0 %

BÖLÜM 11

Yazı Boyutu
100%

“KAFES”

Bitti sandığın noktada yeniden başlayan savaş, kaybedeceğine emin olduğun savaştır. 

Nasıl bir hamle yaparsan yap, içine dahil olduğunun farkında bile olmadığın o savaşı kaybedersin. Elinde kalanlarla birlikte kurşun sıktığını zannettiğin anda namlu kalbinin üzerindedir. Hissettiğin kalp atışlarının sebebi korkularındır. Ve bilirsin, savaşları bitiren kayıpların değil korkularındır. Kötü olanlar korkmaz. Kalbinde kötülüğe ait en ufak bir kırıntı taşıyan insanlar korkmaz çünkü korkunu besleyen koruduklarındır. Gerçekten kötü olanlar, savaşı başlatanlar, kendilerine kaybedecek hiçbir şey bırakmaz. Bu yüzden inancını kaybetmek istemesen de bilirsin, savaşları yalnızca gerçekten kötü olanlar kazanır.

Abim derdi ki: Ailenin olmaması bir ceza değil lütuf. Çünkü savaş senden herkesi alır ve kaybedecek hiç kimsesi olmayanlar savaşı kazanır. Küçükken ona inanmak isterdim. Karşıma geçerdi, gözlerimin içine bakardı. 

Hiç kimsen yok,” demesiyle kalbim kırılırdı. 

Peki ya sen?” derdim o kırgınlığı bastırmaya çalışarak. 

Ben hiç yokum Mina,” derdi. “Ben hiç yokum, hiç olmadım.”

Bir ailem olsun isterdim. Küçüktüm, ona tutunmak isterdim ama beni geride bırakırdı. “Gitme,” derdim gözlerinin içine bakarak. O kapı suratıma bir kere daha kapanmasın isterdim ama o giderdi. Ben abimi benden gidişleriyle tanıdım. Ben abimi beni yarı yolda bırakışlarıyla tanıdım. Daha sonra bunun bir terk ediş olmadığını anladım çünkü olmadığını zannettiğim zamanlarda bile onun bir eli benim üzerimdeydi. En yok sandığım zamanda bile benimleydi. Bunu kabullenmem de öğrenmem de zaman aldı. Acıttı. 

Gün sonuna geldiğimizde zihnimde bana, beni kandırmak için kurduğu cümleler gelirdi. Aile lanettir. Bağlar seni dizginler. Savaşacaksan iplerin olmamalı. Kopamayacağın kimse olmamalı. Şimdi On Altı. Verdiğin bütün öğütlere ve beni terk edişlerine rağmen tam karşımdasın. Benimlesin. Sen varken nasıl savaşacağım. Seni korurken nasıl kazanacağım?

Bu soruları ona yönelttiğimde “Ben yokum,” derdi. “Hiç olmadım. Sesimi unut, yüzümü unut ama kokumu unutma. Aradığın ev, göğsündeki hazinede saklı.”

Abim benim evimdi. Çocukluğumdu. İnancımdı. Sevgimdi. Hâlâ iyi kalan tek yanımdı. 

Dışarıya karşı olan ölüm sessizliği benim karşıma geçtiğinde son bulurdu. İnsanlara karşı takındığı mesafeli duruş giderdi. Zaman aldı, can yaktı ama On Altı benim abim olmayı öğrendi. Bense hep onun kardeşiydim. 

Şimdiyse Akın’ın gözlerimin içine bakarak yaptığı hamle benim bütün hayatımı içine alınıyordu. Bu savaşta kaybetmeye göz yumamayacağım tek kişiyi hedef alıyordu. Abimi hedef alıyordu. Eğer hedef tahtasında abim değil de ben olsaydım bir an bile düşünmeden koparırdım ipleri. Fakat şimdi düşünmek zorundaydım. Boyun eğmek zorundaydım. 

“Yapamazsın,” dedim aşağıdan yükselen müzik sesine aldırmadan. Bir uğultu gibi aramıza giriyordu. Eli yüzüme doğru uzandı. Büyük elleri yeniden çenemi kavradı ve hafifçe sıktı. Gözlerimi üzerinden ayırmadım. 

“Eşitiz.” Savaşı baştan kaybetmiştim ama direnmekten vazgeçmedim. “Sen Safkan oluşunu saklayacaksın, ben abimi. Aynı noktadayız.”

“Öyle mi?” Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. Nefesi yüzüme değiyordu. “Bence değiliz Mina çünkü Safkan oluşum sikimde bile değil.” Ona bir cevap vermediğimde gülümsedi ve çeneme baskı yapan parmaklarını gevşetti. Bunu fırsat bilerek geriye doğru çekilerek çenemi ellerinden kurtardım. 

“Kimse kurtaramaz seni onların elinden?” Yeniden şansımı denedim. “Hayatını elinden alırlar, kim olduğun seni hiç kimse yapar Akın.”

“Bi’ sikim yapamazlar,” dedi eliyle sakallarını sıvazlarken. Bu hareketi devamlı olarak yapıyordu. Bakışlarım yatağın üzerinde yığılı olan bedene döndü. Onu gerçekten de öldürmüştü.

“Peki,” dedim kabullenerek. “En başından beri her şeyi biliyorsan neden kendi taşını öldürdün? Onu ne uğruna feda ettin?” Zihnimde onlarca senaryo dolaşıyordu. Hiç birinde beni tatmin eden cevapları bulamıyordum. 

“Güzelim,” dedi bana gülümseyerek. “Sana söylemiştim. Belki de canım o adamı öldürmek istiyordur. Belki de savaşı kazanmak için piyonları feda etmem gerekiyordur.”

“Anlamıyorum.” Geriye doğru birkaç adım attım. Sıkışmıştım. Bir kafesin içine hapsedilmiş gibi hissediyordum. Dört yanımda demir parmaklıklar vardı, seçim hakkım yoktu. Konu abimdi.

“Anlayacak hiçbir şey yok.” Sert bir sesle ekledi. “Bundan sonra benimlesin.” Kapıya doğru ilerlemeye başladığında sustum. Kurduğu cümle içimdeki korkuyu beslerken kapıyı açtı ve Poyraz içeriye girdi. Poyraz bana doğru ilerlemeye başladı. 

“Siktirme belanı!” Beni götüreceğini anladığımda ona doğru dönerek gözlerimi devirdim ve ona izin vermeden kapıya doğru ilerledim. Adım atarken Poyraz’ın arkamdan geldiğini biliyordum. Odadaki cesedi öylece bırakacaklardı çünkü onu Akın öldürmüştü. Canının bir önemi yoktu. Bedel ödemek zorunda değildi. O, tam da söylediği gibi bu oyunun sahibiydi. 

Merdivenlerden birer birer inerken müzik sesi daha da yükseldi. İçerideki insanlar eğleniyor, gecenin tadını çıkarıyordu. İçkilerini yudumluyorlardı. Bir şansım olsaydı bu gece bu evi ve içindeki herkesi yok etmek isterdim. Bedenlere çarpmadan çıkışa doğru ilerlemeye çalışırken Akın’ın kapıdan çıktığını gördüm. Beni beklemeden gidiyordu, peşinden geleceğime emindi. Bu bir seçim değil, zaruriyetti. 

Bu hayatta herkesin kaybetmeye gücü yetebilirdi ama benim kaybetmeye gücüm yetmezdi. Onu ardımda bırakamazdım. Onun nefesini kesen kurşun beni kanatırdı. Akın’ın bunu yapmasına izin vermezdim. Kapıdan dışarıya çıktığımda bedenimi saran soğuk kürkümü içeride unuttuğumu bana hatırlatırken soğuğu umursamamaya çalıştım. Akın’a yetişerek arabanın ön koltuğuna oturdum. Kapıyı kapattığım anda daha fazla beklemeyerek arabayı çalıştırdığında gözlerim daha demin ayrıldığım yalının kapısına kaydı. Poyraz’ın dışarıya çıktığını gördüm. 

Akın arabayı ustaca park ettiği yerden çıkardığında bahçe kapısının önündeki korumalar arabanın içine doğru baktı. Bu tarz etkinliklerden erken ayrılamazdınız. İzin vermezlerdi ve şüphelenirlerdi. Akın kendi tarafındaki camı hafifçe indirerek, “Açın kapıyı,” dedi. Kapının önündeki koruma onu ikiletmeden dediğini yaptığında parmak ucuyla camını kapattı ve gaza basarak boş yolda ilerlemeye başladı. Saat gece yarısını geçiyordu, yollar bomboştu ve İstanbul’un üzerinde karabulutlar dolaşıyor gibi hissediyordum. 

“Ne isteyeceksin benden?” dedim ona doğru dönerek. “Bedeli ne olacak?”

“Pek çok şey Mina.” 

“Ne pek çok şey?” Ona sesimi yükselttim. “Ne farkın var diğerlerinden ya? Sen kimsin? Ha sen öğrendin ha başkası, ne fark eder?”

“Ben onu öldürmem,” dedi net bir sesle. “Ben onu sana karşı kullanırım ama diğerleri bunu yapmaz. Sadece seni tüketmek için bile canını alabilirler.”

“Yaparsın,” dedim üstüne giderek. Söylediği cümleler kalbimin paramparça olmasına sebep olmuştu. “Sen de yaparsın Akın. Sana güvenmem, güvenemem.”

“Yapacak olsam inan bana yapardım Efsun,” dedi sert bir sesle. “Şimdi elinde cesedi olurdu. Babam sana alayla gülerdi.” Babam kelimesi tetiklenmeme sebep olurken durdum. Oturduğum yerde kıpırdayarak ona doğru döndüm. 

“Sana güvenmiyorum,” dedim arabayı sürüyor olmasını umursamayarak.

“Doğru karar,” demesiyle elimi yüzüne götürdüm ve bana yaptığı gibi çenesini kavradım. Panik olmamıştı, hâlâ direksiyonu avuçiçiyle çeviriyordu. Bakışları yoldaydı. Tırnaklarımı kirli sakallarına bastırarak tenini kavradığımda yüzünü hafif buruşturduğunu gördüm. 

“Ne yapıyorsun amına koyayım,” dedi şaşkınlıkla. “Ölelim mi istiyorsun?”

“Bana uyar.” Geri adım atmadım. “Seninle bir anlaşma yapacağız Safkan,” diye ekledim ona soy ismiyle hitap ederek. 

Yüzündeki gülümsemeyi gördüm. Direksiyon hâkimiyetini elime almak için parmaklarımı yüzünden çekip direksiyona çevirdiğimde bir eliyle elimi kavrayıp uzaklaştırmaya çalıştı. “Rahat dur!”

“Beni dinleyeceksin.”

“Dinliyorum Mina.” Derin bir nefes aldı. Sabrını zorladığımın farkındaydım fakat geri adım atmadım. Sinirleniyor olması umurumda değildi. 

“Kimse bilmeyecek,” dedim ona bütün zaaflarımı açarak. Benim yumuşak karnım ailemdi. Abimdi. “Her ne sikim istiyorsan yapacağım. Kazanmak mı istiyorsun? Yardım edeceğim ama hiç kimse bilmeyecek. Onun varlığını öğrendikleri andan itibaren beni hiçbir şey durduramaz Akın. Sen bile durduramazsın. Yakarım, yok ederim.” Değerli bir taşımı değil, oyunu kaybediyordum. Abim son noktaydı. Abim benim ruhumun tutunduğu tek daldı. Onu kaybedersem ne oyunun ne de savaşın bir anlamı kalırdı çünkü onunla inancımı da kaybederdim.

Teslim olmuştum. Silahlarımı indirmiştim. Artık savunmasızdım. Tam karşısındaydım, bana istediği her şeyi yapabilecek güce sahipti. 

“Derdim ne seninle ne de abinle.” Arabanın hızını artırdı. “Ama ne kadar korumaya çalışırsan çalış, bu işin içindeyse bir noktada bir seçim yapmak zorunda kalacaksın. İsmini saklayarak, gözlerini kapatarak, fotoğraflarını gizleyerek yapamazsın bunu.”

“Bu konuda bana öğüt verecek son kişi bile değilsin.”

“Haklısın,” dedi anlamlandıramadığım bir kabullenişle. “Ama aynı yollardan geçmiş bir adam olarak söylüyorum. Bir savaşa katıldıysan ölümü kabullenmelisin Mina. Abinin ölme ihtimalini kabullenmelisin.”

“Kabullenmeyeceğim!” Ona karşı çıkarak bağırdım. “Ne aynı yoldan geçtin ya? Sen ne anlarsın kaybetmekten Akın? Sen hiç kimsesiz kaldın mı?” Bakışlarının donuklaştığını gördüm. Araba boş yolda kayarken bize eşlik eden gece bugün kalplerimizin üzerini de örtmüştü. Karanlıkta kalmıştık. Ve bu karanlığa ihtiyacımız vardı.

“Sağ koltuğa umarsızca fırlattığın o dosyada kaybettiklerim açıkça yazıyordu Mina,” dedi. “Aden Korhan.” Bildiğim bir ismi tekrarladı. “Nasıl öldü biliyor musun sen?” Arabayı boş yolda kenara çekerek durdurduğunda sesi yükselmişti. Bana doğru döndü. “Canlı canlı yaktılar bedenini!” Gözleri üzerimde dolaştı. “Küllerini topladım ben o kızın. Sen kayıp ne demek biliyor musun Mina? Benim annem kendisini bu savaş uğruna feda etti. Yalnız kalmak ne demek biliyor musun sen?” Sesi gitgide yükselirken duyduklarıma inanmak istemedim. 

Yalan söylüyordu. Yine… yeniden yalan söylüyordu. Onun gözyaşları bile yalandı, acıları bile yalandı. Ona nasıl güvenecektim? Bana nasıl güvenecekti? İkimiz de yalandan ibarettik. 

“O zaman neden bana aynı boku yapıyorsun it herif?” Ben de onunla birlikte sesimi yükselttiğimde elini sinirle direksiyona vurdu. Korna sesi boş alanda yankılanırken başını iki yana esnetti. Belirginleşen damarlarını görebiliyordum. 

“Boş versene amına koyayım,” dedi kafasını eğerek. “Kime ne anlatıyorum ben. Ne dediysem yapmak zorundasın. Benimlesin. Abin de kayıpların da kimsesizliğin de umurumda değil.” Kalbim cümlelerinin altında kalırken gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım ve sırtımı koltuğa yasladım. Yorulduğumu hissediyordum. Seçimlerimiz bedel ödetirdi. Bir ölüm istemiştim, bir seçim yapmıştım ve şimdi bedelini hayatımdaki en değerli varlıkla sınanarak ödüyordum.

Kelimeleri kalbimi incitirken sessiz kaldım. Canımı yakan kurduğu cümlelerden çok, haklı oluşuydu ve benim kazandığımı zannettiğim bu savaşta kaybediyor oluşumdu. Savunmasızdım. Kapana kısılmıştım. Susmak ve boyun eğmek zorundaydım. Bu gerçekler beni bir gecede yapayalnız, işe yaramaz ve değersiz hissettirmeye yetiyordu. 

Araba tanıdık evin önünde durduğunda geldiğimizi anladım. Ona bakmadan arabadan indim ve Poyraz’ın arabasının çoktan bahçeye park edilmiş olduğunu gördüm. Midemin kasıldığını hissediyordum. Fazla üzüldüğüm gecelerde ağlayamazdım. Gözümden tek bir damla akmazdı ama sabaha kadar midemde ne varsa dışarıya çıkarırdım. Evden içeriye girdiğimde etrafa aldırmadan ayakkabılarımı çıkardım ve salonun ortasında öylece bırakarak mutfağa doğru ilerledim. Midemdeki hissi yok saymaya çalışıyordum. 

Mutfağa girdiğimde içeride hiç kimsenin olmadığını fark ettim. Gözlerim etrafta dolaştı. Akın ardımdan eve girmiş miydi, emin değildim. Dikkat etmemiştim. Dolaba doğru ilerleyerek büyük dolabın kapağını açtım ve içinden cam viskişişesini çıkardım. Gözlerim, karanlığı aydınlatan buzdolabı ışığına kaydı ve gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Hiçbir ışık yanmıyordu. Etraf zifiri karanlıktı. Dolabın kapağını kapatarak mutfaktan ayrıldım ve çıplak ayaklarımla birer birer merdivenleri çıktım. Odamın bulunduğu kata geldiğimde evinin içindeki ölüm sessizliği içimdeki yangını hatırlamama sebep oldu. 

Kapana sıkıştırılmış hissediyordum. İçimde acı vardı ve kurtarmak istediğim o küçük kız artık acıdan besleniyordu. Odamın kapısını açarak içeriye girdiğimde kapıyı ardımdan kapatmadım. Karnımdaki ağrı büyüdü, içimde ince bir sızı dolaşırken boğazıma gelen acı tat banyoya doğru ilerlememe sebep oldu. Elimdeki şişeyi banyonun fayansına bırakarak klozete doğru eğildim. Midem kasılırken ağzımdan dökülen öğürme seslerinin sonucu boşluktu. Kusamıyordum. Yalnızca midem kasılıyor, canım yanıyordu ama kusamıyordum. 

Ağlayamıyordum. Kusamıyordum. Acımı dışarıya atamıyordum. İçimde biriken acı yıllardır beni çürütüyor, yok ediyordu. İzin veriyordum. Ellerimi yasladığım klozetin kenarlarından kaldırdım ve burnumu çekerek başımı iki yana salladım. Lavabonun önüne geçerek soğuk suyu açtım. Avuçiçime doldurduğum soğuk suyu yüzüme çarptıktan sonra elim kapağını açmadığım viski şişesine uzandı. Şişeyi kavrayarak yere çömeldim ve sırtımı banyonun soğuk fayansına yaslayarak derin bir nefes aldım. Yüzüme değen su, makyajımın akmasına sebep olmuştu. Gözlerimden aşağıya süzülen rimelim gözlerimin yanmasına sebep olsa da umursamadım. 

Elim yanımdaki şişenin kapağına gitti. Şişenin kapağını açarak içkiyi başıma diktiğimde gözümden aşağıya süzülen su damlaları ağlıyormuşum gibi hissettiriyordu. Bir damla gözyaşına o kadar ihtiyacım vardı ki o gözyaşı için dünyayı karşıma alabilirdim. Kalbimdeki sızının büyüdüğünü hissettim. Karın ağrım büyüdü, içimdeki yangın büyüdü.

Üzerime kaybın acı gölgesi düşmüştü. İçimde başlayan yangın, savaşı kaybettiğimin bir habercisiydi fakat bu noktada umurumda olan savaş değildi. Kaybedeceğim insandı. Abim, ben küçükken beni kabullenemezdi. Bunun ikimize de zarar vereceğine inanırdı. Çünkü biz ailesiz doğmuştuk. Bizim hiç kimsemiz yoktu ve savaşta kimsesiz olmak kazanmaya giden en büyük adımdı. 

Fakat ne yaparsak yapalım ikimiz de içimizdeki boşlukla savaşamadık. O benim abimdi. Diğer yarımdı. Tek ailemdi. İnancımdı. Onu benden koparıp alamazlardı. 

Şişeyi bir kere daha ağzıma götürdüğümde ağzımdaki acı tat gözlerimi yummama sebep oldu. Ağlamak istiyordum. Sabaha kadar fütursuzca ağlamak istiyordum. Baş edemediğimi hissediyordum. Acı her yerdeydi. Başa çıkamıyordum. Kafamın yavaş yavaş uyuştuğunu hissetsem de şişeyi elimden bırakmadım. Yan tarafımda hissettiğim hareketlilik bakışlarımın sağ yanıma kaymasına sebep olurken kapının pervazına yaslanan bedene göz ucuyla baktım.

Sırtını kapı pervazına yaslamış, bana bakıyordu. Üzerini değiştirmemişti, hâlâ önünde birkaç düğmesi açık olan beyaz gömleğini ve siyah pantolonunu giyiyordu. Gömleğinin üzerindeki kan lekelerini yeni fark etmiştim. Elini bana doğru uzattığında elimdeki şişeyi istediğini anladım. Birkaç yudum daha alarak şişeyi ona uzattığımda o da şişeyi ağzına götürerek kafasına dikti.

“Ne istiyorsun?” Gözlerim tam karşımdaki duşkabine sabitliydi. Gözlerimi olduğu noktadan ayırmadım fakat bana uzattığı şişeyi alarak birkaç yudum daha almaya devam ettim. Başımın uyuştuğunu hissediyordum. 

“Özür dilerim,” dedi beklemediğim bir şekilde. “Ağır konuştum.” Bakışlarımı olduğu noktadan alıp ona doğru çevirdim.

“Önemli değil.” Burnumu çektim. “Kelimelerine bana zarar verebilecekleri kadar değer vermiyorum. Bir düşman nasıl davranırsa öyle davrandın.” 

Yalan söylüyordum. Kelimeleri beni kırmıştı. Ağzından çıkanlar kalbimin sızlamasına sebep olmuştu. 

“Kırıldın Mina.” Elini bana doğru uzattı. “Görmediğimi mi zannediyorsun?” Sesi yorgun ve boğuk geliyordu. Şişeyi ona verdim. Birkaç yudum alarak devam etti. “Ve belki de düşman değilizdir güzelim,” dedi gözlerini üzerimde dolaştırırken. “Belki de en başından beri aynı yerdeyizdir.”

“Oyunlar oynama bana,” dedim söylediklerine anlam veremeyerek. “Yapma bunu, bu gece değil.” Elimdeki şişeden birkaç yudum daha aldım. 

“Çok peşin hükümlüsün ama dikkatsizsin de.” Yüzüme dikkatle baktı. “O arabayı çalıştırıp gideceğini anlayamayacak kadar aptal mı duruyorum? O gece gideceğini biliyordum.” Kaşlarım çatılırken elimdeki şişeden birkaç yudum daha aldım. Başımın döndüğünü, zihnimin uyuştuğunu hissediyordum.

“Neden izin verdin o zaman?” Kelimeleri zihnimde toparlamakta zorluk çekiyordum. Şişe aramızda dolaşmaya devam ediyordu. 

“Çünkü kazandığını zannetmeni istedim. O kadar kendinden emindin ki yaşanılanlara benim izin verdiğimi fark etmedin bile.”

“Aden’e ne yaptılar?” dedim konuyu değiştirerek. Bugün kaybettiklerimle yüzleşmeye mecalim yoktu.

“Yaktılar,” dedi bana yeniden aynı cümleyi kurarak. “Canlı canlı. Hiç acımadan. Ve o senin abinin aksine hiç bu işe bulaşmamıştı. Bu işte hiçbir yeri yoktu.”

“Peki neden?” Gözlerimi ona çevirdim. Bakışlarını duvara sabitlemiş, ayaklarını uzatmıştı. Başı arkasındaki kapıya yaslıydı. Yorgundu. 

“Bedel ödetmek istediler Mina. Bu savaşta senin ödeyeceğin bedelleri sevdiklerin öder.”

“Kimdi o kız?” Bu, içimi kemiren bir başka soruydu. “Sana ödetilen bedelin sebebi neden oydu? Neden hayatındaki yeri bu kadar büyüktü?”

“Bilmem,” diye mırıldandı. “Dostumdu, oyun arkadaşımdı, bazen en yakın arkadaşımdı. Ben sandım ki ona baktığımda, onunla konuştuğumda her şeyi unuturum. Savaş biter. Öyle hayat doluydu ve bu işin dışındaydı ki. Sonra buranın bir cehennem olduğunu öğrendim. Bir kere girdiğinde göğsünün içindekilerle birlikte yanmadan kurtulamıyorsun.”

“Hayır.” Başımı iki yana salladım. Midemin yeniden kasıldığını hissettim. “Hayır, abime bunu yapmalarına izin vermeyeceğim.”

“Ben mi izin verdim yaşanılanlara?” Kaşlarını kaldırdı. “Suçlusu ben miydim her şeyin?” Sustum. Abim vurulsa tek bir kurşunla, ölse gözlerimin önünde. Benim yerime bir bedel ödetilse ona, suçlusu ben mi olurdum? Kabullenmesi için can verdiği kardeşi mi olurdu sonu?

Suskunluğumun kalbindeki acıyı artırdığını yaktığı sigaradan anladım. Bazen kelimeler yetmezdi. 

“Belki de çok uzak noktalarda değilizdir Mina,” dedi sigarasının dumanını içine çekerken. 

“Başım dönüyor,” diye mırıldandım alakasız bir şekilde. “Sen de içtin ama benim başım dönüyor. Başım neden dönüyor?” Hafifçe gülümsediğini işittim. 

“Yavaş git biraz.” Başımı iki yana sallayarak şişeyi kafama diktim.

“Nasıl aynı noktada olabiliriz Akın?” dedim ona cevap vererek. “Sen her neredeysen ben tam karşındayım. Sen karşı taraftasın, hep öyleydin.”

“Bizlerde soy ve din anneden devam eder,” dedi Akın ağzının içinde mırıldanarak. “Benim annem bizden değil. Bunu hiç düşündün mü? Babamın beni nasıl kabullendiğini hiç düşündün mü?”

“Dinden bi’ sikim anlamıyorum,” dedim ona açık konuşarak. “Tek bildiğim din adı altında empoze edilen düşünce sistemleri ve güç gösterisi.” Sigarasını bir kere daha içine çekti. Şişenin dibini görmek üzereydim. 

“Ben hiçbir zaman karşında olmadım ama savaşta kendi askerine de güvenemezsin. Sana güvenemem Mina. Bu bir oyun değil. Yirmi dört yaşındasın ama hayat tecrüben çok az. Hâlâ kavrayamıyorsun ama bu gerçek bir savaş. Dünyanın sonunu getiriyoruz, hep birlikte.”

“Taşın hangi renk Safkan?” dedim elindeki satranç taşından bahsederek. Hepimize bu oyundaki yerimizi belirleyen taşlar dağıtılırdı. Lacivert ve beyaz olan taşlar kim olduğumuzu gösterirdi. Bu savaştaki yerimizi öğretirdi. 

“Lacivert,” diye mırıldandığında gözlerimi kıstım. 

“Yalan söylüyorsun.” 

“Sana söyledim. Ben karşında değilim, hiçbir zaman olmadım ama yanında da değilim. Yanında da olmam. Abine de acımam, sana da acımam. Bu bir savaş ve ben bu savaşı yönetiyorum.” Sözlerinin acımasızlığı şişenin dibindeki son yudumu da ağzımın içine yuvarlamama sebep olurken içimde endişe vardı. Abimi düşünüyordum. Ona gelebilecek olan zararı düşünüyordum. 

Akın’la aynı renk taşlara sahiptik. 

Akın’la aynı taraftaydık. 

Eğer doğru söylüyorsa biz aynı kaleyi koruyorduk. 

“Baban?” Gözlerinin içine baktım. Yalan söylüyordu. Ona inanmıyordum. Gülümsedi ve elini cebine götürdü. Cebindeki beyaz veziri çıkararak parmak uçlarının arasında döndürmeye başladı. Sigarasını iki dudağının arasına sabitlemişti. 

“Ben iki taşın da sahibiyim Mina. Ben iki kalenin de ferdiyim. Kim kazanırsa kazansın benim bir yanım hep kaybolacak ve bir yanım hep zafer bayrakları asacak.”

“Olamaz,” diye mırıldandım. “Bunu yapmana izin vermezler.”

Taşı ikimizin arasına koyarak yere bıraktığında gözlerim parlayan beyaz satranç taşında dolaştı. Bu taş pek çok kapının anahtarıydı. 

“Bu benim savaşım. Ve ben sonucu ne olursa olsun kazanacağım. Sen de abini koruyamazsın. Ne yaparsan yap alırlar elinden, kurtaramazsın. Ama eğer bir şans istiyorsan ben dokunmayacağım abine. Söylediklerimi yaptığın sürece elimi sürmeyeceğim.”

“Neden anlatıyorsun bunları bana?” Ona doğru yaklaştım. Sigarasını bitirmiş ve banyo fayansının üzerine bastırarak söndürmüştü. “Neden şimdi bana kendini böyle açıyorsun?”

“Çünkü artık benim kafesimin içindesin. Ben kimseye güvenmem Mina. İçeriye soktuğun kulaklığın da iletişiminin de farkındaydım. Kameralarla oynadığınızın da öyle. O küçük kızı, ben kendi bedenime bıçak saplamamış olsaydım kaçırabilir miydin sanıyorsun?” Kaşlarımı çattım.

“Bu ne demek?”

“Karnımda bir bıçak vardı. Seni yakalaması gereken ekip benim yanıma geldi ve sen o sırada ortadan kayboldun. Götünü kurtarmasaydım ikiniz birlikte hücrenin içindeydiniz.”

“Benim yaptığımı anlamaları zor olmasa gerek, neden sonrasında hücreye almadılar?” diye sordum ona. Derin bir nefes aldı.

“Askerlerin seni yakalaması başka, bizim tahminimiz başka. Suçüstü yakalanan birini askerlerin gözü önünde cezasız bırakamazsın. Bu onlara suç işleme hakkı verir. Ama istediğinde bir suçu göz ardı edebilirsin, küçük kız umurlarında bile değildi.”

“Teşekkür mü etmeliyim?” dedim ona bakarak. “Kendini bıçaklayarak suçu bana attığın için…” Kaşlarını alayla kaldırdı ve gülümsedi. 

“Etsen fena olmazdı.”

“Alkol istiyorum,” dedim gözlerimin kaymasını umursamadan. 

“Sızacaksın birazdan, hâlâ alkol diyorsun.” 

“Alkol istiyorum.” Ona doğru yaklaşarak başımı bacaklarının üzerine koydum ve sırtüstü yere uzanarak gözlerinin içine baktım. Kısa elbisem kalçalarımın üzerine kadar sıyrılmıştı. Göğüslerim elbisemin ön kısmından dışarıya çıkacak gibiydi.

“Benimle neden flört ediyorsun?” dedim gözlerinin içine bakarken. Gözlerim kayıyordu, göz rengini seçemiyordum. Banyonun soğuk zemininde öylece oturuyorduk. Kulağıma gülüşü geldi. 

“Güzelsin çünkü,” dedi mırıldanarak. “Çok hem de.”

“Yalancı,” dedim kayan sesimle. “Çok daha güzel kızlar tanımışsındır sen.” Bir şey diyeceği sırada elimi kaldırarak dudağının üzerine koydum. “Ama ben de güzelimdir şimdi.” Elimi dudağının üzerinden çektim. Derin bir iç çektiğini işittim. 

“Güzelsindir Mona.” Elim boynuna doğru uzandı.

“Sen de güzelsin ama.” Ne dediğimi bilemiyordum. “Yakışıklısın yani,” diye mırıldandım. 

“Sen sarhoşken biraz içindekileri tutamıyor musun?” Başımı olumsuz anlamda salladım ve işaretparmağımı kaldırdım.

“Hayır,” dedim mızmızlanarak. “Yok öyle bir şey. Ne var güzelsin dediysem, güzel olmasaymışsın sen de.”

Güldüğünü işittim. Biz ne yaşıyorduk? Biz neredeydik? Ben acının içinde kıvranırken nasıl bu konuma gelmiştik? Ellerimi yeniden boynunda dolaştırmaya başladığımda mırıldandı. 

“Yapma Mina,” dedi kısık bir sesle. 

“Neyi?” Parmak uçlarım gömleğinin açık düğmelerinden tenine değerken bacaklarının gerildiğini hissettim. 

“Yapma Mina,” dedi yeniden.

“Hım,” diye mırıldandım. Midemin kasıldığını hissediyordum. Yüzünü bana doğru yaklaştırdığında gözlerim hafifçe aralandı. Gözlerimin önüne düşen kalın, biçimli dudaklarına baktım. “Estetik mi yaptırdın sen?” Ne sorduğumun farkında bile değildim. 

“Ne?” dedi Akın şaşkınlıkla. 

“Çok güzel dudakların.” Kulağıma yeniden gülüşü ulaştı. Çok güzel gülüyordu. 

“Hım,” dedi benim gibi mırıldanarak. “Yaptırdım.”

Büyük ellerini bacaklarının üzerine yasladığım sırtıma geçirerek beni kucağına doğru çekti. Elbisem gitgide daha da açılırken artık kollarının arasındaydım. Kalçalarım bacaklarının üzerindeydi. Sırtım geniş kollarına yaslıydı, yüzümüz aynı hizadaydı. Bir elimi boynuna doğru attım. Gözleri yüzümde dolaştı. 

“Çok mu güzelim?” Gözlerinin içine baktım. Midemin stresten kasıldığını hissediyordum. “Çok güzelsem abime bir şey yapma Akın,” diye mırıldandım gözlerimi kapatırken. “O benim her şeyim. O benim tek ailem. Ona acıma ama bana acı. Ne istersen yaparım. Her ne istersen yaparım, abime dokunma.”

“Dokunmam güzelim,” diye mırıldandı. “Sen benimle kaldıkça ben abine dokunmam da dokundurtmam da.” 

“Bazen iyi biri oluyor gibi oluyorsun.” Kanıma karışan alkol yüzünden kelimelerimi toparlayamıyordum. “Ama sadece oluyor gibi, hiç tam iyi olmuyorsun.” Gülümsedi. Bu gece onu çok kez gülümsetmiştim ama o benim kalbimi kırmıştı. Kalbimin acıdığını hissediyordum. Üzüntüden midem bulanıyordu. Boynumdaki ellerimi tenine bastırdığımda bir küfür mırıldandığını işittim. 

“Siktir… Yapma Mona.” 

Mona kimdi? 

“Neyi yapmasın?” dedim gözlerimi hafifçe aralarken. Doğrudan gözlerinin içine bakıyordum. 

“Mona,” diye mırıldandı ve ekledi. “Ulaşılamaz arzu.”

“Ben buradayım,” dedim neyden bahsettiğini kavrayamayarak. Başım ağrıyordu, midem bulanıyordu. “Ben buradayım. Uzakta değilim ki kimi arıyorsun?” Dudaklarına baktığımda onun da dudaklarıma baktığını gördüm. Kırmızı rujum yüzüme vurduğum su sebebiyle dağılmıştı, biliyordum. Kalçalarımın altındaki his belirginleşirken başını bana doğru eğildi. 

“Sabah kafamı sikeceksin,” dedi başımı bana doğru eğerek. “Ama buna değecek gibi hissediyorum.” Dudaklarını dudaklarımın üzerine kapattığında yıllardır bu anı bekliyormuşum gibi ona uyum sağladım. Üstdudağımı hoyratça kavradı ve çekiştirdi. Dili ağzımın içine girdiğinde başımın döndüğünü hissettim. Ağzımda bıraktığı ekşi tat ısırdığı dudaklarımdan geliyordu. 

Ellerim boynunu kavradı ve onu kendime doğru çektim. Daha da bastırdım. Kalp atışlarını kalbimin üzerinde hissetmek istercesine kendime doğru çektim. Dudağımı çekiştirdiğinde ağzımdan kısık sesli bir inleme döküldü. Beni bırakmadan yere doğru uzattığındaysa başım halının yumuşak dokusuna değdi ve sırtım sert zeminle buluştu. Ağırlığını üzerime vermeden bana doğru yaslandığında nefes alış verişlerimi düzene sokmakta zorlandım. Dili ağzımın içine dolaşırken bütün hâkimiyet ondaydı ve ne yaptığını çok iyi biliyor gibi davranıyordu. 

Yarın sabah yaşanılanların beni pişman edeceğini biliyordum. Kanımda dolaşan alkol zihnimin uyuşmasına, irademin kırılmasına sebep oluyordu ve bacaklarımın üzerinde hissettiğim şişkinlik içimdeki arzuyu besliyordu. Ellerimi boynunda birleştirerek onu kendime doğru daha çok bastırdığımda hafifçe bana sürtündü. Ağzımdan yeni bir inleme döküldü ve bu sefer bir önceki kadar kısık sesli değildi. 

“Bebeğim,” dedi bana ilk kez bu şekilde seslenerek. Dudakları dudaklarımdan birkaç milim ötedeydi ve konuşurken dudakları dudaklarıma değiyordu. “Biraz daha burada, bu şekilde devam edersek seni burada çırılçıplak bırakacağım ve sabah sonuçları hiç iyi olmayacak.”

“Abime dokunma,” dedim söylediklerini tam olarak algılayamayarak. Dudakları benden uzaklaştığında içimdeki o boşluk yeniden baş gösterdi. Beni yeniden öpsün istedim. “Yapma, yaşayamam.” Midemin kasıldığını hissettim. İçimde bitmek tükenemez bir mide bulantısı vardı.

“Uslu bir kız olacaksın.” Derin bir nefes aldı. “Kimseye hiçbir şey olmayacak. Uslu bir kız olacaksın ve söz dinleyeceksin.”

“Akın,” diye mırıldandım içimdeki bulantı çoğaldığında. Bacaklarımın arasının sızladığını hissediyordum. 

“Akın…” Yüz ifademden midemin bulandığını anladığında üzerimden kalkarak beni kucağına aldı ve klozetin yanına götürerek dağınık olan saçlarımı tuttu. 

“Şşş,” diye mırıldandı ben ismini sayıklarken.

“Abim,” dedim ardından mırıldanarak. “O olmadan yaşayamam.” 

Öğürdüğümde kendimi onun elinden kurtarmaya çalıştım. Ağzımın içinden çıkanlar klozetin içine boşalırken kendimi çekmeme izin vermedi. Elleri saçlarımdaydı.

“Şşş,” diye mırıldandı yeniden. “Kus da rahatla.”

“Çok kötüyüm,” diye mırıldandım ve cümlemi tamamlayamadan yeniden öğürdüm. Akın eline aldığı peçeteyi bana uzattığında ağzımı silmeye çalıştım. 

“Çok kötüyüm. Acıyla başa çıkamıyorum. Hayatla savaşamıyorum. Ben artık dayanamıyorum.”

“Sakin ol bebeğim,” dedi eli saçlarımda dolaşırken. “Sakin ol Mona. Kus da rahatla, ağlayamıyorsun bari kus.” Ağlayamıyordum. Strese bağlı mide bulantım vardı ve yalnızca çok üzüldüğümde kusuyordum. Sarhoş olmamla hiçbir alakası yoktu bu mide bulantısının. Savaşamadıklarım beni hasta ediyor, içimi çürütüyordu.

Ellerimi klozetin taşlarına yaslarken mırıldandım. “Bırak beni Akın…” 

“İğrenmiyorum ben,” dedi saçlarımı tutmaya devam ederken. “İyi misin? Duş al istersen.”

“İstemiyorum,” dedim başımı iki yana sallayarak. Peçeteyle ağzımı yeniden sildim ve peçeteyi klozetin içine attım. Akın sifona basarak beni kollarımdan tutup lavabonun önüne getirdi. Suyu açarak yüzümü büyük elleriyle yıkadı. Ayakta duracak gücü kendimde zor buluyordum. Ne vardı bu kadar içecek?

Havluyu alarak yüzümü kuruladı ve beni kucağına alarak banyodan çıkardı. Yatağın yumuşak zeminini hissettiğimde odanın zifiri karanlık olduğunu görebiliyordum. “Uyuma,” dedi bana emir vererek fakat onu dinlemeden yatağa öylece uzandım. Akın’ın dolabımın kapaklarını açtığımı işittim.

Birkaç dakika sonra tenimde hissettiğim büyük ellere rağmen gözlerimi açmadım. İçimde yalnızca külotum vardı. Akın elbisemin fermuarını açarak çıkardığında üzerime kısa kollu bir tişört geçirmişti. Ona izin verdim, ses çıkarmadım. Zaten ses çıkarmaya halim de yoktu. Yorganı açarak beni yorganın içine koyduğunda gözlerimi hafifçe araladım. Üzerindeki gömleği çıkardı ve ardından pantolonunu indirdi. Gözlerimi tam olarak açamayacak kadar yorgun hissediyordum. Yanıma uzanarak yorganı kendi üzerine de örttü ve beni göğsüne doğru çekti. 

Akın Mir Safkan bu gece benim yalnızlığıma eşlik etti. 

Elleri saçlarımı okşadı, uykumun arasında hissettiğim elleri yalnızlık hissimi ve korkumu bastırdı. Hem yaralar hem iyileştirirdi. 

Yatağın içinde dönüp dururken sıcak tenini hissettim. Hissettiğim sıcaklık huzur verirken o huzuru Safkan’dan alıyor oluşum içimdeki korkuyu besliyordu. Fakat biliyordum, bu gece uzun süre sonra ilk kez gerçekten huzuru hissederek uyuyordum. Elim gece boyunca teninde dolaştı. Yatağın içinde dönüp durdum. Ona temas etmek, varlığını hissetmek için yer aradım. Sabah olduğunda bütün bunları hatırlamamayı diledim çünkü hatırlarsam hissettirdiklerinin bana açacağı savaştan korktum. 

Akın Mir Safkan. 

Yaramın sahibi, yaramın merhemi.

O içimde sakladığım ve baş edemediğim arafın kendisi.

Küçük kızım, bu gece yatağının altında sakladığın canavarlar onun göğsünün altında can verdi. 

***

Başımın içindeki ince sızı dün gece ardını düşünmeden kafama diktiğim şişenin getirisiydi. Başımın ağrıdan uyuştuğunu hissediyordum. Gözlerimi aralamaya mecalim yoktu. Elim yatağın içinde dolaştı, telefonumu aradım fakat bulamadım. Zihnime yavaş yavaş düşen anlar gözlerimin hafifçe aralanmasına sebep oldu. Üzerimde dün gece Akın’ın giydirdiği tişört vardı. Altımda ise yalnızca siyah külotum vardı. Elbisenin içine sutyen giymemiştim. Akın’ın odada olmadığını fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Dün gece ne yaşanmıştı?

Yaşanılanları hatırlıyordum fakat hatırlamak istemiyordum. Dudaklarımı ağzının içine alırken bıraktığım kısık sesli inlemeleri unutmak istiyordum. Saçlarımı kaldırdığı anı ve benim midemi klozete bıraktığım anı hatırlamak istemiyordum. Bana yalanlar söylediği, beni yalanlarıyla avuttuğu anları unutmak istiyordum.

Dün gece yaşanmamış olmalıydı fakat kalbimin içindeki sızı bunun tam tersini söylüyordu. Bana iyi hissettirmişti. Korkularımı kollarının arasına almış, boğmuştu. Gözlerimi odada dolaştırdığımda yatağın yanındaki komidinin üzerine bırakılan siyah sigara paketini gördüm. Akın’ın çakmağı da paketin hemen yanındaydı. Sigarası fazlasıyla ağırdı ama burada kendi sigaramı bulamadığım için onun sigarasını kullanıyordum. 

Paketin içinden çıkardığım siyah sigara dalını elime alarak yataktan kalktım ve boydan camın önüne geçerek camı araladım. Eline aldığım çakmakla sigarayı tutuştururken bakışlarım ormanlık alanda gezindi. İçeriye sızan rüzgâr bacaklarımın üşümesine sebep olmuştu.

On Altı, bu işe dahil olduğunda ona karşı çıkmıştım ama biz tanışmadan önce en az benim kadar buraya sürüklenmişti. Ona abi demem yasaktı. İsmini bilmem yasaktı. Kim olduğunu hatırlamam yasaktı. Eğer yaşamasını istiyorsam, bu savaşta göğsüme doğrultulan bir silah olmasından kaçmak istiyorsam boyun eğmek zorundaydım. 

Bu yüzden eğer bir şansım olsaydı baştan başlamak isterdim. Abimle küçük bir dairede her şeyden habersiz yaşıyor olmak isterdim. Elimdeki sigaranın sonuna geldiğimde camın önündeki demirliklere bastırarak söndürdüm ve izmariti mermerin üzerine bıraktım. Soğuk biraz olsun kendime gelmeme sebep olmuştu fakat hâlâ bir kahveye ihtiyacım vardı. Dolabı açarak içinden kumaş şortlarımdan birini ve büstiyerimi aldım. Ardından banyoya doğru ilerledim. Zihnimde canlanan anıları düşünmemek için dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Yerde viski şişesi vardı. Dibini gördüğüm şişe, öylece yere devrilmişti. Klozetin kapağı açıktı fakat içi temizdi. Akın sifona basmış olmalıydı çünkü o an bunu akıl edebilecek durumda değildim. Daha fazla beklemeden duşkabinin içine girerek ılık suyla duş aldım.

Duştan çıkınca biraz daha gevşemiş ve rahatlamış hissediyordum. Alkolün en kötü yanı ertesi sabaha uyanması ve bu ağrıyı çekmesiydi. Odadan çıkarak merdivenleri hızlı adımlarla indim ve mutfağa geçtiğimde karşıma çıkan kıza seslenerek mırıldandım. 

“Zahmet olmayacaksa bana buzlu americano getirebilir misin?”

“Tabii Efsun Hanım.” Başıyla beni onayladığında mutfaktan ayrılarak salona geçtim ve geçen gün Poyraz’la oturduğumuz koltuğa geçip uzandım. Sırtımı koltuğun koluna yaslamıştım. Elimdeki telefonu açarak sosyal medya hesaplarıma girdim. Hesaplar kendi adıma değildi. Yalnızca Türkiye gündemini kontrol etmek için kullanıyordum. Bir profil fotoğrafım bile yoktu. Birkaç dakika önce seslendiğim kız kahvemi önüme bıraktığında içeriye onunla birlikte Akın’ın da girdiğini gördüm. Başımdaki ağrı artarken karnımın kasıldığını hissettim. Onu görmek bana yaşanılanları hatırlatıyordu. 

“Günaydın,” diye mırıldandığında yüzüne bakmadım. Konuyu açıp açmayacağından emin değildim.

“Günaydın,” dedikten sonra kahvemi elime alarak birkaç yudum aldım. Yanıma gelip oturduğunda sesimi çıkarmadım. 

“Ağrı kesici var evde,” dedi kısık sesle. “Zor ayıltır o seni. Kahven bitince ilaç al.”

“Olur,” diye mırıldandım. Ayağımla yerde ritim tutuyordum çünkü stresli hissediyordum. Dün gece yaşanmaması gereken anlar yaşanmıştı ve bu yalnızca aramızdaki çekimle ilgili değildi. Kapatıldığım kafeste ona içimi açmıştım. Bana kendisini anlatmıştı. Yalan ya da doğru anılar vardı zihnimde. Hiçbiri yaşanmamış olmalıydı. 

“Ben…” dediğimde benimle aynı anda konuştu.

“Sabah…”

“Sen devam et.” Ne diyeceğini merak ediyordum.

“Spor yapmaya indim,” diye açıkladığında kaşlarım çatıldı.

“Anladım,” dedim kısa keserek. Aramızda garip bir gerginlik vardı. Aynı kız içeriye girerek Akın’a kahve bıraktığında bana ağrı kesici de getirmişti.

“Sesinizi duydum Akın Bey,” dedi durumu açıklayarak. 

Bakışlarımı ona kaldırarak gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Başıyla selam verdikten sonra odadan ayrıldı. “Ne yapacağız,” diye mırıldandım elimdeki kahveyi içerken. “Ne isteyeceksin benden?”

“Zaman gösterecek,” dedi Akın kahvesinden içerken. Benim aksime Türk kahvesi içiyordu ve tahminime göre şekersizdi. “Ama zorlanacaksın. Sınırlarını kaldırmak zorunda kalacaksın.”

“Dün izin vermeyeceğim dedin Akın.” Yüzünde ufak bir tebessüm gördüm. Herkese bu kadar çok gülüyor muydu yoksa bütün gülümsemeleri bana mıydı?

“Sen her verilen söze inanır mısın böyle?” dediğinde hazırlıksız yakalandım. 

İnanmam. Ben hiçbir cümleyi sahiplenmem. Kelimeleri evim yapmam. Ama sen… Ama sen öyle içten söyledin ki içimde bir parça güvendi kelimelere. Yine de öğretirim o parçaya kelimelerini yüreğime sokmamam gerektiğini. Becerebilirsem eğer söz geçirmeyi kendime.

“Anlaşma yaptık Akın.” 

Başını sallayarak beni onayladı. “Yaptık.” Kahvesini içmeye devam etti. “Herhangi bir hamlede bulunmayacağım. Ama sözümü dinleyeceksin. Her ne istersem yapmaya hazır mısın?”

“Zorundayım,” diye mırıldandım. “Yaparım.”

“Önce aklındaki intikamı sil,” dedi kesin bir dille. “Unut hesap sormayı. Soracağın tek hesap benim hesabım artık. Alacağın tek intikam benim intikamım. Eğer abini koruyacaksan attığın her adımı benim için atacaksın.”

“Benim yolumun sana zararı ne?” Gözlerinin içine baktım. “Her ne olursa olsun bir yanım kaybedecek dedin, iki taşım var dedin. Birini her türlü kaybedeceksen eğer, kaybettiğin parça benim olduğum taraf olmasa ne olur Akın?”

“Belki o yanımı kaybetmek istemiyorumdur Mina. Bu benim oyunum ve sen dahil olmayı kabul ettin. İstediğin an çekip gidebilirsin, hiçbir şey yapmayacağım. Ama kapıyı kapattığında artık karşında benim olduğumu, ensende ölümü taşıdığını hiç unutmayacaksın.”

“Tamam.” Derin bir nefes aldım. “Fazlasını istemiyorum, tamam ama ne istiyorsun? Öylece burada oturacak mıyız?”

“Önce bir adamı ortadan kaldıracağız,” diye mırıldandı. “Ama hisselerinin benim üzerime geçmesi gerek. Bunun için bana yardım edeceksin.”

“Neden?” Kaşlarımı çattım. “Servetine servet mi katacaksın?”

“Öyle yapacağım Efsun?” dedi sorarcasına tek kaşını kaldırarak. “Bir problem mi var? Keyfim bütün ülkeyi satın almak istiyor ve ben de satın alacağım.”

“Tamam. Nasıl yapacağımızı, ne yapacağımızı anlat.”

“Çıkmam gerekiyor,” diye mırıldandı kolundaki saate bakarak. “Poyraz’la konuşursun. Odası seninle aynı katta, beyaz kapılı oda.” Ayağa kalktığında ben de kalktım. Arkasını dönmek üzereydi ki ona seslendim. 

“Akın…”

“Hım,” dedi bakışlarını bana çevirirken. 

“Dün gece çok sarhoştum,” diye mırıldandım. “Başka bir şey düşün istemem. Kötüydüm sadece.”

“Ne düşünmeliyim ki?” Bakışlarını üzerimde gezdirdi. “Benden etkilendiğinin hep farkındaydım, fazlasını da mı hissediyorsun yoksa?” 

Kaşlarım çatıldı. Ne demek istiyordu?

“Ne fazlası?” Ona doğru yürüdüm. “Siktir git ya.” Yanından geçerek merdivenlere doğru ilerledim. Hizmetlinin getirdiği ilacı masada bırakmıştım. 

“Sabır,” diye mırıldandığını işittim. “Sabır.”

“Asıl sana sabır,” dedim merdivenlerden çıkarken. “İnsan gibi konuşsan ölürsün.” Bana cevap vermeden çıkışa doğru ilerlediğinde onun evden çıkmasını beklemeden hızlı adımlarla üst kata çıktım ve bahsettiği kapının önüne gelerek kapıyı tıklattım. 

İçeriden ses gelmediğinde kapıyı hafifçe araladım. Poyraz’ın kulağında kulaklıkları vardı. Üzerinde tişörtü yoktu fakat altında eşofman vardı. “Müsait misin?” dedim elimi sallayarak. Eli kulaklıklarına uzandı ve kulaklıklarını çıkararak bana doğru döndü. 

“Bir şey mi oldu?”

“Yok.” Dün gece onunla da aramıza bir mesafe koymuş gibi hissediyordum. Abimden haberi var mıydı? Onlara nasıl güvenecektim?

“Akın mı gönderdi?” Yeniden açık bıraktığım kapıya baktı. Başımla onu onayladığımda, “Gelsene,” diye beni içeri davet etti. Aramızdaki gerginliği o da sezmiş olmalıydı. 

Odasındaki masaya doğru ilerleyerek masanın üzerindeki dosyayı eline aldı ve yanıma doğru geldi. O dosyayı alırken ben yatağına oturmuştum. 

“Kafamı sikme sakın Efsun.” Elindeki belgeyi bana uzattı. Ne demek istediğini anlamadan uzattığı belgeyi elime aldım. 

“Bi’ bok anlamıyorum sizden,” dedim derin bir nefes alarak. 

“Sabahları başım ağrıyor,” diye açıkladığında ona cevap vermeden sayfaları çevirdim. “Adam bu.” Sayfayı okuduğumda neden soru sormamı istemediğini anladım.

Hisselerini Akın’ın üzerine geçirip öldüreceğimiz adam Ekin Korhan’dı. 

Poyraz Korhan’ın öz babasıydı.

“Bu amına koyduğumun ailesinde ne dönüyor?” dedim şaşkınlıkla. Poyraz bana cevap vermediğinde üstelemedim.

Poyraz, neden babasının öldürülmesine göz yumuyor ve hatta yardım ediyordu? Gözlerim dosyada yazanlarda dolaşırken bu işe ne kadar dahil olmadığımı anlıyordum.

Akın ve ben bu işin iki uç noktasındaydık. Bana neye bulaştığın hakkında hiçbir fikrin yok derken ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Sandığımın aksine yaşanılanlar sadece gelecekten ibaret değildi.

Akın Mir Safkan’ın soracak bir hesabı vardı.

Yakmak, yıkmak istediği bir geçmişi vardı ve o geçmiş Korhanlardan geçiyordu.

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu