0 %

BÖLÜM 12

Yazı Boyutu
100%

Gördüklerin yerine hissettiklerine inanmaya başladığında göğsünden sana ait bir parça kopar. Bir hastalık gibi vücuduna yayılan ince sızıları başta görmezsin, duymazsın, hissetmezsin. Ama yıllar ve zaman, içinden kopan parçanın bedelini yavaş yavaş çeker alır senden. Fark etmezsin. 

Göğüskafesin daralır. Durduramazsın. Yıkımlar başlar, yeniden başlayamazsın. Geriye dönüp bakmak için çok geç, yola devam etmek içinse çok geridesindir. Kaybedersin. Önce kendini, sonra hislerini. Senden kopan parça bir gün yeniden, sanki hiç oraya ait değilmiş gibi göğüskafesine saplanıp seni öldürene kadar devam etmeye çalışırsın.

İnsanın göğüskafesinde sakladığı hazine ailesidir çünkü hiç kimseyi onlardan çok sevemezsin. Hayatına kim girerse girsin sana onların verdiği sonsuz sevgiyi veremezler fakat yine de bilirdin. Bazı çocuklar ilk annelerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. İlk onları söküp atmak isterler kalplerinden. Bir gün o parçanın göğüskafesine saplanıp onları öldüreceğini bile bile ayrılmaya çalışırlar.

Bazı çocukları anneleri öldürür. Annelerinin göz yumdukları öldürür. Annelerinin gözyaşları öldürür. 

Doğumlar ve ölümler. 

Başlangıçlar ve sonlar.

Anneler ve doğumlar.

Anneler ve ölümler.

Dilimin ucunda birkaç kelime. Zihnimin içinde bir fırtına. Seni en iyi ben anlarım çünkü acının ne olduğunu en iyi ben bilirim. Zihnindeki fırtınadan kurtulamamanın ne hissettirdiğini anlarım. Gözlerini kapattığında yüzleştiğin karanlığın artık kötü hissettirmeyecek kadar içine işlemiş olmasını anlarım. 

Bir insan nasıl vazgeçer ailesinden? Ellerimizin arasındaki kâğıt bana Poyraz’ın babasının ölüm emrini verirken Poyraz’ın gözlerinde hiçbir duygu yakalayamadım. Üzülmedi, şaşırmadı, sorgulamadı. Yalnızca kabullendi. Bir evlat nasıl kabullenir babasının ölümünü?

Onları bu konuma getiren, bu savaşa sürükleyen neydi? “Nasıl yani?” dedim yeniden Poyraz’a seslenerek. Bana baktı. Bir cevap vermedi. Belki de onun da verecek bir cevabı yoktu. Belki de o da en az benim kadar zorlanıyordu kavramakta. 

“İlk Ekin Korhan’ı bitireceğiz. Fakat önce elindekileri almamız gerekecek. Oyunu bitirmek için buna ihtiyacımız olacak.”

“Anlamıyorum,” dedim Poyraz’a bakarken. Bu kafesin artık tenime geçtiğini hissediyordum. 

“Elindeki taşı alacağız. Ardından öldüreceksin.” 

Kaşlarımı çattım. “Neden ben yapacağım?”

“Çünkü ben ona hiçbir zaman öldürebilecek kadar yaklaşamam.” Gözlerine düşen nefret kalbimi soğuturken yaşananları bir yere koymaya, anlamaya çalışıyordum.

“Akın?” dedim tek kaşımı kaldırarak. 

“Senin yapacağını söyledi.” Dosyayı avcumun içinde sıkıştırdım. 

“Tamam,” dedim kabullenerek. Bir adamı öldürebilirdim, bu benim için zor değildi fakat bunun bana bir bedel ödeteceğini de bilirdim. Bir kurşuna karşılık bir kurşun istemişti Akın. Önce Ekin Korhan’ın onların hayatındaki yerini öğrenmeliydim. Önce yaşanılanların sebebini bilmeliydim.

“Neden peki?” Poyraz’a baktım. “Neden babanın öldürülmesine göz yumuyorsun?”

“Benim bir ailem yok Efsun,” dedi. “Askerlerin aileleri olmaz, sevgilileri olmaz. Düşmanları ve dostları vardır. Ekin Korhan benim düşmanım.” Kaşlarımı kaldırdım. 

“Peki,” diye mırıldandım. “Nasıl diyorsan öyle olsun. Fakat bil isterim, yola bir kere çıkarsam o yoldan dönmem.”

“Dönme.” Başımı eğerek ona arkamı dönüyordum ki yeniden bana seslendi. “Haberleri aç istersen,” dedi. “Ya da internet gündemine bir göz at. Seninki şu an bütün ülkenin konusu.”

Akın’ın öldürdüğü adamdan bahsettiğini anladığımda ona bir cevap vermeden odasından ayrıldım ve yavaş adımlarla kendi odama doğru ilerledim. Aynı zamanda elimdeki dosyaya göz atıyordum.

Ekin Korhan

Korhan Holding yönetim kurulu başkanı ve kurucu üyesi. 

Altmış dört yaşında. 

A.S.P.’nin kimyasal maddelerini karşılıyor.

Devlet kasasından para akladığı biliniyor.

Her gece uğradığı bir gece kulübü var. Ortaköy’de NEXT.

Ayrı bir evi var. Kasası o evde bulunuyor. Kardeşi Cem Korhan’ın yaptığı usulsüzlüklerin belgelerini o kasada saklıyor. Ve şirketi tek başına yönetiyor olma sebebi bu. 

21 Şubat 2020’de genel kurul toplantısı var. Yurtdışındaki bir şirketin ihalesine katılacak. İnfazının bu tarihten önce gerçekleşmesi gerekiyor.

Kaşlarımı kaldırdım. Ocak ayının sonundaydık. Onu öldürmek için bir ayım vardı. Bu adamı bu derece önemli bir noktaya koyanın Korhan Holding’in karşıladığı kimyasal madde olduğunun farkındaydım. Ekin Korhan biterse aradaki kimyasal akışı biterdi. Üstelik sahip olduğu taş, Ekin ölmediği sürece başkasına geçmeyecekti. Akın, aradaki boşluktan yararlanmak istiyor olmalıydı fakat kafamdaki parçaların eksik yanları vardı. Akın, bu boşluğu ne için kullanacaktı, bilmiyordum. Neden böyle bir boşluğa ihtiyaç duyuyordu? Amacı neydi? 

Odama gireli daha birkaç dakika olmuştu ki odanın kapısı hafifçe tıklatılarak aralandı. İçeriye girenin Akın olduğunu gördüğümde elimdeki dosyayı yatağa bırakarak bakışlarımı ona çevirdim. Yavaş adımlarla yanıma doğru geldi. Üzerinde sabahki kıyafetleri yoktu. Ne zaman eve girdiğini bilmiyordum fakat üzerini değiştirdiğini anlamıştım. 

“İnceledin mi?” Elimdeki dosyayı işaret etti. Başımla onu onayladım. 

“Adamı öldüreceğim,” diye mırıldandım ölümü kabullenerek. Normal bir hayatın içinde olsaydık ne hissederdik? Bir kurşun yeter bir insanın nefesini kesmeye. Peki ya tetiği çeken ne hisseder ölümlerin ardından. 

İlk öldürdüğüm adam bir askerdi. Bir amaç, bir inanç uğruna duruyordu karşımda. Çok küçüktüm. Yaşamak için öldürmeye ihtiyacım vardı. Ölümler ve doğumlar dedi içimdeki ses. Bu yüzden bu kadar kutsallar. 

“Bugün her zaman yemek yediği restorana gideceksin.” Akın ne yapacağımı açıklayarak yatağımın kenarına oturdu. “Bir şekilde radarına gir, kadınları sever. Sevişmek isteyecektir seninle.” 

Alayla gülümsedim. “Karizmatik biri mi bari?” dedim onunla dalga geçerek. Kaşlarını kaldırdı. Yüzündeki ciddi ifadeyi bozmadan beni incelemeye devam etti. “Ne?” 

“Sana dokunmayacak,” derken oldukça ciddi gözüküyordu. Kaşlarımı kaldırdım.

“O zaman bir yem olarak önüne atmayacaktın beni,” dedim başımı sağa doğru eğerek. Yüz hatlarının gerildiğini fark ettiğimde onu incelemeye devam ettim. 

“Bir yem değilsin Efsun, öyle mi hissettirdim?” Elini çeneme doğru uzattığında gözlerim büyük ellerine kaydı. Sürekli çenemin ucunu kavrıyordu. “Sadece benimlesin. Sana dokunmayacak. Dokunacağını zannetmesini sağla ama elini sürerse elini sikerim o piçin.”

“Şşş,” diye fısıldadım çenem elinin arasındayken. “Sakin, tamam, dokunmayacak.” 

“Güzel.” Elini çenemden çekti. “Akşam için alışverişe gideceğiz, hazırlan.”

“Dolapta bir sürü kıyafet var,” desem de ayağa kalktı. 

“Alışverişe gideceğiz Efsun,” dedi itiraz kabul etmeyen bir sesle. Bu adam gün içinde beş kere kişilik değiştiriyordu ve ben artık dengesizliğine yetişemiyordum. 

Ona cevap veremeden odadan ayrıldığında oturduğum yerden kalkarak dolaba doğru ilerledim. Alışverişe gideceksek kıyafet denemem gerekecekti ve beni kıyafet denerken zorlamayacak bir şeyler giymek istiyordum. Dolabın kapağını açarak içinden siyah bir tayt ve bol kazağı aldım. Üzerimdeki kıyafetleri çıkararak dolaptan aldıklarımı giydikten sonra montlardan birine uzandım ve saçlarımı yukarıdan sıkıca bağladım. Kısa siyah botları ayağıma geçirerek yatağın üzerindeki telefonumu montumun cebine koydum. Odadan yavaş adımlarla ayrılırken dosyayı yatağın üzerinde bırakmıştım.

Merdivenlerden inerken montumun cebindeki telefonumu çıkardım ve gözlerim telefonda dolaştı. Bilmediğim bir numaradan gelen birkaç arama vardı. Numaranın üzerine tıklayarak mesajlar kısmına girdim ve numaraya soru işareti gönderdim. Ardından ülke gündemine göz gezdirdim. Poyraz’ın neyden bahsettiğini sosyal medya uygulamalarında gördüğüm başlıklarla anlamıştım.

Ülkenin gündeminde yatağında ölü bulunan işadamı vardı. Bazı sayfalar el altından yürüttüğü işlerden bahsederken bir kısmı da başarısından bahsederek taziyelerini sunuyorlardı. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Kaybetmiş olmak umurumda değildi. Hepsi teker teker ölecekti ve beni besleyen onların ölümleri olacaktı. Çocukken başımı koyduğum yastıkta, yatağımın altına saklandığına inandığım o canavarları yaratan herkesi birer birer bulacaktım.

Onları, beni inandırdıkları masallarla öldürecektim.

Salona indiğimde Akın’ın üzerinde kot pantolon ve siyah kazakla oturduğunu gördüm. Gözleri karşısındaki televizyondaydı ve açık olan haber kanalında sosyal medyadan takip ettiğim gündemin birebir aynısı vardı. 

“İyi iş çıkarmışsın,” diye mırıldandım dikkatini çekmek istercesine. 

“Aynı performansı bekliyorum,” dediğinde konuyu değiştirdim. 

“Hazırım ben, çıkalım.”

Ayağa kalkarak bana doğru döndüğünde kısa bir an üzerimi inceledi. Başıyla beni onaylayarak kapıya doğru ilerlediğinde kabanını getiren hizmetliden kabanını aldı ve evin büyük kapısı aralanırken içeriye sızan soğuğa aldırmadan dışarıya çıktı. Onun ardından ben de çıktığımda bu sefer lacivert arabasını çıkardığını gördüm. O arabasına doğru ilerlerken ben de ona yetiştim ve ön kapıyı açarak arabanın içine yerleştim. Kemerimi takarken Akın bindiği arabada koltuğunu ayarlıyordu. Uzun bacaklarını sığdırabilmek için koltuğu arkaya doğru çekmesi gerekmişti. 

“Nereye gideceğiz?” dedim Akın’a dönerek. 

“Sarıyer.” Hangi alışveriş merkezine gideceğimizi anladığımda başımla onu onayladım. Arabayı çalıştırırken sağ ve sol yanını kontrol etti. Ardından usta bir şekilde geriye doğru giderek direksiyonu döndürdü ve açılan bahçe kapısından geçerek evden ayrıldı. 

“Ne yapmam gerekecek?” dedim akşamdan bahsederek.

“Rezervasyon yaptırdığı masanın tam karşısında oturacaksın. Tek başınasın, birini bekliyorsun ama gelmedi. Sinirlendin, garsonlarla tartışacaksın, dikkatini çekecektir.” Gözüm yolu takip ederken onu dinlemeye devam ettim. “Yanına gelecek ya da seni çağırttıracak. Çağırttırırsa gitme.”

“Neden?” Kaşlarımı kaldırdım. “Amacım yakınlaşmak değil mi?”

“Sabaha ismini unutsun istemiyoruz Efsun. Şirketine gireceksin, evine gireceksin,” dedi kelimelere bastırarak.

“Merak etme Akın.” Ona döndüm. “Geceyi birlikte de geçirsek sabaha ismimi unutmasına izin vermezdim.”

“Saçma sapan konuşma!” Beni azarladığında yüzünü inceledim.

“Neye sinirleniyorsun bu kadar?”

“Altmışını geçmiş bir adamla yatak fantezisi kurmana,” dediğinde güldüm. 

“Niye, seninle de öpüşmedim mi?” Bu konuyu yeniden bu şekilde açacağımı ben de tahmin etmiyordum. Fazlasıyla ağır olmuş olabilirdi. Ya da umurunda bile olmayacaktı. 

“Ne?” Kısa bir an bana döndü. “Beni o amına koyduğumun bunağıyla bir mi tutuyorsun?”

“Otuz yaşında değil misin sen de? Yolun yarısı gitmiş.” 

“Siktir git.” Başını iki yana salladı. Onunla dalga geçiyordum fakat sinirlendiğini belirginleşen damarlarından anlayabiliyordum. Gülmemek için kendimi tutmaya çalışırken dudaklarımdan kaçan kahkaha yeniden bana dönmesine sebep oldu.

“Yola bak,” dedim gülüşlerimin arasından.

“Neyse.” Derin bir nefes alarak devam etti. “Numarasını verirse alma. Geçiştir, daha sonra yine karşısına çıkmanı sağlayacağım.”

“Bu adam beni tanımıyor mu?” diye sordum merakla. “Yani klon olduğumu, A.S.P. ile iletişim halinde olduğumu bilmiyor mu?”

“Sandığın kadar büyük bir taş değil ama güçlü,” dedi Akın durumu açıklayarak. “Seni tanımıyor, yüzünü bilen pek insan yok. Üniversitede kullandığın kimliğin sende değil mi?” Başımla onu onayladım. 

“Güzel,” diye mırıldandı. “Onunla takılacaksın onun yanında.”

“Göğüs aramdaki dövmeyi kapatmam gerekecek,” dediğimde kaşlarını çatarak bana döndü.

“Gerek yok.” Yükselen sesinden sinirlenmeye başladığımı hissediyordum. 

“Bu adam aptal değil ya, anlar görünce.”

“Görmeyecek Mina,” dedi kısık sesle. “Göğüs aranı görmeyecek o piç. Ne hayal ediyorsun, bilmiyorum ama seni bir orospu çocuğuna satmıyorum. Altı üstü bir adam öldüreceksin.”

Tavrına karşılık sustum. Daha fazla onunla tartışmak istemiyordum. Göğüs aramı görmesi için herhangi bir şey yapmamıza gerek yoktu çünkü ben zaten derin dekolteler giyiyordum. Araba alışveriş merkezinden içeriye girerken Akın etrafa göz gezdirdi. Saat ikiye gelmek üzereydi. Otoparka doğru ilerlerken kemerimi çıkardım. 

“Nasıl bir elbise bakacağız,” diye mırıldandım Akın’a dönerek. 

“İddialı ama günlük. Dolap abiyelerle dolu, özellikle hazırlandığın belli olmasa iyi olur.” Başımla onu onayladım.

“Kafamda bir şeyler canlandı bile,” diye mırıldandım. Akın arabayı bıraktığında kapımı açan valeye tebessüm ederek indim ve Akın anahtarı valeye bırakarak yanımdan ilerlemeye başladığında onunla ilerledim. 

“ATM’ye uğrayalım,” dedim Akın’a.

“Ne için?”

“Yanımda telefon dışında bir şey olmadığı için,” dediğimde kulağıma gülüşü ulaştı.

“Bir elbiseyle bitiremeyeceğin bir servete sahibim güzelim.” Yüzümü buruşturdum. 

“Aman,” dedim başımı çevirerek. “Sana kalsın servetin.”

Dışarıdaki büyük, lüks mağazalardan birine girdiğimizde Akın’a aldırmadan kıyafetlere doğru ilerledim. Görevlilerden biri yanımıza doğru ilerlediğinde Akın yanımdan ayrılmış, diğer taraftaki kıyafetlere bakmaya gitmişti. 

“Merhaba.” Bana gülümseyen görevliye bakarak tebessüm ettim. “Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Biraz daha gündelik ama şık bir şeyler bakıyorum,” diye açıkladım. “Tercihen koyu renkler.” 

“Tabii, üst kata bakarsak daha yararlı olur.” Başımla kadını onayladım ve onunla birlikte ilerlemeye başladım. Akın ardımızdan bizi takip etmeye başladığında kısa bir an dönüp ona baktım. Elinde herhangi bir kıyafet yoktu. Mağazanın içindeki asansörün önüne geldiğimizde görevli geçmemiz için eliyle bizi yönlendirdi ve Akın’la birlikte asansöre bindik. Ardımızdan kadın da binerek bir üst kat için tuşa bastı.

“Seninle böyle bir an yaşayacağımızı hayal etmezdim hiç,” diye mırıldandım Akın’a doğru. Kaşlarını kaldırdı, iki eli cebindeydi. 

“Nasıl şeyler hayal ederdin mesela?” diye fısıldasa da sesini görevli kadın da duymuş olmalıydı ki gözlerini kaçırdı. 

“Aptal,” dedim karnına hafifçe vururken.

Akın başını diğer tarafa doğru çevirdiğinde asansör durmuş ve kapıları aralanmıştı. Bizi beyaz ve altın sarısı tonlarında döşenmiş olan koridor karşıladığında görevlinin ardından ilerlemeye devam ettim. 

“Elbise alacağım,” diye açıkladım Akın’a. “Kısa ama desenli olsun istiyorum.”

“Beyaz da yakışır sana,” dediğinde ona cevap vermedim. 

“Burada yeni sezon ürünlerimiz var,” dedi kadın önümüzde asılı olan elbiseleri gösterirken. Ellerim elbise askılarında dolaştı. Siyah üzerine beyaz kareleri olan elbiseyi elime aldım. Kalın bir kumaşı vardı, kolları uzundu fakat göğüs kısmında dekolte vardı. Elbiseyi görevli kadına uzatarak diğerlerini incelemeye devam ettim. Akın yanımızdan ayrılmıştı. Muhtemelen bekleme alanında oturuyordu. Askıların arasından birkaç elbise daha alarak kadına uzattım ve elbiseleri koluna astığında sordum.

“Takım yok mu?”

“İsterseniz önce bunları deneyelim, sonra takımlara bakalım,” dedi bana tebessüm ederek. 

“Olur.” Başımla kadını onayladım ve önden ilerlemesine izin vererek onu takip ettim. Merdivenlerden yavaş yavaş inerek prova odalarına ilerledim. Elindeki askıları özenle yerleştirdiğinde tebessüm edip odanın içine girdim. Kıyafeti denememiz için içeride küçük bir oda vardı. Koltuk ve boy aynası bulunuyordu. Çantamı ve üzerimdekileri asmam için ayaklı bir askılık bırakılmıştı. Yerde, ayakkabılarımı çıkardığımda giymem için bırakılan otel terlikleri paketli bir şekilde duruyordu. 

Üzerimi çıkararak askılığa astım ve çantamı koltuğun üzerine bıraktım. Elbise deneyeceğim için botlarımı çıkarma ihtiyacı duymadım. Astığı elbiselerden birini alarak üzerime geçirdiğimde sırtımda kalan iplerini bağlamak için ellerimi arkaya doğru uzattım. Aynadaki görüntüme bakarken üzerime giydiğim mavi ve beyazın hâkim olduğu elbisenin bana yakışmadığını hissettim. Çantamdan telefonumu çıkararak aynanın önüne geçtim ve bir fotoğraf çekip Akın’a gönderdim. Birkaç dakika içinde cevap gelmişti. 

Akın: Dışarı çık da canlı canlı göreyim. 

Efsun: Ben niye ayağına geliyorum, sen buraya gel.

Kaşlarımı çatarak yazdığım mesaja hemen cevap gelmişti. 

Akın: Hay hay leydim.

Akın: Hay hay.

Birkaç dakika sonra kapım tıklatıldığında anahtarı çevirerek odanın kapısını açtım. Akın içeriye geçerken birkaç adım geriye çekildim. Elbise mavi zemin üzerine geniş beyaz çiçeklere sahipti. Arkaya doğru ipleri uzanıyordu ve sırt dekoltesi vardı. Kumaşı kış ayı için inceydi fakat kabanla halledebilirdim. Boyu oldukça kısaydı ve bedenimi tamamen sarıyordu. 

“Daha iyisi olabilir,” dedi Akın koltuğa doğru ilerleyerek oturduğunda. 

“Ben de öyle düşündüm.”

“Kırmızıyı denesene.” Başıyla askıdaki kırmızı elbiseyi gösterdi. 

“Çık,” dedim elimi sırtımdaki iplere uzatırken. Ayağa kalkıp arkama geldiğinde aynanın önündeydim. Elleri elbisemin iplerine uzanarak çözdüğünde tenimin karıncalandığını hissettim. 

“Ben hep içeri dışarı mı yapacağım böyle,” dedi kısık sesle. “Sen çağırdın, çıkmam.” Aynaya yansıyan yüzünü inceledim. Eli hâlâ elbisemin iplerindeydi. Onun da bakışları aynadaki yansımamızdaydı. 

Aynalar. Aynalar bana yalanlar söylerlerdi. Beni masallarla avuturlardı. Sen, sen hiç korkmadın mı yansımandan? Aynada göreceklerinden, yüzleşeceklerinden.

“Çıkmıyorsan çıkma,” dedim üzerimdeki elbiseyi çıkarırken. Birkaç adım geriye çekildi ve koltuğa geçerek oturdu. Bakışlarının vücudumda dolaştığını hissedebiliyordum. Çıkardığım elbiseyi yerine bırakarak diğer elbiselere uzandım. Onun söylediğinin aksine siyah elbiseyi aldığımda aynadaki yansımadan takip ettiğim yüzünde kaşlarını kaldırdığını gördüm.

“İnat edeceksin illaki,” dedi bana doğru. 

“Etmezsem olmaz,” dedim sert bir sesle ve elimdeki elbiseyi başımdan geçirdim. Elbise, içeride elime aldığım ilk elbiseydi. İçlerinden en çok bunu beğenmiştim. Kumaşı kalındı. Belden oturtmalıydı fakat etek kısmı pileliydi. Burada olduğumu gösterirken aynı zamanda günlük duruyordu, ne çok iddialıydı ne çok düz. Belirgin olan kalçalarımı daha da ortaya çıkarmıştı. İçine siyah ince bir çorap giyerdim çünkü eğildiğimde kalçalarımı kurtarmamın başka bir yolu olamazdı. 

Akın’ın gözleri yalnızca üzerimde dolaştı. “Güzel,” diye mırıldandı. Kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. 

“Yalnızca güzel mi?”

“Ne söyleyeyim istersin?” Tek kaşını kaldırdı.

“Bilmem.” Ona doğru ilerledim. “Ben sanki gözlerini alamadın gibi hissettim.” Yüzünde geniş bir gülümseme oluştu. Bacaklarını iki yana doğru açtı ve elini koluma uzatarak beni kolumdan yakaladı. Kucağına doğru çekerken ne olduğunu anlayamadım ve ondan kurtulamadım. Elbisenin alt kısmı yukarı doğru çıkarken kucağına oturmuştum. 

“Onun elbiseyle hiçbir alakası yok gibi duruyor güzelim,” dedi bakışları şaşkın yüzümde dolaşırken. “İçindekiyle alakası var.”

“Öyle mi?” dedim kendimi toparlayarak. 

“Öyle.” 

Kulağına doğru eğildim. “Sen hep böyle mi tavlarsın kızları?”

“Genelde gerek kalmaz,” dediğinde sesli bir şekilde güldüm. Haklı olabilirdi. Yakışıklıydı, parası vardı ve bir kadını nasıl etkileyeceğini biliyordu. Normal şartlarda tanışmış olsaydık onunla yatmak isterdim. Sanki şimdi istemiyormuşum gibi.

Bacaklarının üzerindeki kalçalarımı fazla hareket ettirmemeye çalıştım. “İzin verirsen üstümü değiştireceğim,” dedim gözlerimi kısarak.

“Ya vermezsem?”

“Ekin Korhan’la sen yemek yersin artık.” Gülümsedim ve alayla ekledim. “Kırık kıçına meraklı olduğunu hiç sanmam ama.” Yüzünde ciddi bir ifade oluştu fakat alınmadığını biliyordum. 

“Kırık kıçım?” Kaşlarını çattı. 

“Hım,” diye mırıldandım. Kendimi geri çekerek ayağa kalkmaya çalıştım fakat izin vermedi. 

“Bu götün peşinde kaç kadın koşuyor biliyor musun sen?” Söylediği cümleye kahkaha atarak karşılık verdim. 

“Akın,” dedim isminin son hecesini uzatarak. “Ekin Korhan’la sevişmeyi bu kadar istediğini bilmiyordum. Siz çıkın yemeğe…”

Yüzünü buruşturduğunda kahkaha attım. “Ne hayal ettin?” dediğimde beni bıraktı ve kucağından kalkmama izin verdi.

“Son libido bükücüsün gerçekten,” dedi derin bir nefes alırken. 

“Bir şey derdim de,” diye mırıldandım ve üzerimdeki elbiseyi çıkararak önümdeki askılığa yerleştirdim. Çıkardığım kıyafetleri geri giyerken Akın’a döndüm. “Son giydiğimi alalım.” 

Başıyla beni onayladı. Buradan alacağı herhangi bir elbisenin bir servet değerinde olduğunu biliyordum. Dünyaca ünlü markalardan birindeydik. 

“Çıkıyorum.” Odanın kapısını açtım. Kapıdan çıktığımda beni karşılayan kadın kıyafetler için yardımcı olan görevliydi.

“Matmazel,” dediğinde tebessüm ettim. 

“Beyefendi halledecek.” Bekleme alanına doğru ilerledim. Deri beyaz koltuklara geçerken Akın ödeme kısmına geçmişti. Kadının elinde elbiseler vardı. Akın’la konuştuğunu anladığımda telefonumu elime alarak telefonla ilgilenmeye başladım.

Abimle hiç konuşmamıştık ve bir süre daha görüşemeyeceğimizi biliyordum. Onu düşünmek kalbimdeki boşluk hissini artırırken gözlerimi telefonumda gezdirmeye devam ettim. Bu savaştan biz sağ çıkacaktık. İkimizden birinin harcanmasına izin vermeyecektim. Kaybolmamıza izin vermeyecektim. Ölmeyecektik. Sonu ne olursa olsun ölmeyecektik.

Kalbimde bir çukurla yaşıyordum. Orada hiç yaşanmamış olan anılarım vardı. Geçmişim bana yalan söylüyordu. Ben kendime yalan söylüyordum. İçimdeki küçük kızı o yalanlarla avutuyordum. Bitti sandığımda yeniden başlıyordu savaşım. Düşüyordum. Ama bırakmıyordum. Çünkü yananlar bilir, ateş kalbine ulaşıp oradakileri kül etmeden kaybetmiş sayılmazsın. 

Abim ölmeden kaybetmeyecektim. Kaybetmiş sayılmayacaktım.

Kalp atışlarım hızlanırken telefonun ekranına boş bir şekilde baktığımın farkında bile değildim. Yazılanları okumuyordum. Parmağım sosyal medya hesabında aşağıya doğru kayıyordu fakat fotoğrafları görmüyordum. Aklımda yalnızca kalbimden geçenler vardı. Hislerimi yönetemiyordum. 

Ekin Korhan’ın masasına otururdum. Ben, beni cehenneme çeken adamların masasına oturmuştum. Ben A.S.P.’ye çalıştığını bildiğim Mir’in kucağında kendimi kaybetmiştim. Onun dudaklarına tutunmuştum. Tanımadığım bir piç kurusunun masasına oturmak benden hiçbir şey götürmezdi. O masaya oturur, onu izlerdim. Onunla güler, konuşurdum. Gün sonunda silahı boğazına dayar, onu öldürürdüm fakat artık attığım adımların bana getireceklerinden korkuyordum. Çünkü işin ucunda yalnızca ben değil, abim de vardı. 

Akın önümde durduğunda bakışlarımı boş boş baktığım telefondan kaldırdım ve ona çevirdim. “Elbise nerede?” dedim elinin boş olduğunu gördüğümde.

“Arabaya gönderttim.” Başımı salladım ve oturduğum yerden kalktım. 

“Ayakkabı bakacak mıyız?” dediğimde kısaca cevapladı.

“Ben hallettim.”

“Buradan mı?” Yanında ilerlemeye devam ederken. Başıyla beni onayladı. “Saat daha erken,” diye mırıldandım. “Nereye geçeceğiz?” Bir gözü sağ kolundaki saatine kaydı. 

“Yemeğe gideriz,” dedi. “Sonra hazırlanırsın, çıkarız.” Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Dışarıda, insanların içinde benimle baş başa olduğu zamanki gibi davranmıyordu. Şimdi anlıyordum, ben onunla konuşurken, onu tanıdığımı zannederken defalarca kez yanılmıştım. Akın, şu an bana karşı içinden geldiği gibi davranıyordu çünkü avcunun içindeydim. Bir kafesteydim, ondan dışarı çıkamazdım. Bana güvenmiyordu fakat elindeki koza güveniyordu. Bu bana karşı açık olmasına sebep oluyordu. Fakat dışarıya karşı o duvarlarını hâlâ koruyordu. 

Bir yanım benim de ona karşı duvarlarımı indirdiğimi biliyordu. Bunu, ona bir tuvalet köşesinde içimi açtığımda görmüştüm. Bunu, o gece dudaklarını sıkıca kavradığımda anlamıştım. Bunu bana böyle davranmasına izin verdiğimde anlamıştım.

Onun elinde bir silah vardı ve namlunun ucu bana dönüktü. Güvendiği şey içinde sakladığı kurşundu. 

Peki sen Mina? Sen ona karşı gardını indirirken neye güveniyorsun?

Bilmiyordum. Buna bir cevabım yoktu. Çıktığım yoldan sapalı çok oluyordu. Bazen yol, gitmek için değildi. Yalnızca öğrenmen içindi. Neden kalman gerektiğini.

Vale arabanın kapısını açtığında tebessüm ederek arabaya geçtim. Koltuğa oturduktan sonra emniyet kemerimi bağladım. Akın cüzdanından çıkardığı doları valeye doğru uzattığında adam teşekkür ederek parayı aldı. Akın bir karşılık vermeden arabayı çalıştırdığında bakışlarım arka koltuğa kaydı. 

“Siktir,” dedim arka koltukta gördüğüm poşetlere bakarak. “Mağazayı mı satın aldın?” Bana cevap vermeden direksiyonu döndürdüğünde kemerimi zorlayarak arkaya doğru eğildim. Hepsi aynı markanın poşetleriydi. 

“Seçtiğin kıyafetlerin hepsini aldım,” diye mırıldandığında koltuğa tekrar yaslanarak ona döndüm. 

“Ne gerek vardı?”

“Hangisini daha çok sevdiğime emin olamadım Mina.” Durumun benim elimde olmadığını ima ederek benimle dalga geçiyordu. 

“Sana soracaktım zaten ne giyeceğimi?” Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Bir servet değerinde hepsi,” dedim keyfini kaçırmak istercesine. “Arkadakiler bu arabadan daha pahalı olabilir.” 

“Abartma,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım.

“Oradaki bir elbise en az dört bin dolardı Akın,” dedim hayretle. “Arkada en az altı elbise ve bir o kadar da ayakkabı var.”

Gözlerini yoldan ayırmadı. “Para benim değil mi kızım?” Gaza yüklendi. “Canım almak istedi, aldım.”

“Aman be…” Vurdumduymazlığı karşısında hayret ediyordum. “Servetinden küsurat eksilmiştir senin. Keşke bütün mağazayı deneseydim.” Gülümsediğinde başımı iki yana salladım.

“Alırız güzelim,” dedi alaycı tavrını değiştirmeden. “Onları da alırız.” Gözlerimi devirdim ve yolu izlemeye devam ettim. Bir elim radyoya uzandı ve dokunmatik ekrandan arabanın ses sistemini telefonuma bağlayarak telefonumun ekranını açtım. Sevdiğim şarkılardan birini açarak telefonumda dolaşmaya devam ettim.

“Abin öz abin değil.” Akın elini radyoya uzatarak müziğin sesini onu duyabileceğim kadar kıstı. “Neden bu kadar değerli senin için?”

“Aynı annenin karnından çıktık,” dedim. Doğru noktaya parmak basmıştı ama eksik tarafından bakıyordu. “Anne ve babanın sosyal sistemde ne anlam ifade ettiği sikimde bile değil. Eğer beni seveceklerini, kabulleneceklerini bilseydim klonlandığım o hücrenin asıl sahibini babam ve annem bellerdim. Ama bunun içi boş bir hayal olduğunu biliyorum. Abimle öğrendim. O bile beni yıllar sonra kabullendi.”

“Yalnızlığın bir lütuf olduğunu bilmiyorsun çünkü çok toysun,” dediğinde ona cevap verdim.

“Asıl sen gerçek yalnızlığın ne olduğunu bilmiyorsun Akın.” Elim kemerime gitti, bunaldığımı hissettiğim için kemerimi çözdüm. “Kalabalığın içinde yalnız olmakla gerçekten yalnız olmak bir değil. Poyraz’a tam olarak güvenmeyebilirsin, Ebru’nun sana olan ilgisini kullanabilirsin, akademiyi yok sayabilirsin ama gözlerini açtığında kapını çalacak bir beden olduğunu bilirsin. Güvende hissettirmese bile bir beden vardır karşında. Tanımaya çalıştığın bir ruh vardır. Yalnızlık böyle bir şey değil.”

“Nasıl bir şey?” Bu soruyu beklemiyordum.

“Kimsenin olmaması demek,” diye mırıldandım. “İnsanlara güvenmemek değil yalnızlık, güvenemeyecek bir beden bile bulamamak. Başını yastığa koyduğunda, gözlerini beyaz tavana çevirdiğinde düşünecek bir yüz bile bulamamak. Aynada kendi çocukluğundan başka kimseyi görememek. Yüzünü geçmişe döndüğünde kendinden başkasıyla karşılaşamamak. Kimsen olmadığından, kendinden başka hiç kimseye kızamamak demek.” 

İçim döküldü. Cevap vermedi, sustu. 

“Şimdi yalnız değilsin,” diye mırıldandı. Bu bir kabulleniş miydi yoksa kendi iç sesinde kurduğum cümleleri mi tartıyordu, emin değildim. 

Yalnızım Safkan ve sen bu hissin benim kalbimi ne kadar çürüttüğünü hiç bilemezsin. Hiç benim kadar kimsesiz kalamazsın. 

Araba durduğunda Akın’ın gözleri sağ kolundaki saatine kaydı. 

“Arabanın içinde değiştirebilir misin üstünü?” dedi bana doğru dönerek. 

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. Bu da nereden çıkmıştı?

“Akşam yemeği için farklı bir yere rezervasyon yaptırmış. Bir saat içinde öğlen yemeği için restoranda olacak. Burada hazırlan, ben götüreceğim seni.”

“Tamam,” dedim ve arabadan inmesi için bekledim. Kapısını açarak dışarıya çıktığında elim arka koltuğa doğru uzandı. Poşetleri karıştırarak içinden siyah elbiseyi bulduğumda kendime doğru çektim, etiketini kopararak oturduğum yerde taytımı ve üzerimdekini çıkarttım. Harika, iç çamaşırı da giymeyecektim. Anlaşılan Ekin Korhan’ın beni otel odasına götürmemesi için büyük bir savaş vermem gerecekti.

Üzerimdeki kıyafetleri çıkardığımda camın önündeki karaltı bakışlarımın öne kaymasına sebep oldu. Arabanın camlarında siyah film vardı fakat Akın yine de arabanın kaputuna yaslanmıştı. Elbiseyi başımdan geçirirken bir yandan da aşağıya doğru çekiştirdim. Üzerimde yalnızca siyah külotum vardı. Elbisenin kumaşı kalındı fakat kolları kısaydı. Göğüs ve sırt kısmında dekolte vardı, üst kısmında ise büyük beyaz düğmeler yer alıyordu. Hem gündelik hem de şık bir elbiseydi. Arabanın kapısını açarak dışarıya çıktığımda ıssız bir köşede olduğumuzu fark ettim. Yukarıya çıkan elbisenin eteğini aşağıya doğru çekiştirdim.

“Sen gel binlerce dolar öde ama elbiseyi arabada giyelim,” diye söylendim Akın’ın duyacağını bilerek. 

“Şşş…” Kalçasını arabadan ayırarak bana doğru döndü. “Araba deme, kalbi kırılır.”

Gözlerimi devirdim. “E ne takacağım ben?” diye mırıldandım Akın beni incelerken. 

“Arkada var, kırmızı rujun da dahil,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım.

“Dikkatliyiz.” Bana cevap vermediğinde arka kapıyı açarak poşetleri karıştırdım. 

“Bagaja bak bulamazsan,” demesiyle yeniden söylendim.

“Ne?” Bagaja doğru ilerlerken ona takıldım. “Cebinde yalnızca beş Türk lirası kalmadığına eminsin değil mi?” Başımı yanlış bir şey söylemiş gibi elimle tuttum. “Tüh,” dedim sahte bir tavırla. “Sen Arap şeyhi gibi dolar kullanıyordun, unuttum.”

Arabanın bagajını açtığımda yalnızla gülmüş, bana cevap vermemişti. Bagajdaki paketlerden siyah üzerine beyaz parlak taşlar oluşan topuklu ayakkabıları bulduğumda yere bıraktım ve çanta bakmaya başladım. Aynı markanın beyaz üstüne siyah şeritleri olan çantasını almıştı ve ruj diğer taraftaki küçük paketteydi. 

“Defilede gibi üzerimdeki her şey aynı marka,” dedim ayakkabıları giymeye çalışırken. Elimdekileri açık bagaja bırakmış, yere doğru eğilmiştim. Ayakkabının bağcıkları bacaklarıma doğru tırmanıyor ve parıltılı taşlar yılan görüntüsü oluşturuyordu. 

Ayağımı kaldırarak arabanın bagajına yaslamaya çalıştığımda Akın yanıma doğru ilerledi. “Bekle.” Bacağıma dokunarak ayakkabılarıma doğru uzandı. Arabanın bagajına otururken iki bacağını ayırarak ayaklarımı arabaya yasladı ve ayakkabının iplerinden tutarak bacağımın etrafına doladı.

“Vaov,” diye mırıldandım. Sol ayağımı bağladığında diğer ayağımı eline alarak ayakkabıya geçirdi ve o ayakkabıyı da giymeme yardımcı oldu. 

“Çantamı da uzatır mısın?” Bakışları üzerimdeydi. Bir süre gözlerini üzerimden ayırmadı, ardından oturduğu yerden kalkarak çantayı bana uzattığında rujun bulunduğu küçük paketi de alarak geriye çekildim. Akın bagajın kapısını kapatarak arabaya doğru ilerlediğinde durgunlaştığını fark etmiştim. Ses çıkarmadan ben de ön kapıyı açarak oturdum ve çıkardığım kıyafetleri elime alarak arka koltuğa bıraktım. Akın bana doğru döndüğünde önümdeki aynayı indirmiş, rujumu sürüyordum. 

“Direkt içeri gireceksin,” dedi Akın ben rujumu sürerken. “Masan ayarlandı zaten. Karşılıklı masalarınız. Nasıl konuşacağın sana kalmış. Beril ve Fulya da içeride fakat farklı masalarda olacaklar. Birini bekliyorsun, gelmiyor. Arıyorsun, açmıyor. Sonra telefonu açıyor ve gelemeyeceğini söylüyor. Sinirlisin. Tam bu sırada Uras gelecek yanına, rahatsız ediyormuş gibi davranacak. Bağır, olay çıkar. Garsonlar Uras’a yakın davranacaktır çünkü onu tanıyorlar. Eğer Ekin Korhan’ın dikkatini çektiysen sana centilmenlik yapmak isteyecek. Tutarsa plan tamam. Masasına davet eder, gidersin.”

Başımla onu onayladım. “Ya davet etmezse?” Gözlerini üzerimde gezdirdi. 

“Edecek,” dedi net bir sesle. “Ve son olarak. Temas yok Efsun.” 

“Ne?” Kaşlarımı çattım. 

“Ne duyduysan o.” Arabayı çalıştırdığında ona doğru döndüm. Ayna kısmını bir elimle kapattım. 

“Ben meraklıyım sanki yaşlı başlı herife ama adam dokunursa ne diyeceğim? Pardon, Akın istemiyormuş mu?”

“Yok,” dedi arabayı anayola çıkarırken. “Evveliyatını sikecekmiş diyeceksin.”

“Siktir git.” Gözlerimi devirdim. Bana cevap vermedi. Dalga geçtiğini düşünüyordum fakat oldukça ciddi gözüküyordu. 

“On dakikaya restoranın önünde olacağız. Ben inmeyeceğim, sen ineceksin. Kavga etmen gerektiğinde beni ararsın,” dedi telefondaki konuşmadan söz ederek. Başımla onu onayladım.

“Kabanını al arkadan.” Söylediğini yaparak arkaya döndüm ve satın aldığı beyaz kabanı alarak etiketini çıkardım. Kabanı elimde tutacaktım. 

“İçeride ters bir durum olduğunda Beril müdahale edecek. Seni farklı bir yere götürmesine izin verme. Kalabalık ortam dışına çıkma.”

“Sakin.” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Öldüremez beni, üzülme bu kadar.”

“Efsun,” dedi sert bir sesle. “Şu işi biraz ciddiye al.”

“Tamam.” Derin bir nefes aldım ve arabayı lüks restoranın önüne çektiğinde valeyi beklemeden kapıyı açarak indim. Telefonum çantamın içindeydi. Çantamı sol omzuma asmış, kabanımı da aynı elime almıştım. Arabanın kapısını kapatırken Akın’ın hâlâ beni incelediğini görebiliyordum.

Duruşumu dikleştirerek yavaş adımlarla merdivenleri çıktım ve kapıdaki görevliye kaşlarımı kaldırarak mırıldandım. “Efsun Kuyucu.”

Akademiden kaçtığım sırada bulunmamak için kullandığım isim ve soy isimle rezervasyon oluşturmuştuk.

“Hoş geldiniz Efsun Hanım,” dedi görevli tebessüm ederek. Sarı, uzun saçlara sahip bir kızdı. Üzerinde restoranın logosunun bulunduğu üniforması vardı. İçerideki bütün görevliler takım elbise giyiyordu. 

“Buyurun, eşlik edeyim ben size.” Cevap vermediğimde eliyle gösterdiği alandan ilerlemeye devam ettim. Siyah uzun halının üzerinden ilerlerken etrafa göz gezdirdim. İçerisi koyu tonlarda döşenmişti. Yalnızca yirmi masa bulunuyordu. Alan, özel misafirlere göre dizayn edilmişti. 

“Buyurun Efsun Hanım, rezervasyonunuz iki kişilik gözüküyor. Beklemek mi istersiniz yoksa size önden ikram yapalım mı?”

“Margarita alabilir miyim?” Biraz rahatlamak için kokteyl istemiştim. 

“Tabii, yönlendiriyorum hemen, afiyet olsun.” Tebessüm ettiğimde kız arkasını dönerek uzaklaştı. Elimdeki kabanı yanıma gelen garsona uzattığımda bana fiş vererek kabanımı götürdü. Çantamı masanın yanında bulunan sehpanın üzerine bıraktım. İçinden telefonumu aldım ve arkama yaslandım. İçerideki masalardan birkaçı doluydu. Fulya ve Beril arka kısımda oturuyordu. Kokteylim önüme bırakıldığında içeriye birkaç grup daha girdi. Masalar yavaş yavaş dolmaya başladığında etrafı inceleyerek Ekin Korhan’ı beklemeye başladım.

Başladığım noktadan o kadar uzaktaydım ki yeniden kaybolmuş gibi hissediyordum. Yalanları geride bırakmıştım. Masalları geride bırakmıştım. Amacımı ve savaşımı bir gecede geride bırakmıştım. Abim için gardımı indirmiş, onun emrinde olmayı kabul etmiştim. Bir başkası olsaydı belki bunu bu kadar kolay kabullenemezdim. Bazen bazı adımların mantıklı bir sebebi olmuyordu. Bazen yalnızca kalbinden geçeni seçersin. Akın, bu savaşın bir tarafıydı. Onunla yollarımız karanlık bir gecede, ben kollarında ona yalvarırken kesişmişti ve artık savaşmak için ellerinden tutmak zorundaydım. Onu, beni ona mecbur bıraktığı gibi kendime mecbur bırakmak zorundaydım.

Ekin Korhan içeriye girdiğinde restoranın neredeyse tamamı doluydu. Ağır adımlarla onun için ayrılan masaya ilerledi ve korumaları eşliğinde oturdu. İçerideki birkaç göz ona doğru kaysa da kimse tam anlamıyla ona odaklanmadı. Bense içeceğimle oyalanıyor, bacağımı aceleyle sallıyordum. Sıkılmış gibi iki yanıma bakıyordum. Bir gözüm ara ara telefona bakarken yanıma gelen garsonu tek elimi kaldırarak gönderdim. Şımarık, sinirli ve sıkılmış. Oynamam gereken rol bundan ibaretti. Ekin’in gözlerinin bütün mekânda dolaştığını biliyordum. Birer birer masalara bakacak, insanları inceleyecekti. 

Elimdeki telefonu alarak Akın’ın numarasının üzerine bastım ve telefonu kulağıma götürdüm. Bir yandan etrafı inceliyordum. Telefon açıldığında aceleyle konuştum.

“Neredesin?”

“Uras yarım saat sonra içeriye girecek,” dedi Akın bana planın devamını aktararak. Uras’a güvenmediğini biliyordum. 

“Ne yarım saati ya?” Sesimi hafifçe yükselttim. “Ben burada seni bekliyorum kaç saattir!” Birkaç masa bana doğru döndüğünde istediğimi aldığımın farkındaydım. Ekin Korhan çıkan gürültüden rahatsız olmuş ve bakışlarını bana doğru çevirmişti. Ona bakmamaya özen gösterdim. 

“İstemiyorum seni de hediyelerini de!” dedim biraz daha bağırarak. Garsonlardan biri yanıma doğru geldiğinde sinirle ayağa kalktım. Derin bir nefes aldım. 

“İyi gidiyorsun,” dedi Akın. 

“Bana güzelim deme!” diye bağırdım. Akın güldüğünde ona aldırmamaya çalıştım. 

“Hanımefendi.” Garson yanıma yaklaşarak seslendiğinde sinirli bakışlarımı ona çevirdim. “İsterseniz telefon görüşmeniz için sizi ayrı bir odaya alalım. Misafirlerimiz rahatsız oluyor.” Garsona gözlerimi devirerek önüme döndüm. 

“Gelme,” dedim net bir sesle. “Masama oturmana izin vermeyeceğim.” 

“Seninle şöyle bir kavga etmemiz gerekiyormuş,” dedi Akın derin bir nefes alarak. “Baya iyi gözüküyorsun.” Kaşlarımı çattım.

“Ne saçmalıyorsun sen?” Bakışlarım etrafta dolaştı. Beni nasıl görüyordu? Tek kaşımı kaldırdım. Beril video göndermiş olmalıydı. Telefonu yüzüne kapattığımda yanımdaki garsona döndüm. 

“Tamam.” Derin bir nefes aldım. “Menü istiyorum.” 

“Tabii efendim,” dedi garson ne yapacağını bilemeyerek. Şaşkın ve gergindi. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Ekin Korhan’ın bakışlarını yakaladığımda yüzümdeki saf öfkeyle ona bakmaya devam ettim. Yüzünde hafif bir gülümseme oluştu ve yanındaki korumasına el işareti yaptı. Bakışlarımı ondan çekerek gözlerimi devirdiğimde onu etkilediğimi biliyordum. Tüm dikkati üzerime çekmeyi başarmıştım. 

Garson menüyü önüme koyduğunda içeriğine dikkat etmeden herhangi bir tabağı sipariş ettim. Garsonlara aldırmadan masada beklemeye devam ederken dakikalar saatleri kovalamaya devam ediyordu. 

“Sikeceğim,” dedim sessizce sanki birine sinirlenmişim gibi. Ara ara telefonumu kontrol ediyordum. Akın’ın mesajlarını gördüğümde kaşlarımı çattım. 

Akın: Seni oyuncu mu yapsaydık?

Akın: Birazdan masasına geçeceksin, temas etmeyecek.

Birkaç dakika arayla yazdığı mesajlara yavaşça cevap verdim. 

Efsun: Adamın elini kolunu bağlayamam.

Akın: Mina.

Akın: Yalnızca Mina diyorum. 

Bir uyarı mahiyetinde geçen mesajlarına gözlerimi devirdim. 

Efsun: Sevişmeyeceğim Akın, sakin ol. 

Ardından yazdığı mesajlara bakmadım. Uras restorandan içeriye girdiğinde gözlerimi kapıya çevirdim ve bakışlarımı yüzüne kilitledim. Yüzümde öfke vardı. Ters bir hareketle ayağa kalktım ve bana doğru ilerleyen Uras’a doğru büyük birkaç adım attım. 

“Sen hangi yüzle buraya geliyorsun ya?” dedim sesimi yükselterek. 

“Pardon…” Araya girmeye çalışan görevliyi Uras bakışlarıyla susturduğunda geriye doğru birkaç adım attım. 

“Siktir git buradan.”

“Bebeğim,” dedi Uras bana doğru gelerek. 

“Deme bana bebeğim!” diye bağırdım. Restoran müdürü bana doğru ilerlediğinde Uras’ın yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu. 

“Yeter,” dedi sıkıldığını belirterek. “Ben olmasam buradan içeriye adım mı atarsın sanıyorsun sen?”

“Ne?” Gözlerimi açtım. “Sen kimsin ya? Ne sanıyorsun kendini?” 

“Sizi dışarıya alalım.” Korumalar bana doğru ilerlediğinde bir adım bekledim. 

“Pislik herif.” Elimi Uras’ın göğsüne çarptım. Uras yanımdan geçip giderken kolumu restoran güvenliğinden kurtardım. “Ben çıkarım!” dedim sert bir sesle. Şimdi Ekin Korhan’ın bir hamle yapması gerekiyordu. Eğer o hamleyi yapmazsa bu iş burada bitti demekti. Yavaş adımlarla çıkışa doğru ilerlerken kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. 

Akın, bu işi yapabileceğimi düşünmüştü. Dikkati bana kaymıştı, beni incelemişti, ilgisini çekmiştim. Fakat restoranın iç kısmına girerken ardımdan gelen herhangi biri yoktu. Yüzüm çökerken, “Tuvalete gitmek istiyorum,” dedim. Görevli başını olumlu anlamda sallayarak beni lavaboların olduğu kısma yönlendirirken merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Plan çökmüştü. Ekin Korhan, Akın’ın sandığı gibi ağıma düşmemişti. 

Lavabonun olduğu holdeki deri koltuklara oturarak beklerken telefonumun mesajlar kısmına girip Akın’a mesaj atacaktım ki onun yazdığını gördüm.

Akın: Sorun yok. Başka bir davette deneriz.

Akın: Restorandan çık.

Akın: Efsun neredesin?

Akın: Şu siktiğimin telefonuna bak.

Efsun: Gelmedi.

Mesajı gönderdiğimde cevap anında geldi.

Akın: Çık şuradan.

Akın: Efsun.

Sırtımda hissettiğim el başımı telefonumdan kaldırmama sebep olurken kaşlarımı çattım. 

Akın: İçeri giriyorum çıkmıyorsan.

Telefon ekranını kilitlerken gözlerim sırtımdaki elin sahibine kaydı. Ekin Korhan’ın koruması karşımda duruyordu ve bana bir mendil uzatmıştı. 

“Ekin Bey sizi bekliyor Efsun Hanım.” Ne olduğunu anlamaya çalışırken şaşkınlıkla aralanan dudaklarımı kapatamadım. Akın’a bir cevap yazamamıştım.

Zihnimdeki düşünceler birer birer ölürken hafifçe tebessüm ettim. Ekin Korhan, zehirli yanımla tanışmak için bir adım atmıştı. Ağlarımı ona dolayacak, Akın’a istediğini verecektim. Telefonumu çantamın içine koyarak mırıldandım. “Teşekkür ederim.” Bu gece, sandığımdan daha zor olacaktı çünkü Akın’a bir cevap yazmamıştım.

Göğüskafesimin adrenalinle sıkıştığını hissettim. Oyun, bu gece bir adımla başlamıştı. Bu Akın’la birlikte başlattığımız ilk savaştı ve kazanmadan o yoldan dönmeyecektim.

Boş koridorda topuklu ayakkabılarımın sesi yankılandı. Zafere, dedi iç sesim. Zafere.

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu