0 %

BÖLÜM 14

Yazı Boyutu
100%

“YILANA SARILAN KADIN”

Zamanın içinde bir yerde hâlâ bana ve içimdeki küçük kıza dair bir iz olduğunu biliyordum. Tenime işleyen soğuğu kırmak istercesine bana sarılan beden beni suyun daha da dibine doğru ittiğinde zihnim beni yıllar öncesine götürdü.

Zaman algımı kaybetmiş gibi hissediyordum çünkü ne yaşadığımı anlayamıyordum. Ellerim Akın’a sarılırken bacaklarım suyun içinde hareket etmeye devam ediyordu. Orada, suyun içinde bir yerlerde karanlık bir oda vardı. Genzime dolan su tanıdıktı. Gözlerimi kapattığımda yüzleştiğim karanlık tanıdıktı. 

O odayı tanıyordum. Odanın tam ortasına yerleştirilen sandalyeyi tanıyordum. Ensemde hissettiğim büyük elleri tanıyordum. Daha fazlasını istercesine beni suyun içine iten o el daha dokuz yaşındaki bir çocuğu bu savaşa hazırlıyordu. Bir hıçkırık gibidir bazı cümleler. Bir gözyaşı gibidir. Acı gibidir. Tanırsın, kalbinde hissedersin. Bir itiraf değildir ama sana bilip inkâr ettiğin gerçekleri anlatır. 

Savaşı tanıyordum. 

Bu da benim inkâr etmek istediğim gerçeğimdi.

Nefesimi tutarak kollarımı Akın’a sardığımda neyin içinde olduğumuzu idrak edemiyordum. Bu gece bana bir seçim hakkı sunmuştu. Onu yok etmek için çıktığım bu yolda onunla yürürken elime bir silah tutuşturulmuştu. Kurşunun Akın’a denk geleceğini bilsem de tetiği sıkıca kavradım ve bir seçim yaptım. 

Bu gece onu ardımda bıraktım. Bu kalbimin içinde hiç beklemediğim bir deprem yaratırken içimde hissettiğim duygunun acı olduğunu biliyordum. Ona arkamı dönerken kendime kırılıyordum. Ve bu en başından beri kaçtığım gerçeğin içine düştüğümün bir başka kanıtıydı. 

Akın Mir Safkan’a güvenden çok daha fazlasını hissediyordum. Bunun mantığa ya da akla sığan bir yanı yoktu ama ona karşı hissettiğim duyguya bir isim veremiyordum. Havuzun dibine ulaşan sesler yavaş yavaş azaldığında nefesimin tükendiğini hissettim. Boğazıma acı dolarken daha fazlası için çabaladım. 

Küçük Mina, bu oyunu biliyorsun. Suyun içinde ölmemek için savaşıyorsun. 

Gözlerim klorlu sudan ötürü yanarken vücudum hissizleşmişti. Soğuk bütün bedenime işlemiş, hareketlerimin kısıtlanmasına sebep olmuştu. Akın sanki soğuktan hiç etkilenmemiş gibi kollarını bana sarmaya devam etti. Beni ısıtmaya çalıştı. 

Bizi yavaş yavaş yukarıya doğru çıkardığında tehlikenin geçtiğini anlamıştım. O olmasa suyun içinden çıkabilecek gücü kendimde bulabilir miydim, bilmiyordum. Üzerimdeki elbise suyun ağırlığıyla bedenime yapışırken sudan çıkardığı bedenime değen rüzgârın artık beni etkileyemeyeceği kadar hissizdim.

“Mina,” dedi Akın derin nefesler alırken. Ona bir cevap veremedim. Nefes almaya çalıştım. Ciğerlerime dolan oksijen bedenimin gevşemesine sebep olurken kalçalarımı kavrayarak beni havuzun kenarına oturtmuştu. Ayaklarım hâlâ suyun içindeydi. Elbisem bedenime yapışmış ve yukarıya doğru kıvrılmıştı. Göğüslerim ıslak elbisemden belli oluyordu. 

“Akın,” dedim sesimin titremesine engel olamazken. Yanımdaki mermere iki elini yaslayarak kendisini yukarıya doğru çektiğinde o da suyun içinden çıkmıştı. Oturmadan ayağa kalktı ve elini bana doğru uzattı. 

“Hızlı olmamız gerek,” dedi kalkmam için beklerken. Başımı salladım ve uzattığı eli tuttum. Onun elinden destek alarak önce ayaklarımı havuzdan çıkardım. Ardındansa ayağa kalktım. Yere değen çıplak ayaklarım titrememe sebep olurken Akın’ın bakışları üzerimde dolaştı. Gözleri çıplak ayaklarıma değdiğinde derin bir nefes aldı. Ne yapacağını çözmeye çalışıyor gibiydi. 

“Beni duyuyor musunuz?” Kulaklığına doğru konuştuğunda uzaktan gelen silah sesi Akın’ın bir küfür mırıldanarak kulaklığı çıkarıp atmasına sebep oldu. Beklemediğim bir anda beni kucağına aldığında ne olduğunu kavrayamamak sordum. 

“Ne yapıyorsun?”

“Buradan çıkmamız gerek,” dedi beni taşımaya devam ederken. Kumarhanenin çıkışına değil, arka tarafına doğru ilerliyordu. Islak bedenlerimiz birbirine değiyordu ve suyun ağırlığıyla elbisem aşağıya doğru kayıyor, göğüslerimin büyük bir kısmının açıkta kalmasına sebep oluyordu.

“Yürüyebilirim,” dedim. Ayaklarım çıplaktı, bedenim soğuktan titriyordu fakat savaşırdım. Bu oyunu biliyordum. Oynayabilirdim.

“Gözlerini kapat,” dedi Akın kısık bir sesle. “Açtığında güvende olmanı sağlayacağım.” Göğsümün içinde tanıdık bir his belirdi. Bu his daha önce hissettiğim fakat hiçbir zaman kendime yakıştıramadığım bir histi. 

Güven. 

Ona güvendim. Bu savaşın içinde yara aldığım ilk andı fakat daha yara aldığımın farkında değildim. Karanlık bütün şehrin üzerine çökmüştü. Ağaçlık alanda ilerliyorduk. İkimizin de üzeri sırılsıklamdı. Tenime değen soğuğu hissediyordum. 

Yutkundum. Yine ölümün kıyısında dolaşıyordum fakat korkmuyordum çünkü kollarının arasında olduğum bu adam bana güven veriyordu. Onu dinledim, gözlerimi kapattım. Akın’ın bedenindeki ıslaklığı hissettim. Soğuk hava tenime sızarken hissettiğim soğuğu yok saymaya çalıştım. 

Gözlerim yanıyordu. Nefesimin kesildiğini hissediyordum. Akın, bir noktada durduğunda gözlerimi yavaşça araladım ve etrafa baktım. Ormanın içine girmiştik. Etrafta hiç kimse yoktu. Işık yoktu fakat Akın kaybolmuş gibi gözükmüyordu. 

“Seni yere bırakacağım,” dedi aşağıya doğru eğilirken. Ona bir cevap vermeden bacaklarım yerdeki çalıların üzerine değdiğinde tenime değen ve ayaklarıma batan dal parçaları dişlerimi sıkmama sebep oldu. 

Bu gecenin yara vereceğini biliyordum fakat böyle bir kayıp olacağını düşünmemiştim. Anlaşmayı bozmuştum. Akın’a ihanet etmiştim. Eğer bu ihanetin sonucunda onu yok edemezsem o beni yok ederdi, biliyordum. 

Akın ellerini dal parçalarının arasına sokup karanlığa inat dalları iki yana doğru savurduğunda ona doğru döndüm. “Ateş mi yakacağız?” Ateş yakarsak bulunmama ihtimalimiz neredeyse yoktu. Etrafta onlarca ve hatta yüzlerce insanın bizi aradığına emindim. 

Bana bir cevap vermeden elini bulduğu demire sabitleyerek demir kapağı yukarıya doğru kaldıran Akın gözlerimin şaşkınlıkla aralanmasına sebep oldu. 

Ormanın ortasına olası bir durum için bir kasa bırakmışlardı. Kasanın içinde telefon, para ve silah bulunuyordu. Akın hızlı bir şekilde telefonu eline aldı ve ekranını açarak bir numara tuşladı. 

“Poyraz,” dedi beklemeden. “Konumdayız.” Gözleri bana doğru kaydı. “Efsun kötü durumda. Bilincini açık tutmak için kendisini zorluyor ama en fazla yarım saat daha devam edebilir. Bende bir sıkıntı yok,” dese de benden farklı bir durumda değildi. “Tamam. On dakika içinde buradasınız.”

Ayakta duramadığımı hissettiğimde dalların bacaklarımı çizeceğini bile bile yere doğru çömeldim. Akın telefonu kapatarak yanımda durduğunda elini belime yerleştirdi. 

“Şşş,” diye mırıldandı. “Buradayım.” Elini nabzımın üzerine doğru yerleştirdi ve tenime bastırdı. Tenimin üzerinde hissettiğim sıcaklık gözlerimi hafifçe kapama sebep oldu. Bilincimi açık tutmakta ve olanları kavramakta zorlanıyordum. 

Zihnimin içinde bir ninni. Şimdi sanki o karanlık odada suyun içindeyim ve yanımda benimle dokuz yaşım da oturuyor. Gözlerime bakıyor. Elini tutmamı bekliyordu. Savaşı bitirmemi istiyordu. 

Savaşıyordum. Durmuyordum. Yenilmek istemiyordum.

Ve gözlerimi kapattım. Karanlığın beni içine çekmesine izin verdim. 

Şüphe insanın içine bir kere düştüğünde göğsündeki bütün güzellikleri beraberinde öldürürdü. Sevginin etrafında artık karanlık bir leke oluşurdu. Mutluluğun hiçbir zaman gerçek bir anlam taşımazdı. Çünkü göğüskafesini bir yangın gibi sarardı şüphe. Düşünceler zihninde karanlık yollar çizerdi. 

Kendinle kaldığındaysa artık karar anını belirleyen kalbin ya da mantığın değil, korkuların olurdu. Çünkü bir kere zihninde bir doğrunun yanlış olma eğilimi baş gösterirse bir daha kurtulamazsın o yalandan. 

Kaybetme korkusu. 

Aslında içindeki acıyı besleyen tek olgu buydu ama itiraf edemezdin. Göğsünün üzerindeki taşın sebebi bellidir. Kimse yenilmek istemez. Kimse acıyı hissetmek istemez. 

Gözlerimi araladığımda Akın’ın bana verdiği sözü harfiyen yerine getirdiğini görmüştüm. İhanetin seni kemiren yanı karşı taraftan gördüğün iyiliğin sana artık iyi hissettirememesiydi.

Ona ihanet ettiğimde artık bana uzattığı elin boğazımda bir yumru oluşturacağını biliyordum. Fakat bu savaşı kabullendiğim gün On Altı ile karşı karşıya kaldığımızda birbirimize verdiğimiz bir söz vardı. 

Her ne olursa olsun durmayacaktık. 

İyi ya da kötü olmanın bir değeri yoktu. Bizler artık birer insan değildik ve olamazdık da. O odada önümüze konulan taşları elimize alarak bu oyuna dahil olduğumuzda On Altı ile birbirimize söz vermiştik. 

Hiç kimseye acımayacak, hiç kimseyi sevmeyecektik. 

Bir daha eskiden olduğumuz kişi olmayacaktık.

Zihnim beni biraz daha geriye götürdü. Masaya oturmadan hemen öncesine. On Altı’nın hâlâ Atlas olduğu o ana. Kendisini bir başkasının yerine koymadan hemen önce bana bir söz daha verdirtmişti. 

Ne olursa olsun Mina, demişti. Ne olursa olsun birbirimize sırtımızı dönmeyeceğiz ve bu savaşı bitireceğiz. 

Sonrasındaysa On Altı olmayı kabullendi. Abim o gün Atlas Katrivas’ın mezarını kazdı ve ölmesine izin verdi. Abim o gün kendi mezarını kazdı ve oraya kendisi yerine bir ceset gömmelerine izin verdi. 

Kendi ölümünü izlemeden hemen önce gözlerimin içine bakarak Hera’nın onun için mırıldandığı o cümleyi tekrar etti. “Sesimi unut, yüzümü unut ama kokumu unutma Mina. Kokum sana kim olduğumu hatırlatsın.”

Onu anlıyordum. Ona hak verdiğim anlar da oluyordu fakat kabullenemiyordum. Beni bir kardeş olarak görememesini, bana hâlâ yalnızca Mina diyor oluşunu kabullenemiyordum.

Onunla başka bir şansımız olabilirdi. 

Onu bulduğumda düşündüğüm şey yalnızca buydu. Kayıplar vermesini istememiştim. Annesini zaten benim yüzümden kaybetmişken bir de babasını, arkadaşlarını, sahip olduğu her şeyi öylece kaybetmesini istememiştim. Bunun geleceğini göremiyor değildim fakat başka şansım da yoktu. 

Onu almak zorundaydım. Atlas’ı bu oyuna dahil etmek zorundaydım. Hepimiz kendimize ait onlarca parçayı kaybetmişken onun kayıplar vermesinin önüne geçmek için kaybedemezdim. Bu yalnızca bizim değil, bütün dünyanın savaşıydı. 

“Uyandığının farkındayım.” Akın’ın sesini duyduğumda sağ tarafıma dönüp yattığım yatakta sırtüstü pozisyona geçerek bakışlarımı odanın tavanına sabitledim. Hâlâ ülkeye giriş yapamamış olmalıydık. Eski bir evdeydik fakat duvarlarda farklı dillerde yazılı tablolar vardı. 

Evin tahtadan yapılmış olması bana onunla yüz yüze geldiğimiz ilk geceyi anımsatmıştı. Bakışlarımı tavandan çekmedim. “İlk gün gibi hissettiriyor,” diye mırıldandım. 

“Öyle,” dedi Akın beni onaylayarak. Yine odadaki tekli koltuğa geçip oturmuştu. Bense yatakta uzanıyordum.

“Ne yaşandı içeride?” dedi Akın konuyu uzatmayarak. Bana nasıl olduğumu sormadı. Bedenimdeki hissin geçip geçmediğini, acı çekip çekmediğimi sormadı. Bu canımı yakmadı çünkü kendimi avutabileceğim bir yalan veriyordu elime. 

Bana ne kadar kötü davranırsa ona yaptıklarım o kadar canımı yakmazdı. 

On Altı ile bir savaşları olduğunu biliyordum. Buradaki herkesle bir savaşımız vardı, bizler akademi ve ona dahil olan her şeyin tam karşısındaydık. Fakat benimle kişisel bir savaşı yoktu. 

“Bir adam,” dedim ona kendi gerçeklerimi sunarak. “Havaya üç el ateş etti. Hemen ardından bir kargaşa. Üç Yüz Seksen burada dedi. Sonrası kaos.”

Akın gözlerini kısarak bana bakmaya devam ettiğinde bakışlarımı ona doğru çevirdim. Üzerinde siyah bir tişörtle siyah bir pantolon olduğunu gördüm. Kıyafetlerini buradan almış olmalıydı.

“İçeriye silah sokabildiğine göre senin de tanıyacağın biri olmalı,” dedi tek kaşını kaldırarak. Elinde bir su bardağı vardı. Bardağı parmak uçlarıyla kavramıştı ve suyun içinde daireler çizmesine izin veriyor, yarattığı dalgaları izliyordu. 

“Görmedim yüzünü,” dedim hızlıca. 

“Masada değil miydin o sırada? Bu derece önemli bir adam başka bir masada oturamaz.”

“Değildim. Neyin sorgulamasını yapıyorsun bana şu an?”

“Hiç,” diye geveledi. “Çözmeye çalışıyorum ama eksik yanları var Efsun.” 

“Bendeki yanları bu kadar.” Ardından alayla ekledim. “İstersen yalan makinesine de bağla.” Yatakta doğrularak ayağımı yere doğru attığımda bütün eklemlerimin ağrıdığını hissettim. Muhtemelen bana iğne yapan da tedavi eden de kendisiydi. 

“Birkaç gün ağrı çekersin,” dedi yüzümdeki ifadeyi gördüğünde. Ardından elindeki bardağı izlemeye devam etti. “Ve yalan makinesine ihtiyacım yok Efsun.” Derin bir nefes aldı. Bakışlarını bana çevirdiğinde kaşlarımı çattım. “Onu kandırıyor olabilirsin ama beni hiç kandıramadın.”

“Sıkıldım,” dedim gözlerimi devirerek. “Şu siktiğimin ülkesinden çıkalım artık.”

“Haklısın aslında,” dediğinde ne demek istediğini anlamadım. Ayağa kalktı. Elindeki bardağı önündeki sehpaya bırakmak yerine tutmaya devam etti. “Aynı yerdeyiz. Aynı konumdayız. Seni eve getirdiğim o günde. O kapıyı açmana ve adamların seni almasını izin verdiğim o anda.” Bir süre daha yüzümü izledi ve sessiz kaldı.

“Ve senin de benim bütün bunları yapacağımı bile bile o evde benimle kaldığın o gecede. Aynı noktadayız, evet.” Elindeki bardağı yavaşça sehpaya bıraktı. “Ama ben aynı oyunu iki kere oynamam Efsun,” dedi daha kısık bir sesle. “Bunu sakın unutma.”

Kaşlarımı çattım. Ne dediğini anlamıyordum, anlamamıştım. İçeride her ne döndüyse bunu benim yaptığımı zannediyor olabilirdi. Fakat yapmamıştım. O aptalın böyle bir adım atacağını tahmin bile edemezdim.

“Unutmam,” diye mırıldandım. Ardından bakışlarım odanın içinde dolaştı. Üzerimde bir tişört ve eşofman vardı. Sıcak suyla yıkanmış olmalıydım. Eklemlerim ağrıyordu fakat katlanılamaz bir acı değildi. Birkaç gün içinde geçeceğini biliyordum. 

Akın ağır adımlarla kapıya doğru ilerlediğinde ben de onun ardından ilerledim. Eski kapı hafif gıcırdayarak açıldı. Bakışlarımı dikkatle evin içinde dolaştırdım. Ev kime aitti, nasıl ayarlanmıştı, bilmiyordum. Bu işin içinde akademinin olmadığına ise neredeyse emindim. 

Akın kiminle savaşıyordu? Bu savaşı neden veriyordu?

“Efsun!” Poyraz’ın sesini duyduğumda Akın salon olduğunu tahmin ettiğim kapıyı aralamıştı. Ev oldukça küçüktü. Herhangi bir depremde ya da saldırıda çökecek kadar da eskiydi. 

Odanın içine girdiğimde gördüğüm gözler merakla üzerimde dolaştı. “İyi misin?” dedi Poyraz bakışlarını yüzüme sabitleyerek. 

İçerideki tekli koltuklardan birinde oturuyordu. Hemen karşısındaki koltukta ise Fulya vardı. “İyiyim,” diye mırıldandım. “Ama içeride ne döndüğünü öğrenmemiz gerek.”

“Havaya ateş edilmiş,” dedi söylediğim yalanı birebir onaylayarak. “Başka hiçbir bilgimiz yok çünkü aramızdan üst katta olan tek kişi sendin.”

“Benim de daha fazlasını bildiğim söylenemez,” dedim Fulya’nın yanına otururken. Akın diğer tekli koltuğa geçip arkasına yaslanmıştı. Dirseğini koltuğun kenarına yaslamıştı ve elini hafifçe kirli sakallarında gezdiriyordu.

“Bilmelisin ama.” Akın’ın sesini duyduğumda kaşlarımı çattım.

“Bu konuyu seninle tartışmayacağım,” dedim bakışlarımı yüzünden çekmeden. Gözleri alayla parladı fakat bana bir cevap vermedi. Sustu. 

Karşısında sessiz kaldığı tek insan bendim. Hiç kimsenin ona karşı bu kadar ileri gidebildiğini de zannetmiyordum. 

“Sen iyi hissediyorsan çıkış yapabiliriz,” dedi Poyraz ayağa kalkarak. “Geri kalanı üsse gidince görüşülecek detaylar.”

“Araç kapıda, bir eksiğimiz yok.” Fulya’nın cevabının ardından Akın yavaşça ayağa kalktı. 

“Hepiniz araca binin,” dedi bakışlarını hiçbirimize değdirmeden. “Üç Yüz Seksen benimle geliyor.” Gözleri bana doğru kaydığında oturduğum yerden kalktım. 

Bana Üç Yüz Seksen olarak hitap etmesi yutkunmama sebep olurken damarlarımın belirginleştiğini hissettim. Bu ismi duymakla başa çıkabiliyordum fakat onun böyle bir günün ertesinde bana bu şekilde hitap ediyor olmasına sinirlenmiştim.

“Neden?” dedim Poyraz sorgulamadan odanın çıkışına doğru ilerlediğinde. Fulya’nın kaçamak bakışlarla bana baktığını görüyordum fakat gidebilirdi. Akın halledemeyeceğim bir mesele değildi. 

“Sorgulama hakkın yok,” dedi Akın net bir tavırla. “Benimle geliyorsun.” 

“Öyle olsun,” dedim kısık sesle. “Ama ben bu tavrın bedelini ödetirim.” Bana cevap vermedi. Kapıya doğru ilerlerken sağ taraftaki eski portmantodan kabanını aldı ve bana doğru uzattı. Bakışlarım onun kabanında takılı kaldığında gözlerini yüzüme doğru kaldırmak zorunda kaldı. 

“Dışarısı soğuk,” dedi düz bir sesle. “Ölümden döndün. Bana lazımsın.”

“Korkma,” dedim alayla. Bunun tek sebebinin ölümden dönmem olmadığının ikimiz de farkındaydık. Aptal değildim. 

Bana uzattığı kabanı elime alarak üzerime giydiğimde onun hiçbir şey giymeden kapıyı açtığını gördüm. İçimde ona karşı öyle bir ikilem vardı ki ben bile artık ne düşündüğümü, ne hissettiğimi anlayamaz hale gelmiştim. 

Akın kimdi? Kaç yüzü vardı? Bana gösterdiği hangi yüzüydü?

Abim, ondan bahsederken bir canavardan bahseder gibi konuşurdu. İsmini ağzına aldığında ondan alınanları hatırlardı. Fakat ben Akın’da abimin onda gördüklerini göremiyordum. Yüzündeki sert ifadenin ardında bana bu kabanı uzatan adamı buluyordum. Kustuğum gece gözyaşlarımı silen adamı buluyordum. 

İçimdeki ikilem hatalar yapmama sebep oluyordu. Üstelik farkındaydım aynı ikilemi Akın da yaşıyordu. Yaptığı hataların sebebiyse zihnindeki varlığımdı. 

Bugün oyuna dahil olmamalıydı. Buraya hiç gelmemeliydi. Bunu ikimiz de biliyorduk. Birbirimize karşı itiraf edemediğimiz fakat yok da sayamadığımız bir çekimdi bu. 

Her gece yatağa uzandığımda zihnimde belirecek bir isim vardı artık. Tenimde bıraktığı izleri, vücudumda dolaşan dudaklarını anımsadığımda gözlerimi kapattığım ve bana daha önce hiç hissetmediğim kadar güçlü bir sahip olma arzusunu hissettiren bir adam vardı. 

Aynı çekimi onun da hissettiğini biliyordum. Hatalar yaptıkça beni olması gerekenden daha farklı ve fazla bir yere koyduğunu görebiliyordum. 

Belki de abim yanılıyordu. 

Akın benim sonum olmayacaktı. Ben onun sonu olacaktım. Bir devrin bitişini temsil edecekti göğsündeki varlığım. 

Derin bir nefes aldım. Verdiğim nefes soğuk havaya karışarak yok olduğunda Akın arabanın kapısını açmıştı. Açtığı arabadan içeriye geçtiğimde göz ucuyla bana doğru baktı. Üzerime bol ve büyük gelen kabanı bütün bedenimi örtüyordu. Arabanın ısıtıcılarını çalıştırdığında yeniden aynı noktada olduğumuzu hissettim. 

İlk gün de tam olarak buradaydık. Bir arabanın içinde, birbirini çok iyi tanıyan iki yabancıydık. Yalanlar söylüyorduk. Söylediğimiz yalanlara inanıyorduk. Birbirimize kandıkçaysa yok oluyorduk.

Bu bir savaş Mina, dedim kendime. Bu bir savaş. Vazgeçemezsin, geride duramazsın. Yok sayamazsın. Bu bir savaş Üç Yüz Seksen. Sana kim olduğunu unutturmasına izin verme. Sana olduğundan daha azı gibi hissettirmesine izin verme

“Ne istiyorsun?” dedim ona doğru dönerek.

“Konuşmak,” dedi Akın arabanın hızını artırırken. Bakışlarım yolda dolaştı. Dikkatler dağılmış olmalıydı. 

“Buradayım, konuş.” 

“Ben aptal bir adam değilim Efsun,” dedi bana Mina demeyi reddederek. “Ve senin burada olmanın bir sebebi var. O koltukta oturuyorsun çünkü işime yarıyorsun.” Bunun zaten farkındaydım. Benimle işi bittiğinde her şeyin bitmesi gerekirdi. 

“Bildiğim detaylar,” dedim stresle dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirdikten hemen sonra. 

“İstediğin şeyin farkındayım. Abinin neden burada olduğunun farkındayım. O it herifin ölmeme sebebinin farkındayım.” 

“Ne saçmalıyorsun?” dedim bilmezliğe vurarak.

“Bana aptalı oynama,” dedi alayla. Bugün daha önceki gecelerden çok daha acımasız gözüküyordu. Onu bu hale getiren neydi, anlamamıştım. Bir şey var gibiydi fakat ne olduğunu çözemiyordum. 

“O intikam istiyor,” dedi abimi kastederek. 

“Kapandı o defter,” diye yalan söyledim. “İntikam falan yok. Bireysel hiçbir amaç yok. Sen söylemiştin. Bu bir savaş.” 

“Hiçbir şeyin kapandığı yok,” dedi Akın öfkeyle. “İnsandan her şeyini alırsın Efsun ama duygularını asla. Bu yüzden sen başarısız bir klonsun. Bu yüzden sen amaç edilen asker değilsin. Çünkü hislerin var. Hisleri olan hiç kimse bir ideoloji uğruna savaşmaz. Abin geçmiş için savaşıyor.”

“Öyleyse neden buradasın?” Gözlerinin içine baktım. “Neden bunları gidip babana söylemiyorsun? Seni durduran ne? Neden gerçekten ölmesini sağlamıyorsun.”

“En başından beri biliyordum Efsun,” dedi bana başka bir gerçek sunarak. “O mezarı kazmadım mı sanıyorsun? En başından beri ölmediğini biliyordum.” 

“Ne?” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. 

“Tek sır saklayan sen değilsin,” dedi aynı alaylı tavırla.

“Ne değişti o zaman?” dedim tekrar aynı soruyu sorarak. Atlas ve Akın iki farklı kutuptu. Bu savaşın iki farklı vârisiydi. Biri kaybetmeden diğeri kazanmayacaktı. Onlar için birlikte bir son yoktu.

“Çünkü bu sefer aynı noktadayız Üç Yüz Seksen,” dedi derin bir nefes alarak. “Bu sefer düşmanlarımız aynı.”

“Siktir git.” Onu alaya alarak gözlerimi devirdiğimde Akın arabanın hızını artırdı. 

“Sana yalan söylemedim.” Başını iki yana salladı. “İki taşa da sahibim. Ben bu oyunun kurucusuyum ve şimdi kendi ellerimle inşa ettiğim o satranç masasını yakacağım.”

“Neden?” dedim elimle arabanın kapısında ritim tutarken. Neyin gerçek neyin yalan olduğunu anlamaya çalışıyordum. 

“Abinle bir masaya oturacağız,” dedi net bir tavırla. “Sen de o masada olacaksın. Ve Atlas piçi bu sefer benim elimi sıkmak zorunda. O savaşı birlikte başlatacağız. Başka hiçbir yolu yok.”

“Abim…” Kendime engel olamayarak güldüm. “Senin elini sıkacak öyle mi?” Kaşlarımı kaldırdım. “O eli kırar Akın Mir Safkan,” dedim bir adım geride durmayı kabullenmeyerek. 

“Öyle mi?” Arabanın hızı biraz daha artığında gözlerim solladığı arabalara takıldı. “Yıllar önce kapımda yaptığı gibi mi?”

“Sen,” dedim kendime engel olamayarak. “İğrenç bir adamsın.”

“İşte böyle,” dedi Akın gülümseyerek. Bu samimiyetten uzak bir gülümsemeydi. “Bana gerçeklerinle gel.”

“Haklıymış,” diye mırıldandım. “Sen gerçekten canavarsın.” 

“Öyle mi bahsediyor benden?” dedi tek kaşını kaldırarak. 

“Geçmişine bakınca çok da haksız değil.” Üstüne gittiğimde arabayı biraz olsun yavaşlattı. 

“Geçmiş,” dedi mırıldanır gibi. “Ne biliyorsun ki sen geçmiş hakkında?” Sesi biraz daha yükseldiğinde ona cevap verdim. 

“Anlatmama gerek mi var Akın? Gerçek neyse onu biliyorum.”

“Gerçeğin iki yüzü vardır,” dedi bana karşı çıkarak. “Hangi yüzünü öğrendin?”

“İki yüzü olan yalandır Akın,” dedim inkâr ederek. “Gerçek tektir. O kayıplar verdi ve sen o kayıpların sebebi oldun.”

“Ben hiçbir kaybına sebep değildim.” Sesini yükseltmişti. “Abin bir seçim yaptı. Bu siktiğimin savaşına dahil oldu. Sen çok mu masumsun Efsun? Onun kapısına giden sen değil miydin? Bütün bu olaylara dahil olmasını sağlayan sen değil miydin?”

“Mecburdum,” dedim bakışlarım donuklaşırken. O gece onu ve Hera’yı karşıma aldığımda bu oyuna mecburdum. “Bu bir seçim değildi.”

“Kandırma kendini Efsun,” dedi acımasız davranarak. “Bencildin. Aile istedin. Ona gittin çünkü kazanmak istedin. Seni sevsin istedin. Ama şuna bak, seni hiçbir zaman aileden görmeyecek bir adam için savaşıyorsun.”

“Yanılıyorsun,” dedim ona karşı çıkarak. Haklıydı, biliyordum fakat bunu kabullenmek istemedim. “O beni kardeşi olarak gördü. Hep sahiplendi.”

Alayla güldü ve bana cevap vermedi.

“Onun normal bir hayatı vardı Akın.” Gözlerimi kaçırdım. Belki de bunu haklı olduğunu bildiğimden yapıyordum. “Biz ondan o hayatı aldık. Kim olduğunu aldık. İsmini aldık. Atlas Katrivas artık yok. O çocuk öldü ve On Altı doğdu. Artık bir ismi yok.”

“Ama bir geçmişi var amına koyayım,” dedi Akın sesini yükselterek. “Hiç düşünmedin mi? Şanssız olan o mu, biz miyiz? Onun bir çocukluğu var, geçmişi var. Bizimse hiçbir şeyimiz yok. Biz bu hayatının içine doğduk. Bir asker gibi yetiştirildik. O camdan şatosunda dünyaya üstten üstten bakarken sen kan kusuyordun.”

Bütün öfkesini ve kinini dışarıya kustuğunda yutkundum.

“Hiç düşündün mü? Kapısına gitmeseydin. Bu hayata onu dahil etmeseydin. O kayıpları vermeseydi, senin için burada savaşır mıydı?”

Savaşmazdı. Atlas bencil bir adam değildi fakat beni hiçbir zaman benim onu sevdiğim kadar da sevmemişti. O benim abimdi. Bense onun hayatını altüst eden bir kadındım. Bir hataydım. 

Kabul etmek istemesem de o hiçbir zaman iyi bir abi olmamıştı. Olmak istememişti. Bazı geceler Hera bile beni ondan daha çok sever, kabullenirdi. 

Şimdi sevdiği kadından uzakta olmak zorundaydı. Şimdi bir babası yoktu. Bir ailesi yoktu. Parasının bir önemi yoktu. Arkadaşları yoktu. Yapayalnız kalmıştı ve bu boktan savaşa dahil olmuştu. 

“Ben olsaydım ben de dahil olmazdım,” dedim Akın’a yalan söyleyerek. “Bunun için onu hiç suçlamadım, suçlamam da.” Yalanlar söyledim. İnanmış gibi yaptı. İnanmadığını biliyordum. 

“O ailesini kaybetti ve bu benim umurumda bile değil,” dedi Akın, Atlas’ın babasının ölmesinden bahsederek. “Bugün olsa yine o kurşunu sıkarım. Benim hiçbir zaman babam yoktu. Hayat benden onlara verdiklerini almışken hiç kimseye acımayacağım.” Acımasızlığını bir kere daha gözler önüne serdiğinde sustum. 

Akın bu insandı. Bununla bir kere daha yüzleşmiştim. Pençeleri vardı ve kendisine zarar verildiğini hissettiğinde o pençeleri çıkarmaktan geri durmuyordu. 

“O zaman elini sıkmasını da bekleme.”

“Beklemiyorum Efsun,” dedi sesini normale indirerek. “Mecbur bırakıyorum. O masaya oturacak. O eli sıkacak. Geçmişin hesabını sormak istiyorsa bunu yapacak. Çünkü ikimiz de biliyoruz, ondan o hayatı çalan ben değildim, babamdı.”

“Ama durdurmadın da,” dedim. Haklıydı fakat durdurabilecek gücü olduğunu da biliyordum.

“Atlas benim hiçbir şeyim değildi,” dedi kendisini savunur gibi. “Bir yabancıdan ve şımarık bir çocuktan ibaretti. Ona yardım etmek zorunda değildim. Kendimi ateşe atmak zorunda değildim.”

“Vicdanın yok senin.” Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Üzerimdeki kabanı çıkardım ve arka koltuğa doğru bıraktım. “Senden gelecek iyiliği de istemiyorum. O ve ben biriz. Bunu kabullen. Beni ondan ayrı düşünemezsin.”

“Ona bana çalıştığını söyledin mi?” dedi söylemediğimi tahmin ederek. “Dedin mi seni biliyor? O yüzden elini sıktım.” Gözlerini kıstı ve arabayı ani bir şekilde durdurdu. Öne doğru savrulduğumda elimi torpidoya yerleştirerek başımın çarpmasını engelledim. Başını bana doğru çevirdi. 

“Söylesene Efsun?” dedi gözlerimin içine bakarak. “Benimle seviştiğini de biliyor mu?”

Bakışlarındaki öfkeyi gördüğümde zihnimden yalnızca dün gece o suyun içinde nasıl fütursuzca ona sarıldığım geçti. Bu yılana sarılmaktan farksızdı. Dün gece o anlaşmayı kabul ettiğim için vicdanımda yaşadığım ikileme kızdım. 

O bunu hak ediyordu. İğrenç cümleleri gözlerimin önüne dizilerken ona kısık sesli bir cevap verdim. 

“İyi oldu bu konuşma Safkan,” dedim aramızdaki mesafeyi koruyarak. “Sen çok anlam yüklemişsin ama iyi oldu. Duracağım yeri biliyorum artık.” 

Yutkundu. Gözlerindeki pişmanlığı gördüm fakat kurduğu cümleden sonra bir önemi yoktu. Kelimeler zehirlidir. Dilinize sahip çıkmazsanız göğsünüze yayılır ve kanatırdı. 

Konuşmadan arabayı yeniden çalıştırdığında arkama yaslandım. Bana ihtiyaç duymayacağını biliyordum. Abime ulaşırdı fakat bunun için bana verdiği sözü çiğnemesi gerekirdi. 

“Yaşadığını kimseye söyleyemezsin,” dedim anlaşmamızı ileri sürerek. 

“Söylemeyeceğim zaten,” dedi araba yolda ilerlerken. Birkaç dakika sakin kalmak istiyordum çünkü yorulduğumu hissediyordum.

“Ondan ne istiyorsun?” dedim devamını merak ederek. “Neden aynı masada olmak istiyorsun?”

“Artık aynı taraftayız Efsun.” Cümlesini yeniledi. “O akademiyi birlikte yok edeceğiz. Başka yolu yok.”

“Sen o akademinin askerisin,” dedim ona inanmayarak. “Üstelik akademiyi yok etmek kolay. Bunun için abime ihtiyacın yok.” 

Öldüğümde akademi paramparça olurdu. Gözlerim zihnime düşen farkındalıkla aralandı. 

“Dün,” dedim dehşetle. “Yaşam fonksiyonlarım yavaşladı. Akademi?”

Akın alayla güldü. “Evet Efsun,” dedi kaşını kaldırarak. “Öylece uyurken bile bir katliama sebep oldun.”

“Büyük bir zarar mı?” Gözlerinin içine bakmaya çalıştım. Fakat gözlerini yoldan ayırmadı.

“Alt bölüm patladı,” dedi. “Ülkeye döndüğümüzde muhtemelen akademiye götürüleceksin. Merak etme, halledeceğim. Kolaylıkla çıkarız.”

“Bir tehdittim,” dedim ona karşı çıkarak. “Kontrol altına almak isteyecekler.”

“Doğru,” diye mırıldandı. “Ve aldıklarını sanacaklar çünkü benimlesin.”

“Sana bu kadar güveniyorlarsa…” dedim ona karşı çıkmayarak. “Neden o akademiyi yok etmenin peşindesin? Bunu yapmanın en kolay yolu beni öldürmekse neden bunu yapmıyorsun?”

“Sen bana lazımsın,” dedi göz ucuyla bana bakarak. “Sana söylemiştim. Sen kutsal topraksın. Senin için akıtacağım kanlarını ve o kan seni besleyecek.” Gözleri üzerimde dolaştı. Diliyle dudağını ıslattığında bu değişiminin sebebini çözmeye çalıştım.

“İzin vermeyeceğim Efsun Mina Öner. Ne o abinin seni harcamasına ne de senin kendini yok etmene. Sen artık yalnızca benim avcumun içindesin ve bana aitsin. Hiçbir savaş sana zarar vermeyecek.” Alayla güldüm. 

“Ha,” diye mırıldandım hemen ardından. “Nesin sen, takıntılı âşığım mı?”

“Daha fazlası,” dedi Akın oldukça ciddi bir şekilde. Ardından sabahtan beri üzerinde olan acımasızlığın hesabını sorarcasına konuştu. “Ama yalan sevmem Mina. İçeride bir şey oldu ve sen bana söylemiyorsun. Öğrendiğimde hiçbir şey bu kadar temiz olmayacak.”

“Sen gerçekten ruh hastasısın.” Gözlerimi devirdim. “Siktir git tedavi ol.” 

“Önce babamı öldüreceğim,” dedi şaşkınlıkla ona dönmeme sebep olarak. “Önce onun kanını akıtacağım toprağına.” 

“Ne?” Bunun bir blöf olup olmadığını bilmiyordum fakat öyle olduğunu da hissetmiyordum. Bütün bu savaşı başlatan kişi babasıydı. 

Bu örgütü kuran, Türkiye’deki yapılanmayı sağlayan kişi babasıydı. Bütün bu savaşın sebebi oydu ve Akın bunca yıldır ona hizmet etmekten başka hiçbir şey yapmamıştı. Ona olduğu kişiyi, önü arkası kesilmeyen bu parayı bırakan onlardı. 

“Ne kadar ileri gideceğimi bilemezsin Efsun,” dedi başını hafifçe sallayarak. “Nelerden vazgeçeceğimi, neleri harcayabileceğimi bilemezsin. Yarın akademiden sonra Atlas’la o masaya oturacağız. Her nasıl yapıyorsan yap ve haber ver. Aksilik istemiyorum.”

Ona bir cevap vermedim. Bu yaşanılanlar sandığımdan da fazlasıydı. Göğsümün üzerini aynı korku kapladı. Onun kollarında güvende hissederken sırtımdaki baskının elindeki hançerden ötürü olduğunu bilmek boğazımdaki hissin büyümesine sebep oluyordu. 

Akın’dan kaçamıyordum. 

Ona güveniyordum. Onun kollarında huzurlu hissediyordum. 

Akın’dan kurtulamıyordum. 

Bir gün karşı karşıya kalsak birimizin o tetiğe basacağını biliyordum fakat bunu kendime kabullendiremiyordum. 

***

AKIN MİR SAFKAN

Gerçeğin iki yüzü vardır. Fakat doğru tektir.

Yaşanılanların sende bıraktığı izle bende bıraktığı iz bir olmaz. Gerçek senin için başka benim için başkadır. 

Bir savaşın içindeysen senin gerçeğin, doğrun olur. Onu kabullenirsin. Ona inanırsın ve onun için savaşırsın. Çünkü savaş meydanı sana acımasızlığı öğretir. Kazanma arzusu sana vicdansızlığı öğretir.

Verdiğin kararlar yalnızca kendini kurtarmaya yönelik olduğunda kötülüğün gün yüzüne çıkar. Geride bıraktıkların artık gözünün önünde değildir. Aynaya baktığında tek bir kişi görmezsin. Bir isimden ibaret olmazsın. 

Gördüğün gözlerde yaşanmışlıklar vardır. Kontrol edemediğin öfke başarısızlığını doğurur. 

Askerlerin hisleri olmaz. Askerlerin duyguları olmaz. Gerçek bir asker hisleri uğruna değil, amaç uğruna savaşır. Savaş meydanındaysa zaaflara yer yoktur. 

Masallar artık seni avutmaya yetmez. Kulaklarında savaş çanları. Uykunu kaçırıyor çocukken avunduğun yetişkin yalanları.

Şimdi buradasın. Kaçmak istesen de olmaktan korktuğun o insansın. Sen de en az onlar kadar yalanlar söylüyorsun. Korksan da askersin. Kaçamazsın. Kaybedemezsin, geri dönemezsin. Savaşmak zorundasın. Ve yaşamalısın. 

Hislerin yok, olamaz. Sevemezsin, nefret edemezsin. 

Gözlerime bak. İçinde vicdan taşıyamazsın. Bağlanamazsın. Geçmişine bakamazsın. 

Bir kadın. 

Hayır, senin hayatında hiç kimse olamaz. Zaafların olamaz. 

Bembeyaz teninin üzerinde dağılan simsiyah saçlar. Karanlık bir oda. Hiç dinlenmemiş iki çocuk. Bir kız. Birkaç iğne. Ve uyuşturucu güzellik. 

Onu ilk kez gördüğümde bir sedyenin üzerinde yatıyordu. Üzerinde cam kapsül vardı ve kollarında yaşının yetmeyeceği makineler bağlıydı. Her geçen gün biraz daha büyüyordu. Gözlerini açıyor fakat bizi görmüyordu. Ona anlatıyordum fakat beni duymuyordu. Hareket etmiyordu. 

Üç Yüz Seksen numaralı denek. 

Kendimle konuştuğum o gecelerde başında nöbet tuttuğum ve içimdeki bütün hisleri sırtına yüklediğim küçük kız çocuğu. 

Parmaklarımın üzerinde olan dövmeyi bir kasım sabahı ellerimden söküp almalarına göz yumduğum kız çocuğu. Bir savaşın içine dahil olduğumu anlayamayacak küçük olduğum zamanlarda tanıdım seni. 

Gözlerin masmavi ama onları bile saklıyorsun. Şimdi abin ne derse onu yapıyorsun çünkü biliyorum, sevilmek istiyorsun. 

Biz aynı yoldan geçtik. Aynı aileyi istedik. İkimiz de savaştan kaçmak istedik. Fakat buradayız. Hiçbir yere gidemeyiz. 

Onun aksine ben onu yaratıldığı ilk andan beri tanıyordum. Efsun Mina Öner. Üç Yüz Seksen numaralı denek. Ona göre bir lanet. Bana göre bir lütuf. Kutsal toprak. 

29 Şubat. 

Üretildiği ilk anı hatırlıyorum. Atlas’ın annesi ilk kez Haldun ile bu akademiye girdiğinde kadının gözlerinden yaşlar akıyordu. Bunu istemediğini haykırarak akademiyi inlettiği o günlerde babamın yanında tepkisize onları izliyordum. 

Yalnızca bir çocuktum. Atlas yoktu. Katrivas evinde oyunlar oynardı, okula giderken ben akademide onun yaşaması gereken hayatı yaşıyordum. Belki aynı yolda olmasaydık bu kadar öfkeli olmazdım diğer insanlara. 

Fakat içimdeki öfkeyi ve geçmişi durduramıyordum.

O gün Asya kocasına yalvararak ağladığında o kadını izledim. Gözümden bir damla akıtamadım çünkü bunun sonunun işkencelerle biteceğini biliyordum. Babamın yanında dimdik durdum. Bakışlarım üzerlerinde dolaştı. 

Ve Asya doğumu gerçekleştirdi. Efsun Mina Öner, üç yüz seksen numaralı kapsüle bırakıldı. Anne karnında yaklaşık üç ay kalmıştı. Diğer deneklerden çok daha hızlı büyüyordu ve anne karnında zehirlenip ölmeyen tek denekti. 

Görünürdeki tek başarılı klon asker. Normal bir insan olmaması planlandı. Hisleri alınacaktı. Zihni yönetilecekti. Onun gibi binlercesi yaratılacaktı. Efsun bu savaş için var olacaktı.

Küçükken kulağıma mırıldanan masallar bunlardan ibaretti. Ben bir felaketin içine doğmuştum. Efsun bir felaketin içine doğmuştu. Fakat hiçbir şey dinlediğim masallardaki kadar kolay olmamıştı. 

Annemin öldürüldüğü o gece Üç Yüz Seksen’i doğum anından sonra ilk kez gördüğüm geceydi. Annemin yokluğuyla yüzleşmeden Üç Yüz Seksen numaralı deneğin odasına nöbet için gönderilmiştim. 

12 Kasım.

Onun başında ilk kez nöbet tuttuğum gün. Annemin öldüğü gün. Doğumunun üzerinden yalnızca dokuz ay geçmişti fakat Efsun hızla büyüyordu. Büyümesi durdurulamıyordu. Gitgide yavaşlasa da önüne geçilemiyordu. 

Ve bu başarılı sandıkları klonun ölmesi demekti. Projenin tamamıyla başarısız olmasından korkan babam etrafa öfke saçıyordu. 

O gece nöbet sırası bana verildiğinde gözümden bir damla yaş aktı. Annemin cenazesine gidemediğimde gözümden bir damla yaş akmadı ve ben yalnızca on yaşındaydım. 

Cam kapsülün hemen önündeki tabureye oturduğumu hatırlıyordum. Elimde boyumdan biraz daha kısa olan bir silah. Hiç bilmemem gerektiğini bildiğim halde o silahı kullanmaya fazlasıyla hâkimdim. Bir ölü gibi uzanan bedenine baktım. Masmavi gözlerine baktım. 

Şimdi o gözleri bile saklıyorsun insanlardan. Fakat ben günlerce gözlerini izledim. 

Herhangi birinin bilgi sızdırmasını önlemek adına akademide içinde güvenlik kamerası ve ses kayıt cihazı bulunmayan tek oda Efsun’un yatırıldığı denek odasıydı. O gün güçsüz düştüğümden mi yoksa yaşımdan mı bilemiyorum fakat gözümden bir yaş süzüldü. 

“Masallara inanır mısın?” dedim sana ilk kez. “İnanma. Çünkü hepsi yalan.” 

On yaşında bir oğlan çocuğu. Biz ikimiz bu savaşın çocukları. Biz ikimiz bu savaşın başdüşmanları. Yıllar sonra karşıma geçip bana inatla bakacağından habersiz bir şekilde mırıldandığımı hatırlıyorum. 

“Açma gözlerini. Seni de yok edecekler. Hislerini alacaklar. Kötü biri olmanı sağlayacaklar. Eğer bir şansın varsa ölmelisin Üç Yüz Seksen. Eğer bir şansın varsa masallara hiç inanmamalısın.”

İlk kez ben kendimle konuştum fakat karşımda gördüğüm yüz Efsun’un yüzüydü. O gün ilk kez gerçek bir çocuk gibi hissettim ve yanımda olan senin varlığındı. İçimde büyük bir yangını başlatabilecek olan o ateşi saklıyordum. 

Bakışlarım odada dolaşıyordu. Çıkan her seste sıkıca elimle kavradığım silaha sarılıyordum. Başarısız olmaktan korkuyordum fakat içten içe o gece en büyük yenilgimi yaşadığımı biliyordum. 

“Başka bir şansımız olur muydu diye düşünüyorum bazen,” dedim kısık sesle sana. Çünkü duymalarından korktum. Kelimelerimin bir gün sonra bir halat olup boynuma geçirilmesinden korktum. 

“Mesela şimdi bir sahil kasabasına gidebilir miyim? Annem orada beni bekler mi? Cennet gerçek mi Üç Yüz Seksen? Aylardır derin bir uykunun içindesin. Ölümün ucundasın. Söyle bana, cennet gerçek mi?” 

Sustun. Gözlerini kapattın. Bakışlarım saate kaydı. Sabah olmak üzereydi fakat bulunduğumuz oda akademinin en alt katında olduğundan içeride loş mavi ışıktan başka bir ışık yoktu. 

Başka hiçbir tepki vermedin. Beni duymadın. Ve ben buna rağmen sana anlatmaya devam ettim. 

“Nefret edeceksin,” dedim sana büyük bir ciddiyetle. “Üç Yüz Seksen olmaktan nefret edeceksin. Bu akademiden nefret edeceksin. Gözlerin dışarıda dolaşacak. Her şeyden habersiz hayatını sürdürmeye çalışan anneleri göreceksin. Çocukları için çalışan babaları göreceksin. Zengin adamlar tanıyacaksın. Bütün bu dünyayı avcunun içine aldığına inanan yabancılar göreceksin. Ve bir çocuk gördüğünde durgunlaşacak bakışların…” Derin bir nefes aldım. Birkaç damla daha süzüldü gözlerimden. 

“O çocukta kendini arayacaksın. İşte o zaman yanacak kalbin. Nefret edeceksin. Üç yüz seksen tam göğsünde. Bir iz gibi. Saklamak isteyeceksin, kurtulamayacaksın. Biliyorum çünkü biz seninle bu savaşın çocuklarıyız.” 

Sustum. Cevap ver istedim. Gözlerin aralansın, parmakların hareket etsin istedim. Sustun. 

“Bugün benim annem öldü Mina,” dedim sana nefret edeceğini bildiğim o sıfatı yapıştırmaktan vazgeçerek. “Bugün benim annemi öldürdüler. Savaştan kaçmaya çalıştım. Bir asker olmaktan kaçmaya çalıştım ama bugün benden kaçacağım bütün kapıları aldılar. Şimdi o kurşunu sıkmaktan başka bir çarem yok.”

Ayağa kalktım. Silahımın yere düşmesine izin verdim. 

“Artık savaşmak zorundayım. Ben de onlardan biri olmak zorundayım. Ama sen kurtul Mina. Bir aile bul.” Elimi cam kapsülün üzerine koydum. Yüzünü izledim, tek bir tepki vermeni istedim. Bana yaşadığını gösteren tek şey bağlı olduğun makineler olmasın istedim fakat sen sustun. 

Ben o geceden sonra her pazar gecesi senin odanda nöbet tuttum. Her pazar gecesi şafak sökene kadar seninle konuştum. İlk cinayetimi işlediğimde bunu sana itiraf ettim. Kan dolu parmak uçlarımı senin önünde temizledim. 

Üç Yüz Seksen numaralı denek. 

Efsun Mina Öner. 

Ben bir Safkan olmadan önce, beni tanıyan tek insandın. 

Çekip gittiğinde tekrar seni bulmak istemedim çünkü kabullenmek istemesem de biliyordum. Savaşlarda zaaflara yer yoktur. Kimsenin ruhu için savaşamazsın bu hayatta. 

Ve ben artık o çocuk değilim. 

İlk kurşunu sıktığım gece kadar masum değilim. 

Annemin ölümüne akıttığım gözyaşlarını sana yükleyecek kadar saf değilim. 

Akın Mir Safkan.

Bir lanet gibi. Beni yine en iyi sen anlarsın. 

Üç yüz seksen gibi. İz gibi.

Sırtımda nefesi geçmişin, geleceğim yandı altında yaşanmışlıkların. 

Artık seni ben bile kurtaramam. Artık beni sen bile kurtaramazsın. Üstelik kötü biri olmayı kabullenmenin insanın isteklerini ve arzularını besleyen bir yanı vardır. 

Her ne olursa olsun artık seni bir kere daha benden almalarına izin veremem. Bu bir savaşsa savaşı bitiririm. Bu bir oyunsa kendi kurduğum oyunu yakar kül ederim. Fakat seni hiç kimseye bırakmam. 

Ne Atlas Katrivas’a ne de On Altı’ya. 

Artık benimlesin ve öyle kalman için feda etmem ne varsa feda edeceğim. 

Babamın bakışları bana geçmişi ve yaşanılanları hatırlatırken zihnimin içinde dönüp duran tilkilerle baş etmeye çalıştım. Karşımdaki adam beni bu savaşa hazırlayan bir komutandan fazlası değildi. Babam olması bana daha fazla yetkiden başka hiçbir şey bırakmamıştı. 

Bu oyunun ne kadar içindeysen o kadar yok olurdun. Kendisi en dibe kadar battığından beni yukarıya çıkmak için bir basamak olarak görüyordu fakat izin vermeyecektim. 

“Kız istediğin gibi seninle,” dedi gözlerini üzerimden ayırmadan. Karşımdaki ekranda beliren yüzüne baktım. Yaşlanmıştı. Yüzünde yılların getirdiği yorgunluk vardı ve zamana karşı direnmeye çalışıyordu. “Fakat bana hiçbir şey getirmedin Mir. Daha fazla beklemeyeceğim. Akademinin alt katı darmaduman oldu.” 

“Bekleyeceksin,” dedim net bir sesle. Kaşları havalandı. Yüzünde tanıdık alaylı gülümsemesi oluştu. Ona o kadar benziyordum ki bu aynada gördüğüm adamdan nefret etmeme sebep oluyordu. 

“Sebep?” dediğinde yüzüme aşağılayıcı bir ifade yerleştirdim. 

“Ben olmazsam bu oyunu bitiremezsin,” dedim gerçeği yüzüne vurarak. “Kız benimle. Her ne söylüyorsam yapıyor ve avcumun içinde.”

“Bu akademiden bir denek kaçırdığı gerçeğini değiştirmiyor!” Sesi yükseldiğinde güldüm. 

“Öfken kendine,” dedim gözlerimi üzerinden ayırmadan. “Bunun sorumlusu senin ordun. Bana verilen herhangi bir görev yoktu.”

“O kızı buradan dışarıya çıkarmış olamaz,” dedi inkâr ederek. “Sen de biliyor olmalısın Akın.” Her zaman ondan bir adım ileride olduğumu bilir fakat kabullenmezdi. 

“Kız artık benimle,” dedim sorusuna cevap vermeyerek. 

“Karşılığını alırsın,” dediğinde bakışlarım yumuşadı. 

“Bana ne verebilirsin ki?” dedim teklifini duymak isteyerek. “Üç Yüz Seksen’den daha değerli.”

“İmparator olmayı oğlum.” Eliyle etrafı işaret etti. “Bütün bu krallığı verebilirim. Yapman gereken tek şey o taşları bir araya getirmek. Hemen sonrasındaysa istediğin gibi annenin intikamını alırsın.” 

Yüz kaslarım gerildiğinde bundan keyif aldığını anladım. “Düşüneceğim,” diye mırıldandım. Duygusal davranamazdım. Bu bir savaştı. Geçmişte öldürülen bir kadının intikamını almak yarınıma hiçbir şey katmazdı. 

“Şimdi gitmemize izin vereceksin,” dedim gözlerinin içine bakarak. Gözlerindeki parıltıyı gördüm. “Karşılığında?” dedim tek kaşımı kaldırarak. 

“O küçük kızın yerini istiyorum. Hemen, şimdi.” Bunu neden bu kadar önemsediğini bilmiyordum fakat bu dünyada herkesi kurtarmaya gücümüzün yetmeyeceğinin farkındaydım. 

“Sendedir,” dedim umursamayarak. “Akademinin altında gizli tüneller var. Üç Yüz Seksen bunun farkında ve kullanıyor. Keşfedersen bulursun.” 

“Ne tüneli?” dedi şaşkınlıkla. Alayla başımı iki yana salladım. 

“Seni bu bitirecek Yakuza.” Ona, kendisine taktığı isimle seslenmiştim. “Kibrin ve kendini yenilmez zannedişin.”

Arkamı dönerek odanın kapısına doğru ilerlediğimde ardımdan ismimi bağırdığını işittim fakat ona dönmedim. Günlerce o küçük kızı arayacağının farkındaydım. Akademiden çıktıysa şanslıydı. Hâlâ o pis koridorlardaysa bir hafta dolmadan ele geçirilirdi. 

Odanın kapısını ardımdan kapattığımda koridora yayılan tok ses derin bir nefes almama sebep oldu. 

Bedeli ne olursa olsun seni kaybetmeyeceğim Mina. Tenin benim. Kokun benim. Ruhun benim. O ruh için savaşacağım. Çünkü benim uğruna savaşabileceğim hiçbir şeyim kalmadı. 

***

EFSUN MİNA ÖNER

Türkiye’ye sandığımın aksine uçakla giriş yapmamıştık. Tiflis’ten Batum’a arabayla geçmiş, orada araç değiştirip Artvin’e geçmiş yapmıştık ve uçağa Trabzon’dan binmiştik. Bütün uçak yolculuğu boyunca uyumuştum. Üzerimde atamadığım bir yorgunluk vardı ve olası bir savaş durumunun içinde olmadığımızdan olsa gerek kalkanlarımı indirmiş haldeydim. 

İstanbul’a iniş yaptığımızda beklemediğim bir manzara ile karşılaştık. Uçaktan indiğimiz anda A.S.P.’nin üniformalarına sahip özel güvenlikler hepimize eşlik ederek bizi akademiye getirmişti. İçeriye girdiğimiz andan itibaren Akın’ı görmemiştim. 

O üstlerle görüşmek için ayrılmıştı. Poyraz onun yanındaydı ve Fulya zaten bu akademi için çalışıyordu. Bense bir tehdit olarak görüldüğümden akademideki odalardan birine kapatılmıştım. Kapatıldığım odanın kime ait olduğunu bilmiyordum fakat üçüncü blokta olduğunu biliyordum. 

Akın’ın söylediğini yapmamıştım. Abime herhangi bir şey söylememiştim. Bu yüzleşmeye onun hazır olduğunu sanmıyordum ve Akın’ın orada benim hakkımda abimin yanlış düşünebileceği cümleler kurmasından korkuyordum. 

Başımı koltuğun sırtına yaslayarak bacaklarımı önümdeki masaya doğru uzattım. Trabzon’a iniş yaptığımızda havaalanında üzerime yeni kıyafetler almış ve üzerimi değiştirmiştim. Siyah rahat olabileceğim bir tayt ve beyaz bol bir kazak ancak bulabilmiştim. 

Elim masanın üzerindeki kaleme doğru uzandığında kalemi parmaklarımın arasında çevirdim. Abime bütün bu olanları nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Arabanın içinde kurduğumuz her cümle birer birer zihnimde yankılanıyordu. 

Akın gerçekten anlatılan kötü adam mıydı yoksa gerçekten de gerçeğin iki yüzü mü vardı?

Olaylara onun gözünden baktığımda onu anlayabilir miydim?

Bu yola elimdeki her şeyi feda etmeye hazır bir şekilde çıkmıştım. Kendim dışında. Ben yaşamalıydım. Bu aptal oyunda nefesimin kesilmesine izin vermemeliydim. Çünkü söz vermiştim. Büyüyecektim, bambaşka bir insan olacaktım. Ben de herhangi biri gibi yaşayacaktım. 

Âşık olacaktım. Bir aile bulacaktım. Ölmeden önce istediğim o hayatı elde edecektim. Bunun içinse ne bedel ödemem gerekirse ödeyecektim. İçimdeki annelik arzusu bütün bedenimi kavururken fazlasını düşünmek istemedim. Yapabilirdim. Bunun için de savaşırdım. 

Odanın kapısı sertçe açıldığında bakışlarımı elimdeki kalemden çekerek yukarıya doğru kaldırdım. Kahve gözlerim Akın’ın gözleriyle buluştuğunda yüzündeki rahat ifadeyi görmek kaşlarımın çatılmasına sebep oldu.

“Neden keyiflisin bu kadar?” dedim ayaklarımı masadan indirirken.

“Hiç.” Dudağı hafifçe büküldü. “Kalk, çıkıyoruz.”

“Bu kadar kolay mı?” Ayağa kalkarak ona doğru ilerlediğimde bana bir cevap vermedi. “Ne için getirmişler bizi buraya?”

“Halletmem gereken işler vardı,” dedi kapıdan çıkarken. 

“Aptal değilim Akın.” Adımlarımı hızlandırarak ona yetiştim. “Burası planın dahilinde değildi.”

“Herhangi bir şeyin benim planımın dışında ilerlemesinin bir yolu yok Efsun,” dedi biz çıkışa doğru ilerlerken. “Atla hadi.” Kapıdan dışarıya çıktığımızda herhangi bir kontrolden geçmemiştik. Önümüzde duran siyah son model arabasının anahtarını avcunun içine alarak sürücü koltuğuna doğru ilerlediğinde olanları algılamaya çalıştım fakat anlam veremedim. 

Onu dinleyerek kapıyı açtığımda soğuk hava bedenime sızarak hafif üşümeme sebep olmuştu. Arabasının kapısını kapattığımda Akın hızla klimayı çalıştırdı. 

“Eve gidiyoruz,” dedi benim sormama izin vermeden. 

“Şaşırtıcı ama gerçekten keyiflisin,” dedim daha fazla şaşırarak. Gülerek başını iki yana salladı. 

“Hem de nasıl,” diye mırıldandı. “Bir bilsen.”

“Ne oldu içeride?”

“Kazandım.” Ucu açık verdiği cevabı düşündüm. Babasıyla mı görüşmüştü?

“Daha kaybettiğine şahit olamadım zaten,” dedim bunun hoşuna gideceğini bilerek. Dilini üstdudağının üzerinde gezdirirken göz ucuyla bana baktı ve arabanın hızını artırdı. 

“Olamazsın Mina,” dedi bana yeniden eskisi gibi seslenerek. “Olamazsın.” 

“Abime haber vermedim,” dediğimde yüzündeki ifadenin bozulmasını bekledim fakat beklediğim gibi bir tepki vermedi. 

“Gerek kalmadı,” dedi kısaca. “Ben verdim.”

“Ne?” Ona doğru döndüğümde oldukça ciddi olduğunu gördüm. “Ona ulaşamazsın. Hayır.” 

“Çok küçük bakıyorsun,” dedi bana aldırmadan. “İçeriden onunla iletişim kurduğunu bilmediğimi mi zannediyorsun? Ve birkaç adamın size çalıştığını?”

“Hassiktir,” dedim kendime engel olamayarak. “Sen gerçekten şeytansın.” 

“Diyene bak,” dedi alayla. “Saman altından su yürüten sensin, bir de bana şeytan de.”

“Bunca şeyi biliyorsan neden hiçbir şey yapmıyorsun Akın?” dedim ciddiyetle. İşler sandığımdan daha karışıktı ve sandığımdan çok daha fazla batmıştık. 

“Çünkü aynı yerdeyiz Mina,” dedi aynı cümleyi tekrar ederek. “Sen inkâr etsen de aynı yerdeyiz. Ve şimdi Atlas Katrivas’a gidiyoruz.”

“O ismi ağzına alma,” dedim ona karşı çıkarak. Abim ismini andığını duyarsa yapacağı ilk iş yüzüne bir yumruk indirmek olurdu. Yıllardır ona yalnızca On Altı diyorduk. Artık bir ismi yoktu. Soy ismi yoktu. Atlas Katrivas ölmüştü ve mezarına toprağını ben atmıştım. 

O yalnızca bir kod isimden ibaretti. 

On Altı. 

Bu yüzleşmenin sonunun ne getireceğini bilmiyordum fakat artık savaşın gerçekten de başladığını biliyordum. Çünkü Akın’ı karşısında görmek On Altı için bir dönüm noktası olacaktı. 

Abim bu oyuna soğuk bir gecede dahil olmuştu. İlk attığım adımın Akın’a karşı olduğunu biliyordum çünkü ondan her bahsettiğinde bütün kötülüklerin onun kalbinde toplandığını söylerdi. 

Onun kapısına gittiğim gece her şeyin bu noktaya geleceğini bilsem vazgeçer miydim, emin değildim. Şimdi yaşanılacaklarla, konuşulacaklarla yüzleşebilecek miydim, emin değildim. Bir yanım abime karşı duracağım noktayı sorgulatırken diğer yanım Akın’a karşı olan tavrımı sorguluyordu. 

Neyden korkuyordum?

Abimin bana inanmamasından mı? Yoksa Akın’ın gerçekten de bir canavar olmasından mı?

Kötü bir adam değildi. Kötülüğü tanırdım. Bana karşı gösterdiği bu yüz, bu kalp kötü bir adama ait olamazdı. Abime tam olarak ne yapmıştı, bilmiyordum fakat ben onda saf kötülük görmüyordum. 

Belki yanlış kararları olmuştu. Belki geride bırakmışlıkları vardı fakat ona söylediğim gibi bir canavar değildi. 

Canavarları tanırdım. Her gece yatağımın altında saklanır, bana korkutucu gecelerde daha da acı vermek için konuşurlardı. Küçük bir çocukken başımda bekler, beni makinelere bağlarlardı. 

O böyle bir adam değildi. 

Fakat kim olduğunu da bilmiyordum. Onu çözemiyordum, onu anlayamıyordum. İçimden bir ses zamanın da bize yetmeyeceğini söylüyordu. Onu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağımı söylüyordu. 

Araba Akın’ın evinin önünde durduğunda başımı ona doğru çevirdim. “Gitmeyecek miyiz On Altı’ya?”

“O gelecek,” dedi arabanın kapısını açarken. Aşağıya inip beklemeden eve doğru ilerledi. Sanki bugün için beklemişti. Sanki bunca yıl bu karşılaşma için yaşamıştı. Ne gergindi ne sinirli. Aksine, heyecanlı gözüküyordu. 

Onun ardından arabadan inerek eve doğru ilerledim. Zihnimin içinde savaşın sesini hissettim. İçeride kıyametten bir kesit izleyecektik, biliyordum. Akın eve anahtarıyla girdiğinde içeride hiç kimsenin olmadığını anladım. Hizmetliler ve korumalar dışarıda olmalıydı. 

Kalp atışlarım hızlandı. Göğsümün daraldığını hissettim. Bu yüzleşmeye ben bile hazır değildim. Ve aynı zamanda bu oyunun ne kadar dışında kaldığımı anladım. 

Ben onun abimin varlığını öğrenmesini hazmedememişken Atlas bütün bunlardan haberdardı. Ben onun ismini zihnimde bile aylarca anamazken Atlas, Akın’ın onu biliyor olduğunun farkındaydı ve bir kere bile bana dönüp açıklama ihtiyacı duymamıştı. 

Aramızda aynı uçurumu yeniden görmek bana boşlukta hissettirdi. Unutmamıştı. Unutmayacaktı. Onun gözünde ben ondan ailesini alan bir yabancıydım. Hiçbir zaman daha fazlası olamayacaktım. Savaşım boşunaydı fakat vazgeçmiyordum da. 

“Geldim,” dedi Akın ellerini iki yana doğru açarak. “Neredesin Katrivas?” Bakışlarımı evin içinde dolaştırdım. İçeride miydi? Gelmiş miydi? 

Göğsümün sıkıştığını hissettim. Yaşanacaklara hazır değildim. Kontrol edemediğim bir durumun içine düşmüştük ve ben artık yolu kaybettiğimizi hissediyordum. 

Herhangi bir yanıt gelmediğinde Akın salona doğru ilerledi. Onun peşinden gittiğimde Atlas’ın arkasını bize dönmüş bir şekilde dışarıyı izlediğini gördüm. Eve nasıl girdiğini bilmiyordum fakat izin alarak girmediğine emindim. 

“Buradayım.” Yavaşça bizim olduğumuz tarafa doğru döndü. Ardından bakışları Akın’ın üzerindeki üniformada dolaştı. Gözleri alayla parladı. Bakışlarındaki nefreti gördüm. Yıllardır içinde büyüttüğü her şey bugün buradaydı, karşısındaydı. 

“Çok özlemişsin beni,” dedi Akın kaşlarını kaldırarak. “Ve epey değişmişsin.” Gözleri Atlas’ın üzerinde dolaştı. İçimdeki gerginlik midemin bulanmasına sebep oluyordu. 

Abimin bakışları bana doğru kaydığında gözlerimi kaçırdım. Onunla göz göze gelmek istemedim. Akın’ın arabada söyledikleri gözlerimin önüne geldi ve yaşanılacaklardan korktum. Ona ihanet ettiğimi düşünür müydü? Böyle bir şeye ihtimal verir miydi? Beni yapayalnız bırakır mıydı?

“Uzatma,” dedi abim gözlerini benim üzerimden çekerek. “Ne teklif edeceksin?” Şaşırmıştım fakat bunu belli etmemeye çalıştım.

Her ne olursa olsun Atlas’ın o eli sıkacağına inanmazdım. 

“Benimle misin Katrivas? Önce bunu duymam gerekir.” Atlas’ın yüzünde alaylı bir gülümseme belirdi. Bir elini üzerindeki takım elbisenin cebine yerleştirdi ve yavaş adımlarla Akın’a yaklaştı. 

“Bir şeytanla önden pazarlık yapmazsın Mir,” dedi. “Bana ne vereceğini söyle, kalanına bakarız.” 

“Bu sefer senin dediğin olsun Atlas,” dedi Akın yıllar sonra abimin ismini yüzüne söyleyerek. Sinirli bakışlarını Akın’a çevirdiğini hissettiğimde bir adım öne gitme ihtiyacı duydum. Abim boynunu elinin arasına alarak hafifçe sola doğru eğdiğinde birazdan işlerin büyüyeceğini öngörebiliyordum. 

“O ismi ağzına alma.” Sesini sabit tutmuştu. Akın kaşlarını kaldırdı. “O ismi ağzına alma orospu çocuğu,” diye yeniledi abim. 

Atlas Katrivas. 

Onun için bu isim bir gece yarısı ölmüştü. Geçmişte bir yerlerde, anılarında yaşıyordu ve o şimdiki hayatının bu isme dokunmasını istemiyordu.

“O kız nerede?” dedi Akın ileriye giderek. Bir elimi Akın’ın koluna koyarak onu uyarmak istediğimde abimin bakışlarının elime değdiğini fark ettim fakat elimi çekmedim. “Ne yapıyor? Seninle mi hâlâ?” Bilerek damarına basıyordu.

“Akın,” dedim uyarırcasına fakat benim uyarımı dikkate almadı. 

“Sana söylemiştim Atlas Katrivas,” dedi durmayarak. “Büyüyeceksin. Büyümek zorundasın. Hiçbir şey bilmiyorsun ve yaşadığın o hayat bir illüzyondan ibaretti. Bak, şimdi tek başınasın. Şimdi en gerçek halinle karşımdasın.” 

Akın’ın konuşması bittiğinde benim onun yanında olmama aldırmayan Atlas, beklemediğim bir anda Akın’ın yüzüne kafa attı. Çığlık atarak birkaç adım geriye çekildiğimde Akın da sendeleyerek birkaç adım gerilemişti. Elini burnuna doğru götürdüğünde burnunun kanadığını anlamıştım.

“Sana söyledim Mir,” dedi Atlas net bir sesle. Birkaç adım daha ilerleyerek Akın’ın yakasından tuttu. “O ismi ağzına almayacaksın. Geçmişi açmayacaksın.” 

Akın ona herhangi bir karşılık vermiyordu. Eğer verseydi bu kavganın büyüyeceğinin farkındaydım. 

“Bu kızı bir kere Hera kadar önemsemedin,” dedi Akın yine de durmayarak. “Umurunda bile olmadı bir kardeşinin olduğu.” 

Kurduğu cümle yutkunmama sebep oldu. Hera başkaydı, aynı noktaya koyamazdı bizi. Hera onun hem geçmişi hem geleceğiydi. Eğer bir şansı olursa ne parasını ne bu savaşı seçerdi. Yalnızca Hera ile yeniden başlamak isterdi, bilirdim. 

Hera’nın bana anlattığı sayılı anıları vardı. Abim hakkında daha çok şey bilmek istediğim zamanlarda benimle konuşurdu. Bütün bunlar başlarken onları bulduğumda bana bırakmak isteyip nasıl sürüklendiğinden bahsetmişti. 

Ona söylemiştim. “Bu böyle bir bataklık. Kurtulmak istedikçe daha dibe batarsın. Bir çıkışı yok ölmekten başka,” diye.

Kahve gözleri her zaman olduğu gibi doluydu. Abime karşı duyduğu sevgiyi ve o sevgiye tutunarak buralara kadar geldiğini görebiliyordum. 

“Bir gün pes etmeye kalktım,” dedi karşıma geçip. Ardından yutkundu. Kelimeleri nasıl bir araya getireceğini bilemiyor gibi baktı bana. “Atlas’ın karşısına geçtim. Sanki karşımda aynı adam yoktu. O gün ona baktım ama onu göremedim Efsun. Seni suçlamıyorum, sana kızmıyorum ama ben dayanamıyorum. Bambaşka biri oluyor. Bambaşka biri oluyorum. O bir insanı öldürebiliyor Efsun. Bu senin dünyanda ne ifade ediyor bilmiyorum ama ben onun göğsünde artık kendime yer bulamıyorum.” Derin bir nefes aldı. 

O gün ona cevap vermemiştim. Herhangi bir şey söylememiştim fakat o anlatmaya devam etmişti. O anlattıkça ben kendimden daha çok nefret ettim. Çocukken dinlediğim masallar beni o gün avutmaya yetmedi. Canavarlar her zaman olduğundan daha çok konuşuyordu. 

Fakat Hera o gece sessizliğimi kabullenmedi. Bana abimin karşısında nasıl çaresiz kaldığını, nasıl tükendiğini hatırlatmak istercesine o günü anlattı.

“Karşısına geçtiğimde ona, ‘Normal bir insan olmak istiyorum,’ dedim. Boğazıma dizilen kelimeleri ona kusarak konuştum. O gün o kadar öfkeliydim ki sonunun nereye gideceğini umursamıyordum. ‘Ben seninle herhangi biri olmak istiyorum. Artık sokağa adım atabilmek istiyorum. Atlas, ben tükeniyorum. Bir gün ya, bir gün normal olmak istiyorum. Çok mu? Seninle bir film izleyebilmek istiyorum, herhangi bir sevgili ne yaparsa onu yaşamak istiyorum,’ dedim.

Bana, ‘Farkındayım,’ dedi bitkinlikle. ‘Ama artık sana hiçbir şey veremem, anlıyor musun? Acıdan başkasını veremem. Bu siktiğimin savaşından ilerisini veremem. Ben…’ Bir an sustu. Mavi gözleri üzerimde dolaştı.

O gözlerde boğulmaktan korkardım.

Ve artık korkularımla yüzleşiyordum. Boğulduğumu hissediyordum Efsun. Bunun nasıl bir acı olduğunu nasıl anlatırım bilemiyorum.”

Derin bir nefes almıştı. Tekrar bir kaçış kapısı arar gibi etrafa bakındı. Bulamadığında devam etti.

“‘Ben kendimi bile kurtaramıyorum bu çukurdan!’ Yükselen sesiyle gözümden bir damla yaş süzüldü. Gözümden süzülen yaşa takılı kaldı bakışları. Yüzünde kendisine acıdığını belli eden bir ifade oluştu. 

‘Eğer istersen bırakıp gideriz Atlas,’ dedim ona elimi uzatarak. Uzattığım ele doğru kaydı gözleri. Başını olumsuz anlamda salladı.

‘Yapamazsın,’ dedi keskin bir dille. ‘O kadar kolay değil. Savaşmadım mı sanıyorsun? Kaçmaya çalışmadım mı sanıyorsun?’

‘Tut elimi.’ Derin nefesler aldım. ‘Gidelim buradan. Bunu yapabiliriz. Güven bana.’

Darmadağın bir haldeydi. Saçları birbirine karışmıştı. Üzerindeki siyah üniforma kir içindeydi. Karşımdaki adamı tanıyamıyordum.

‘Bunu hak etmiyorsun,’ dedi kısık bir sesle. ‘Bunu hak etmiyorsun, hiç etmedin. Bu yaşanmamalı.’ Birkaç adım geriye gitti. ‘Gitmelisin Hera.’ O da gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. 

Biz ikimiz yıllarca kaybolduğumuzu hissettiğimiz bir hayatın içindeydik. Sonrasındaysa üzerimize geçmiş devrildi, altından kalkamadık. Onun üzerinde kir, benim yüzünde yara izleri.

Biz bu insanlar değildik.

Biz ikimiz Atlas Katrivas ve Hera Yarkan’dık. Daha fazlası ya da azı değil.

Arkamı döndüm ve yutkundum. ‘Öyle istiyorsan,’ diye mırıldandım ama duyup duymadığından emin değilim. 

Ardımda bıraktığım adamın on yedi yaşındayken sevmeye başladığım o adam olmadığının farkındaydım. Fakat kalbimi ezse de o adamın her halini seviyordum.”

O gün Hera sustuğunda içimdeki acının büyüdüğünü ve beni yok ettiğini hissettim.

Ben her zaman bu hayatın içine doğmuştum. Fakat o abim. O başka olabilirdi. O ikisi bambaşka bir hayat yaşayabilirdi. Şimdi geri dönseler bile hiçbir zaman kaldıkları yerden devam edemezler, biliyordum ama aynı zamanda eğer tekrar bir şansları olsa abimin bütün bu savaşı bırakıp ona gideceğini de biliyordum. 

Evet, Atlas babasını kaybetmişti. Annesini kaybetmişti. Evini, arkadaşlarını, ailesini kaybetmişti. Fakat Hera şu an burada olsaydı, bu hayatı kabullenseydi Katrivas’ın başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağını biliyordum.

Ben kabullenmek istemesem de Akın ikinci cümlesinde haklıydı. Umurunda bile olmamıştı bir kardeşe sahip olması. Belki Hera şu an yanımızda olsaydı, bu savaşa dahil olsaydı, her şeyin dışında kalmamış olsaydı abim beni biraz olsun severdi. Fakat ondan uzak kalıyor olması benimle arasındaki uçurumun büyümesine sebep oluyordu. 

“Akın,” dedi Atlas kaşlarını kaldırarak. “Senin evveliyatını sikerim.” 

“Neyse,” dedi Akın yakasını Atlas’tan kurtararak. Burnundan akan kana aldırmadı. Kanını silip ona pansuman yapmak istedim ve içimdeki bu istek için kendime kızdım. Biz düşmandık, karşı karşıya kaldığımızda ona bir kurşun sıkabiliyor olmam gerekirdi. Acımam değil. 

“Seninleyim,” dedi Akın asıl konuya gelerek. “Ve benimlesin. O akademiyi birlikte yok edeceğiz.” Atlas’ın kaşları çatıldı. Böyle bir teklif beklemediğini yüzünden anlamıştım. 

Burada yokmuşum gibi davranıyorlardı. Ben de öyle davranıyordum çünkü şu an için işime gelen buydu. 

“Ne?” dedi Atlas şaşkınlıkla. “Neden?”

“Tarafımı seçtim,” dedi Akın gözlerini abimin üzerinden ayırmadan. Burnundan akan kan aşağıya doğru süzülmüş, yüzünde kurumaya başlamıştı. “Buradayım. A.S.P.’yi yok etmene yardım edeceğim.”

“Karşılığında?” dedi Atlas tek kaşını kaldırarak. Akın omuz silkti. 

“Hiçbir şey Katrivas,” dedi kısık bir sesle. “Hiçbir şey. Çekip gideceğim. Düzeni size bırakıyorum.” 

Atlas’ın bakışları yeniden bana doğru kaydığında bu sefer gözlerimi kaçırmadım. Onun yüzüne baktım. Gözlerinde yalnızca öfke vardı, mantıklı davranmaya çalışıyor gibi gözüküyordu. 

Bu sandığımın aksine bir yüzleşme olmamıştı. Gerçek bir masaya oturmamışlardı fakat bir anlaşma masasındaydılar. Akın yıllar sonra abimin karşısına geçmiş, yıllar önce ona uzattığı eli sıkmayı teklif ediyordu. 

“Mina ne olacak?” dedi abim gözlerini yeniden Akın’a çevirerek. Beni sorması içimdeki ateşin biraz olsun dinmesine sebep olurken göğsümün üzerindeki hissin azaldığını hissettim. Bu masada üzerine pazarlık yapılan, konuşulan tek şey işin özünde bendim ve buna izin veriyordum. 

Fakat şimdi burada beni düşünmesini, böyle bir teklifte benim arkamda durmasını beklemiyordum. Belki de beni sevmesini isterken içten içe hiçbir zaman onun beni sevemeyeceğini biliyordum. 

O benim tek ailemdi. Her ne olursa olsun. 

“O benim kişisel problemim,” dedi Akın beklemediğim bir tepkiyle. 

“Ne saçmalıyorsun?” dedim kaşlarımı çatarak. Atlas elini kaldırarak susmama sebep olduğunda Akın devam etti.

“Kardeşinle bir anlaşma yaptık Katrivas,” dedi Akın ve göğsümün üzerindeki baskı yeniden kendisini gösterdi. “Senin aksine o seni oldukça seviyor olmalı. Çünkü şeytanla anlaşma şartlarını bile bilmeden el sıkıştı.” Atlas kaşlarını çatarak bana doğru döndüğünde mırıldandım. 

“Öyle değil.”

“Şşş,” dedi Akın. “Öyle ya da değil. Benimlesin ve seni vermeye hiç niyetim yok Mina.”

“Ne anlaşması?” dedi Atlas tepkisiz kalmayı başararak.

“İsmini hiç kimseye vermedim ve vermiyorum çünkü kardeşin artık benimle. Senin nefesine karşılık onun varlığı,” dedi Akın kısa bir açıklama yaparak. 

“Efsun…” Atlas bakışlarını bana çevirdi. “Siktir git Akın,” diye ekledi ardından. “Onu istemediği hiçbir yere bırakmam.”

“Kabul etti Katrivas,” dedi Akın başını iki yana sallayarak. “Siz bunu aranızda halledin ama ben son sözümü söyledim. Mina benimle, oyun bitse de bitmese de.”

Akın bize aldırmadan arkasını dönerek salondan çıktığında Atlas’a doğru birkaç adım attım. Akın bizi birbirimize karşı öylece bıraktığında aklından ne geçiyordu, bilmiyordum. 

Abimle bir savaş başlatmıştık ve ikimiz de o savaşın içinde kayboluyor, kayboldukça yok oluyorduk. 

O kaybettiklerine karşılık sıkmıştı kurşunu.

Bense hiç var olmayışıma. 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu