0 %

BÖLÜM 13

Yazı Boyutu
100%

“VİCDAN MAHKEMESİ” 

Vicdanının sesini zihninde duymaya başladığında kaybetmeye başlarsın. Zihninde dolaşan kısık sesli fısıltılar yavaş yavaş vücuduna yayılır. Kararların, artık mantığının değil, vicdanının eseridir. İnandığın her an biraz daha yanılırsın. Güvendiği her an biraz daha bağ kurarsın ve bizim dünyamızda kurduğun bağların boynuna geçirilen ipten bir farkı yoktur. O bağlar seni öldürmeye başladığında durduramazsın. 

İçindeki boşluk hissini başka insanlarla kapatamazsın. İçindeki yalnızlık hissini böyle bastıramazsın. Bitmek bilmeyen savaşı böyle kazanamazsın. Eğer gerçekten kazanmak istiyorsan önce hedefini bileceksin. Hedef tahtasına koyduğun adama el uzatamazsın. 

Eğer kurşun canını yakmasın istiyorsan kurşunun çıkacağı silahı yok etmelisin. Eğer o el tetiği çeksin istemiyorsan parmaklarını sökmelisin. Yenilmek istemiyorsan düşmanını tanımalısın. Yenildiğin, üstte gördüğün değil, hiç bilmediklerindir.

Önümden yürüyen siyah takım elbiseli adam beni düşmanımın karşısına götürürken o düşmanı tanıyordum. Bir adım geriden başlayacaklardı çünkü onlar adım adım ilerledikleri bu kadının onların karşısında olduğunun farkında bile değildi. İçimde korku ve endişe vardı. Elimi telefonuma götüremedim. Dikkat çekeceğinin farkındaydım. Akın içeriye girebilirdi ve bu başlattığımız oyunu başlamadan bitirmek demekti. İçeriye girdiğimde tek temennim Beril’le Fulya’nın çıkmamış olması ve beni görüp Akın’a haber vermesiydi. 

Birkaç adım ardından Ekin Korhan’ın masasının önünde durduğumuzda hüzünlü bir ifade takındığım bakışlarımı ona doğru kaldırdım. Gözlerimin içine baktı. Mavi gözlerini yeni fark ediyordum. Yaşına göre oldukça dinç, karizmatik bir adamdı ve gözleri cam gibi parlıyordu.

“Oturmaz mısınız?” Eliyle önündeki sandalyeyi gösterdi. Kaşlarımı çattım. 

“Her isteyenin masasına oturmuyorum Ekin Bey,” dedim sert bir tavırla. Hemen değil. Hemen yanaşmayacaktım. Bunun dikkat çekeceğinin bilincindeydim. Kendisi olmasa bile koruması fark ederdi. 

“Her çağırana gelir misiniz böyle?”

“Ne duymak istediğime bağlı,” dediğimde tek kaşını kaldırdı ve sesli bir şekilde güldü. 

“Seninle iyi anlaşacak gibiyiz Efsun.” İsmimi bildiğini açıkça belirttiğinde sandalyeye uzanarak sertçe geriye doğru çektim. 

“Bir sorun mu var?” Karşısına oturdum. Beni buraya getiren adam onay almak istercesine Ekin Korhan’ın gözlerinin içine baktığında kaşlarını kaldırdı. Tetikte bekliyorlardı. 

“Size yapılan saygısızlığı gördüm Efsun Hanım,” dedi alayla karışık resmi bir dil kullanarak. Önündeki tabağa göz gezdirdim. Tabağındaki yemeği bitirmek üzereydi. Elinde viski bardağını sıkıca kavramıştı. Poyraz’ın babasının bu kadar yakışıklı olacağını düşünmemiştim. 

“Benimle yemek yemek istemez misiniz?” diye devam ettiğinde kaşlarımı kaldırdım ve yüzüme hafif bir gülümseme kondurdum. Bu jestin hoşuma gittiğini ima etmeye çalışıyordum. 

“Yemeğinizi yemişsiniz gibi gözüküyor,” diye mırıldandığımda hızla cevap verdi.

“Size eşlik etmek için viskimi yenileyebilirim.” Yüzümdeki gülümseme genişlediğinde o da gülümsedi. Kibirli bir gülüşe sahipti.

“Vazgeçmeyeceksiniz yani,” dedim elimi menüye uzatırken. 

“Hayır.” Kaşlarını kaldırarak verdiği cevabın ardından sağ tarafta, masanın biraz uzağında bizi bekleyen garsona döndüm. 

“Portakallı Pekin ördeği,” dediğimde garson başını eğerek selamladı. “Bir de şarap.” 

Rose olsun.” Ekin Korhan ekleme yaptığında yeniden gülümsedim. Buradaydı. Karşımda. Önünde bir düşman oturuyordu fakat farkında değildi. Ona doğrultulmuş bir silahtım, kurşunu göğüs aramda saklıyordum ancak o bunu anlayamayacak kadar yabancıydı bana.

“Ee neler yapıyorsun Efsun?” Dirseklerini masaya yaslayıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Yemeğim gelene kadar devam etmeyeceğini anlamıştım. Bu büyük bir saygı göstergesiydi. 

“Şerefsizlerle uğraşmak dışında mı?” dedim öfkemi anımsayarak. Kaşlarını ettiğim küfür üzerine kaldırdı.

“Pek iyi bir kız değilsin anlaşılan,” dediğinde ona cevap verdim. 

“Aradığınız hiçbir şey bende yok gibi duruyor.”

“Ne arıyorum ki ben?”

Konuyu değiştirdim. “Efsun Kuyucu,” diyerek kendimi tanıtmaya başladım. “Moleküler Biyoloji ve Genetik son sınıf öğrencisiyim. Babamı belki tanırsınız. Bilinen bir inşaat şirketi vardı fakat beş yıl önce bir trafik kazasında kaybettik.”

“Özür dileyerek soruyorum,” dedi. “Evlat edinilmiştin değil mi?” Başımı sallayarak onu onayladım. Anlatılan hiçbir şey yalan değildi. Bunlar resmi belgelerde kayıtlı olan hayatımdı. Araştırdığında karşısına anlattıklarımdan fazlası gelmeyecekti.

“Evet ama biyolojik gerçeklik umurumda değil. Onlar annem ve babamdı,” dedim hiç tanımadığım, görmediğim insanlar hakkında konuşarak. 

“Anladım,” dediği sırada tabağım önüme yerleştirilmişti. Şarap şişesi de açılarak bardağa döküldüğünde tebessüm ettim. Üzerimdeki elbise oturuş şeklimden ötürü yukarıya doğru kaymıştı. 

“Ekin Korhan,” dedi yalnızca. “Devamını biliyor olduğunu düşünüyorum.”

“Bilmeseydim bu masada oturuyor olmazdım Ekin Bey.” Tek kaşımı kaldırdım. Hafifçe güldü. Dürüstlüğüm hoşuna gidiyor gibiydi. 

Unuttun. En çok dürüst sandıkların yalancıdır. Çünkü en iyi yalanlar, doğruların arkasına saklananlardır.

“Yemek için teşekkür ederim,” dedim önümdeki tabağı işaret ederek. “Berbat bir gündü.”

“Önemli değil. Okul dışında herhangi bir işle uğraşıyor musun Efsun?”

Dudaklarımı hafifçe büzdüm. Gergin bir ortam yoktu fakat hafif gerildiğimi hissediyordum. Kendime yalanlar söyleme başladım. Karşımda zengin ve karizmatik bir adam vardı. İyi bir vücuda sahipti. Gök mavisi gözleri vardı. Onunla iyi bir restoranda yemek yiyordum. Bu, benim gibi sıradan bir öğrenci için fırsat olabilirdi.

“Okul, gece kulüpleri, ilişkiler, arkadaşlar ve bazen de yurtdışı gezileri…” Hafifçe gülümsedim. “E bunları işten saymıyorsanız bilemeyeceğim.”

Cevabıma karşılık sesli bir şekilde gülerken başka bir soru yöneltti. “Yurtdışı ne için?”

“Biraz kumar, biraz gezmek.”

“Kumar?” Tek kaşını kaldırdı. 

“Hım…” Elimi önümdeki bardağa uzattım ve birkaç yudum aldım. Kanıma karışan alkol gitgide daha da gevşememe sebep oluyordu. Koruması Ekin Korhan’ın kulağına eğilerek bir şeyler mırıldandığında Ekin başıyla korumasını onayladı. Ne söylediğini anlamamıştım ve dikkatimin orada olduğunu anlamaması için elimdeki bardakla oyalandım. 

“O zaman sizden müsaade isteyeyim,” dedi hafif bir tebessümle. 

“Tekrar teşekkür ederim.”

“Kısaydı fakat güzel bir başlangıç olarak görelim Efsun, eğer gelme fırsatın olursa Tiflis Özel davetimizde seni yanımda görmek isterim.”

Kaşlarımı kaldırırken etkilenmiş gibi davranarak gözlerimi açtım. “Fırsat yaratmaya çalışayım o zaman.” Bana uzattığı gold kartı aldım. 

“Görüşmek üzere o halde.”

“Görüşmek üzere.” Ekin Korhan yanındaki korumalarla birlikte mekândan ayrılırken derin bir nefes aldım. Onun ardından masadan kalkarak lavaboya doğru ilerlerken bir elim çantama gitti. Telefonumda onlarca yeni mesaj vardı. 

Akın: İçerideymişsin.

Akın: Siktiğimin adamı yanında olduğu için gelemiyorum.

Akın: İyi misin?

Akın: İçeriyi göremiyorum, sikeceğim.

Akın: Efsun bi cevap ver!

Akın: Bu iş bittiğinde o telefonu… 

Akın: Neyse.

Yazdığı mesajlara gülerek göz devirdim ve lavabonun kapısından girerken ona cevap yazdım.

Efsun: Her şey yolunda, düzgün konuş benimle.

Ben mesaj kısmından çıkmadan cevap geldi.

Akın: Dışarı çık.

Efsun: İznin olursa işeyeceğim.

Akın: İllaki deli edeceksin adamı, değil mi?

Ona cevap vermeden telefonu çantama koydum. Karnımda hafif bir ağrı hissediyordum. Aklım abimdeydi ve artık ona ulaşmam gerektiğini biliyordum çünkü Ekin Korhan’la iletişime geçeceğim telefon ondaydı. Kendi hattımı ya da telefonumu kullanamazdım. Aylardır aktif gibi gözüken bir hattım vardı. Üniversite zamanı o hattı kullanıyordum. O telefonu abimden almam gerekiyordu. 

Suyu açarak ellerimi soğuk suyla yıkarken aynaya yansıyan görüntüme baktım. Göz altlarım hafif kararmıştı. Yüzümde yorgun olduğumu belli eden düz bir ifade vardı. Ellerimin, kemiklerimin sızladığını hissediyordum. Bu yola çıktığım günü hatırlayamıyordum çünkü bu bir yol değildi. Bu işin içine doğmuştum. Bunun için yaratılmış ve eğitilmiştim. Fakat ilk kez kendi yolumu çizmek için adım attığımda ne hissettiğimi hatırlıyordum. İçimdeki korkuyu ve o korkunun beslediği savaşma isteğini hâlâ göğsümün içinde hissediyordum. Eğer o his olmasaydı, şimdi aynaların karşısında böyle güçlü kalamazdım. Böyle ayakta duramazdım. Çünkü ben bir tek aynalarla barışamıyordum. Aynada gördüğüm yüze baktığımda gördüğüm geçmişle barışamıyordum.

Lavabonun kapısı sert bir şekilde açıldığında gözlerimi aynadaki yansımadan ayırarak sağ yanıma doğru çevirdim ve istemsizce birkaç adım geriledim. Gördüğüm beden Akın’dan başkasına ait değildi. Üzerinde siyah bir kot ve tişört vardı. Yüzündeki öfkeyi gözlerinden okuyabiliyordum. 

“Ne bok yiyorsun burada?” dedi açık olan tuvalete doğru bakarak. 

“İşiyordum Akın,” dedim düz bir sesle. Buraya nasıl girmişti? “Ha ona da iznin yoksa bilemeyeceğim.”

“On iki dakikadır mı?”

“Hım,” dedim arkamdaki dolaba doğru yaslanarak. Üzerinde hiçbir şey yoktu ve dolap duvara yaslıydı. Üç çekmeceden oluşuyordu. Ellerimi iki yanına koyarak dolabın üzerine doğru kendimi çektiğimde Akın lavabonun üzerindeki anahtarı çevirdi ve ikimizi içeriye kilitlediğini anlamama sebep olan tok ses lavabonun içine yayıldı. 

“Ne konuştunuz?” Yanıma geldi. 

“Kaptım bu işi,” dedim. “Merak etme, sıkıntı yok. Beni kumara davet etti.”

“Oynaman için değil?” dedi sorgularcasına.

“Cık,” dedim kaşlarımı kaldırarak. Kafam hafif güzeldi fakat ne yaşandığının farkında olacak kadar kendimdeydim. Yanıma doğru gelerek tam önümde durduğunda bakışlarımı yüzüne doğru kaldırdım. Üzerine oturduğum dolaba dizleri yaslanmıştı. Bacakları, bacaklarıma değiyordu.

“Şansı olurum belki,” diye mırıldandım onu sinirlendirmek için. Aramızdaki çekimin o da farkındaydı. Bu tavrının başka bir sebebi olmadığını biliyordum. Fakat bu hislerimizle alakalı bir durum değildi. Biz hâlâ iki farklı kutupta iki karşıt görüşlü askerdik. Ne ben onun yüreğinde kendime bir yer bulabilirdim ne o benim yüreğimde kendine bir yer açabilirdi.

“Dokundu mu sana?” Gözlerimin içine baktı. Koyu renk gözlerine baktım. Göz rengini tam anlamıyla çözemiyordum. Gözlerindeki derinliğe baktığımda orada geçmişi görüyor gibi hissediyordum. 

“Akın,” diye mırıldandım içten bir şekilde. Ve kendime engel olamayarak ona bir itirafta bulundum. “Gözlerin, aynalardan daha çok canımı yakıyor.” Kaçtığım yansımalardan biri artık onun gözleriydi. Orada gördüklerimden, göreceklerimden ve geleceğimizden korkuyordum. Onun ruhuyla çırılçıplak bir şekilde yüzleşmekten ve yüzleştiklerimin kalbimi incitmesinden korkuyordum. 

Sinirle kaldırdığı kaşları kurduğum cümlenin ardından inerken yüzündeki ifadenin yumuşadığını gördüm. O da benim gibi böyle bir itiraf beklemiyor olmalıydı. Yüzündeki şaşkınlığı yakaladım.

“Gözlerimde gördüğünü sandığın hayat gerçek değil.” Bana ilk kez yalansız bir cümle kurmuştu. 

“Biliyorum.” İç çektim. “Ben kendime bile yalan söylerim Akın. Ve yalan söyleyeni tanırım. Gözyaşları yalan olanı anlarım.”

Kaşlarını kaldırdı. “Yalan gözyaşı?” dedi sorgularcasına. Bulunduğumuz ortamın dışına çıkmıştık. Yine zamanda kendimize bir yer açmıştık ve orada kendimizle yüzleşiyorduk. Belki de aramızdaki çekimin sebebi yalnızca buydu. 

“Senin acıların bile yalan Safkan,” diye mırıldandım. Akın Mir Safkan. Senin gözyaşların bile yalan. 

“Öyle diyorsan öyledir güzelim.” Bana başka bir cevap vermediğinde kalbimin burkulduğunu hissettim. Eli saçlarıma doğru uzandı. Bir eli önüme düşen saçımı geriye doğru iterken diğer elini çenemle boynumun arasına yerleştirdi. Şimdi çekse beni kendisine, öpse sesim çıkmazdı. 

“Dokunmadı bana,” diye mırıldandım. “Öyle kolay vermem kendimi kimseye.”

Yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunu gördüm. “Öyle mi?” Tek kaşını sorgularcasına kaldırdı. Biraz daha yaklaştırdı yüzünü. “Vermez misin öyle kolay?” diye eklediğinde çenemdeki eli sıkılaştı. 

“Vermem,” dedim. Nefesimin yüzüne değdiğini biliyordum. Bacaklarımın arasında hissettiğim sızı, yalnızca onun için yükselen arzumun dışa vuruş şekliydi. Bana bunu yalnızca o yapabiliyordu. 

Eli, yüzümü kendine çekerken tuvaletin kapısından gelen ses kendimi geriye doğru çekmeme sebep oldu. 

“Siktir,” dedi Akın irkilen bedenime karşılık. İçimde istediğini alamayan küçük bir çocuğun siniri oluşurken gözlerimi Akın’a çevirdim. 

“Tuvalete gir,” diye mırıldandım oturduğum yerden inerken. 

“Beş dakika beklesen ölür müydü?” dediğinde güldüm. Kapı yeniden tıklatıldığında görevlilerin çağrılmaması adına onu tuvaletin içine doğru itekledim. Akın tuvalete girerek kapıyı kapattığında lavabonun kapısını açarak kapıdaki orta yaşlı kadına gülümsedim. 

“Kusura bakmayın lütfen.”

“Sorun değil,” dedi huysuz bir sesle ve içeriye doğru geçti. Akın’ın tuvalette olmasına aldırmadan kapıdan çıkarak gittiğimde telefonuma bir mesaj düştü. 

Akın: Ben almasını bilirim ama.

Akın: İstediğimi.

Ona cevap vermedim. Restorandan çıkarak kapıda bekleyen taksilerden birine bindim. Kadın tuvalete girdiğinde Akın diğer kabinden çıkar ve arabasına geçerdi. Direkt restoranın kapısından arabasına binmenin tehlikeli olacağını bildiğimden taksiyle belirli bir mesafe ilerleyip taksiden indim. Ardından mesaj kutusuna girerek Akın’ın son mesajına yalnızca konum atarak cevap verdim.

Akın birkaç dakika sonra bulunduğum konuma gelmişti. Arabasının kapısını açarak içeriye girdiğimde yayılan parfüm kokusunu hissettim. “Arabayı parfümle mi yıkadın?”

“Bana ait olanların benim gibi kokmasını seviyorum.” Arabayı çalıştırarak yolda ilerlemeye başladı. “Ne konuştunuz?” dedi detay isteyerek. 

“Çok bir şey değil aslında. Tanıştık yalnızca, ardından kumara davet etti ve gold kart verdi.”

“Özel davete?” Tek kaşını kaldırarak bana döndü ve arabanın hızını artırdı. 

“Beğenmişse demek beni?”

“Nerede bu davet?”

“Tiflis,” diye mırıldandım. 

“Tek gitmeyeceksin.”

“Dikkat çeker Akın,” dedim ona karşı çıkarak. “Bugün bile anlayabilirdi. Tek olacağım. Kendimi savunmayı biliyorum.”

“Yurtdışında olacaksınız Mina,” dedi bana sesini yükselterek. “Oradan seni diğer merkezlere götürmesi ya da herhangi bir akademiye satması saniyelerini alır. Kim olduğunu eninde sonunda öğrenecek. O uyanmadan bu işi bitirmek zorundayız.” Dünya genelindeki diğer beş akademiden bahsettiğini anlamıştım. Fakat buna izin vermezdim.

“Bunca yıldır beni hiç kimse yakalayamadı Akın,” dedim ona karşı çıkarak. “Ayrıca On Altı’ya ulaşmam gerek.” 

“Neden?”

“Telefonumu alacağım. Olanları bilmeyecek, senin öğrendiğini bilmeyecek. Görev verdiğinizi söylerim.” Alayla güldüğüne kaşlarımı çattım. “Neye gülüyorsun?” diye ekledim. 

“Ona bile mi yalan söylüyorsun?” dediğinde ona cevap verdim.

“Herkese yalan söyleyebilirsin Akın,” dedim. “Senin yalan söylemediğin biri var mı hayatında? Önemli olan doğruların ne olduğu değil, yalanları niçin söylediğindir.”

“Yalanın sebebi olmaz Mina,” dedi net bir şekilde.

“Benim için olur. Onu koruyorum. O benim için aynı şeyi yapsa onu anlardım, o da beni anlar.”

“Abin mi?” dedi beni sorgularcasına. “Anlasın bakalım. Sen bilirsin ayrıca. Aile meselelerine karışmıyorum.”

“Aynen, baya karışmıyorsun. O kadar karışmıyorsun ki beni ailemle tehdit ediyorsun.”

“Yapma Mina,” dedi net bir sesle. “Seni zorlamadım. Bırak ben yoluma gideyim. Sen yoluna git. Abini kendin koru.”

“Bu konuyu tartışmayacağım seninle ya…” Elim pencereye uzandı. Camı açtığım için içeriye giren rüzgâr çıplak tenimin hafif sızlamasına sebep olsa da buna aldırmadım. Soğuk bir aralık gecesi tanışmıştık onunla. Yıllardır beklediğim bu savaşı başlatan bana karşı attıkları ilk adım olmuştu. İçimde oluşan hissi ve yalanlarımı birer birer gözlerimin önüne getirdim. Bu oyun, bir cümleyle başlamıştı. O gün yalnızca Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü son sınıf öğrencisi olduğuma kendim bile inanıyordum. Yaşanılanların üzerinden çok fazla zaman geçmemişti fakat oyun başladığımız noktadan çok uzaktaydı. 

Savaş başlamadan gerçeğin ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Defalarca kez tanışıyorduk kendimizle. Bu işe başlamadan önce tanıdığım benle, şimdi gördüğüm kadın aynı kişi değildi. İlk gün ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Elimde bir harita vardı. O haritanın üzerinde ilerliyordum. Şimdi ise hiç bilmediğim sokaklara sapmıştım. Önümü göremiyordum. Karanlıkta kalmıştım fakat bilirdim, karanlık beni kör etmeye yetmezdi. 

“Nereye geçiyoruz?” dedim Akın’a dönerek. 

“Diğerleriyle buluşacağız,” dedi kısa bir cevap vererek. Başımla onu onayladım. Yolun geri kalanı sessiz geçti. O sessizliğin içindeyken yalnızca düşündüm. Beni sürüklediği bu noktayı ve geldiğim yerde onunla yürüyor oluşumu düşündüm. 

Adımlarımı kiminle atıyordum? Sırtımı kime yaslıyordum? Gün geldiğinde şakaklarına namlunun soğuk ucunu bastıracağım bu adam için neden bütün bunları yaşıyordum?

Aramızda karşı konulamaz, önüne geçilemez bir çekim vardı. Bunun farkındaydım ve onun da farkında olduğunun bilincindeydim. O çekimi bana karşı kullanabileceğini düşünüyordu fakat yanılıyordu. Dün ne yaşanırsa yaşansın zamanı geldiğinde kendimi korumasını bilirdim. Kendimi herkesten çok sevmeyi öğrenmiştim. Önceliğim ben ve ailemdi. Hiç kimse bunun önüne geçemezdi, izin vermezdim.

Geldiğimiz yer, Akın ve benim kaldığımız evdi. “Diğerleri derken?” dedim üzerinden dakikalar geçmesini umursamayarak. 

“Beril, Uras, Poyraz, Ebru ve Fulya.”

“Ebru bu işin neresinde?” Bakışlarımı ona çevirdim. “Bir var, bir yok. Bir öğlen seninle yemek yiyor ama bir hafta hayatında yeri olmuyor.”

“Bu işe dahil olan herkes işime yaradığı kadar var Mina,” dedi bana net bir cevap vermeyerek. 

“Onun farkındayım.” Arabayı park etmişti fakat içinden çıkmamıştık. “İşine yaradığı kısım neresi?”

“Babamla arası iyi,” dedi olağan bir halde ve arkasına yaslandı. “Sen her şeyi sorgulayacak mısın böyle?”

“Babanla senin aran iyi değil yani?” Tek kaşımı kaldırdım. Bu inandırıcı gelmemişti. 

“Çıkarlarımız çakıştığında değil,” diye mırıldandı. “Babamı bulacağını sanıyorsun ama boşa kürek çekiyorsun.”

“Neden?”

“Çünkü bir yüzün sana hiçbir şey katmayacağını bilmiyorsun. Bu boş bir oyun. Ve sen sandığın kişi değilsin. Diyelim ki Yakuza’yı gördün. Bir fotoğrafta, bir video da ya da canlı canlı. Bu sana ne katacak? Önemli olan yüzü değil, o bedeni ve arkasındaki teşkilatı yok edebilmek.”

“Düşmanını tanımadan sıktığın kurşun boşadır Safkan,” dediğimde yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu.

“Uzun süredir bana böyle seslenen tek kişisin,” dedi konuyu değiştirerek. 

“Sen de bana Mina diyorsun.” Aynı konumda olduğumuzu belirtmiştim. 

“Mina,” dedi iç çeker gibi yeniden. Başını arkaya doğru yaslanmıştı. 

“Babanı öldürmek istediğimi biliyorsun,” dedim tepkisini merak ederek. Bakışları hafifçe bana kaydı. “Neden karşımda değilsin?”

“Ben senin karşında değilim çünkü sen benim yanımdasın Mina,” diye mırıldandı. “Eğer sen yanımda olmasaydın olduğun kişiyi önemsemezdim.”

Beni bir kafese hapsetmişti. Artık attığım adımları onunla birlikte atıyordum. Haklıydı, ben artık onunla yürüyordum.

“Güzel olmalı,” diye mırıldandım. “Sonsuz bir gücün içine doğmak.”

“Yorucu.” Derin bir nefes aldı. “Sonsuz bir gücün içine doğmak yorucu. Çünkü elindekilerin altında kalmak istemiyorsan gücü yönetmeyi bilmelisin. Seni zehirlemesini önlemek istiyorsan onu dizginlemeyi öğrenmelisin. Yoksa güç seni yönetir.”

“Yakuza için durum böyle mi?” 

“Bilmem,” diye mırıldandı. “Bunu ona sorman gerekir. Babamı senden çok daha iyi tanımıyorum Efsun.”

“Yalan söylüyorsun,” dedim ona karşı gelerek. “O gün yatta da bunu yaptın. Babanın anneni öldürdüğünü söyledin. Bir sahil kasabasında yaşadığınızı söyledin.”

“Bana anlatılan masalları anlattım sana,” dediğinde içimde bir boşluk oluştuğunu hissettim. 

Küçükken kendime anlattığım masallarla avunurdum. O yalanlarla kâbuslarımın üzerini örterdim.

Yalan söylemeyi böyle öğrenmiştim. 

Kendime farklı geçmişler yazıp onlara inanarak. 

“Yalan yalandır Akın,” dediğimde sustu. “Bir aması, açıklaması olmaz.”

“Hiç güvenmediğin birinin söylediği yalan da ihanetten sayılmaz ama,” diye karşılık verdi son cümleme. “Sen bana hiç güvenmedin.”

Ona gülerek karşılık verdiğimde bana kaşlarını çatarak bakıyordu. “Neden güvenmedim acaba?” Başımı iki yana salladım.

“Konu tam olarak bu işte Efsun,” dedi tavrıma aldırmadan. “Sen bana hiç güvenmedin, ben sana hiç güven vaat etmedim. Biz böyle bildik birbirimizi.”

“Ve sen bana karşı şimdi böyle açıksın çünkü kafesinde olduğumu biliyorsun.”

“Kafesimde olman hiçbir şeyi değiştirmez.” Beni abimle tehdit ediyor olmasının bu konuyla alakası olmadığını ima ediyordu. “On Altı senin için değerli ama bir an gelir değersizleşir. Bir an gelir kafesin kapısı aralanır. İşimi şansa bırakmam.”

“O zaman neden?” Koltukta dikleşerek bakışlarımı ve yüzümü tamamen ona doğru çevirdim. Başını yasladığı yerden kaldırmadan düşük bakışlarla beni incelediğinde merakla yüzüne bakıyordum. 

“Zaman,” diye mırıldandı ve başını yasladığı yerden kaldırdı. “Zamanla anlarsın, zamanla öğrenirsin.”

Ona bir cevap vermeden arabadan indiğinde ben de çantamı alarak indim ve ardından seslendim. “Böyle kaçamazsın!” Bana bir cevap vermeden yürümeye devam ettiğinde gözlerimi devirerek ardından ilerledim.

Anların ve anıların sivri bir yanı vardı. Zamanın içine hapsolmuşuz gibi hissettiğimde, çıkmaza girdiğimi sandığımda içimdeki umudun ölmemesi adına o anılara tutunurdum. Bir yanını kanatsa da anılar avuturdu. Yalanlar kadar besleyici, yalanlar kadar zehirliydiler. İçinde çürüyen bir yanın varken nefes almaya çalışmak attığın adımların yalpalamasına sebep oluyordu.

Kendimden emin olarak çıktığım bu yolda artık içimde kendisiyle ve geçmişiyle savaşan o kız yorumluyordu. Bu kaybetmenin ilk adımıydı, biliyordum fakat yalpalamama rağmen ilerlemekten vazgeçmiyordum. 

Yarım bir adım, olduğun yerde durmaktan iyidir derdi abim. Onun sözlerine kendi hislerimden daha çok güvenirdim. 

Akın evin kapısını sert bir şekilde açtığında onun ardından açılan kapıdan girdim. Onu anlamak zordu. Onu çözmek zordu. Tam karşımda olması gerekiyordu. Ondan nefret etmem gerekiyordu fakat içten içe bunu yapamadığımı biliyordum. 

Ne ondan nefret etmeme izin veriyordu ne de onu sevmeme. Kalbimin üzerinde dolaşan gri bulutların tek bir sebebi vardı. Akın Mir Safkan.

İçimdeki bu belirsizliğin, dumanlı yolların, ruhumu kemiren düşüncelerin kaynağı.

Bir adım at, dedi kalbim. Bir adım at da karar vereyim ne yapmam gerektiğine. Karşıma bir yol çıktığında kimi seçmem gerektiğini, kimi harcamam gerektiğini bileyim. İyi bir insan olup olmadığını bilecek kadar tanımamıştım onu fakat sıkı bağları olduğunu hissediyordum. 

Bazen yalnızca hislerimizle baş başayızdır. 

Akın’ın sevdiği, elinden tuttuğu, yanında gördüğü hiç kimseyi yarı yolda bırakmayacağının bilincindeydim. Belki de ondan nefret edememe sebebim buydu. Belki de içimde bir yerlerde onu düşman belleyememe sebebim yalnızca bu düşüncemdi. Düşmanı gördüğüne karşı ne kadar acımasızsa dost bildiğine o kadar yakın, o kadar bağlıydı. 

Kendisinin olduğuna inandığına sahip çıkardı. Bir ayı geçkin zamandır yanındaydım. Onu gözlemliyordum. Bana ve yanındakilere karşı tavrını kolluyordum. Bir gün onun yanında yer almazdım ama eğer aynı yola çıkmış olsaydık, beni kendinden görmüş olsaydı beni bu yolda bir başıma bırakmazdı, bilirdim. 

İçten içe kabullendiğim bu gerçek bir yanımın ona karşı kalkanlarını indirmesine sebep oluyordu. Duvarlarımı yıkan, beni ona çeken içimdeki küçük kızı o zamanlar tanımış olsa, onu kollayacağından emin olmamdı.

Akın Mir Safkan, içimde depremler yaratıyordu. Ruhumu kelimelerinin keskin ucuyla törpülüyor, beni kendisine mecbur bırakırken inancımı kazanıyordu. Bu inancın kırıldığı noktada beni ne o durdurabilirdi ne de içine hapsettiği bu kafes. 

Yine de içimde beliren, beni ikileme düşüren bu hisleri zamanı geldiğinde bir kenara koymam gerektiğini bilirdim. O haklıydı. Savaşlarda hislere yer yoktu. İçimde ona karşı olan iyilik, bir satranç masasında önümde onu harcama şansı verildiği an kaybolurdu. Kaybolmak zorundaydı. 

Yalnızca iki kişinin oynadığı bir oyunda düşmanının elinden tutamazdın. Bu önce seni, sonra onu yok ederdi. 

Kapıdan içeriye girdiğimizde Akın hiçbir şey söylemeden odasına doğru ilerlemişti. Bense üzerimdekilerden kurtulmak için salonun ortasında ayakkabılarımı çıkarmış ve yere bırakmıştım. Ardından çıplak ayaklarımla ahşap merdivenleri yavaş yavaş tırmanmış, odamın kapısını açarak içeriye girmiştim. 

Poyraz ve diğerlerinin nerede olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim şu an güzel bir duş alıp rahatlamak istediğimdi. Kıyafet dolabıma ilerleyerek kendime siyah kısa bir şort ve kahverengi bol bir tişört çıkardım. Tişörtün içine sutyen almamıştım çünkü gün boyunca bedenimi sıkan kıyafetler tenimin acımasına sebep olmuştu. Odadaki banyoya ilerleyerek üzerimdeki kıyafetleri çıkardım ve suyu ayarlayarak duşkabinin içine girdim. 

Bu banyoya her girdiğimde aklıma burada, onun ağına ilk düştüğüm gece geliyordu. Dizlerimin yaslandığı soğuk fayansı, saçlarımı tutuşunu ve kusuşumu hatırlıyordum. Dudaklarımda dudaklarını hissettiğim o anı anımsıyordum. Su saçlarımdan aşağıya süzülürken elim istemsizce dudaklarıma uzandı. 

Duysa inanmazdı ama dudaklarıma değen ilk ten, ona aitti. Buna nasıl izin verdiğimi bilmemekle birlikte bunca zamandır ilişki yaşayabileceğim bir hayatım olmamıştı. Hayatımda seksten çok daha önemli olaylar vardı ve onlara odaklıydım. Artık değil misin yani, dedi içimdeki susmayan ses.

On beş yıldır hayattaydım, bunun beş yılı A.S.P.’de geçmişti ve hayata adapte olurken kimseyi düşünecek durumda değildim. Ölümle burun buruna gezerken aklımda yalnızca kurtulmak vardı. Ardından M.A.F. tarafından eğitime alınmıştım ve bu durumda da kimseyle birlikte olamamıştım. Üniversitedeyken hep gözetim altındaydım ve saklanırken çalışıyordum. Bütün bu karmaşada hayatıma bir adam almamıştım. Alamazdım. 

Şimdiyse yıllardır peşinde koştuğum bu savaşın içindeydim fakat ona izin veriyordum. İzin vermiştim. Ve içten içe fazlasını istiyordum. Ellerim köpüklediğim saçlarımda dolaşırken yüzümden aşağıya akan su kalbimdeki heyecanı ve korkuyu bastırmaya yetmedi. Yanlıştı. Böyle bir kaosun içinde bir adamın ağına düşüyor olmak, onun bana dokunmasına izin vermek ve onu bu derece arzulamak yanlıştı ama aramızdaki çekimden ayrılamıyordum. Ona ve içimdeki dürtüye karşı koyamıyordum.

İçimdeki bu yoğun hisler bir gün duygularımı ele geçirirse olacakların bizi nereye sürükleyeceğinden korkuyordum ve bu bilinmezlik beni ona daha fazla çekiyordu. 

Onun için bütün bu yaşananların anlamını merak ediyordum. Yanına aldığı her kıza böyle mi davranıyordu? Gözünün içine bakan Ebru’ya bile böyle bir yakınlık kurduğunu görmemiştim. Başımı iki yana salladım. Bunları düşünmenin zamanı değildi. İki elimle gözlerimi ovaladım ve derin bir nefes alarak suyu kapattım. 

Duştan çıkarken duşkabinin üst kısmına astığım havluya uzanarak vücudumu kuruladım. Getirdiğim kıyafetleri giyerek küçük havluyla da saçlarımı kuruladım ve saçlarıma havluyu sardım. Banyonun kapısını açarak içeriye geçtiğimde hafif üşüdüğümü hissettim fakat aldırmadım. Yatağın üzerine bıraktığım çantamdan telefonumu alarak odadan çıktım. Merdivenleri inerken salondan yükselen sesin diğerlerine ait olduğunu biliyordum. Yavaş adımlarla aşağıya indim, salona girdiğimde gözlerim salondakilerin üzerinde dolaştı. 

Poyraz’la beraber oturduğumuz koltukta Poyraz, Fulya ve Uras oturuyordu. Tekli koltukta Ebru vardı, diğer teklideyse Beril oturuyordu. İkili koltuksa boştu. Boş olan koltuğa geçerek oturduğumda Ebru’nun bakışlarının üzerimde dolaştığını hissettim. 

“Üşüdüm hafif,” diye mırıldandım evin dünden daha soğuk olduğunu fark ederek. 

“Kış günü şort giyersen,” diye mırıldandı Ebru art niyetle. Benden bu denli hoşlanmamasının mantıklı bir sebebi yoktu. Tek sebebin Akın olduğuna inanmıyordum. 

“Poyraz söyle klimaları yükseltsinler.” Akın’ın sesi ben Ebru’ya cevap veremeden aramıza girerken bakışlarım ona doğru döndü. Duş almış, üzerini değiştirmişti. Merdivenlerden yavaş yavaş iniyordu. Poyraz ağır bir şekilde başını salladı ve içerideki görevlilere seslenerek salonun ısısını yükseltmelerini söyledi. Ebru’nun kaşlarını alayla kaldırdığını ve yüzünde küçümseyici bir ifade oluştuğunu gördüm. 

Poyraz diğerlerinin yanında hâlâ aynı soğuk tavrını koruyor ve duvarlarını çekiyordu. Ne olursa olsun gerektiğinde mesafelerini koruyan bir adamdı. Üzerinde üniforması olduğunu yeni fark etmiştim. Onların yanında üniformasız durmuyordu. Hatta Uras ve Fulya’nın yanına oturmasına bile şaşırmıştım. 

“Efsun yarın akşam Tiflis’e uçacak,” dedi Akın yanıma otururken. “İçeride bizden biri olmayacak fakat etrafta olacağız. İletişim sağlanması gerek.”

“Tehlikeli,” diye araya girdim. Akın bana aldırmadan devam etti. 

“Üzerinde çalıştığınız projeyi başka bir birliğe verdiler.” Hep beraber yaptığımız araştırmadan bahsettiğini anladığımda omuz silktim. Önemli değildi. Ben olmadığım sürece hiçbir şeyi bitiremezlerdi. 

“Tiflis’e tek başıma uçacağım. Gelen ayrı uçakla gelecek. Eminim uçuşumu bulup içeriye adam yerleştirecektir. Kimseyle gidemem.”

“Orada olacağım,” dedi Akın itiraz istemeyen bir ses tonuyla. 

“Efsun haklı,” diye araya girdi Fulya. “Tehlikeli olması bir şey değiştirmez. Eğer sonuca varmak istiyorsanız harcamak zorundasınız.” Kurduğu cümleye aldırmadım çünkü hâlâ Akın dışındakiler bizi düşman sanıyordu. Buna göre davrandığının farkındaydım.

“Merak etme, harcatmam ben kendimi,” diye mırıldandım Akın’a dönerek. 

“İçeride iletişimi olamaz,” diye araya girdi Ebru. “Özel davetliler alınıyor. Telefonu muhtemelen dinlenecek. Tehlikeli, bir kişi dışarıda olabilir ama hepimiz etrafta olamayız. Bir koruma gönderilir.” 

“Ben gideceğim,” dedi Akın net bir tavırla.

“Akın abartmıyor musun?” Beril ona tepki verdiğinde yalnızca bakışlarını kaldırdı ve susmasını sağladı. Kişisel algılama, diye mırıldandım kendime. Yalnızca elindeki değerli taşı harcamak istemiyor. Kimse bir veziri esir aldığında elindeki kozu kaybetmek istemez.

“Nerede bekleyeceksin?” dedim ona dönerek. Bu kararından vazgeçmeyeceğini biliyordum. 

“İçeriye giremezsin,” dedi Fulya, Akın cevap vermeden. “Giriş yaptığın Ekin’e bildirilir. Önemli olmadığı sürece oyunlara da katılmıyorsun.”

“Arka kapıda olacağım,” dedi Akın bu detayları düşündüğünü belirterek. “Aksi bir durumda yangın merdivenlerini kullanacaksın. İçeriden bir garson ayarladım, sana yol gösterecek. En kötü ihtimalle yangın alarmını çalıştıracaksın. Havuzun olduğu kısma çıkıyor yangın merdivenleri. Orada bekliyor olacağım.”

“Aksi bir durum olmazsa?” Tek kaşımı kaldırdım.

“Ekin Korhan’la mekândan ayrılırsın. Uçağının olduğunu söyleyerek havaalanına geçiş yaparsın.”

“Tamam.” Oturduğum yerden kalktım. Uras telefonuyla uğraşıyordu. Poyraz konuşmanın yarısında salondan ayrılmıştı. 

“Ben de bir lavaboya geçeyim,” dedi Fulya ve ayağa kalkarak üst kata doğru ilerledi. 

“Kendini tehlikeye atman saçmalık.” Ebru’nun Akın’a kurduğu cümleyi işitsem de onlara aldırmadım. Merdivenlere doğru ilerledim. Akın’ın ardımdan baktığını hissedebiliyordum. Ebru’ya bir cevap vermemişti. Çıplak ayaklarım soğuk merdivenlere değdiğinde hafif üşüdüm fakat Akın klimaları açtırdığı için evin sıcaklığı yükselmişti.

Yavaş adımlarla merdivenleri çıkarken zihnimde binbir plan dönüyordu. Yarın akşam Batum’a uçacak, oradan Tiflis’e geçecektim. Bu, yaklaşık altı saat araba yolculuğu yapmam demekti. Başka bir ülkede olacak olmak beni geriyordu çünkü Akın kurduğu cümlelerde haklıydı. 

Buradan çıktığım anda açık bir hedeftim. Ülkem beni almak için herhangi bir savaş başlatamazdı. Bu güce sahip değillerdi. Yurtdışına çıkarıldığımda üzerimde yapılacak deneyleri, yaşayacaklarımı tahmin bile edemiyordum. Bu düşünceler avuçiçlerimin terlemesine sebep olurken derin bir nefes aldım.

İçimdeki hisleri bastıramıyordum. Gözlerim kapalı, bir hedef tahtasında gibiydim. Ruhumdaki sancılar kalbimin ağrımasına sebep olurken karşımda silik yüzler vardı. İsabet etmediğini düşündükleri her bıçak ruhumda keskin ve derin yaralar açıyor, içimin kanamasına sebep oluyordu.

Acıyla başa çıkmaya çalışıyordum. 

Karanlık bir odanın içinde yapayalnızdım. Üzerime gece çökmüştü. Mürekkebin ruhumda bıraktığı derin darbe izleri vardı. İçimdeki hisleri bastıramıyordum. Karanlığa ihtiyacım vardı fakat karanlığı sevemiyordum. İçimdeki yalnızlık hissi, yavaş yavaş beni kemirirken zihnimde gezinen kelimeler içime işliyordu. 

Söylesene, yalnızlıkla nasıl başa çıkılır?

Geçmiş, zihninden nasıl atılır? O kurşun bir kere ruhunu kanattıysa dikiş nasıl atılır?

Öğret bana, yalnızlıkla nasıl başa çıkılır. Öğret bana, bir insan nasıl sevilir. Ellerini kanatacağını bildiğin kelimelere tekrar tutunulur mu? Ruhumda mürekkebin bıraktığı derin darbe izleri var. Öğret bana, yara açılmadan insan nasıl sevilir?

İçimdeki hislerin ağırlığını bir kenara bırakarak gözlerimi koridorda gezdirdim ve hafifçe seslendim. “Fulya?”

Bir cevap alamadığımda bu kattaki banyoya doğru ilerledim. Ağır adımlarla ilerlerken midemin bulandığını hissediyordum. Stres ve hüzün yalnızca midemi bulandırıyordu. Karnımdaki ağrıyı yok sayarak ilerlemeye devam ettim. Evin içinde derin bir sessizlik vardı. Aşağıdakilerin ne yaptığını merak ettim. Akın, Ebru ile oturmaya devam ediyor muydu? İçimde sahiplenme duygusunun getirdiği bir kıskançlık oluştu. Başımı iki yana salladım. 

“Nereye kadar devam edecek?” Koridorun sonuna doğru yaklaştığımda duyduğum ses kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. “Kaçacak mısın böyle?” Fulya’nın sesi kaşlarımın çatılmasına sebep olurken zihnimde yalnızca Uras’ın hâlâ alt katta olduğu vardı. 

Kiminle konuşuyordu?

“Belki de seni ilgi çekici kılan budur?” Derinden gelen erkek sesi kapalı olan kapıya biraz daha yaklaşmama sebep oldu. “Belki de sınırlarını zorlamaman gerekiyordur.” Bazen kelimelerin de kendi içinde ayrı bir dilleri olur. Sizi yaraladığı kadar kendilerine de kırılırlar ve diliniz düğümlenir. Erkek sesinin Poyraz’a ait olduğunu kavradığımda bu ağır kelimelerin karşısında Fulya’dan bir çıkış bekledim. Fakat kulağıma başka bir ses gelmedi. Sustu. Ona böyle ağır cümleler kuran adamın karşısında yalnızca sustu. Kapalı kapının ardından gelen sesleri, zaten bağırarak konuşuyor olmalarını anlamama sebep olmuştu. Kalbimde bir sır öğrenmenin verdiği adrenalin varken gözlerimi kapıya kilitlemiştim. Hareket etmedim ya da edemedim. 

Ardından kapıya yaslanan bedenin sesini işittim. Fulya, Uras’ı Poyraz’la aldatıyordu ve Poyraz bunu kabullenmişti. Kapının ardından gelen sesler gözlerimin kilitlendiği kapıdan ayrılmasına sebep olurken yüzleştiğim gerçekle baş başa kaldım. Kapının açılma ihtimalini düşünerek arkamı dönüp odama doğru ilerlerken Fulya’nın bunu kendisine nasıl yaptığını düşünüyordum. 

Belki de sınırlarını zorlamaman gerekiyordur, demişti Poyraz. Ona yerini bil, demek istemişti. Olduğun konumu kabullen demek istemişti ve onu küçük görmüştü. 

Seni böyle küçük düşüren bir adamı neden kabullenirdi insan? Bu gerçek gün yüzüne çıktığında Fulya’yı Uras’la birlikte bir savaşın içine sürükleyeceğini nasıl düşünmezdi?

Odamdan içeriye girdiğimde o cümleye rağmen Poyraz’ın onu öpmesine izin veren Fulya’ya kızdım. Bu, kız kardeşinize yaptığı hatadan ötürü kızmaktan farklı değildi. Kendisini düşürdüğü duruma üzülüyordum. Kendisine yaptığı muameleye üzülüyordum çünkü bilirdim. Önemsiz de desen, arkanı da dönsen geceleri başını yastığa koyduğunda, tenin soğuk çarşafla bütünleştiğinde ve karanlık odanın içini kapladığında zihninde o kelimeler dönerdi. Cümlelerle bir başına kalırdı insan. Kelimelerle baş başa kalırdı. İçini yerdi söylenenler ve söylenemeyenler. 

Yatağıma geçerek oturduğumda bu durumu nasıl toparlayacağımı düşündüm. Yaşanılanların ortaya çıkması şu an bizi tehlikeye atardı. Zaten batabileceğim kadar boka batmamışım gibi daha fazlasını yaşardık. Şimdilik susmak zorundaydım. Uras da Fulya da arkadaşımdı fakat çok uzun süre önce öğrenmiştim. Çıkarların ortaya çıktığı zaman arkadaşlıklar ölürdü. Bazen susardın, bazen göz yumardın, bazen yanlış konuşurdun. Konu sen olduğunda diğerleri silinirdi. Bu yüzden bu gerçeği hiç öğrenmemiş gibi devam edecektim. Öyle yapmak zorundaydım. 

Kapım açıldığında bakışlarım odanın kapısına doğru döndü. Akın içeriye girdiğinde kaşlarımı çattım. “İnsan bi’ müsait misin der?” dedim sinirle. Bana cevap vermeyerek kapıyı kapattığında aklının başka bir yerde olduğunu anlamıştım. 

“Ne oldu?” dedim konunun Ekin Korhan’la alakalı olduğunu varsayarak.

“Hiçbir şey.” Kestirip attığında yatağıma gelmiş, oturduğum kısmın diğer tarafından dolanarak öylece yatağa uzanmıştı. Bir elini başının altına almış, bir bacağını yatakta kendisine doğru çekmişti. Diğer bacağını uzatıyordu. Sırtı hafif yatak başlığına yaslıydı. 

“Neden geldin o zaman?”

“Yarın konuşacağız,” diye mırıldandı tavanı izlerken.

“Sana yine gelmişler.” Elimle onu yataktan ittim. “Kalk yatağımdan.”

“Teorik olarak benim yatağım,” dediğinde gözlerimi devirdim.

“Siktir git Akın.”

“Bana daha çok kurduğun bir cümle yok.”

“Sana siktir git dememi gerektirecek hareketler yapmayı bırak o zaman.” Bakışlarını tavandan alarak bana doğru çevirdiğinde onu incelemeye devam ettim. “Uyumam gerekiyor,” dedim bir şey söylemediğinde.

“Emin değilim,” diye mırıldandı. 

“Neyden?”

“Gidip gitmemen gerektiğinden.” Yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu. 

“Keyfin bilir.” Omuz silktim ve yataktan kalkmayacağını anladığımda onun yanına uzandım. Saçlarım yastıkta dağılırken bacaklarımı uzattım ve ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim. “Poyraz’ın babasıyla olan derdi ne?” Akın’a bakmamıştım, ikimiz de tavanı izliyorduk.

“Bilmem,” diye mırıldandı. “Belki de yalnızca kötü biri olduğuna inandığı içindir.”

“Babası,” dedim alayla. “Yoldan geçen biri değil. İnsanlara kötü bir şey yapıyor diye öldürülmesine göz yumacak hali yok.”

“Sen arkanda bırakmaz mıydın yani?” Bana yeniden bir hayal kapısı açmıştı. Kimsenin bunu yapmasını sevmiyordum. Yeniden bir aile ihtimalini düşünmek, zihnimdeki umudu yeşertiyordu.

“Bırakmazdım,” dedim ona keskin bir cevap vererek. “Aile bu. Bırakmazdım.”

“O zaman bana kızmıyorsun yani?” Ne demek istediğini anlamadım. “Babamın olduğu tarafta olduğum için,” diyerek konuyu açtı.

“Bu senin karşımda olduğun gerçeğini değiştirmiyor. Babana da sana da acıyorum ama hayır, aileni seçtiğin için sana kızmıyorum.”

“Farklı bir bakış açısı,” dedi kaşlarını kaldırarak. “Ve eksik.”

“Ne açıdan?”

“Yaşadıkça öğrenmeni isteyeceğim kadar derin bir yerden…” Yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu.

“Hiç yaşayamayacağım kadar eksik olduğum bir yerden,” dedim onu düzelterek. Bana doğru döndüğünde ben de ona doğru döndüm. Artık sol kolumun üzerine doğru uzanıyordum.

“Aile kan bağıyla ilgili değildir Mina,” dedi bana karşı çıkarak. Onunla bu konuda tartışmak istemediğimden konuyu değiştirdim. 

“O gece…” Bu odada yaşadıklarımızı anımsıyordum. “Bana Mona dedin,” diye devam ettim ve cevabını bildiğim bir soru sordum. “Neden?”

Mona’nın ne anlama geldiğine bakmıştım. 

Bu soruyu soracak kadar cesaretli olduğumdan mıdır yoksa şaşırdığından mı bilemedim fakat bir süre yüzümü inceledi. Kahverengi gözleri yüzümde dolaştı, güneş batmak üzereydi. Odada loş bir ışık vardı. Bir eli saçıma doğru uzandı. Saçlarım. Devamlı olarak saçlarımla oynuyordu. Bulduğu her fırsatta eli saçlarıma gidiyordu.

“Mona,” dedi kısık bir sesle. “Ulaşılamaz arzu demek.”

“Ulaşılamaz?” Tek kaşımı kaldırdım.

“Hı hı.” Ellerini saçlarımda gezdirmeye devam etti. “O gece benim için ulaşılamaz bir noktadaydın.”

“Artık değil miyim yani?” dediğimde gözlerini gözlerime sabitledi. Saçlarımdaki eli durdu. 

“Artık çok daha uzaksın Mina,” dedi mırıldanarak. Nefesini yüzümde hissediyordum. “Artık çok daha uzaktasın. Artık hiç ulaşamayacağım bir noktadasın.” Bunca zamandır yaptığı cinsel imaları, beni öpmesini, beni kendisine doğru çekmesini göze alarak bir adım attım. 

“O zaman ben ulaşırım Safkan,” dedim bunun onda nasıl bir etki yaratacağını bilmeyerek. “O zaman ben senin ulaşabileceğin bir nokta bulurum.” Elimi onun üzerinden yatağın diğer tarafına koyarak ona doğru döndüm. Vücudum onunla birlikte sol tarafa döndüğünde sırtüstü yatağa devrilmişti ve ben artık üzerindeydim. Üzerimdeki şorta aldırmadan iki elimi onun iki yanına yaslayarak ona doğru yaklaştığımda bana şaşkınlıkla bakıyordu. 

“Sen,” dedi fakat devam edemedi. Bir süre üzerimde gezindi gözleri. 

“Hım ben…” diye mırıldandım ve dudaklarımı dudaklarının üzerine denk getirdiğimde durdum. İki eli mini şortumun açıkta bıraktığı kalçalarıma uzandığında gülümsedim. 

Bu oyun bu şekilde oynanacaksa oynayacaktım. 

“Buradayım.” Konuşurken dudaklarım kalın dudaklarına değiyordu. 

“Bedenin değil.” Kalçamdaki elleri sıkılaştı. “Ruhunu istiyorum Mina,” diye ekledi.

Ruhun için savaş.

Ruhunu ver bana.

Benim için savaş.

“Senin için savaşayım,” dedim bana kurduğu cümleyi hatırladığımı belli ederek. Gözleri gözlerimde, dudakları, dudaklarımın hemen altındaydı.

Sen yeter ki ruhunu ver bana,” diye mırıldandı. “Ben o ruh için savaşayım.

Kelimelerle verdiğim savaşta kalbim canımızın yanacağını bile bile inanmayı seçmişti ve ben yenilmiştim. Zihnimi yönetemiyordum. İçimde hissettiğim anlamsız heyecan, kalbimin üzerindeki derin baskı bu savaşın tek taraflı verildiğinin bir kanıtıydı. İnsanlarla aramdaki keskin çizgi olduğum yeri kabullenmemden kaynaklanıyordu.

Seviyordum, güveniyordum, inanıyordum ve kırılıyordum.

Bu döngünün bir savaş anında beni yakıp yok edeceğini bilmeme rağmen vazgeçemiyordum. Zihnimle kalbim arasındaki savaşta kalbimin, mantığımı ayakları altına almasına izin veriyordum.

Şimdiyse bir hedef tahtasının önündeydik. Ben ve geçmişim birbirimize bakıyorduk. Önümde yaşanılanlar vardı. Kalbimi parça parça eden anıların arkasında saklı olan hislerim vardı. Aynalardan kaçmama sebep olan her anı, gözlerinin içinden bana bakıyordu. Gitsem gidemezdim, kaçmak istesem kaçamazdım. Bedenimin altında kalan bedeni tenime değiyor, sıcaklığını hissediyordum. Buradaydım. Tam karşısında.

Zihnimde kelimeleri vardı. Hiçbir zaman tutunmamam gereken birkaç harf bu gece kafamın içinde dönüp durdu. Göğüskafesimin içinde kalbimin ezildiğini hissettim. Kalp atışlarım hızlanıyordu. Hayır. Bir gün boynuma dolayacağını bildiğim o halatı kurtuluşum sanmayacaktım. Birkaç kelime.

“Bırak, senin ruhun için savaşayım.”

Birkaç anlamsız kelime. Değerini kaybetmiş, anlamını yitirmiş birkaç cümle. Onun kelimelerine tutunmayacağım.

Ve içimde bir his. Belki beni dinlersen sen de tanırsın bu hissi.

Bir aynaya bakar gibi kendini izlediğin anlarda kendine karşı savunacak kadar sevmek istemek birini. Sonunun kalbinde yaratacağı yıkımı bile bile tutunmak bir bedene. Güvenmemen gerektiğini anlarken ve dilin yalanlar söylerken kendi içinde bırakamamak ellerini. Kalbindeki sızıyı, derin yalnızlık hissini bastıramamanın verdiği o his. Mide bulantısı, karın ağrısı.

Eğer yarın o hisse mecbur kalmak istemiyorsan güvenmemelisin, bilirsin. Yalnızlık, terk edilmişlikten iyidir, anlarsın ama kendine söz geçiremezsin.

Ruhuna batan bu cam kırıklarını hissetmek istemiyorsan o hisse mecbursun. Sen de en az benim kadar biliyorsun. Yalnızlığı evin yapmak zorundasın.

Bedenimin altında kalp atışlarını, nefes alış verişini hissettiğim bu adam içimdeki yalnızlık hissini delip geçmek için sınırlarımı zorluyordu. Ona karşı direnmek için elimden geleni yapıyordum fakat bir yanım ona güvenmekten geri durmuyordu.

Güven. Benim için hem ilaç hem zehir olan kelimeydi. Bu duygunun altında yeniliyor ve yok oluyorduk.

“Sen önce kalbin için savaş Safkan,” dedim gözlerinin içine bakarken. Kahve gözlerindeki ışık karanlıkta bile kendisini belli ediyordu. Kalp atışlarını hissedebiliyordum. Bacaklarımın altında kalan karnı, derin nefes alış verişleriyle inip kalkıyordu. “Şimdi ruhumu iyileştirmekten bahsedemezsin. O kadar büyük bir kalbe sahip değilsin.”

“Birbirimize öğretiriz,” dedi oldukça basit bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Uğruna savaşmayı.”

“Bir gün bana gelirse kurşunun?” Bunun olacağını biliyordum. Karanlık bir odada, yatağın içindeydik. Üzerimize gece örtülmüştü. Birbirimize hiçbir zaman tutamayacağımızı bildiğimiz sözler veriyorduk çünkü bazen hislerimiz, mantığımızın önüne geçerdi ve biz böyle bir anın içindeydik.

“Bana savaşı öğretme Akın,” dedim içten bir sesle. Burnumu burnuna sürttüm. “Bana sevmeyi öğret. Ben zaten savaşın içine doğdum.”

Bir nefes kadar yakınımdaydı. Yatağa yasladığım ellerimi bıraktığımda göğsüm tamamen göğsüne yaslanmıştı. İçimdeki heyecanın sebebini çözemiyordum. İçimde ağlama isteği vardı fakat bu istek hüzünden kaynaklanmıyordu. Ona karşı duyduğum karşı konulmaz çekim beni bir gece yarısı, güvensizliğin etrafımızı sardığı bu karanlık odada göğsümü göğsüne yaslamama sebep olmuştu.

Anılarım beni bambaşka bir geceye götürdü. Kendime verdiğim sözler önüme düştü. Bu göğsü, göğsüne siper etmişliği vardı. Ölsem unutmam demiştim. Unutmadım ama yok saymayı öğrendim.

Yüzümü boynuna doğru indirdiğimde aramızdaki sessizlik devam etti. Nefes alış verişlerini dinledim. Dudaklarımın altında atan nabzını dinledim. Yaşadığını, varlığını, sıcaklığını hissettim ve birkaç kelimeye ihtiyaç duydum.

İnsan bazen yalanlara bile muhtaç kalırmış, bu gece öğrendim. Beklemediğim bir anda bizi tam tersi konuma çevirdiğinde gözlerim aniden açıldı. Ağırlığını üzerime vermeden bir eli iki elimi kavradı ve yatağın üst tarafında sabitledi. Siyah saçlarım yastığın üzerinde dağılmıştı. Yüzüne sabit bir ifadeyle bakıyordum. Hiçbir şey söylemeden üstdudağımı dudakları arasına aldığında cevabımı almıştım.

O da en az benim kadar karşı koyamadığı hislerin kurbanıydı ve bu hisler bizim sonumuzu getirecekti. Yine ona izin verdim. Ona karşı koymadım. Karşı koyamadım. Üstdudağımı kavradığında ona izin verdim. Dişleri dudağımı sıkıştırdığında hafifçe inledim ve kendimi yatağa doğru bastırdım.

Bu içgüdüsel bir çekim miydi yoksa duygusal mıydı, karar veremiyordum.

Bacaklarımın arasında hissettiğim sızı beni yatağa daha çok bastırmasıyla artarken bir eli ellerimi yatağa bastırmaya devam ediyordu. Dudakları dudağımın yanına doğru kaydı, bana nefes almam için alan açarken durmadı. Boynumu dişleri arasına alarak hafifçe ısırdı.

“Akın,” dedim dayanamayarak. Ellerimi elinden kurtaramıyordum.

“Hissettiklerinden kaçabildiğini söyleyebilir misin bana?” Ellerimi bırakarak nefes nefese konuştuğunda ben de derin nefesler alıyordum.

“İstemiyorum,” dedim içimdeki fırtınaya teslim olarak. “Bu boktan çekim beni nereye sürükleyecekse sürüklesin. Artık kaçmak istemiyorum.”

Dudakları boynumda dolaştı. Dilinin sıcaklığını tenimde hissederken bacaklarımı birbirine bastırma ihtiyacı duyuyordum. “Akın,” dedim yeniden inlercesine. Elleri üzerimdeki büstiyere doğru kaydığında ona izin verdim. Büyük, geniş elleri tenimde dolaştı. Üzerimdeki büstiyerin lastiğini kaldırarak ellerime doğru uzandı ve büstiyeri üzerimden çıkardı.

Bu beni ilk çıplak görüşü değildi fakat bu bana ilk kez böylesine arzuyla baktığı andı. Ne yapacağımı bilemememden kaynaklı göğsüm hızla kalkıp inmeye başladığında Akın’ın yüzünde bir gülümseme oluştuğunu gördüm.

“Heyecanlısın,” dedi bunun hoşuna gittiğini belirterek ve boynumdaki dudaklarını göğsüme doğru gezdirdi. Öpmedi, ısırmadı. Yalnızca dudakları tenimde dolaştı. Üzerimde dolaşan dudakları belimin yukarıya doğru kalkmasına sebep olurken gözlerimi kapattım.

“Öpsene beni,” dedim ihtiyaçla. Bir adamın iki dudağına muhtaç kaldım.

“Ne yapayım?” Çenesi çıplak karnına yaslıyken dudakları karnımdaki bıçak izine değdi, hemen ardından yeniden duymak istediğini belirterek bana doğru kaldırdı başını.

“Akın!” dedim sinirle.

“Güzelim.” Boşta olan eli göğsümü kavrayarak hafifçe sıktı. “Ne yapacağım ben seninle?” dedi beklemediğim bir anda ve dudakları göğüs ucumu öperek ıslanmasına sebep oldu. İçimde patlamaya hazır bir silah taşıyor gibi hissediyordum.

Ne yapacağız biz bu hislerle.

“Fazlasına sahipsin,” dedim sıkı sıkı kavradığı kollarımın canımı yakıyor olmasını umursamadan. “Gün sonunda paramparça olacağız.”

“Olacağız,” diye mırıldandı. Bana karşı çıkmadı. O da en az benim kadar gerçekleri biliyordu.

Bu gece gerçekleri bir halının altına süpürmüştük. İçimde ona karşı duyduğum tutku. Zihnimde dudakları vardı. Bedenim, bedeninin altında kıvranıyordu. Büyük elleri vücudumda dolaşıyordu. Kalp atışlarım heyecanla kalkıp iniyordu çünkü bilmediğim bir anın içindeydim. Ona uyum sağlamaya çalışıyordum. Beni yönetmesine izin veriyordum. Beni yönetmesinden zevk alıyordum.

“Şşş,” dedi nefes alış verişlerimi durdurmak istercesine. “Küçük kız…” 

“Beni bir felakete sürüklüyorsun.” Cümlem durgunlaşmasına sebep olurken dudakları son kez öpüyormuş gibi uzun kaldı tenimde.

Ardından, “Bizi,” diye mırıldandı Akın. “Her neye sürükleyecekse bizi sürükleyecek. Tek başına savaşmayacaksın.” Başımı olumsuz anlamda salladım.

“Gün sonunda tek kişi kazanır Safkan.” Buna cevap vermedi. Verecek bir cevabı olmadığını biliyordum. Kaçtığımız gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktık. Üzerini kapattıklarımızla karşı karşıya kalacaktık ve sonunda kaçamayacaktık. Yatakta uzanmaya devam ettiğinde beni göğsüne doğru çekti. Saçlarımın gömleğinin üzerinde dağılmasına izin verdim. Kokusunu içimde hissediyordum.

Akın Mir Safkan, verdiğim bu savaşta ellerimden tutuyordu. Beni yalnız bırakmayacağını söylüyordu fakat ben onun göğsünde uyurken bile yokluğunu hissediyor, yokluğuyla üşüyordum.

Yola yalnız çıkmak ve bu mide bulandırıcı hisle yaşamaya alışmak ne demek bilirdim fakat bir kere alıştıysan o ellere… sonra nasıl yalnız yürürsün?

Yine tek taraflı baktın, dedi geçmişim. Belki de biz gideceğiz ondan. Belki de biz bırakacağız ellerini. Belki de soğuk bir kış gecesinde yapayalnız kalan o olacak. Biz kazanacağız bu savaşı.

Sustum, sustu. Tenimde dolaşmasına izin verdiğim elleri gece boyunca varlığını hissettirmek istercesine beni kendisine doğru çekti. Varlığına tutunmak istercesine ona yasladım çıplak bedenimi ve gözlerimi kapattım. O gece, daha önce hiç uyumadığım kadar güvenle uyudum. Kâbuslar olmadan, üzerimde kötülük dolaşmadan uyudum.

***

Güneş odaya sızdığında gözlerimi aralamak zorunda kalmıştım. Uçağım akşam saatlerindeydi. Gözlerim odanın içinde dolaştı. Neler olduğunu kavramaya çalıştım. Üzerimde hissettiğim ağır elin sahibi beni kendisine doğru çektiğinde kaşlarımı çattım.

“Uyanık mısın?” dedim şaşkınlıkla. Dün gece kollarının arasında uyumuştum. Dün gece bir adamın kolları arasında uyumuştum ve bu zorunda kaldığım bir durum değildi. Yaşanılanları nasıl atlatacağımı bilemezken düşünmemeyi seçmeye çalıştım. Neyin içinde olduğumuzun farkında olmak ve bu duruma karşı koyamamak öyle boktan bir durumdu ki düşünürsem içinden çıkamayacağımı biliyordum.

“İzin verirsen uyuyacağım,” diye mırıldandı uykulu sesiyle. Yüzü saçlarımın arasına gömülmüştü. Sırtım karnına yaslıydı. Buradaydı. Vücudundaki sıcaklığı, varlığını hissediyordum. Bu his içimin güvenle dolmasına sebep oluyordu.

Bu hisse karşı koyamıyordum.

Ben, bizimle ne yapacaktım?

Ben, içimdeki karmaşadan nasıl sağ çıkacaktım?

Aklıma abim düştüğünde huzursuzca kıpırdandım ve ondan ayrılmaya çalıştım. “Güzelim bi’ dur,” dedi Akın sinirle. Kaşlarımı kaldırdım. Uykusunu alamadığında huysuz olduğunu anlamıştım.

“Kalkmam gerek, uyu sen.” Kendimi yeniden çekmeye çalışsam da belimdeki elini gevşetmedi, aksine daha da sıkılaştırdı.

“Ne yapacaksın?” Ona doğru dönmeme izin verdi. Yüzü saçlarımın arasından ayrıldığında bakışlarımı ona çevirmiştim.

“On Altı’yla görüşeceğim,” dedim aramızdaki o uçurumu açacak olan cümleyi kurarak. Dün gece gerçeğin dışında bir tutkunun içindeydik. Peki ya gerçekler önümüze konulduğunda, kelimeler bize doğruları verdiğinde canımız nasıl yanacaktı?

Beni abimle tehdit ediyordu. Beni bir kafese hapsediyordu. Beni kendisine mecbur bırakıyordu ve ardından güvenden bahsediyordu. Bense bütün yaşanılanları bir kenara bırakarak güvenden bahsettiği, saçlarımı okşadığı, beni göğsüne çektiği o gecelerde ona sarılıyordum.

“Ne için?” dedi hislerimi yok sayarak.

“Telefonu almam gerek. Ekin Korhan’a ulaşacağım ya.” Başıyla beni onaylarken gözleri yüzümde geziniyordu.

“Sorun mu var?” Bakışlarıma takılı kalmıştı.

“Yok,” dedim ve kendimi geriye çekmeye çalıştım.

“Var.” Bana karşı çıkarak uzaklaşmama izin vermedi. “Sorun ne?” diye eklediğinde gözlerimi kapattım.

“Yok dedim Akın.” Sesimi yükselttiğimde kaşlarını çattığını tahmin edebiliyordum.

“Aç gözlerini,” dedi bana emir vererek.

“Ne?” Söylediğini yaparak ona baktığımda ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. “Hâlâ ne olduğunu soruyorsun. Abime gideceğim,” dedim sert bir sesle. “Ölümüyle tehdit edildiğim abime. Yatağında uyuduğum adamın beni bir kafesin içine hapsetmesine rağmen.” Gerçekler aramızdaki mesafeyi açtığında dün gece kendimizi avuttuğumuz yalanlar bugün yaramız oldu.

Bu hikâye böyle başlamıştı.

Eğer tek bir cümle yazmam gerekseydi bizim adımıza. İçimdeki susmak bilmeyen ses şöyle mırıldanırdı.

“Yalanlar söyledi. Yalanlar söyledim. Kandık, kandıkça kanadık ve kendimizi masallarla avuttuk.”

“İkisini bir tutamazsın,” dediğinde kaşlarımı çattım.

“Neyi bir tutamam?” dedim sert bir ifadeyle ve bu sefer beni tutmasına izin vermeden ondan uzaklaştım. “Neyse ne, gidiyorum bugün. Akşam uçağım var.”

“Mina,” diye seslense de ona bakmadım. Ben cevabımı kendi içimde almıştım. Ben kendi içimde kendime defalarca kez yalanlar söylemiş, o yalanlara inanmıştım.

Dolabıma doğru ilerleyerek kapağını açtım ve üzerinde etiketleri duran kıyafetlere göz gezdirerek kısa kollu, göbeği açık bir tişört ve siyah şort eteği elime aldım. Uzun siyah çizmeleri giyecektim ve üzerime siyah kabanımı alacaktım. Akın’ı yatakta bırakarak banyoya doğru ilerlerlerken zihninde nasıl bir yerim olduğunu düşündüm.

Akın Mir Safkan’a dair düşündüğüm hiçbir şey kalpten geçmiyordu çünkü bilirdim, onun kalbinde yaşananların bir önemi olmazdı. Bir buçuk aydan uzun bir süre olmuştu ve ben artık onu tanıdığımı hissediyordum. Vereceği tepkileri, içinde yaşanılanları anladığımı hissediyordum. Bir noktada yollarımız kesişmiş, bir noktada birbirimize mecbur kalmıştık. Fakat bütün bunlar yaşanırken ikimiz de birbirimizi böyle bir uçuruma sürükleyeceğimizi düşünmemiştik.

Aşk, dedi içimdeki bir ses fakat onu susturdum. Çünkü bilirdim, bu aşk değildi. Güvenle güvensizliğin arasında, ince bir ipin üzerinde gezindiğimiz bu tehlikeli oyun aşk olamazdı. İkimizden biri kaybedecekse buna aşk denemezdi. Âşıklar beraber kazanır, beraber kaybederdi.

İçimde bir yerlerde ona karşı bir sevgi taşıyıp taşımadığımı bilmiyordum. Yalnızca bir yanım bütün yaşanılanlara rağmen inatla ona güveniyordu ve ben buna engel olamıyordum. Üzerimi değiştirerek banyodan çıktığımda yataktan kalkmış, camdan dışarıyı izlediğini gördüm.

Ona bakmadan komodinin üzerine bıraktığım telefonumu elime aldım ve kapıya doğru ilerledim. Yüzümde makyaj yoktu. Üzerim fazla özenli değildi, bunun için yeterli enerjiye sahip değildim. Arabanın anahtarının holdeki vestiyerde olduğunu biliyordum. Kapıyı açarak odadan çıktığımda tek kelime etmedi.

Kabullenmesen de bazen böyledir Safkan, görmek istemediğin önüne gelir. Ben yalnızca bunun erken olmasına sebep oldum.

Merdivenleri yavaş yavaş inerken evde hiç kimsenin kalkmadığını sessizlikten anladım. Zihnimin içinde binlerce farklı düşünce vardı ve işin içinden çıkamadığımı hissediyordum. Yok saydıklarımın, yok saydıklarımızın bir gün bizi o kafese yeniden kıstırmasından korkuyordum.

Çünkü hepimizin bir savaşı vardı ve bu savaş hissettiğimiz, yaşadığımız her şeyden daha gerçekti. Evin kapısını açarak dışarıya çıktığımda vücuduma değen rüzgâr hafiften üşümeme sebep oldu fakat aldırmadan arabama doğru ilerlemeye devam ettim. Üzerime siyah uzun kabanımı giymiştim ve arabamın anahtarını girişten almıştım. Arabanın kapısını açarak sürücü koltuğuna yerleştiğimde arabayı çalıştırmadan önce torpidoyu açtım ve oradan kulaklığımı çıkardım. Kaşlarım çatıldı.

Akın, içerideki iletişimizi bildiğini söylemişti. Mikro kulaklığı kulağıma yerleştirerek arabayı çalıştırdığımda ses sisteminin hazır olup olmadığını kontrol ettim.

“Duyuyor musun?” dedim orada olup olmadığını kontrol ederek. İlk birkaç dakika ses gelmese de arabayı evin bahçesinden çıkardığımda bana cevap verdi.

“Buradayım.” 

“Görüşme için geliyorum,” dedim arabanın camını hafif aralarken. Üzerimdeki kabanı çıkarmadığım için soğuk beni fazla etkilemiyordu.

“Sıkıntı mı var Üç Yüz Seksen?” dedi abim. Kaşlarımı kaldırdım. Arabanın hızını artırırken derin bir nefes aldım ve ona cevap verdim.

“Yok, gelince anlatacağım.”

“Bekliyorum, dördüncü merkezdeyim.” Ona cevap vermeden elimi kulağıma götürdüm ve kulaklığımı çıkararak torpidoya geri koydum.

İçimde sabah yüzleştiğim gerçekliğin getirdiği bir karmaşa vardı. Kendimle ve onunla nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyordum. Kendimi kontrol edemiyordum, onu kontrol edemiyordum. Bu savaşın ortasında onunla yapayalnız kalmıştım.

Arabanın hızını biraz daha artırdım ve hız artıkça içeriye sızan rüzgâr saçlarımın uçuşmasına sebep oldu. Yaşanılanları On Altı’ya nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Bütün bunların bizi nereye sürükleyeceğini bilmiyordum ve olacaklardan korkuyordum.

Araba bahsettiği plazanın önünde durduğunda güvenliğe geldiğim katı söyleyerek arkama yaslandım. Onay aldıktan sonra arabayı plazanın otoparkına bırakarak hızlı adımlarla otopark çıkışına doğru ilerledim. İçeriye girdiğimde resepsiyondaki genç kadın bana gülümsedi. Ona bir karşılık vermeden asansöre doğru ilerledim ve aceleyle asansörü çağırma tuşuna üst üste bastım. Başımı geriye doğru yaslarken zihnimdeki karmaşadan sıyrılmaya çalışıyordum.

Asansöre bindiğimde ona, yaşanılanları nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Birbirimize verdiğimiz bir söz vardı. Hiç yalan söylemeyecektik. Birbirimizden hiçbir şey saklamayacaktık. Mecburiyetlerimizin bizi sürükleyeceği noktadan korktum.

Asansörün kapısı aralandığında yavaş adımlarla dar koridorda ilerledim ve dairesinin önüne geldiğimde kapıyı tıklatarak bekledim. Beni bekletmeden kapıyı araladığında bakışlarım yüzüne sabitlendi. Gözlerinin içine baktım. Yeşil lens taktığı gözleri cam gibi parlıyordu. Kumral saçları hafif uzamıştı. Yüzünde her zamanki ciddi ifadesi vardı. Yine onu özlemiştim. Onun yanındayken hissettiğim güveni özlemiştim.

Abim ve benim küçük bir dünyamız vardı. Buraya tırnaklarımızla kazıya kazıya gelmiştik. En kötü geceleri bile birbirimize sarılarak atlatmıştık. İçeriye doğru geçtiğimde ardımdan kapıyı kapattı. Devasa binanın en üst katındaydık. Şehir ayaklarımızın altına serilmişti. Boydan camlara yansıyan ışık içeriyi aydınlatıyordu.

“Yine güzel ev seçmişsin,” dedim konuya hemen girmek istemediğimden.

“Kalıcı değil,” diye mırıldandı tahmin ettiğim gibi. Koltuğuna geçerek oturmadan önce kabanımı çıkararak koltuğun üzerine bıraktım. Ardından üçlü koltuğa oturdum. Karşımdaki tekli koltuğa geçerek oturduğunda gözleri üzerimde dolaştı.

“Sorun ne?” Buraya neden geldiğimi sorguluyordu.

“Telefona ihtiyacım var.”

“Neden?”

“Yurtdışına çıkacağım,” dedim buna sinirleneceğini bilsem de. Tahmin ettiğim gibi kaşları çatıldı.

“Ne oluyor Mina?” Sesini hafifçe yükselmişti.

“Kontrolüm altında,” diye mırıldandım. Ondan bir sır saklıyordum. Saklayacaktım. Sözümüzü ilk ben çiğnemiştim.

“Ne kontrolün altında?”

“Akın’la bir anlaşma yaptık.” Konuyu başka bir pencereden anlatmaya başladım. “Ona yardım edeceğim, bana yardım edecek.”

“Ona güvenemezsin,” dediğinde bu cümle göğsümü ezdi. Biliyordum, ona güvenemezdim. Biliyordum, onu dinleyemezdim ama hislerim söz dinlemiyordu. Ben kendimle oturduğum kumar masasında ilk kez kaybettiğimi hissediyordum.

“Güvenmiyorum.” Başını sağa doğru eğdi. Boynundaki damarlar belirginleşmişti. “Abi…” diye mırıldandım. 

“Onunla bir anlaşma yapıyorsun Mina,” dedi sertçe sözümü keserek. “Yapamazsın. Ne anlaşması bu?”

“Bana güven,” diye mırıldandım başka çaremin kalmadığını anlayarak. Ona gerçeği söylemezdim çünkü bir an düşünmeden feda ederdi kendisini, bilirdim.

“Yapma.” Derin bir nefes aldı. “Gün sonunda yapayalnız kalacaksın, yapma.”

“Sokmasaydın beni bu işe?” Ayağa kalktım. “Bu kadar zorsa, bu kadar güvenmiyorsan sokmasaydın beni bu işe.” Her cümlesi biraz daha suçlu hissetmeme sebep olurken suçluluk hissinden kaçmak için ben de sesimi yükselttim.

“Durdun mu?” diye bağırdı. “Durdun mu? Söz mü dinledin?”

“Ben bu işin içine doğdum On Altı,” diye mırıldandım. “Ben savaşın içine doğdum. Nerede durmam gerektiğini biliyorum.”

“Mir’le karşı karşıya kalmak böyle bir şey değil,” dedi. “Seni kendisine mecbur bırakacak.”

Bırakırdı, bilirdim. Yapayalnız hissettirir, sonra o yalnızlığın üzerini örterdi. Çaresiz bırakır, sonra çaren olurdu. Akın Mir Safkan, kendisini böyle insanın içine işletirdi. Bir zehir gibi yayılırdı kalbine, itmen gerekirken sarılırdın varlığına. Bilirdim. Çok kez yenildim ben bu savaşta. Bilirim.

“Daha kiminle oynadığını bilmiyor,” dedim yalancı bir gülümsemeyle. Korkuyordum, yaşanacakları görüyordum fakat kaçamıyordum.

“Telefon halledilir,” dedi abim istemediğini bilsem de. “Fakat inanma Mina. İnancın kalbini kırar. Yüreğindeki yangın hiçbir savaştan önemli değil çünkü bir ömür onunla yaşarsın. Yaşatmak için çıktığın bu yolda kendi canına kıyarken bulursun kendini.” Bu cümleyi kurmanın onda yarattığı depremi gördüm çünkü o bütün bunları yaşamıştı. Gözlerindeki acıyı hissettim. Kollarımı ona dolayarak onu kendime doğru çektim.

Ben şimdi sana nasıl söylerim gece o adamın kollarında uyuduğumu? Ben sana nasıl anlatırım senin uğruna böyle bir anlaşmayı kabul ettiğimi? İçimdeki öfke büyüdü fakat artık nefret değil, kırgınlık hissediyordum ve abimin ne demek istediğini anlıyordum.

Yaşanılanların sizi kırması, nefret duygunuzun harlanmasından çok daha acı vericiydi.

“Özür dilerim,” diye mırıldandım başım göğsüne denk gelirken. “Benim tek ailem sensin.”

Benim de, desin istedim ama sustu. Çünkü ikimiz de bilirdik, onun benden başka ailesi de vardı. Onun kaybettiği birileri vardı. Benimse kimsem yoktu, olamazdı.

“Sana zarar vermelerine izin verme,” dedi bir eli saçımı okşarken. Aile. Böyle bir histi. Bir yanım eksikti fakat On Altı benim eksik yanlarımı tamamlardı.

“Neden bu kadar sertsin ona karşı?” dedim kendimi biraz geriye çekerek.

“Çünkü bu savaşı tanıyorum Mina.” Bakışlarını camlara doğru çevirerek ekledi. “Gerçek kimliğini öğreneli bir ay olmadı. Kim olduğunu unutma, onun kim olduğunu unutma.” Yıllarca onları araştırmıştı. Hepsini benden iyi tanıdığını biliyordum. Biri için savaşmak her zaman kendin için savaşmaktan ötedeydi. Ben kendim için savaşırdım, o bir kadın için savaşıyordu.

Bizi bu noktaya getiren, onu bu savaşa dahil eden bir kadındı.

Ne olursa olsun On Altı’yı hiç kimsenin onun kadar sevmeyeceğini, sevemeyeceğini biliyordum. Sonumun onlar gibi olmasından korkuyordu fakat onlar bu savaşın içinde birbirine tutunan iki ruhtan ibaretti.

Bizse karşı karşıyaydık. Safkan, benim uğruma tek bir adım atmazdı. Hera’ysa abim uğruna her şeyini verebilecek kadar sevmişti onu.

Abim odasına doğru ilerlediğinde kasasına gittiğini anlamıştım. Muhtemelen telefonu orada muhafaza ediyordu. Birkaç dakika sonra elinde beyaz bir telefonla döndüğünde eline doğru uzandım. Telefonu hafifçe kendisine doğru çekerek almama engel oldu.

“Yurtdışına çıkma sebebini öğreneyim önce,” dedi benden ne istediklerini sorgulayarak. “M.A.F.’ın bundan haberi var mı? Akın senden kimi istedi?”

“Poyraz babasından neden nefret ediyor?” diye sordum ona başka bir soruyla karşılık vererek. Bakışları durgunlaştığında kaşlarım çatıldı. “Neden sustun?” Bu soruyu beklemediği açıktı.

“Aile meselesi,” dedi ve elindeki telefonu bana vermeden koltuğa geri oturdu.

“Nasıl bir mesele?” Tek kaşımı kaldırdım.

“Poyraz’ı bu işe babası soktu,” diye mırıldandı bana istediğimi vererek. “En az diğerleri kadar kirli bir adam. Aden Korhan’ın ölümünde parmağı var.” Kaşlarımı çattım.

“Ne?”

“Aden’in yerini onlara Ekin Korhan söyledi,” dedi derin bir nefes alarak. Kaşlarım çatıldı.

“Neden? Aden Korhan bu adamın kendi kızı değil mi?”

“Öyle,” diye mırıldandı. “Çıkarlar çakıştığında insanların nasıl bir canavara dönüşeceğini tahmin bile edemezsin. Bu yüzden Korhanlara ve Safkanlara güvenme Mina. Hatta mümkünse hiç kimseye güvenme.”

“Sana güveniyorum,” dedim ona takılarak. Kurduğu her cümle biraz daha kötü hissetmeme sebep oluyordu. Üzerimde Akın’a karşı koyamıyor olmanın verdiği huzursuzluğu hissediyordum.

Sustu. Bazı geceler kalbimi kırardı fakat sessiz kalırdım. Üzerimde bu denli büyük etkisi olan tek kişi abimdi.

“Kalkayım ben,” diye mırıldandım.

“Devamını merak etmedin.” İrdelememem dikkatini çekmişti.

“Bilmek istemedim,” diye bir yalan söyledim. Ona verdiğimiz sözü ikinci kere bir hiç uğruna çiğnedim. Duymak istemedim çünkü Akın’dan dinlemek istedim. O anlatsın istedim. Onun acılarını, ondan bilmek istedim.

“Uçağa yetişmem gerek,” dedim bir cevap vermediğinde.

“Öyle olsun Üç Yüz Seksen.” Derin bir nefes aldı. Yorulduğunu görebiliyordum. O da benim kadar neyin içine düştüğümü anlıyordu fakat başa çıkamıyorduk. Karşı koyamıyorduk.

“Bitecek,” dedim ona güven vermek isteyerek. “Biz kalacağız, biz kazanacağız.”

“Bittiğinde ben olmayacağım.” Bana karşı dürüst davrandığında yeniden kalbim kırıldı. Biliyordum. Bittiğinde gidecekti. Ölümün binlerce yolu vardı fakat ben onun nasıl öleceğini bile biliyordum. Boğazına kadar suya batacaktı. Nefesi kesilecekti, yüreği daralacaktı, ciğerleri suyla dolacaktı ve o beni hiç görmeden, umursamadan öylece ölecekti.

Çünkü savaş bittiğinde yaşayacak bir sebebi de kalmayacaktı.

Küçük kızım…

Bu ilk yalnız kalışımız değil. Bu ilk terk edilişimiz değil. Bununla da başa çıkarız, kendimize sarılır bu karanlığa bir ışık yakarız.

“Uçağı kaçırmayayım ben,” dedim ve başka bir cümle kurmasına izin vermeden telefonu alarak kabanımın cebine yerleştirdim. Ardından dairenin kapısını çarparak dışarıya çıktım. Dar koridorda ilerlerken asansörü es geçtim ve yangın merdivenlerinin bulunduğu kapıyı ittirerek merdivenlere çıkan kapıyı açtım. Soğuk vücudumun titremesine sebep olurken çıplak bacaklarımın buzlanmış olan merdivenlere değmesine aldırmadan merdivenlere oturdum.

Midemin bulandığını hissediyordum. Bu, böyle korkunç ve çaresiz bir histi. Gözümden akacak bir damlam yoktu. Fakat midem gözümden akmayanları almak istercesine bulanıyor, başımın dönmesine sebep oluyordu.

“Bitecek,” dedim derin bir nefes alarak. Ağzıma kadar gelen kusma isteğine engel olamayarak merdivenlerin kenarına çömeldiğimde bir elim kabanımın eteklerine gitti ve onu geride tutmaya çalıştım.

Abim gidecekti. Hiç var olmayan birinin varlığına tutunuyordum. Verdiğim savaş bir hiç uğrunaydı. Savaşacak kimseniz olmadığında yaşama sebebiniz de olmuyordu. Bir hayal uğruna yaşıyordum. O ölmesin diye kendimi feda ediyordum fakat biliyordum, yarın ardından benim gelecek olmama aldırmadan öldürürdü kendisini.

Verdiğim savaşın, feda ettiklerimin hiçbir değeri olmazdı. Çünkü o, bu hayatta en değer verdiği varlığını kaybetmişti. Fazlası ya da azı yoktu onun için. Ona verdiğim değeri bana vermezdi. Onu seven kalbim gibi sevemezdi beni. Öyle bağlanamazdı bana. Bilirdim, o giderdi ve ben yarım kaldırdım. Fakat ben gitsem, ondan hiçbir şey eksilmezdi.

İnsanları böyle sevmeye alışmıştım. Akın’ın yüzü gözlerimin önüne geldi. Sabahki tavrını anımsadım. Dün geceye anımsadım. Şakaklarıma yasladığı bıçağı, açtığı kurşun izini ve o izi silmek için verdiği çabayı anımsadım.

Onunla hiç yaşamamamız gereken anlar yaşamış, hiç açmamız gerektiği kadar birbirimize içimizi açmıştık. Dudaklarının göğsümün üzerinde gezinmesine izin vermiştim. Açtığı yaranın izini öpmesine izin vermiştim. Bir gün karşı karşıya kaldığımızda elimizde birbirimize doğrulttuğumuz bir silah taşıyor olacaktık.

Bizi yok edeceğini bile bile bu anları yaşamaya devam ediyorduk.

Kabanımın cebindeki peçeteyi çıkararak ağzımın etrafını sildiğimde biraz daha rahatladığımı hissettim. Şimdi kusuyor olmak bile bana onunla yaşadığım bir anı anımsatırken bu histen, bu anılardan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum.

Derin bir nefes alarak yangın merdivenlerini bir kere daha açtım ve içeriye girerek hızlı adımlarla asansöre doğru ilerledim. Otoparka inerek arabama bindiğimde yüzümün kızardığını biliyordum. Kusmak midemin biraz olsun rahatlamasına sebep olmuştu. Arabayı çalıştırarak elime telefonumu aldım ve Akın’a mesaj attım.

Efsun: Eşyalarımı hazırlamaya geliyorum.

Efsun: Uçağım akşam beşte.

Mesajlar görüldü olduğunda ve bir cevap alamadığımda kaşlarımı çattım. Şu an bununla uğraşmak istemediğimden telefonumu yan koltuğa bırakarak arkama yaslandım ve trafiğe takılmamak için ara sokaklara girerek Akın’ın artık ezbere bildiğim evine doğru sürmeye devam ettim.

Bu gecenin bana, bize ne getireceğini bilmiyordum. Gözlerimi kapattım. Yaşanılanlardan kaçmanın bir yolu yoktu. İçeriye sızan rüzgâr tenimin ürpermesine sebep oluyordu fakat buna aldırmadım. Yaklaşık yarım saat sonra evin önüne gelmiştim. Kapı güvenlik tarafından açıldığında arabayı evin önünde durdurarak anahtarı güvenliklerden birine doğru fırlattım. Anahtarı havada yakalayan güvenlik bana doğru baktığında konuştum.

“Park edersiniz.” Başıyla beni onayladığında elimdeki telefonları sıkıca kavrayarak eve doğru ilerledim. Evin kapısını çalmama gerek kalmadan görevli tarafından kapı açılmıştı. Geldiğimi görmüş olmalıydılar. Kabanımı çıkararak hizmetliye uzattım. Ardından beklemeden ayağımdaki topuklu çizmeleri çıkardım.

“Poyraz?” diye seslendim beni duymasını umarak.

“İkisi de alt katta Efsun Hanım.” Kabanımı alan hizmetli bana cevap verdiğinde ona tebessüm ederek başımı salladım ve merdivenlere doğru ilerleyerek aşağıya indim.

Merdivenlere ulaşan sesler, birinin sinirini kum torbasından çıkarmaya çalıştığını kanıtlar nitelikteydi. Merdivenleri indiğimde beni tanıdık geniş spor salonu karşıladı. Saat yaklaştıkça içimdeki heyecanın büyüdüğünü hissediyordum. Bu ne ilk görevimdi ne de son olacaktı.

Poyraz’ın ve Akın’ın üzerlerinde yalnızca kısa bir şort vardı. Bacak ve karın kasları kendisini belli edercesine loş ışığın altında parlıyordu fakat benim odağım yalnızca Akın’daydı.

“Vaov,” diye mırıldandım içeriye doğru ilerlerken. “Böyle bir görsel şölen beklemiyordum.” Bakışları bana doğru döndüğünde Poyraz’ın hafif gülümsediğini gördüm.

“Bir daha da göremezsin,” dedi diğerlerinin yüzünü bile kolay kolay göremediğine gönderme yaparak.

“Hım,” diye mırıldandım. “Öyle mi? Gören baya iyi görüyor gibi…” Fulya ile olan gizli ilişkilerine atıf yapmıştım fakat bunu anlamayacağını biliyordum.

“Aldın mı telefonu?” Akın’ın sesi aramıza girdiğinde bakışlarımı ona çevirdim. Elindeki ağırlıkları kaldırıyordu ve bu kaslarının şişip inmesine sebep oluyordu.

Şovcu, dedi iç sesim. Üç saniye ilgi sende olmasa öleceksin.

“Aldım.” Derin bir nefes aldım. “Ama yazmayacağım iniş yapana kadar.”

“Neden?” Poyraz araya girdiğinde ona cevap verdim.

“Zaten geleceğimi biliyor. Uçağıma kadar biliyor. Son ana kadar o umurumda değilmiş gibi davranmak daha eğlenceli olur da ondan.”

“Oradan tek geçmeyeceksin,” dedi Akın kurduğum cümleye aldırmadan.

“Beraber geçmeyeceğiz. Herhangi bir uçak bileti aldığında bunu görür.”

Elindeki ağırlıkları yere bıraktı. Poyraz da onun ardından elindeki eldivenleri çıkarmıştı. Akın bana bir cevap vermediğinde mırıldandım.

“Gidip hazırlanayım.”

“Beyaz elbiseyi giy,” dedi Akın o gün aldığı elbiselerden birini kastederek.

“Yapacaksın yine şovunu yani,” dediğimde gülümsediğini gördüm. Ondan bir cevap beklemeden arkamı döndüm. “Bir saate hazırım.” Merdivenleri çıkmaya başladım.

Akın ne kadar üstelerse üstelesin bu gece bana eşlik edemezdi. Bunu biliyordum ve eğer edecek olursa ödeyeceğimiz bedelleri de tahmin edebiliyordum. Bu yüzden bu seçeneği ihtimal dahilinde bile görmedim. Merdivenleri hızlı adımlarla çıkarak odama girdiğimde telefonun ekranını açarak saate göz gezdirdim. Gerçekten de bir saatim vardı. Daha fazla oyalanmadan hızlı adımlarla banyoya doğru ilerledim ve üzerimdeki kıyafetleri çıkararak yere attım.

Bugün On Altı’yla konuştuklarımız zihnimin içinde dönerken olanların önüne geçmeye çalışsam da bunu başaramayacağımı biliyordum. İçinizdekiler sizi tüketmeye başladığında her ne yapmaya çalışırsanız çalışın engel olamıyordunuz. Hisler, insanın önündeki en büyük engeldi.

İçimde insanlığa dair taşımayı istemediğim en büyük özellik duygularımdı fakat sanki yaşadığımı böyle hissediyormuş gibi duygusaldım. İçimdeki nefretten, sevgiden, insandan kurtulamıyordum. Üstelik bunu biliyor olmama rağmen hislerimi inkâr ediyordum. Bu karmaşanın içinden nasıl kurtulacağımı artık bilmiyordum.

Derin bir nefes aldım ve aynanın karşısına geçerek saçlarımı yapmaya başladım. Göz altlarım uykusuzluktan hafif kararmıştı. Saçlarıma şekil verirken aynadaki yansımama baktım. Bitkin gözüküyordum, dikkatli bakan biri yorgun olduğumu, zihinsel karmaşamı bedenimden anlayabilirdi.

Bu yorgunluğun sebebinin zihnimdekileri toparlayamamak olduğunu biliyordum. Üzerimde bir ağırlık vardı ama bu duruma aldırmadan hazırlanmaya başladım ve yolculuk için üstüme rahat kıyafetler giydim. Kumarhanede giyeceğim kıyafetleri de yanıma aldım.

Akın üzerindeki takım elbiseyle kapının önünde duruyordu. Bakışları odanın içinde dolaştı. Yere fırlattığım kıyafetlerime bir süre baktıktan sonra başını bana doğru çevirdi. Gözleri bir süre vücudumda kaldı. Ardından yüzüme çevirdi bakışlarını.

“Hazırsan çıkalım,” diye mırıldandı kapıyı kapatıp yanıma doğru gelirken.

“Hazırım,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Onunla bu mesafeden ileriye gidemezdim, yapmamalıydım. Bu karmaşanın içinde daha fazlasına yetecek ruhum kalmamıştı.

“Sabah ne oldu?” dedi tam önüme geldiğinde. Aramızda yine bir adımlık mesafe bırakmıştı.

“Gitmem gerekiyordu Akın, ne olacak?” Gözlerimi kaçırdım. Eli çeneme uzandı ve başımı ona doğru çevirdi. Gözlerim, gözlerine yakalandığında onu izledim. Kahve gözlerinin içindeki derinliğe baktım.

“Mina,” dedi beni uyarırcasına.

“Ne Mina?” Sesimi hafif yükseltmiştim. “Bak ben konuşmak istemiyorum, tamam mı?” Birkaç adım geriye gittim. Kaçmaya çalıştıkça içine düşüyordum. “Beni burada tutan tek şey abim. Beni burada tutan tek şey tehditlerin. Sen ne çabuk unuttun ya?” Sesimi biraz daha yükselttiğimde gözlerindeki karanlığı gördüm. “Sen bana ben senin dostun muyum? Ben sana bir söz mü verdim dediğin günü ne çabuk unuttun? Sen beni karşına alıp abini sana karşı kullanırım dediğin günü ne çabuk unuttun.”

“Şimdi mi geliyor bunlar aklına?” Tek kaşını kaldırdı. Yüzünde acımasız bir ifade oluşmuştu. Söylediklerim benim kadar onu da yaralıyordu, biliyordum ya da çok iyi bir oyuncuydu.

Ama senin suçun yok Safkan, ben de unuttum hepsini. Bir gece yarısı, kokunu içime çekerken yok saydım bütün yaşanılanları.

“Hep aklımdadır belki Akın?” Gözlerinin içine baktım. “Sen seviştiğin her kadına aşkla mı bakıyorsun?” Kaşlarını alayla kaldırdı.

“Ha sen onu sevişmekten sayıyorsun yani?”

“Vay…” Sinirle ona doğru birkaç adım attım. “Özür dilerim paşam, fantezilerim olmadığı için.”

“Sabır ya,” dedi Akın başını sağa doğru eğerek. “Gerçekten sabır.”

“Uçağı kaçıracağım.” Yanından geçerek ilerlemeye başladığımda ardımdan geldi. Kapıyı açarak dışarıya çıktığımda merdivenlerden inen Fulya bakışlarını kaldırarak sert adımlarla yürüyen bana ve arkamdan gelen Akın’a baktı. Kaşları ne olduğunu anlayamayarak çatıldığında ona aldırmadım.

“Ne oluyor?” Yanından geçerken bana sorduğu soruya alayla cevap verdim.

“Birini öldüreceğim bu evde, o oluyor.” Fulya’nın bakışları yumuşadı ve ardından Akın’dan bahsettiğimi anlayarak ona baktı. Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda daha çok sinirlenmiştim. Merdivenleri indiğimizde salona geçmeden kapıya doğru ilerledim ve portmantodan kabanımı alarak etrafa göz gezdirdim. Salondakiler sesi duyduklarından olsa gerek kapının önüne gelmişlerdi. Poyraz diğerlerinin aksine üst kattan inmişti.

“Efsun,” dedi Poyraz ciddi bir ifadeyle. “Bi’ dur. Böyle kafana göre gidemezsin.”

“Söyleyin ne söyleyecekseniz.” Uras elindeki tabletle kapının önüne geldiğinde ardından Beril ve Ebru da gelmişti.

Uras’ın tabletinden yansıyan ekran bize gideceğimiz kumarhanenin haritasını açarken bakışlarım oraya yöneldi. “A kapısından giriş yapacaksınız. VIP bölümündesin,” dedi Uras. Akın’a bakmamaya özen göstererek başımı salladım.

“Arkada üç kapı daha var. Biri personellere ait. Personel kartın olacak, aksi bir durumda o kartla kapıları açıp çıkacaksın. Arka tarafta büyük havuz var. Orada sana yardım edecek biri olacak.”

“Bunlar kötü bir durum olmasına karşılık önlem,” dedi Beril Uras’ı keserek ve ekledi. “Bunun dışında giriyorsun. Oynuyorsun, Ekin Korhan’la yakınlaşıyorsun ve dönüyorsun.”

“Kolay iş,” diye mırıldandım. Ve önümdeki kapıyı açarak ekledim. “Bende. Sizinle iletişim kurarken diğer telefonu kullanırım.”

Uras beni onayladığında evden çıkmıştım. Evin önüne park edilmiş olan beyaz lüks aracın bagajına eşyalarımı yerleştirdim ve arka koltuğa oturarak arkama yaslandığımda şoför koltuğundaki adam arabayı çalıştırarak evden çıkış yaptı. Bu gece uzun olacak gibi duruyordu.

İçimde garip bir heyecan ve korku vardı. Bu ilk kumarhane görüşüm olmayacaktı fakat ilk kez yurtdışında böyle bir oyunun içine dahil olacaktım. Akın haklıydı. Başıma onlarca olay gelebilirdi. Yakalanmam, hiç kimsenin bana bir daha ulaşamaması demek olurdu. Parçalanırdım, yok edilirdim. Çünkü çocukken öğrenmiştik, mantığın girdiği yerde vicdan olmazdı.

İnsanlık olmazdı.

***

Uçaktan indiğimde beni karşılayan soğuk hava kabanıma daha sıkı sarılmama sebep olurken hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Saat yediyi geçiyordu. Oyun on ikide, gece yarısıyla başlayacaktı ve salona on bir kırk beşten sonra hiç kimse alınmayacaktı.

Hava kararmıştı. Batum’a iniş yapmıştım. Buradan Tiflis’e beş saatlik bir yolum vardı ve beni asıl tedirgin eden bu yoldu. Çünkü en savunmasız olduğum an bu beş saat olacak gibi duruyordu. Havaalanının çıkışına geldiğimde gözlerim etrafta gezindi. Siyah bir BMW’nin beni alması gerekiyordu. Plakasını zihnime kazımıştım. Araç Akın’a aitti fakat şoför koltuğunda güvenliği bir adamı oturacaktı çünkü Akın’ın burada olması, planın tehlikeye girmesi demekti.

Yol ayrımlarını düşündüm. Biz buyduk. Bir savaşın parçasıydık. Ne istersek isteyelim ne kadar koşarsak koşalım bundan kaçamazdık. Birbirimize güvenle sarılamazdık. Sarıldığımız gecelerin sabahında içimizde oluşan şüpheyi bastıramazdık. Hataydık, yanlıştık. Bırakın bir yatakta uyumayı, yan yana bile yürüyemeyecek olan o iki insandık. Ve buna rağmen inançla birbirimize bakıyorduk.

Gün sonunda ikimizin de elinde bir silah olurdu çünkü ne yaşanırsa yaşansın, ne kadar seversek sevelim, nasıl bir tutku beslersek besleyelim ikimiz de birbirimizden bir yanlış beklerdik. Canımız yansa hesap soracağımız ilk insan birbirimizdik. Böyle karmaşık duyguların içinde onun yanında yürüyemezdim. Onun oyununa uyum sağlardım fakat gün sonunda eğer hislerime söz geçirememiş olursam kaybederdim. Kaybettiğimdeyse yitip giden yalnızca ben olmayacaktım. Üzerimde bunu bilmenin ağırlığı vardı.

Karnımdaki ağrı kendisini belli edercesine sızladığında elim çantama uzandı ve çantamın içine iliştirdiğim küçük hapı alarak ağzıma attım. Derin bir nefes aldım. Aldığım nefes soğuk havaya karışırken gözlerim etrafta dolaştı. İnsanlar öylece hayatlarına devam ediyordu. Eğlenmek için Artvin üzerinden Batum’a giriş yapan onlarca insan hep birlikte ilerliyordu. Kimisi yorgundu kimisi heyecanlı kimisi mutlu. Fakat hepsi bir noktada bu düzenin bir parçasıydı ve bizler diğer tarafta onlar adına adımlar atıyor, onlar adına konuşuyorduk.

Önümde Akın’ın plakasını verdiği araba durduğunda bakışlarımı insanlardan alarak arabaya doğru ilerledim. Önümdeki görevli arabanın kapısını açtığında tebessüm ederek elimdeki çantayı adama verdim ve açılan kapıdan ön koltuğa bindim. İçimde bir huzursuzluk hissediyordum. Üzerime gece çökmüştü. Kasvet bütün kalbimi kaplamıştı.

“Bilgi geç.” Yanımdaki adama bakmadan Akın’a beni aldığını bildirmesini söyledim. İçeriye Akın’ın kokusu yayılmıştı. Arabanın içindeki hiçbir ışık yanmıyordu ve karanlık içimdeki huzursuzluğun artmasına sebep oluyordu.

Elim üstümüzdeki ışıklara doğru giderken duyduğum ses kalp atışlarımın ritminin değişmesine sebep oldu. “Geçeriz güzelim.” Kaşlarım ani refleksle çatılarak ona döndüğünde elimi uzattığım ışığın düğmesine basarak arabanın içine loş ışığın yayılmasına sebep oldum. Akın, şoför koltuğunda üzerinde takım elbisesiyle oturuyordu.

“Ne?” Olanları kavrayamayarak istemsizce arkama baktım. Arkada hiç kimse yoktu. Araba, Batum’un bilmediğim sokaklarında ilerlerken Akın’ın yüzündeki düz ifadeyi anlamlandıramıyordum. “Nasıl?”

“Sana söylemiştim Mina,” derken birkaç saat önce kapıdaki tartışmamızı es geçmişti. “Yalnız savaşmayacaksın. Yalnız gitmeyeceksin.”

“İçeri giremezsin,” dedim olacakları düşünerek. “Bu çok tehlikeli.”

“Hallederiz,” dediğinde olanları yeni yeni kavradığımı hissediyordum. Buradaki varlığı kalbimin üzerindeki ağırlığın dağılmasına sebep olurken gözlerim üzerinde gezindi.

“Akın Mir Safkan,” dedim onun aksine tam ismini kullanarak. Soyadını duymak çenesini sıkmasına sebep olduğunda ekledim. “Ne yapacağım ben senin oyunlarınla?”

“Bu gece sadece kazanmaya bakacağız,” dedi ne ima ettiğimi anlayarak. Tehlikeliydi. Çünkü manipülatifti. Akın’ı tek bir kelimeyle özetleyebilecek olsam manipülatör derdim. O bir ustaydı, insanın duygularını, düşüncelerini avuçiçine alır, şekillendirirdi.

İçimdeki korku ve mide bulantısı azaldığında On Altı’nın haklı olduğunu bir kere daha gördüm. Ona güveniyordum. İçten içe ona ve sahip olduğu güce güveniyordum. Çünkü her ne yaşanırsa yaşansın eğer isterse durdurabileceğini biliyordum.

Sorun da bu zaten, dedi içimdeki ses. Ya istemezse?

O zaman da biz kendimizi kurtarırız. Hep yaptık.

“Beş saatlik yolumuz var, uyu istersen.” Bana bakmadan konuştuğunda başımı iki yana salladım.

“Uykum yok, gerginim sadece.”

“Sıkıntı çıkmayacak,” dedi Akın bana güven veren sesiyle. “Çıkacak olursa da ben buradayım.”

“Poyraz da burada mı?” dediğimde başıyla beni onayladı.

“Helikopterle iniş yaptılar. O ve ekibi de burada. Bir sorun çıkması durumunda her şey kontrolümüz altında olacak. En ufak bir problemde Poyraz sana ulaşacak. Helikopterle Türkiye’ye döneceksin.” Bakışlarını kısa bir süre yoldan alarak bana çevirdi.

“Uyarıyorum Efsun,” dedi sert bir sesle. “Şimdi de uyarıyorum. Ne yaşanırsa yaşansın burada kalmayacaksın. Her ne olursa olsun Türkiye’ye döneceksin.” Çünkü burada kalır ve yakalanırsam yok edilirdim. Başımla onu onayladım. İçimdeki korku yeniden kendisini belli ettiğinde bakışlarımı ona çevirerek sormamam gerektiğini bildiğim bir soru sordum.

“Ekin Korhan, Poyraz’ı burada yakalarsa ne yapar?” Akın bir an için durgunlaşsa da bana cevap verdi. 

“Teslim eder.” Bir yandan arabanın hızını artırdığını gördüm. “Gürcistan’a, oradan da Gürcistan’ın anlaşma yaptığı bir ülkeye transfer edilir.”

“İşkence görür,” dedim durumun acımasızlığına rağmen irdeleyerek.

“Umurunda olmaz.” Kaşlarımı kaldırdım. “Kendi öz yeğeninin yanarak ölmesine göz yumdu Mina,” dedi abimden duyduğum gerçeği önüme bırakarak. Bilmiyormuş gibi davranmak için ağzımı şaşkınlıkla araladım.

“Neden?” Bu acımasızlığın ve vicdansızlığın son noktası olmalıydı.

“Çıkarları uğruna.” Akın’ın yüzündeki öfkeyi ve hüznü gördüğümde bu hikâyenin sandığımdan daha derin olduğunu anlamıştım. Arabanın hızını iyice artırdı. Üşümeyeyim diye klimayı açmıştı.

“Nasıl bir çıkar bir insanın yakılarak ölmesine göz yummana sebep olur?” dediğimde yüzünde alaylı bir gülümseme gördüm.

“Akademiye geldiğin ilk gün, ilk kurul toplantısında bir adamın beynini patlattın,” dedi beni yaptıklarımla yüzleştirmek istercesine. “Bir savaşın içine girdiğinde karşısındakinin insani bir değeri yoktur.”

“Ama o adama hiçbir duygu beslemiyordum,” dedim. Çünkü bilirdim, besliyor olsaydım yapamazdım. “O benim yeğenim değil, tanıdığım biri değildi. Bu savaşa ölümü kabullenerek girmiş bir askerdi.”

“Aden de bir askerdi,” dedi Akın kızın ismini kullanarak. “Bu onun ölümünü haklı mı çıkarır?”

“Bana hiç adam öldürmemiş gibi konuşma.” Vicdanımın üzerinde oynadığı oyuna son vermek için konuştum.

“Haklısın.” Derin bir nefes aldı. “Sen de haklısın. Hepimiz bu savaşın içindeyiz. Hepimiz birer askeriz. Hepimiz birer insanız ama mantığın girdiği yerden vicdan kalkar.”

Çok uzun süredir içimde vicdanıma dair bir ses olmadığını biliyordum.

Ya ben vardım ya da çıkarlarım. Ya kalbim vardı ya da beynim. Fakat ikisi de bana aitti. Vicdanla kalp arasındaki fark burada başlıyordu. Vicdanlı başka kalpleri de hesaba katmasıyla başlardı. Kalbinle aldığın kararlarsa yalnızca sana aitti. 

“Neyse.” Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyordum. Konuyu Akın’ın geçmişine çevirdim. “Senin Aden’le olan bağın neden bu kadar güçlü?”

“Bunun cevabı bende bile yok,” dedi kısık bir sesle. Ve ardından sustu. Daha fazlasını duymak istiyordum. Bu kız tam olarak kimdi? Hayatlarının neresindeydi?

“Kardeşin gibi miydi?” dediğimde bana bir cevap vermedi. Bunun hayır demek olduğunu anlamıştım.

“Anlatılabilecek bir durum değildi,” dedi bana net bir cevap vermeyerek.

“Neden net konuşmuyorsun?” diye sordum açıkça.

“Bu açık bir mesele değil çünkü… Benim zihnimde bile.” Kurduğu cümlenin ardından bu konuyu da bu gecelik kapattım. Konuşmayacağını anlamıştım. Geri kalan yol boyunca müzik dinlemiş, Akın’ın telefonundan mekânı incelemiştim.

Giriş ve çıkışları, içerideki kapıları, sistemi teker teker inceleyip aklıma kazımıştım. Akın’ın arabayı kullanması gerektiğinden daha hızlı kullanmasından ötürü yolu dört buçuk saatte bitirmiştik. 

Üzerimi değiştirmem için bir otel odası ayarlanmıştı. Odaya girer girmez hiç vakit kaybetmeden hazırlanmaya başladım. İlk önce saçlarımı yaptım ve ardından makyajımı tamamladım. Dudaklarıma sürdüğüm kırmızı ruj, elbisemi daha da iddialı bir hale getirirken aynada gördüğüm yüze gülümsedim. O yüzün bana ait olmadığını biliyordum.

Üzerime Akın’ın bahsettiği beyaz saten elbiseyi giymiştim. Elbisenin ince askıları omzuma baskı yaparken göğüs dekoltesi ve ön kısımdaki kapları göğüslerimin daha büyük gözükmesine sebep olmuştu. Yere kadar uzanıyordu fakat önünde derin bir yırtmaç vardı. Elime uzun, beyaz eldivenleri geçirdim ve takılarımı eldivenin üzerine taktım. Saçlarımı topuz yapmış, iki yanımdan bukleler bırakmıştım. Elim telefonuma uzandığında hâlâ birkaç dakikam olduğunu gördüm.

Ünlü bir markanın şık, beyaz ayakkabılarını giyerken ayakkabıların bacaklarıma dolanan ve bir yılan sureti oluşturan bağlarını bağladım. Şık ve dikkat çekiciydim. İstediğim görüntüye ulaşmıştım. Beyaz taşlı bir çanta aldım ve açılan kapının sesini duymamla bakışlarımı odanın kapısına çevirdim. 

Akın kapının önünde beni bekliyordu, odanın girişinde beklerken bakışları üzerimde gezindi ve benden onay aldıktan sonra beraber arabaya geri döndük.

Gece yarısına on beş dakika kala oyunun oynanacağı casinonun önüne gelmiştik. Araba gösterişli binanın önünde durduğunda büyük ledlerle aydınlatılmış olan merdivenlere bakarak mırıldandım.

“On beş dakika,” dedi Akın arabanın kapısını açmadan. İçerideki ışıkları söndürmüştü, arabanın camlarında film vardı ve içi gözükmüyordu.

“Halledeceğim,” dediğimde eli koluma uzandı. Kabanımın üzerinden kolumu kavradı.

“Dikkatli ol,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım.

“Çocuk değilim.”

“Bu öncekiler gibi değil.” Biliyordum. Allah kahretsin ki biliyordum.

“İki kart atıp çıkacağız Akın.” Gerginliğimi ona hissettirmemeye çalışıyordum. “Ve birkaç dakikam kaldı. Biraz daha tutarsan gidemeyeceğim.”

“Çok güzel gözüküyorsun,” dedi alakasızca. “Hepsinin gözü üzerinde olacak.”

“Amacımız bu değil miydi?” Başını bana doğru yaklaştırdığında yüzünü karanlığa rağmen gördüğümü hissettim. Dışarıdan arabaya sızan cılız ışık onu görebilmeme yetiyordu.

“Bu olmalıydı,” diye mırıldandı gözlerimin içine bakarken. “Şimdi seni öpsem…” Dudaklarıma baktı. “İçeride benden başka hiçbir şey düşünemesen.” 

Kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Hayır, dedi içimdeki ses. Şimdi tekrar o çekime aldanamazdık.

“Giremeyeceğim,” dedim kapıyı açması gerektiğini hatırlatarak.

Öpmesine gerek yoktu. Bütün gece bu cümleleri düşünecektim. İçimden bir ses onun zaten bunu biliyor olduğunu söylüyordu. Akın kolumu bıraktığında aynı zamanda kapının kilidi de açıldı.

“Başlasın oyun.” Akın bana bir cevap vermediğinde kapıyı açan valeye bakmadan arabadan indim ve sert adımlarla merdivenlere doğru ilerledim. Girişteki güvenliğe aldırmadan içeriye girdiğimde gece yarısına yalnızca birkaç dakika vardı.

Hızlı adımlarla poker masalarının arasından geçtim ve üst kata çıkan asansöre doğru ilerleyerek asansörün kapısına kartımı okuttum. Kapı altın kartı okumasıyla açılırken içeriye geçerek üst kat için gerekli olan düğmeye bastım. Kimliklerimiz bu karttan okunuyordu ve içeriye yalnızca altın kart sahipleri giriş yapabiliyordu.

Asansörün kapıları tekrar açıldığında üzerimdeki kabanı çıkararak girişteki görevliye uzattım ve tebessüm ederek kartımı gösterdim. Ardından salonda ilerlemeye devam ettim. Ortaya kurulmuş olan büyük masa kendisini diğer masalardan ayırmaya yetiyordu. Etrafındaki sandalyeler diğerlerinin aksine simsiyahtı ve masanın etrafında altın işlemeler bulunuyordu.

Burada bile diğerlerinden ayrı olanlar vardı. Bu büyük masanın kimin için donatıldığını biliyordum. Türkiye’den ve diğer ülkelerden gelen Ekin Korhan gibi büyük paralarla oynayan adamlar içindi. Masanın etrafındaki kızlara kaşlarımı kaldırarak baktım ve biraz ileride ayakta duran tanıdık bedene doğru ilerledim.

Yanındaki iki adamla muhabbet eden Ekin Korhan’a tebessüm ederek mırıldandım. “Ekin Bey.” Sesimi duyduğunda bakışlarını önündeki adamlardan alarak bana çevirdi.

“Efsun Hanım,” dedi şaşkınlıkla. “Sizi görmek şaşırtıcı.”

Senin yalanını sikeyim.

“Geleceğimi söylemiştim halbuki.” Uzattığı eli tutarak sıktım.

“Hiç aramadınız?” Tek kaşını kaldırdı. Sanki bütün adımlarımı takip ettirmemiş gibi.

“Rahatsız etmek istemedim,” dediğimde elini belime doğru yerleştirdi.

“Ah,” dedi beni kendisine doğru çekerken. “Sizi buradaki dostlarımla tanıştırayım. Bu Ruby, İngiltere’den bir dostum.” Gözlerim beyaz saçları iyice seyrekleşmiş olan adama döndü. Tebessüm ederek onların anlayacağı dilde mırıldandım.

“Tanıştığıma memnun oldum.” Bir cevap alamadan casinonun içinde çan sesleri duyulmaya başladığında saatin gece yarısını geçtiğini anlamıştım.

“Bu gece bana şans getirmen dileğiyle Efsun,” dedi Ekin Korhan mavi gözlerini üzerime dikerek. Çan sesleri içimdeki huzursuzluğu artırırken ona tebessüm ettim. Masaya ilerlediğimizde Ekin, onun için ayrılan sandalyeye geçerek oturdu ve ben de yanında ayakta kaldım. Kartlar dağıtılırken gözlerim etrafta gezindi. Olağandışı hiçbir durum yoktu.

“Bu gece şanslı hissediyorum beyler,” dedi Ekin masaya doğru konuşarak. Beklemediğim bir anda belimden tutarak beni sağ bacağının üzerine oturttu. Panikle etrafa bakarak derin bir nefes aldım.

“Gerildin,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Bu kadar yakınımda olmasını beklemiyordum.

“Çok şanstan bahsettin,” dedim siz demeyi bırakarak. “Kazanamamandan korktum.”

“Öyle bir durum sözkonusu bile değil, Üç Yüz Seksen,” dedi elindeki karta bakarken. Bir eli belime dolanmıştı ve beni kucağında sabitliyordu.

Duyduğum numara kaşlarımın çatılmasına sebep olurken kalp atışlarım hızlandı. Sabahtan beri içimde gezen huzursuzluk bütün bedenimi ele geçirdiğinde mırıldandım.

“Ne?” Yoğun müzik sesi sesimizin diğerleri tarafından duyulmasını engelliyordu ve Ekin Türkçe konuşuyordu.

“Oradan bakınca aptal bir adama mı benziyorum Efsun Mina Öner,” dedi tam ismimi kullanarak. Kucağından kalkmaya çalışsam da bacaklarımda hissettiğim metal buna engel oldu.

“Vicdan önemli şey,” dedi oyununa devam ederken. “Seni Safkan’la aynı yerde tutan ne?” Bacaklarımın arasına bir silah sabitlemişti ve oyun oynamaya devam ederken kulağıma bir ölüm fermanı mırıldanıyordu.

Göğsümün sıkıştığını hissettim. Akın buradaydı. Hiçbir sorun olmayacaktı.

“Anlamıyorum,” dedim inkâr etmeye devam ederek. Bunun bir faydası olmadığını biliyordum.

“Şimdi seninle bir kumar masasındayız,” dedi söylediklerime aldırmadan. “Her anlamda.”

Yüzüne korkuyla baktığımda bana bakmadan devam etti. Hâlâ kalçalarım bacağının üzerindeydi. Üstelik bacağımdaki metal baskıyı hissediyordum. Namlunun soğuk ucu bacağıma yaslıydı.

“Şimdi sen bir karar vereceksin. Ya Akın’la devam edip burada, bu masada kim olduğunla yüzleşirsin.” Önümüzdeki adamların beni alıp yurtdışında götürmeleri birkaç dakikalarını alırdı. Akın’ın sonsuz olduğuna inandığım gücü, Safkan oluşu bunun önüne geçebilir miydi?

“Ya da benimle Safkan’ın karşısında olursun.”

Sustum. Bacağımın altındaki metal baskıyı artık manevi olarak kalbimin üzerinde hissediyordum. Bir vicdan mahkemesindeydik. Onunla bir savaşın ortasında tanışmıştık. Birimizin elindeki silah kendi kalbine, diğerininki ise karşısındakine doğrultulmuştu.

Onunla kalbimiz, tutkumuz, bedenimiz ve hatta bazen zihnimiz bir olmuştu fakat vicdanımız hiçbir zaman aynı noktada buluşmamıştı.

Ruhumdaki derin darbe izlerinin ilk kez canımı bu kadar acıttığını hissediyordum. Kalp atışlarım yükseldi, göğsüm daraldı.

Sen şimdi burada olsan. Bu kumar masasında, canın pahasına dursan… kimi seçerdin?

Sen şimdi kalbinle vicdanın arasında kalsan nasıl çıkış yolu bulurdun?

Aklımda bana kurduğu cümleler gezindi. “Biz,” demişti bana. “Dost değiliz, yoldaş değiliz, ben sana hiçbir şeyin sözünü vermedim.” Göğsümü, göğsüne siper etmişliği vardı. Abimi, kendine kalkan yapmışlığı vardı.

Akın Mir Safkan.

Kendi içimde kendime bir söz verdim. Ne olursa olsun unutmayacaktım. Çünkü unutursam aynılarını yeniden, defalarca yaşardım, öğrenmiştim.

Akın Mir Safkan.

İçimdeki çocuğa bir söz verdim. Geçmişimizdeki yangına kıvılcım katanın evini ateşlere verecektim. O çocuğun yolunu yangınınızla aydınlatacaktım.

“Tamam,” dedim derin bir nefes alarak. “Seninleyim.”

“Akıllı kızsın,” dedi Ekin Korhan elindeki kartı masaya bırakırken. “Ama her ihanetin bir bedeli olur. Bu da beni kandırmaya çalışmanın bedeli.” Masaya doğru döndü.

“Üç Yüz Seksen salonun içinde.” Ardından ayağa kalkarak beni de kucağından kaldırdığında korkuyla etrafa baktım. Benim olduğumu söylememişti fakat masanın ortasına bir bomba bırakmıştı. Herkesin eli telefonlarına uzandığında mekândan hiç kimsenin çıkmaması adına önlemler alındığını anlamıştım. Ekin Korhan masayı terk ettiğinde öylece orada, kalbimle vicdanım arasında bir köşede kaldım.

Zihnim aksi durumlarda yapmam gerekenleri tekrar ederek personel kapısına doğru ilerlediğimde içimde korku ve acı vardı. Akın’a ihanet etmiştim. Akın’ı yarı yolda bırakacaktım.

Hiç güvenmediğin birinin söylediği yalan ihanet midir bilinmez. Fakat kalbimin üzerindeki acının bir ismi olmalıydı.

Personel kartımla çıkış kapısına inerken bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Merdivenleri inerken bir yandan ayağımdaki ayakkabıları çıkardım ve merdivenlere bıraktım. İçeriden gelen silah sesleri kargaşanın gerçek anlamda başladığının bir kanıtıydı.

Mekândan dışarıya çıktığımda derin nefesler alıyordum. Beni bahsettikleri büyük havuzlu bahçe karşıladığında Akın’ın sesini işittim.

“Efsun.” Soğuk hava bacaklarımın ve çıplak ayaklarımın titremesine sebep olurken konuşamadım. “Bir şey mi oldu? Bu ne amına koyayım?” Bana bakarak beni kendisine doğru çektiğinde mırıldandım.

“Gitmek zorundasın.”

“Ne?” Bir eli kulağına uzandı. Kulaklığına elini bastırarak konuştu. “Poyraz içeride problem var, helikopteri hazır tut.” Sonra tekrar bana döndü.

“Efsun iyi misin? Ne oldu? Bu halin ne? Ayakkabıların nerede?” Beni korkutmak istemediğini anlıyordum fakat yalnızca ona sarılıyordum. İçeriden gelen çığlık ve silah seslerine polis sirenleri eklendiğinde Akın’ın ağzından bir küfür duydum.

“Siktir!” Beni kollarının arasına çektiğinde sona geldiğimizi hissettim. Kollarını bedenime sardığında benimle beklemediğim anda havuzun içine atladı ve tenimize değen soğuk su bedenimizin uyuşmasına sebep olurken bedenimi tamamen ona sardım. Çıplak bacaklarımı beline dolarken hâlâ şokun etkisi içindeydim.

Tenim soğuktan titrerken kalbimde bir yangın olduğunu hissediyordum.

Buradaydı, kollarımın arasındaydı. İkimiz birbirimize sarılmış, Tiflis’in dondurucu soğuğunda bir havuzun dibinde kaybolmaya çalışıyorduk.

Akın…

Bu sana kendi içimde ilk seslenişim.

Bir savaşın ortasında karşı karşıya kalsak o tetiğe basacağına hep inandım. Fakat ilk kurşunu benim sıkacağımı ben bile bilmiyordum.

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu