap vermedim ve arabanın kapısını onu beklemeden açarak indim. O da arabadan inerek arabanın kapılarını kilitledi ve yanıma doğru gelerek bana yeniden elini uzattı. Uzattığı ele bir süre baksam da elini nazikçe tuttum. 

Bu adamı öldürmek bana bu gece bir kapı açacaktı. Türkiye’deki fuarların başında bu adam vardı. Düzenlediği teknoloji fuarlarında onlarca çocuğun A.S.P. tarafından kaçırılmasına müsaade ediyordu. Bir köle gibi çalıştırılmalarına izin veriyordu. Bu gece, tek kurşun onlarca çocuğun ahını taşıyacaktı. O kurşunu sıkan el bana ait olsun isterdim fakat biliyordum ki bu kendimi bir yangının ortasına atmam demekti. 

Böyle bir adam için, bu kadar basit bir taş için kendimi yakmazdım. 

Evin içine girdiğimizde içerideki yüksek sesli müziğe aldırmadan gözlerim etrafta dolaştı. İçeride onlarca adam ve kadın vardı. Pek çoğu bu oyunun bir parçasıydı. Bu yüzden yüzlerini ezberlemek istedim. Yüzlerini ezberlemek için üstün bir çaba sarf ettim. Bazı genç adamlar vardı fakat bu adamların yalnızca vâris olduğunu tahmin edebiliyordum. Yanlarındaki güzel kızları yalnızca bu davetler için kullanıyor ve belki de sevişerek aldıkları yere bırakıyorlardı. 

“Sevdin mi?” dedi Akın ortamı incelediğimi fark ederek. 

“Banal,” diye mırıldandım. Eğlenceli bir yanını bulamamıştım. Uzun, yuvarlak masalar vardı ve insanlar ellerindeki içecekleri o masalara bırakıyordu. 

“Gel.” Akın’ın beni yönlendirmesiyle masaları birer birer geçip arka taraftaki masalardan birinin önüne yerleştik. Boş olan masanın önünde durduğumuzda yanımızdan geçen garsonu durdurarak bizim için birer içki aldı ve benim için aldığı şarabı önüme bıraktı. 

“Güzel olmuşsun,” dedi elindeki içkiden bir yudum alırken. Diğer eli pantolonunun cebindeydi. 

“Sen de fena sayılmazsın.” Kadehimden birkaç yudum aldım. “Benim için her seferinde şarap seçiyor olman şaşırtıcı,” diye ekledim ardından. Gülümsedi. 

“Şarap seversin çünkü,” dedi kendinden emin bir şekilde. Tek kaşımı kaldırarak ona baktım. 

“Bu çıkarımın sebebi nedir?” 

“Bilmem,” diye mırıldandı. “Belki bir gün öğrenirsin.” 

“Öyle olsun.” Merak ederek sordum. “Sen sevmez misin şarap?”

Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Daha sert seviyorum,” dediğinde bardağımdan bir yudum daha aldım. 

Daha sert seviyorsun. 

Peki. 

Bakışları sağ tarafına doğru döndüğünde sarı saçları ve kirli sakallarıyla yaşına rağmen karizmatik duran o tanıdık yüzü gördük. Aradığımız o adam tam karşımızdaydı. Bu yalının ve planlanan fuarların sahibiydi. Bu oyunun bir parçasıydı. Piyondu fakat oyuna dahildi. Ve benim taş sahibi olan herkese soracak bir hesabım vardı.

“Oyun şimdi başladı,” diye mırıldandığımda Akın’dan bir cık sesi duydum.

“Çok erken konuştun.” Bitirdiği bardağı masanın üzerine bıraktı. “Ben başladı demeden başlamaz.”

Ona cevap vermeme fırsat vermeden beni yalnız bırakıp adama doğru ilerlediğini gördüm. Yüzünü paramparça etmek istiyordum. Cesedini kargalar eşelesin istiyordum. Bütün kötülükleri hak ediyordu. Fatih, Akın’ı görmesiyle gülümseyerek dostça elini Akın’ın omzuna uzattı ve omzuna tuttu. Şahın Akın’da olduğunu biliyor olmalıydı. Hiç kimse Akın’ın Safkan olduğunu bilemezdi ve hiç kimse Yakuza’nın tek vârisini bu şekilde oyuna dahil edeceğini düşünemezdi ama Akın’ın tek başına da bilinen bir adı vardı. 

Çünkü şahın sahibiydi. 

O ölürse oyun biterdi. 

Akın geniş bir şekilde gülümsediğinde elimdeki şarabı yudumlayarak onu izledim. Gülüşü uzaktan ilgi çekici gözüküyordu. Onu hiç tanımıyor olsaydım çok prestijli bir doktor olduğuna inanırdım. Hatta bambaşka şartlar altında tanışmış olsaydık ona kapılabilirdim. Tavırları, konuşma tarzı, kendine has özgüveni onu diğerlerinden birkaç adım önde tutuyordu. Takım elbisesi bedenini sararken fiziğini ön plana çıkartıyordu.

Fatih’le birlikte salonun iki yanında bulunan merdivenlere doğru ilerlediklerinde zamanının geldiğini anlamıştım. Gülümsedim. Elini koyduğu omza, sırtını yasladığı göğse dikkat etmeliydi insan. Etten kemikten sandığı bir beden ceset torbasında yatan cansız bedeninin sebebi olabilirdi. 

Onlar üst kata çıktıktan sonra öylece masada oturdum ve alkol almaya devam ettim. Kanıma karışan alkol gevşememe sebep olurken yaklaşık yarım saat sonra yanımda beliren beden Poyraz’dan başkasına ait değildi. 

“Senin ne işin var burada?” dedim şaşkınlıkla. Bana bir cevap vermedi. Onun da üzerinde takım elbise vardı fakat Akın’ınkiyle aynı tarzda değildi. Onun takımı tamamen siyahtı. 

“Yukarı çıkacağız,” dedi bana dönerek ve ona uyum sağladım. Birlikte diğerlerinin arasından geçerek merdivenlere yöneldiğimizde Akın’ın istediğimi yaptığını anlamıştım.

Hangi oda olduğunu sormama gerek kalmadan Poyraz’ın beni yönlendirmesiyle ilerledim. Aşağıda müzik devam ediyordu. İnsanlar eğleniyor ve tanışıyorlardı. Yıllar sürecek ortaklıkların ilk adımlarını atıyorlardı, bütün bunlar bu adamın verdiği davette ve evinde yaşanıyordu. 

Fakat Fatih Doğan şu an gözlerimin önünde, yatak odasında, kendi yatağında, kalbinden tek kurşunla öldürülmüştü. Karşısında silahı tutan el Akın Mir Safkan’a aitti. 

Bugün, bizim için tek bir kurşun sıkmıştı Akın.

Benim ödemekten kaçtığım bedelleri ona ödetmek için ellerinin arasına dolu bir silah bırakmıştım. 

Onu bu oyuna mecbur bırakmıştım. 

Bakışları önce bana, ardından arkamdaki Poyraz’a döndü. Beyaz yorgana bulaşan kanda dolaştı gözlerim. “Bir sır,” dedi Akın derin bir nefes alarak ve Poyraz bizi yalnız bırakıp odadan çıktı. Kapıyı kapattığında kapının önünde beklediğini anlamıştım. “Tek kurşun, tek nefes.” 

Ona doğru birkaç adım attım. “Bir sır,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Tek kurşun, binlerce çocuk.”

“Kim olduğum bu kadar önemli mi sanıyorsun?” Bana bakmaya devam ediyordu. Kravatını gevşetmiş, gömleğinin önündeki birkaç düğmeyi açmıştı, üzerinde ceketi yoktu. 

“Önemli değil mi?” Tam önünde durdum. “Açık bir hedefsin Safkan,” diye mırıldandım ona soy ismiyle seslenerek. “Sen, Korhanlar, Aden?” Tek kaşımı kaldırdım. Daha ileriye gittiğimi fark ettiğinde bana bir adım attı ve aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdi. 

“Küçük kız.” Eli, açık bıraktığım uzun siyah saçlarıma uzandı. “Bu oyunun sahibi benim.” 

Başımı yatağın üzerinde yatan bedene doğru çevirdim. Ölü bedeni göstererek mırıldandım. “Ama ben yönetiyorum oyunu.”

“Ben istediğini yaptım, sen hamleni yaptın.” Elini saçlarımda gezdirdi. Dün gece taradığı saçlarımda. “Şimdi sıra bende Efsun Mina Öner.” Sesi yorgun çıkıyordu fakat gözleri bir şeytanın gözleri gibi parıldıyordu. 

“Bir sır,” dedi ve beklemeden ekledi. “On Altı.” Duyduklarımla dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Gözlerimdeki korkunun önüne geçmek istedim fakat kalp atışlarım hızlanmıştı bile. “Bir kayıp, bir saklanış. Söylesene, benim bir Safkan oluşum mu daha değerli yoksa senin abin mi?” Korku bütün bedenimi sararken kaskatı kesildim. “Ben mi açık hedef olurum yoksa abin mi?” Gözlerimin içine acımasızca baktı, büyük elleri çenemin ucunu tuttu. Sıkıca kavradı. 

“Bu oyun benim oyunum. Cehennemime hoş geldin. Şimdi yanma sırası bizde.” Ona bir cevap veremedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü korkuyordum. Bir insanı kaybetmekten korkmak, kendi ölümüzden korkmaktan çok daha fazlasıydı. 

“Savaş yeni başladı güzelim ve sen artık benim avcumun içindesin,” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. 

Sustum. 

Kalbim, göğüskafesimin içine sığmazken yalnızca sustum. 

İçinde hissettiğin bu korku,

Çocukken dinlediğin ninniler birer avuntu,

Sus. Kaç. Koru.

Puslu bir gecede.

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu