BÖLÜM 15
“KÜLLER ARASINDA”
Dondurucu bir soğuğun altında gözkapaklarımın üstündeki ağırlığa rağmen gözlerimi araladım. Karşımda tanıdık bir patika. Yolun başında bekliyorum. Üzerimde bir ceket bile yok. Üstüme beyaz kar taneleri konuyor. Birer kristal gibi, tenime düşen kar tanesi parçalanıyor.
Dışarıda katlanılamaz bir fırtına var. Rüzgârın uğultusu içimdeki acıyı besliyor. Korkuyorum. Yıllar sonra ilk kez içimde gerçek anlamda korku hissediyorum. Korktuğumu hissediyorum. Gözümden bir damla süzülüyor. Yanağımdaki sıcak damla ellerime düşüyor.
Beyaz tenimin üstünde gördüğüm kırmızı kan lekesi daha şiddetli ağlamama sebep oluyor.
Ağlıyorum. Gözlerimden kanlar süzülüyor. Ağlıyorum. Hayır, kanıyorum. Kandıkça yalanlarına. Nefes alış verişlerim derinleşiyor. Hayatta kalmaya çalışıyorum. Hayır, boğuluyorum. Kendi gözyaşımda.
Sus. Sustur başında bitmek bilmeyen sesleri. Sil gözündeki yaşı. Yandığın kadar yeniden doğacaksın hayatta. Kandığın kadar kanayacak, yaralarını saracaksın. Gözlerini aç. Geçmişini at. Yarını, şimdi kanlı ellerinle yazacaksın.
Bütün bu anlaşmalar bizim dengeleri oturtmamıza sebep oluyordu ve ben savaşın yaklaştığını hissediyordum. Karmakarışık bir durumdaydık. Düşman kimdi? Dost kimdi? Hiçbirimiz bilmiyorduk. Akın, bizi kaosa sürüklediğini zannediyordu fakat biz yıllar önce o kaosun içinden gelmiştik.
Atlas’la aşamayacağımız yollar var mıydı? Yoksa biz birbirinin gözlerinin içine bakarken birbirine ihanet eden iki müttefik miydik?
“Abi,” dedim Akın kapıdan çıkarak bizi yalnız bıraktığında. Bilerek yapmıştı. Amacı zaten kaosun içinde kalmamızdı. “Yapmak zorundaydım.”
“Sana benden hiçbir şey saklama dedim,” dedi sert bir dille. “Sana benden gizli hiçbir şey yapma dedim.” Ona birkaç adım attım. Birbirimize karşı olan güvenimiz ince bir ipliğe bağlıydı. İçten içe bunu biliyordum.
“Seni düşünmek zorundaydım,” dedim son kez. O istemese de ben onu düşünmek zorundaydım. Hem kendim için hem onun için.
“Efsun,” dedi Atlas. “Kazanmak zorundayım.” Bana doğru birkaç adım attı. “Yok etmek zorundaydım. Sonunda öleceğim ama bunu onun için yapmak zorundayım. Kendimi bile harcarım. Anlıyor musun Mina? Kendimi bile harcarım.”
Seni de harcarım demek istediğinin farkındaydım. Ama herkese karşı kaldırdığım o duvar, ona karşı kalkmıyordu. Belki de içten içe bütün bunların sebebinin ben olduğunu düşündüğümdendi.
“Telafi edeceğim, toparlayacağım,” dedim kesin bir dille.
“Telafi etmek zorundasın.”
Ağlamak istedim. Biraz olsun şefkat görmek istedim. Biraz olsun sevgi hissetmek istedim. Yorulduğumu hissettim.
Akın haklıydı. Ben asker olamazdım. Bir askere göre fazla duygusaldım. Fazla bağlıydım insanlara ve geçmişe. Fazla açtım sevgiye. Güçlü durmaya çalıştıkça içten içten darbelerle yeniliyordum kendime.
“Akın’a kabul ettiğimi söyle,” dedi Atlas. “Ben bir yolunu bulacağım. Gerekirse şeytanla pazarlık yapar, o şeytanın başını keserim.”
Gözlerindeki nefreti, sesindeki hissizliği gördüm. Soğuktu. Bir kalbi yok denecek kadar soğuk ve hissizdi. İşte Atlas’tan geriye bu kalmıştı. Bir yığın ceset ve intikam.
“Tamam,” dedim çaresizce. “Peki şu notlar? Rossie meselesi.”
“Seninle derdi olan biri,” dedi Atlas. “Kim olduğunu çözemedim ama akademiyle ya da bizimle alakası olmadığına eminim. İyi düşün, kim olabilir?”
Kaşlarım çatıldı. Kim akademinin içine sızacak kadar bana kafayı takmış olabilirdi?
“Ebru mu?” dedim fark etmeden sesli düşünerek.
“Bilemiyorum. Ama biraz uğraşırsan bulursun. Önemli bir şey olduğunu sanmam.”
“Tamam,” diye mırıldandım. “Ben hallederim.” Kendince bana kendi meselelerimde tek olduğumu göstermek istemişti ve göstermişti de.
Telefonuma bir mesaj düştüğünde gözlerim kolumdaki saate kaydı.
Akın: Kapıda bekliyorum.
Kaşlarım çatıldı. Onunla mı gidecektim?
“Akın’la mı kalacağım?” dedim On Altı’ya.
“Anlaşmayı sen yapmışsın,” dedi aynı soğuk tavırla. “Her ne istiyorsa yap.”
“Peki.” Birkaç adım geriledim. “Görüşürüz.” Ben kapıya döndüğümde arkamdan seslendi.
“Benden habersiz adım atma Efsun.”
Cevap vermedim. Çünkü başıma buyruk davranacağımı biliyordum. Kapıdan çıkıp Akın’ın arabasına bindiğimde Akın ses çıkarmadan arabayı çalıştırdı. Bütün bu yaşanılanlar midemin bulanmasına sebep olurken gözlerimi kapadım.
Arabanın toprak yolda ilerlediğini hissedebiliyordum. Yavaş yavaş bizi içine çeken bu oyunun başlayacağını en başından beri biliyorduk. Birer kukla gibi, bir yandan yönetilmeye çalışıldığımızın farkındaydık fakat hiçbirimiz buna engel olamıyorduk. Yıllardır herkes kendi içinde adım adım planlar yapıyor, kazanmak için doğru zamanı bekliyordu.
Peki ya kader? Ağlarını üzerime örerken yaptığımız planların, gittiğimiz yolların bir önemi kalır mıydı?
İçimde bir ceset taşıdığımı hissediyordum. Kendimi, hislerimi, geçmişimi öldürmüştüm ve bu yeniden doğuş bütün dünya içindi. Bütün insanlık içindi. Belki de sadece kazanmak içindi. Kahraman olmak için. Sevilmek için.
“Kurtardığın hiç kimse sana minnet beslemeyecek,” dedi Akın gözlerim kapalıyken içimi okuyor gibi. “Hayat anlardan ibaret. Hislerden ibaret. Ama her his unutulur. Her izin üstü kapanır. İnsan bugünü, dünden iyi hatırlar. Bu yüzden dün ne yaptığının hiçbir zaman uzak gelecekte bir anlamı olmayacak.”
“Kendim için yapıyorum,” dedim gözlerim kapalıyken.
“Kandırma kendini Mina,” dedi bana. “Kandırma. Ben bile senin için senden çok şey yapmışımdır.” Gözlerimi açtım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Önemi yok,” diye mırıldandı. Dengesiz herifin tekiydi. Bir an bir şeytan kadar kurnaz, bir an bir melek kadar cezbediciydi. Ona güvenmemem gerekiyordu ama içimdeki hislere söz geçiremiyordum.
“Her şeyden önemli olanın bu olduğunun farkındasın ama cevabın olmadığından geçiştirip duruyorsun.”
“Neymiş her şeyden önemli olan?” Virajı dönerken sorduğu soruya cevap verdim.
“Aramızdakiler.” Bu cevabı beklemediğinden olsa gerek arabayı hafifçe yavaşlattı ve tek kaşını kaldırarak bana döndü.
“Ne var ki aramızda Efsun?”
“İkimiz de aptal değiliz,” dedim sessiz savaşımızı sonlandırarak. “Birbirimize olması gerekenden çok daha fazlasını yapıyoruz.”
Arabayı uçurumun kenarına çektiğinde ne olduğunu şaşırdım.
“Olması gereken ne?”
Bana dönerek yaklaştığında yutkundum. “Bu değil mesela.” Gözlerini gözlerimden bir an bile çekmedi.
“Lens takmamışsın,” dedi alakasız bir şekilde. “Bu mavilikleri niye örttüğüne hiçbir zaman anlam veremedim zaten.”
“Mesela,” dedim kurduğu cümle kalbimin ritmini değiştirse de. “Neden bu iltifatları ediyorsun? Neden bu kadar yanımda, yakınımdasın?” Dudaklarından çıkan nefesi yüzümde hissediyordum.
Onunla yan yana oturmak, cehennemin kapısında olmak gibi hissettiriyordu. Ateşi teninde hissetmek ama acıtsa da yanmak istemekti.
“Efsun,” dedi Akın fısıltıyla. “Üç Yüz Seksen.”
“Efendim…” Onun alanına girmiştim ve artık aklımla değil, hislerimle hareket ediyordum. Bunu yapmamalısın dedim kendime. Ama söz dinletemedim.
“Sen benimle birlikte bu savaşı yakıp kül edecek o kadınsın. Hissettiğin her şeyin cevabını sana yeterince güvendiğimde alacaksın.” Elini kalbimin üzerine götürdü. “Hissettiğin hiçbir şeyin arkası boş değil ve kendini suçlaman gereken hiçbir şey yapmadığını bil.”
“Bil demek yetmiyor,” dedim çaresizce. “Sen düşmanımsın. Karşımdasın.”
“Belki ait olduğun yeri yanlış biliyorsundur güzel kızım,” dedi kısık sesle. “Belki ait olduğunu sandığın o toprakları günü geldiğinde yakıp kül edeceksindir.”
O ve yalanları. O ve oyunları. İçime işliyordu, engel olamıyordum. Beni bir yalana inandırıyordu, engel olamıyordum. Dudaklarına uzanmak, canını acıtmak, onu öpmek istiyordum.
Gözlerini gözlerime kilitledi. İçimde kopan fırtınaları o da hissediyordu, biliyordum. Soluklarımız birbirine karışıyordu, arabanın içi buharla dolmuş gibiydi. Camlara düşen yağmur damlaları dışında her şey susmuştu.
“Elini çek,” dedim kısık bir sesle ama elim, onun elinin altında kıpırdamadı.
“Bir daha dersen çekerim,” dedi fısıltıyla. “Gözlerin başka bir şey söylüyor.”
O an zaman durdu. İçimde bastıramadığım o lanet dürtü yükseldi; ona duyduğum öfke, nefret, arzuyla karıştı. Onun dudaklarına saldırmakla boğazına yapışmak arasındaki fark, sadece bir nefes kadardı.
Bir anda eğildi, nefesini dudağımda hissettim.
“Beni anlamak zorunda değilsin,” dedi. “Ama susarsan seni öpeceğim.”
Sustum.
O da sustu.
Ve sonra… dudakları dudaklarıma çarptı, önce öfkeyle, sonra acıyla. Sanki ikimiz de geçmişi, ihaneti, nefreti unutmak ister gibiydik o anda. Birbirimizi öptük. Doyasıya. Tutkulu, yakıcı, paramparça eden bir öpüşmeydi bu. Ellerim istemsizce boynuna uzandı, parmaklarım ensesinde kilitlendi. O ise belimi kavradı, sanki kaybolmamdan korkuyordu.
Bu bir öpüşme değildi, bir tehdit gibiydi. Sanki dudaklarıyla kalbimin sırrını çalacaktı. Ağzımda onun geçmişi vardı, nefretin şekil değiştirmiş haliydi. Öptü beni.
Sertçe.
Yavaşça.
Cezalandırır gibi.
Ben de geri çekilmedim. Çünkü içimde bir yer, çoktan yanmaya başlamıştı. Ona duyduğum öfkeyle onu istemek arasında kalmıştım. Dudaklarımız ayrıldığında dilimde acı vardı. Kan mıydı bilmiyordum. Ama yakıyordu.
Birbirimizin nefesinden uzaklaştık. Ne gözlerine bakabildim ne de kaçabildim. Aramızda hâlâ yanmamış bir şeyler vardı.
Arabada buharlaşan camların ardında yalnızca biz vardık. Yalanlarımız, savaşlarımız, acılarımız... Ama o an, sadece bizdik.
Bir düşmanın dudaklarımda bıraktığı izdi bu.
Belki de en çok bir yere ait olduğumu hissettiğim andı.
“Nereye gidiyoruz?” dedim Akın’a nefes nefese kalmışken. Sanki hiç yaşanmamış gibi. Dudaklarında alaylı bir gülüş gördüm.
“Yok say,” dedi eğlenerek. “Kaç. Ama ait olduğun yere, bana geri döneceksin.”
“Nereye gidiyoruz?” dedim yeniden.
“Benim evime. Orada kalacağız.”
“Poyraz?”
“Akademide olacak.”
İkimiz yalnız kalacaktık. Bir evde. Kendime, birkaç dakika önce yaşanılanlara ve hislerime söz geçiremezsem onu haklı çıkaracağımı biliyordum ve bundan deliler gibi korkuyordum.
***
Yalanlar üzerine kurduğumuz bu dünyada bana hissettirdikleri gerçek miydi? Yoksa karmakarışık hikâyenin ortasında daha fazla batmak için uğraşıyor muyduk?
Etkisiz hale getirmek için, dedi iç sesim. Etkisiz hale getirip yok etmek, yok saymak için Efsun. Seni yok etmek için bir silah haline getirmeye çalışıyor hislerini. İzin verme.
Derin bir nefes aldım. İnsan kalbiyle baş başa kaldığında yaptıklarıyla düşündükleri bir olmuyordu. Savaş için ilk adımı atmıştık. Akın ve Atlas el sıkışmıştı. Bunun sembolik bir anlaşma olduğunu biliyordum. Atlas, fırsatını bulduğu ilk anda Akın’ı sırtından bıçaklamaktan geri durmayacaktı.
Sırtımı yasladığım yatak tenime batıyor, içimin kanamasına sebep oluyor gibi hissediyordum. Beni eve getirdiğinde aramızda sessiz bir gerilim vardı ve yaşananlar hiç yaşanmamış gibi yine, yeniden üstünü kapatmıştık. Üst kattaki odaya çıkmış, eşyalarımı yerleştirmiş ve biraz uyumuştum. Ardından gözlerimi araladığımda aşağıdan gelen sesler onun da uyanık olduğumu anlamama yetmişti.
Belki onunla bir başıma kalmak istemediğimden, belki konuşacaklarımız tükendiğinden aşağıya inmek istememiştim. İçimi, etimi kemiren bir huzursuzluk hissi vardı. Başımda dünden beri ağrı hissediyordum. Sonunun nereye gideceğini kestiremediğim bu savaşta aklımı karıştıranın, beni belirsizliğe düşürenin kim olduğunu biliyordum ama bir yandan da bunu yapmasına izin veriyordum.
Bitecek, dedim kendime. Atlas bitirecek.
Bitirmesini istiyor musun? Neden ona bu kadar yakın hissediyorsun?
Kapım tıklatıldığında içine daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Ben seslenemeden kapı açıldı ve Akın odama girdi. Üzerinde siyah tişörtü ve eşofmanı vardı. “Uyanmışsın,” dedi. “Neden aşağıya inmedin?”
“Dinleniyordum,” dedim kısık sesle.
“Konuşmamız lazım.”
“Neyi?”
“Ekin Korhan,” dedi Akın sert bir sesle. Ağzının içinde yuvarladığı isme duyduğu öfkeyi iliklerime kadar hissetmiştim. Bu nefretin sebebini hâlâ çözemiyordum. Fakat altında Aden denen kıza ait bir hikâye yattığına neredeyse emindim.
“İlk hedefimiz o mu olacak?”
Akademiyi yok etmek iddialı bir cümleydi. Bir anda yapamayacaklarını biliyordum. Yavaş yavaş, içine işleye işleye, birer birer yapmaları gerekecekti. Ekin’de de taşlardan biri olduğunu biliyordum fakat hangisi olduğunu bilmiyordum. Onun taşını istiyordu.
“Evet.” Başıyla kapıyı işaret ederek ekledi. “Aşağıya gel de konuşalım.”
Başımla onu onayladım. Yattığım yerden kalkarak ardından merdivenleri indim. İçim boş bir mezarlık gibiydi. Aklım o kadar karışıktı ki ne yapacağımı, nerede duracağımı bilemiyordum.
İlk kez bu kadar kaybolmuş hissediyordum.
Bastığım tahta merdivenin gıcırtısı sessiz olan evin içinde yankılanırken içimde gerginlik hissettim. Sanki gelecek olan felaketi bütün hissediyordum ve ilk kez felaketten korkuyordum. İlk kez savaşmaktan kaçmak istiyordum.
“Evet,” dedim aşağıya indiğimde Akın’ın karşısına geçerek. “Aklında ne var?” Hava soğuktu fakat içeride yanan şömine evin ısınmasına yetmişti. O kadar zenginken neden böyle bir dağ evinde yaşamayı tercih ediyordu, anlamamıştım.
Her zamanki gibi tekli koltuğa oturmuştu. Bir eliyle alnını sıvazladı. Gergin olduğunu hissedebiliyordum. Ona güven vermeyen bir şeyler olmalıydı.
“Ekin’i bir harabeye getirteceğiz.” Derin bir nefes aldı. “Bu plan Atlas’a ait.” Ardından yaptığı ekleme kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Çünkü sesindeki imayı hissetmiştim.
“Eee,” dedim devam etmesini isteyerek. Ardından karşısına oturdum.
“Seni yakaladığını sanarak gelecek oraya. Seni almak için. Ardından Atlas girecek içeri. Bütün sistem kontrolü onda olacak. Kameralara sızacak ve Ekin’e yanlış görüntüleri verecek. Sistemlerine girip sahte bir çağrı gönderecek.”
“Bu kadar kolay mı?” Kaşlarımı kaldırdım. “O sisteme girmek bu kadar kolaysa bunca zaman niye beklemiş.”
“Atlas’a sormaya ne dersin?” dedi Akın aynı imayla.
“İsim kullanmayı ve sıfat belirtmeyi kesersen sevinirim.” Bunun benim için hâlâ ölümcül bir sır olduğunu biliyordu.
“Peki,” dedi benimle inatlaşmayarak. İşte bu şaşırtıcı bir gelişmeydi. Akın benimle inatlaşmamıştı. “Becerebileceğini iddia ediyor.” Buna ihtimal vermediğini belirten bir tonla konuşmuştu. “Ve kendini bunun için ortaya koymamalısın.”
“On Altı beni harcamaz,” dedim kesin bir dille. “Ona güvenirim. Her ne olursa olsun. Tamamdır, o ne diyorsa ben varım yani.”
Oturduğu yerden gözlerimin içine baktı. “Birini sevince bütün kalkanların iniyor, değil mi Üç Yüz Seksen?” dedi ismimi kullanmak yerine. “Birine içini açınca o zekân altüst oluyor, bir çocuk gibi kalıyorsun karşısında.”
“Ne anlatıyorsun?” Manipülasyonuna gelmek istemiyordum ya da doğrularından kaçıyordum.
“Merak etme, sana bir şey olamaz zaten. Meselenin en ufak bir köşesinde ben varken.” Karşısında şaşkın, savunmasız kalan yanımı bastırmaya çalıştım.
“Gerçekten,” dedim anlam veremeyerek. “Senin benimle derdin ne?”
“Benimsin,” dedi sanki bu basit bir meseleymiş gibi. “Anlaşmamız gereği.”
“Hayır.” Ona karşı çıktım. “Bu ilginin, bu hassasiyetin sebebi bu değil. Başka bir şey var.”
“Sen hâlâ ne olduğunun farkında değilsin.” Ayağa kalktı ve tam karşıma geçti. Oturduğum koltukta yüzünü görmek için başımı yukarıya kaldırmak zorunda kalmıştım. “Sen hâlâ nasıl bir değere sahip olduğunun farkında değilsin Efsun ama sana öğreteceğim. İçinde taşıdığın o cevheri…” Elini yüzümde gezdirdi. Bir piyanonun notalarına dokunur gibi narince yüzümde dolaştı parmakları. “Hiç kimsenin saçının bir teli etmeyeceğini sana göstereceğim ve bunu anladığında…” Sustu. Gözlerimi gözlerinden çekmedim. Maviliklerim kahve gözlerine kilitlenmişti.
“Anladığımda,” dedim devam etmesini isteyerek.
“İşte o zaman seni ben bile durduramayacağım güzelim çünkü hepimizi yok edecek gücü içinde taşıyorsun.”
Bir ölüm makinesinden, bir canavardan bahseder gibi bahsetti benden. Bir kalemde harcanabilir gibi. Neyden bahsettiğini içten içe bilsem de ona bir cevap vermedim.
İçimde taşıdığım o canavara teslim olmamak için yirmili yaşlarımı, çocukluğumu, gençliğimi feda etmiştim. Hiçbir zaman üzerine akıtılan kanlarla beslenen bahsettiği kutsal toprak olmayacaktım. O toprağın kayıplarla ve zaferlerle lanetlendiğini bilecek kadar ölüm kokusunu hissetmiştim.
Akın’ın sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanırken koltuğa iyice gömüldüm. Yüzüme dokunduğu o an. Sanki karanlığın içinden bir yemin çıkmıştı. “Seni ben bile durduramayacağım,” demişti. Korkmadım. Çünkü içimde bir yerde söylediği o kadın olduğumu biliyordum.
Karanlığım tehlikeliydi, yakıcıydı.
“Harabeye Ekin’i çekmek,” dedim sessizce. “İçeri ben gireceğim. Kendimi yem gibi mi sunacağım yani?”
Akın omuz silkti. Acımasız yanı yine gün yüzüne çıkmıştı. “Zaten hep öyle olmadın mı?” Gözlerini benden kaçırmadan konuşmuştu. “Senin varlığın başlı başına dikkat dağıtıcıydı. Atlas bunu avantaja çevirecek.” Bütün suçu ona yıkmak için böyle davrandığını biliyordum.
“Eğer başarısız olursa?” dedim soğukça. “Eğer Ekin oyunu yutmazsa?”
“On Altı’nın zekâsına güveniyorsun ya,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “O zaman endişelenmene gerek yok.”
Cevap vermedim. Zekâsına değil, kalbine güveniyordum. Atlas benim abimdi.
Kendime kızdım. Belki de artık kimse eskisi gibi değildi. Hepimiz bir başkasına dönüşmüştük ve en kötüsü Atlas’ı büründüğü o kişiliğe, On Altı’ya büründüren bendim.
“Ne zaman?” diye sordum sonunda.
“İki gün içinde,” dedi Akın. “Ama önce sana bazı şeyleri göstereceğim.”
Ayağa kalktı. Eliyle arka tarafa, evin bodrumuna giden merdivenleri işaret etti.
“Orada ne var?” dedim temkinli bir şekilde.
“Gerçekler,” dedi karanlık bir gülümsemeyle. “Ve kime güvenip güvenmemen gerektiğini sana gösterecek bir kayıt.”
Yavaşça ayağa kalktım. Vücudumda bir ağırlık hissediyordum. Korkuyordum. Akın’ın bu hali… fazlasıyla sakin, fazlasıyla hazırlıklıydı. Bir şeyler planladığını biliyordum ve aynı zamanda önde olmam gerektiğini de.
“Yani şimdi aşağı ineceğiz,” dedim.
“Evet,” dedi. “Çünkü bundan sonra gözlerini bağlı tutarak ilerleyemezsin, Efsun.”
Tahta merdivenlerin alt basamakları gıcırdarken burnumu, loş bir ıslaklık kokusu sardı. Duvarlar taş örme, soğuk ve nemliydi. Ayaklarım çıplak zemine her bastığında içimde bir ürperti yükseliyordu. Akın önümde yürüyordu, elindeki küçük el feneriyle yolu aydınlatıyordu ama o karanlığın içinden geçerken bir tarafım ona hâlâ güvenip güvenemeyeceğini sorguluyordu.
“Burası senin cehennemin mi?” dedim sertçe.
“Hayır,” dedi. “Burası gerçeğin karanlığı. Cehennemi yukarıda zaten yaşıyoruz.”
Bodrumun en dip köşesinde küçük, paslanmış bir masa vardı. Üzerinde eski model bir ekran, yanında bir parça çökük metalden oluşmuş, tuşları ezilmiş bir kontrol paneli. Akın dizlerinin üzerine çöküp cihazı çalıştırdı. Bu evin böyle bir katı olduğunu fark etmemiştim.
“Bu kayıt,” dedi. “Atlas’ın çaldığı şeylerden biri. Ekin’in bir gizli konuşması... daha doğrusu, yaptığı bir görüşmenin kaydı. Gizli tutulmuş. Atlas onu sistemin arşivinden çekip aldı.”
Ne hissetmem gerekiyordu? O kaydın sonunda en fazla ne olabilirdi? İçimdeki yalnızlığı harlamasından korktum. Birkaç gün önce havuzun içinde olduğu gibi çıplak ve yalınayaklarla tekrar ona koşmak zorunda kalmaktan korktum. Akın’a sarılmak bir yılana sarılmaktan farksızdı ama yalanlarla yaşamaktansa yılana sarılmayı tercih ederdim.
Kayıt açıldı. Önce bir sessizlik. Ardından boğuk bir ses duyuldu. Tanıdıktı.
“...bunlar benim oyun kurallarım. Eğer A.S.P.’le bu şekilde yürürsek taşları kontrol altına almak zaman meselesi. Efsun hâlâ bilmiyor. Bilmeyecek de. Onun içindeki potansiyeli harekete geçirmek için Akın’ın zaaflarını kullanacağız. Gerekirse... Gerekirse onu yem ederiz.”
Bu beklemediğim bir şey değildi ama yine de içimde bir yer acıdı. Karanlığın içinde yolumu ararken, insanlığı korumaya çalışırken bir yandan içimdeki küçük kızla, geçmişle, acılarıma savaşıyordum. Korkularımla sınanıyordum.
Ekin’in sesi devam etti.
“Akademi parçalanmaya başladı. Onu Efsun’a bağlayan ne varsa kesmeliyiz. Duygusal bağlar bu savaşın zaafıdır. Eğer Efsun kendini akademiye ait sanıyorsa oraya bir ihanet tohumu ekmeliyiz. Onları birbirine düşürdüğümüzde taşlar bizim olacak. O kız, sadece bir araç. Sistemin içindeki kusurlu bağlantı.”
Bir an nefes almayı unuttum. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Midem yandı, içim titredi. Cümleleri tekrar ettim zihnimde.
“Sadece bir araç.”
“Yem ederiz.”
Böyle olduğunu biliyordun, dedim kendime. Herkes için savaşta kullanılan bir silah gibi, araçtan ibaret olduğunu, eksik sanıldığını zaten biliyordun. Duygularımı, fırtınalarımı belli etmeden baktım ekrana.
Kayıt devam etti. Bir kadın sesi duyuldu bu kez, tiz ama kararlı.
“Peki ya Akın? Onun tarafı hâlâ belirsiz.”
Ekin dişlerini sıkar gibi cevapladı.
“Akın kontrol edilebilen bir ego. Ona gücü verirsen, istediğin gibi yönlendirirsin. Ama zamanı geldiğinde o da silinecek. Tek kalan biz olacağız. Ve taşların tüm şifreleri bizim olacak.”
Kayıt burada kesildi. İçimde bir yerde, o an odadaki karanlık daha da yoğunlaştı sanki. Nefesim daraldı, dizlerim titredi. Bir duvara yaslandım.
Hayır, dimdik ayakta duruyordum.
“Ne zaman öğrendin bunu?” dedim başımı kaldırmadan.
“Üç gün önce,” dedi Akın.
“Şaşıracağım hiçbir şey yok,” dedim kararlı bir sesle. Boğazımdan geçen her kelime bıçak gibi keskindi. “Ben hep ne sanıldığımın farkındaydım. Önemli olan içimde ne sakladığım Akın. Sence nefret beni yıldırabilir mi?”
“Hayır,” dedi. “Aksine, ateşini harlar. Savaşını parlatır.” Beni tanıyordu. Bazen beni benden bile iyi tanıyordu.
Kafamı kaldırdım. Gözleri karanlıkta parlıyordu. O kadar soğuk, o kadar tutarlıydı ki… içimdeki duvarlar bir bir yıkılıyordu.
“Ben bu savaşın çocuğuyum,” dedim. “Akademide gözlerimi açtığımda duygularım ve kimliğim bir halının altına süpürüldü. Ben yok etmek üzerine kuruluyum.”
“Biliyorum,” dedi sessizce. “Aynı akademide büyüdük Efsun.”
Donup kaldım. Haklıydı. Onu hiç görmemiş olmam da garipti fakat bunun sebebini onun akademinin vârisi olmasına bağlıyordum. Elbette ucuz, basit bir denekle aynı yerde yetiştirilmeyecekti.
“Ve ne olursa olsun o akşam, Ekin’le birlikte ben de orada olacağım, unutma. Benim olduğum yerde saçının teline zarar gelmeyecek. İşleri On Altı’ya bırakacak değilim. Senin hayatın üzerine bir kumar oynanacaksa zarlar yedi gelmek zorunda.”
Belki de hiçbir zaman gerçekten biri olmamıştım.
Sadece bir semboldüm.
Bir silah.
Bir tehdit.
Belki bir kurtuluş.
Ama asla… sadece “Efsun Mina” olmamıştım.
“Savaşacak mısın?” diye sordu Akın.
Sadece savaşmayacaktım. Kazanacaktım. Ekin Korhan, son nefesinde bile beni hatırlayacaktı.
***
Gözkapaklarım aralandığında loş bir gün doğumu cama vuruyordu. Gökyüzü grimsi ve pusluydu. Hâlâ yağmurun devam ettiği ama göğün ağlamaktan yorulduğu bir sabaha benziyordu.
Yatakta doğruldum. Odanın içi hâlâ soğuktu. Ama içimde bambaşka bir yangın vardı artık. Uyuyamamıştım. Saatlerce duvara baktım. Düşündüm. Tarttım. Planı gözden geçirdim.
Ekin’in sesi, her cümlesi kulaklarımda dönüp duruyordu. “Sadece bir araç.”
Ben bir araç olmayacaktım.
Ben oyun kuran olacaktım.
Üzerime koyu gri bir kazakla siyah tayt giydim. Saçlarımı geriye toplarken aynaya baktım. Aynadaki kadının gözleri daha sertti. Daha kararlı. Ve biraz daha... yalnız. Artık bu yalnızlık korkutucu değildi. Aksine güç veriyordu.
Kapıyı açıp koridora çıktığımda Akın çoktan uyanmıştı. Aşağıdan sesler geliyordu. Bir şeyler kızartıyor olmalıydı. Ya da sadece dikkat dağıtmaya çalışıyordu. Onun da dün gece gördüğü kayıt yüzünden uykusuz olduğunu adım gibi biliyordum.
Mutfağa indiğimde sırtı bana dönüktü.
“Günaydın,” dedim. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi. Sanki dudakları hâlâ boğazımda yankılanmıyormuş gibi. Sanki içimde, onun adını çığlık çığlığa bağıran bir taraf yokmuş gibi.
“Uykusuz görünüyorsun,” dedi tabağa iki yumurta koyarken.
“Sana da günaydın,” diyerek geçtim masaya. “Atlas’a haber gönder.” Bir an durdu. Elindeki ıspatula havada asılı kaldı. “Hazırım.”
Yavaşça bana döndü. Gözleri, ne demek istediğimi tam olarak anlamıştı.
“Yem olacağım,” dedim net bir sesle. “Ekin neye inanmak istiyorsa onu göstereceğim. Atlas planı devreye sokabilir. Onu içeri çekeceğim.”
“Dün gece fikrin bu kadar net değildi.”
“Dün gece,” dedim. “Sadece duygularımla savaşıyordum. Şimdi savaşın kendisine hazırım.”
Masaya oturdu. Gözlerini gözlerime dikti. Bu bakışta bir takdir vardı. Ama altında her zamanki gibi bir şey saklıyordu.
“Atlas planın ilk ayağını hazırlamış,” dedi. “Harabe bölgesine seni bir iz takibiyle götürecekler. Yalancı bir kaçış. Sözde bir tuzak. Seni kurtarmaya geldiğini sanacaklar. Ve sonra...” Durdu. Gözleri derinleşti. “Sonra içeriden her şey ele geçirilecek.”
“Benim görevim ne?” dedim.
“Yaralı gibi davranacaksın. Kontrolden çıkmış biri gibi. Seni gözlemleyecekler. Seni çözmeye çalışacaklar ve peşine düşecek.”
“Atlas’la bağlantım ne olacak?”
“Bugün öğleden sonra ilk sinyali alırsın,” dedi. “Ama dikkatli ol. Bu tek taraflı bir iletişim olacak. Güvenlik nedeniyle. Eğer ters giden bir şey olursa da benim orada olacağımı bil.”
“Neden?” Gözlerine baktım. “Neden bu kadar değerliyim senin için.”
“İçinde taşıdıkların için,” dedi alelade bir şekilde. Ama hayır, onun için güçten ya da bir satranç taşından ibaret olmadığımı biliyordum.
“Gerekirse kendi elimle sonumu getiririm,” dedim. “Ama bu sistemin kazanmasına izin vermem.”
Bir an sessizlik oldu. Akın çatalını bıraktı. Ellerini yumruk yaptı. Gözlerinde içinde kalmış bir yangın vardı. Ama konuşmadı. Belki konuşsaydı söylediklerini geri alamazdı.
Yumurtaya hiç dokunmadan ayağa kalktım.
“Ben hazırlanayım. Akşama kadar Atlas’a ulaşmamız gerekiyor.”
“Efsun,” dedi arkamdan. Durdum. “Bu yolda, bu savaşta gerçekten yalnız kalacaksın. O sadece intikam için burada.”
Başımı çevirmedim. Ama cevap verdim.
“Ben zaten hiç kalabalık olmadım.”
***
Bir sonraki gün, Atlas’ın söylediği gibi kapının önüne geldiğimde hava hâlâ pusluydu. Yağmur dinmişti ama toprağın ağır, ıslak kokusu ciğerlerime doluyordu. Derin bir nefes aldım. Bu, özgürlük gibi değildi. Bu, bir mezara yürüyen bir mahkûmun nefesi gibiydi.
Sanki zaman bizim için her zaman olduğundan çok daha hızlı akıyordu. Atlas’la bu oyuna başladığımız gece, bütün bunları planladığımız ve uğruna yıllarımızı, ömrümüzü harcadığımız gerçeği bir ok gibi kalbime saplandı. Onu bir yalan inandırmıştım. Onu bir yalan uğruna bu savaş sürüklemiştim.
Sırt çantamda yalnızca birkaç parça kıyafet, bir kırık aynadan kopmuş cam parçası ve Akın’ın verdiği küçük bir cihaz vardı. Atlas’a ilk sinyali onunla gönderecektim. Bir çeşit tıklama sistemiydi. Atlas’ın sadece bana özgü attığı üç kısa, bir uzun, bir kısa sinyali takip edecektim.
Tavrım sanki A.S.P.’den ve Akın’dan kaçar gibiydi. Adımlarımı geri çevirmedim.
Siyah bir cip beni yolun kenarında bekliyordu. Direksiyonun başında tanımadığım biri vardı. Konuşmadı. Göz göze bile gelmedik. Adamı Akın ayarlamıştı.
Araca bindiğimde koltuğun soğukluğunu tüm omurgamda hissettim. Camdan dışarı bakarken gri gökyüzü, yanından geçip gittiğimiz ıslak ağaçlar, çamura bulanmış yollar… hepsi içimdeki boşluğu dışa vurmuş gibiydi.
Ölüm gibi ilerliyordu araba.
Sessiz. Hızlı. Geriye bakmadan.
İç sesim susmuyordu. Hâlâ konuşuyordu, hâlâ sorguluyordu.
“Bu plan işe yarayacak mı Efsun?”
“Gerçekten seni kullanmalarına izin mi vereceksin?”
“Atlas’a güveniyorsun. Peki ya kendine?”
Ellerimi yumruk yaptım.
Güveniyorum. Çünkü artık hiçbir şey yapmadan yaşamak, bir silah olarak kullanılmaktan daha korkunç geliyordu. Bu seçimi, Atlas’ın kapısına gittiğim gün ben yapmıştım.
Araba toprak yoldan çıktı, taşlarla döşeli dar bir patikaya girdi. Sarsıntılar arttı. Önümde uzanan yol, devrilen ağaçlarla dolu bir vadiden geçiyor, sonra yükselen sarp kayalıkların ardına kıvrılıyordu. Harabe, o kayalıkların ötesindeydi.
Bir zamanlar köy olduğu söylenen bu yerin artık haritada bile yeri yoktu. Savaş zamanı terk edilmiş, sonrasında yıllar boyu saklanmak isteyenlerin sığınağı olmuştu. Şimdiyse bir tuzağın merkez üssüydü.
“Burada ineceksin,” dedi şoför. İlk kez konuşuyordu.
Başımı salladım. Kapıyı açtım.
Çamurlu toprağa bastığımda ayak bileklerime kadar battım. Rüzgâr, taşların arasından geçerken inilti gibi bir ses çıkarıyordu. Hava hareketsizdi ama tehlikeyle yüklüydü. İçimdeki her hücre tetikteydi.
Burası doğru yer.
Tehlike burada.
Plan burada başlayacak.
Harabenin taş duvarları göründü. Önümde yükselen, kısmen çökmüş, yosun tutmuş yapılar arasında yürümeye başladım. Sessizdi. Çok sessiz. Sadece botlarımın taşlara çarpan sesi yankılanıyordu.
Beni izliyorlar.
Gözler üzerimde.
Düşman buradaysa bu onların oyun alanı.
Ama ben bu kez yalnız değildim. İçimde taşıdığım bilgi, plan, kararlılık… bunların hiçbiri yalnızlığa yer bırakmıyordu.
İlk sinyali göndermek için bileğime gizlenmiş cihaza üç kısa, bir uzun, bir kısa sinyali tıkladım.
Atlas oradaydı. Biliyordum.
Henüz göz göze gelmemiştik. Ama bir yerlerde, bu pusun içinde bana doğru bakıyordu.
Etrafa dikkatle bakarak ilerledim. Sırt çantamı sıkıca kavramıştım. Saçlarım dağılmış haldeydi. Bir savaştan çıkmış gibi gözüküyor olmalıydım. Tam da istediğim gibi. Harabenin ortasında yer yer yıkılmış taş bir çeşmenin önüne geldiğimde önümde aniden biri belirdi.
Korkmuş gibi birkaç adım geriledim ve elimi çantamdaki silaha attım.
Ekin’in ajanlarından biriydi. Yemi yuttu. İçimde bir yerde zafer gülümsemesi oluştu.
“Teslim ol,” dedi silahını kaldırarak. “Bizimle geleceksin.”
Gülümsedim. “Kimsin?”
“Üç Yüz Seksen,” dedi kendinden emin bir sesle. “Silahını bırak.”
Derin bir nefes aldım. “Hadi ama Akın,” dedim sanki yine yakalanmış gibi. “Ya öldür beni ya da bırak siktir olup gideyim.”
Bir cevap gelmediğinde usulca ellerimi kaldırdım. Silahı bana doğrulttular. Ben de gönüllü bir esir gibi onlarla yürümeye başladım.
Satranç başladı.
İlk taşı ben verdim.
Şimdi sıra Atlas’taydı.
Harabenin içine girdiğimizde beni aldıkları sorgu odası beklediğimden daha derme çatmaydı.
Tavanından paslı bir lamba sarkıyordu. Titreyerek yanan, sarı bir ışık. Gözlerimin içine işliyor, düşüncelerimi parçalıyordu. Odanın dört duvarı betondu. Ne bir pencere vardı ne de zamanın akışını gösteren bir saat.
Bir masa. İki sandalye. Ve duvarın köşesine gizlenmiş bir kamera.
Beni içeri atan iki görevli kapıyı üzerime çekip kapattıktan sonra yalnız kaldım. Üzerimdeki montu çıkarmadım. Bedenim titriyordu ama bunun soğuktan mı, yoksa içimde çığlık atan korkudan mı olduğunu bilmiyordum.
“Nefes al,” dedim kendime.
“Şimdi düşersen, bu tüm planın sonu olur.”
“Oyun oynuyorsun Efsun. Ama bu kez kuralları sen yazıyorsun.”
Masanın başına geçtim. Ellerimi masanın altına sakladım. Bileğime gizlediğim cihaz hâlâ yerindeydi. Atlas sinyalleri almaya başlamış olmalıydı.
Kameraya baktım.
“Hazırım,” dedim. “Başlamanızı bekliyorum. Ne zaman gelecek bu herif?” Hâlâ bütün bunları yapan Akın’ın adamlarıymış gibi davranıyordum. “Ne zaman akademiye götürüleceğim?”
Hiçbir yanıt gelmedi. Sessizlik, ikinci bir sorgu haline dönüşmüştü. Her saniye, her tıkırtı, her lambanın titremesi zihnimi kemiriyordu.
Bu, klasik bir yöntemdi.
Konuşmadan önce yalnız bırakırlardı.
Kendi zihninde boğulmanı isterlerdi.
Ama ben yıllar boyunca yalnız bırakılmıştım. Sessizlikle baş etmeyi öğrenmiştim. Korku üzerine inşa edilen düzenin, sessizliği nasıl silah yaptığını görmüştüm.
Onlar sessizliği bir işkence sanıyordu.
Ama sessizlik, bana ait bir ülkeydi.
Ve ben onun kraliçesiydim.
Kapı açıldı.
İçeri siyah takım elbiseli, yüzü soğuk, gözleri ifadesiz bir adam girdi. Ne adını söyledi ne de benimle göz göze geldi. Karşıma oturdu.
Masaya bir tablet bıraktı. Açtı. Ekrana birkaç görüntü yansıdı.
Benim fotoğraflarım. Atlas’la birlikte olduğum eski bir an. Onun bilinen ölüm tarihinden öncesi. Beni gözlemişlerdi.
“Bu nedir?” dedim sessizce.
“Geçmiş,” dedi adam. “Ve yalan.”
Gözlerimi kısmadım. Tepki vermedim. Bu bir testti, biliyordum.
“Atlas öldü,” diye devam etti. “Bu oyun, onun öldüğü gün bitti. Sen sadece gölgede kalmış bir hatasın. Bunu sen de biliyorsun.”
Hiçbir şey söylemedim. Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Sana bir teklifimiz var,” dedi adam sonunda. “İçindeki bilgiyi bizimle paylaş. Seni sistemin dışında tutalım. Temiz bir başlangıç. Yeni bir kimlik. Yeni bir hayat.”
“Akın nerede? Oyun mu oynadığını sanıyor?”
“Safkan’a çalışmıyoruz,” dedi adam kararlılıkla. İçimde bir yerde korku, diğer yerde beklenen zaferin heyecanı vardı.
“Kimsiniz peki?”
Adamın kaşları çatıldı. Ama bu tepkisizliğim onu daha çok rahatsız etmişti. Sakinliğimden korkuyorlardı.
Çünkü sessiz kalan biri, ya çökmüştür ya da savaşmaya hazırdır.
Ben ikinciydim.
Kapı tekrar açıldı. İçeri giren adımın sesi yankılandı. Sert, kendinden emin. Gözlerim ona çevrildi.
Ekin Korhan.
Şimdi ağıma düştün.
Takım elbisesi üzerinde kusursuzdu. Ellerini arkasında birleştirmişti ve karanlıktan çıkıp bana doğru ilerliyordu. Yüzündeki ifade… ne öfke ne merhametti. Tanrılık oynayan bir celladın bakışıydı.
Göz göze geldik.
Ve o an anladım.
Bu adam, bir bilim insanı değildi.
Bu adam, Tanrı’yı öldürüp tahtına oturmak isteyen bir diktatördü. Akın gibi, dedi iç sesim. Akın gibi. Yanında huzur bulduğunu düşündüğün o adam gibi.
“Efsun Mina,” dedi adımı tıpkı bir cümle gibi kurarak. Birkaç gün önce Batum’da yarattığımız kıyamet hiç yaşanmamış gibi. “Seni yeniden görmek… ilginç.”
“Sana göre ben ölmüş olmalıydım zaten, değil mi?” dedim.
Gülümsedi. “Kimse tamamen yaşamıyor bu düzende.”
“Sen bile mi?” dedim. “Bu kadar güçle sen bile mi yaşamıyorsun Ekin?”
Birkaç adım attı. Masanın kenarına yaslandı. Başını yana eğdi. Gözleri buz gibiydi.
“Ben hâlâ yaşamın tanımını yapıyorum,” dedi. “Ve sen hâlâ tanımlanamazsın Üç Yüz Seksen.”
“Bu seni korkutuyor mu?”
“Hayır,” dedi. “Ama seni hayatta tutmamı engelliyor.”
O an her şey sustu. Sadece birbirimize bakan iki varlıktık.
Biri yaratmak istiyordu. Diğeri yıkmak.
Ama kim hangisiydi, artık emin değildim.
“Şimdi başlıyoruz,” dedi iç sesim. “Ve kimse bu masadan aynı kalkamayacak.”
Ekin Korhan gözlerini üzerimden ayırmadan sandalyeye oturdu.
Parmaklarını masaya hafifçe vurarak bir ritim tuttu. Sanki o ritimle beynimi senkronize etmeye çalışıyordu. Bilinçaltıma sızmak ister gibiydi. Göz temasını bir an bile bozmadı. Beni parçalara ayırmak istiyordu. En zayıf yanımı, en incinebilir noktamı görmek.
Ama içimde parçalanacak bir şey kalmamıştı artık. Onu izledim. Sessizce. Bekledim.
“Sana bir şey soracağım,” dedi. “Ama cevap vermek zorunda değilsin.”
Sustu. Cevap vermedim.
“Akademide gözlerini açtığın günü hatırlıyor musun?” dedi. “İlk ses, ilk ışık, ilk korku... İlk ben.”
Gözlerimi kaçırmadım. Dudaklarım kımıldamadı. Ama içimde bir şey titredi.
İlk ben.
Hatırlıyordum.
Ama senin sandığın gibi değil.
“Senin adına karar verdik o gün,” dedi. “Efsun Mina Öner. Güzel bir isim. Anlamlı. Kulağa kadim geliyor. Ama sen... sen o isme uygun bir klon değildin.”
Masaya eğildi. Sesini düşürdü.
“Sen, gözlerini açtığında bir çığlık attın. Makineyi durdurmak zorunda kaldık. Sesin... sistemin camlarını titretti. Normal bir çocuk gibi uyanmadın. Sen bizim görmediğimiz bir şeyi hissettin. Seni o an kaydettik. O an adını deftere yazdık. Ama biz seni çözemedik, Efsun. O günden beri asla çözemedik.”
İçimde bir çığlık daha koptu. Bastırdım. Yutkundum.
“Seni çözemedik,” dedi.
Çünkü ben, onların yaptığı hiçbir şeye ait değildim. Onların kopyalayamayacağı tek gerçek bendim. Ve bu onları deliye çeviriyordu.
“Senin içindeki yapı.” Parmağını bana doğrulttu. “Diğerlerinden farklı. Bunu sen de biliyorsun. Beynin, duygusal reflekslerin, adaptasyon hızın hepsi standart dışı. Ama bizim sistemimizde standart dışı olan, ya yok edilir ya da yönlendirilir.”
“Ve sen de beni yönlendiremediğin için şimdi yok etmeye çalışıyorsun,” dedim nihayet.
Gülümsedi. Zehir gibi bir gülümsemeydi.
“Ben seni yok etmem, Efsun. Ben seni kendi elinle yok ettiririm.” Sustum. “Biraz daha devam edelim mi?” dedi. “Güzel yerlere gidiyoruz.”
Tabletini çevirdi. Yeni bir görüntü açtı. Bu kez görüntüde Atlas ve Hera vardı.
Ekin yavaşça tablete tıkladı. Ses açıldı.
“Ben seni korumak zorunda hissettim kendimi,” diyordu Atlas. “Oysa sana zarar veren ilk kişiydim. Bununla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum.”
Kalbim sıkıştı. Ekin gözlerini bana dikti. Benim yüzümden yaşanmıştı yaşanan her şey. Onların sonunu ben ve Akın getirmiştik.
“Bunu dinleyince ne hissediyorsun?” dedi. “İhanet mi? Merhamet mi? Yoksa aptalca bir bağlılık mı?”
Yutkundum. Gözlerim sulandı ama dökmedim.
İhanet değil.
Sadece... eksik bir yarım kalmışlık. Kapanmayan bir yara.
“Bak,” dedi Ekin, sesini daha da alçaltmıştı. “Sen duygusal kalmaya devam edersen kaybedersin. Akın seni bir noktaya kadar korur. Atlas öldü, o kız öldü. Geriye sadece sen kaldın. Ve ben seni hâlâ çözmek istiyorum.”
Ayağa kalktı.
“Yine de karar senin,” dedi. “Bize çalışırsan seni bu oyunun dışına çıkarırım. Kim olduğunu unutursun. Hatta seni tekrar sıfırlayabilirim.”
Sıfırlamak. Böyle kolayca iddia ettiği şeyler hükümetin yıllardır milyon dolarlar akıttığı bilim projeleriydi. Belleğini silmekten, insana kendini unutturmaktan bahsediyordu.
Bir hayal gibi değil, bir tehdit gibi söyledi. Ve bu tehdit, ölmekten daha korkunçtu. Ayağa kalktım.
“Senin sistemi yıkacağım,” dedim. “Ve bunu kendi ellerinle yapacaksın.”
Kaşlarını kaldırdı. O kibirli, soğukkanlı tavrı bir anlık çatladı. “Sen hâlâ kendini kahraman mı sanıyorsun?”
“Hayır,” dedim. “Ben sadece artık kurban değilim.”
Kapıya yöneldim. O an bir siren sesi duyuldu. Odanın içi kırmızı ışıkla doldu. Ekin’in gözleri büyüdü. Tabletine baktı. Parmakları hızla bir şeyleri kontrol etti. Yüzündeki korkuyu, kalbinin hızlanmasını hissettim. Korku bedenine yayılacak, içini kemirecek.
Yavaş yavaş Ekin Korhan, yavaş yavaş biteceksin.
“Sisteme biri sızıyor,” dedi.
Gülümsedim.
Sorgu odasının ışıkları üç kez titredi.
Bir şey bir yerlerden çatırdamaya başlamıştı.
Ekin’in gözleri hızla tavandaki sensörlere, ardından bilgisayar ekranına kaydı. Ekranda açık olan dosya birdenbire silinmiş, yerine yalnızca beyaz bir ekran ve kırmızı bir imleç gelmişti.
“Ne oluyor?” diye sordu yanındaki analist. Sesi, gerginliğini ele veriyordu.
Ekin sessiz kaldı.
Ekran bir anda karardı. Sonra titreyerek açıldı. Sadece iki cümle…
“Kimlik tespiti başarısız.”
“Yetkisiz erişim algılandı.”
Ekin’in dudağı seğirdi. Elindeki kalemi iki parmağı arasında döndürürken tonlaması soğuktu. “Bu içeriden biri olamaz.”
“Dış erişim mümkün değil,” dedi analist.
“Durdur şunu!” diye bağırdı Ekin. “Durdurun şunu!” Öfkeyle kurduğu cümleler içimde oyunun yeni başladığını fısıldarken sessiz kaldım.
Tüm sistemin panelleri titremeye başladı. Tavandaki havalandırma bir anda yüksek frekanslı bir uğultuya büründü. Kapılar kendi kendine açılıp kapanıyordu. Birkaç görevli telsizle haberleşmeye çalışıyor ama parazit yüzünden kimse kimseyi duyamıyordu.
Odanın içindeki monitörler birer birer kararmaya başladı. Sonra biri…
Biri tekrar açıldı.
Bu kez ekran yalnızca anlamsız görünen ama matematiksel olarak dizilmiş sayılarla doluydu. Sayılar ekranda bir satranç taşının belirmesine sebep oldu. Kalenin.
Sadece bir uzman bu dizilimin bir mesaj olduğunu anlayabilirdi. Ve Ekin bunu anlayabilecek bir adamdı.
“Bu bir şifreleme değil,” dedi. “Bu bir imza. Birinin iz bırakma şekli.”
Bakışlarını bana çevirdi. Sanki her şeyin sebebi benmişim gibi. Sanki burada yalnızca sorguya alınan değil, aynı zamanda içeriden yönlendirenmişim gibi. Ben susuyordum.
Ama içimde bir yer fısıldıyordu. “O yaşıyor. O geldi. Ve bu sadece başlangıç.”
Duvarlardaki ışıklar söndü. Geriye yalnızca kırmızı bir uyarı lambası kaldı. Sanki bina kalp atışı gibi her beş saniyede bir yanıp sönüyordu.
Ekin’in yüzü bu defa daha solgundu. Bir tehdit algılamıştı ama bu tehdit ne bildiği eski düşmanlara benziyordu ne de kontrol altında tutulabilecek türdendi.
Bu tehdit, bilinmeyen bir geçmişin hayaleti gibiydi.
“Birileri izliyor bizi,” dedi Ekin korku dolu sesiyle. Tuzağa yakalanmış bir fare gibi çırpınmaya başlamıştı.
Kırmızı ışık sanki bir kesik gibi duvarlara vuruyor, her yanımı boğuyordu. Artık her çığlık bir düşüş, her düşüş bir ölüm anlamına geliyordu. Sistem içeriden bozulmuştu. Sadece çip taşıyanları değil, düzenin kendisini yok ediyordu.
Koridordan bir görevli daha fırladı. Kafasında yer alan implant parladı, sonra yere devrildi. Kolları büküldü, ağzından kan geldi. Bir şey onu içeriden yakmıştı.
Ekin bir adım geri çekildi. Panikle aldığı nefesiyle ciğerleri sarsılıyordu. Ardından bana döndü. Gözlerinde artık yalnızca tek bir şey vardı: Hayatta kalmak.
Kafasını bana doğru eğdi. Göz göze geldik. Bir anda elini beline attı ve montunun altına soktu.
Soğuk, metal bir tıklama duyuldu. Bir silah çıkardı ve ucunu şakaklarımda hissettim. Ben ne olduğunu anlayamadan Ekin beni kendine siper etmişti.
Donup kaldım. Bedenim tepki veremedi. Boynumda silahın buz gibi namlusunu hissettim. Namlu, tenime değdiği anda içimden geçen ilk şey korku değildi.
Öfkeydi.
Ekin’in sesi kulaklarımı deldi. “Kimseyi buradan çıkaramazsınız yoksa onu burada, şu anda, vururum!”
O an sistemdeki ışıklar titredi. Tavan, bizim üzerimize eğilmiş gibiydi. Lazerler, sensörler... her şey bir anlığına kararsız kaldı. Sanki sistem düşünüyordu. Sanki yapay zekâ bile buna hazır değildi.
“Duyuyorsunuz beni, değil mi?!” diye bağırdı Ekin. Omzuma sertçe bastırdı. Boynum hafifçe öne düştü. Gövdemle önünü kapatıyordum. Silah hâlâ şakaklarımdaydı. Tetik parmağında titriyordu. Ama çekmiyordu. Korktuğumu hissettim. Korkmamalıydım. Hayır… Atlas beni burada bırakmazdı, değil mi?
Peki neden içimde hâlâ korku vardı?
Tetiğe bastı. Ama…
Emniyet kilidi devredeydi. Belli ki aceleyle silahı çekmişti ama sistem silahı da kilitlemişti. Sistem, beni öldürmesine izin vermiyordu.
Ekin’in gözleri büyüdü. Bir uğultu yükseldi. Lazerler yeniden parladı. Ama bana çarpmıyorlardı. Arkamdaki Ekin’i gözetliyorlardı. Beni vuramıyorlardı ama onu bekliyorlardı.
Sistemin sesi yankılandı.
“Eksen dışı tehdit algılandı. Koruma protokolü devrede.”
Ekin bana daha da bastırdı.
“Beni dışarı çıkarın!” diye bağırdı. “Sistemi kapatın! O yoksa siz de yoksunuz!”
Her yer çığlıkla, nefesle, titreyen metalle doluydu.
Ben… hâlâ o silahın namlusunun altındaydım. Ama bu kez korkmuyordum.
Çünkü artık onun silahı da sistemi de bana işlemiyordu. En sonunda onun çaresizliğini gördüm.
Bir canavardan çok, çığlık atan bir çocuk gibiydi.
Kollarımda bir yangın gibi bastırıyordu gücünü. Parmakları bileklerime mezar taşı gibi çöküyordu. Nefesim kesilmişti ama gözlerim hâlâ ondaydı. Ekin Korhan. Sözleri hâlâ kafamın içinde yankılanıyordu:
“Eğer hayatta kalırsam, bu dünyada bir tek ben kalırım. Bu bana yeter.”
Hayatta kalması için önce önümde durması gerekiyordu. Bense önünden çekilecek bir kadın değildim.
İçimde biriken öfke, çocukluğumdan kalan zehirli bir dua gibi içimi dağlıyordu. Bileklerimi kavrayan o ellerin üzerine tırnaklarımı sapladım. Etini yırttım. Bir inilti kopardığında gözlerim karardı. Öfke artık gözbebeklerimi yutuyordu.
Kendimi yana savurdum. Vücudum zemine çarptığında çıplak bir çığlık gibi darbe sesi yankılandı. Dirseğim kesildi, kan aktı ama acı güzeldi. Zafere gidiyor gibi hissettiriyordu. Acı, hâlâ canlı olduğumu fısıldıyordu.
Yana dönmeden önce gözüm lazer sensörlere takıldı. Kırmızı ışık bir kez daha üzerimden geçti. Tanıyorlardı beni. Kodlar bana dokunamıyordu. Sistem beni hâlâ dokunulmaz olarak tanımlıyordu. Ama Ekin Korhan senin sonun ben olacaktım.
Dizlerimin üzerinde doğrulurken sol kulağımda bir fısıltı patladı.
“Beni öldürürsen sen de yok olursun.”
“Sadece biri kalacak,” dedim. “Ve bu ben olacağım.”
Ekin hamle yaptı. Yumruğu havayı yardı, tam yüzüme doğru indi. Saniyelik bir gecikmeyle yana kaçtım. Elimi yere bastım, bedenimle döndüm, dizimle onun dizine çarptım. Dengesi bozuldu ama düşmedi. Hayır, o kolay kolay düşecek biri değildi. Yıllarını akademiye vermişti.
O da bana saldırdı. Ben sürünerek geri çekildim. Metal zeminin soğuğu tenime, alnıma ve dizlerime işlemişti. Yaralarım sızlıyor ama zihnim kusursuz bir netlikte çalışıyordu.
Duvar arkamdaydı. Kaçacak yerim kalmamıştı.
Ekin üstüme atladı, omzumdan yakaladı ve başımı zemine bastırdı. Saç diplerimde inanılmaz bir acı hissettim. Başım yere sürterken kulağıma eğildi.
“Bu sistem seninle başladı, seninle bitecek.”
“Sen daha benim neye hizmet ettiğini bile bilmiyorsun.” Akın neredeydi?
İttim. Tüm bedenimle. Direndim. Ama o, sanki çocukluğumda üstüme kapanan karanlık gibi üzerimdeydi. Ve ben o karanlığı nasıl boğduğumu unutmamıştım.
Elimi uzattım. Sağ cebimdeki küçük metal tüp. Sistem dışı. Fulya’nın bana verdiği o son hediye. Avcumda sıktım. Bileğimden aşağı doğru sarkan kan, metalin üzerine aktı.
Göz göze geldik. Artık gözlerinde zafer yoktu. Şüphe ve boşluk vardı.
İşte o boşluğa saldırdım.
Elimdeki metal parçasını alnına çaktım. Geri savruldu. Silahı hemen yanındaydı. Elimle yere atıldım, kanlı zeminden sıyrılıp o parlayan namluyu kavradım. Parmaklarım silahın soğuk yüzeyine değdiğinde içimde bir şey sustu.
O da hareketlendi. Dizlerinin üstünde doğruldu ama ben daha hızlıydım.
Ayağa fırladım. Silahı kaldırdım. Namlu Ekin’in tam kaşlarının ortasına kilitlendi.
Oysa dizlerinin üzerinde bana bakıyor, göğsü inip kalkıyordu. Dudaklarından hafif bir tebessüm kaydı. Çenesini kaldırdı.
“Yapacak mısın?” dedi. Kibrinden hiçbir şey kaybetmemişti.
Silahın ucunda ölümün soğuk nefesi, arkamda ise bir adamın can havliyle bana sarılmış korkaklığı vardı. Ellerimin arasındaki o metal bedenimden çok, içimi donduruyordu. Bu bir silahtan fazlasıydı; bu, bir canlının başka bir canlıyı hiçbir değer gözetmeden kullanma şekliydi. Gözlerim karanlığa dikilmişti. Her yan kırmızıya bulanmıştı ama içimde bir ses vardı duymaktan korktuğum… kaybettiğimi sandığım bir yankı. Koridorun ucunda ayak sesleri yankılandı. Taş zemin her adımda çatlar gibi oldu. Önce gölgeyi gördüm, sonra gölge yürüyüşe dönüştü.
Adamın vücudu kırmızı ışıkta parça parça seçiliyordu. Siyah bir palto, yere kadar uzanan koyu kumaş, baştan aşağı askeri, taktik bir görünüm. Ama onu ayıran şey, yüzünde taktığı maskeydi. Mat siyah, camsız, gözsüz bir maske. Soluk bile almayan, konuşmayan bir figürdü. Zihnimde tek bir kelime yankılandı: Atlas. Ama bu ismi bile düşünmek yasak gibiydi çünkü yaşamadığını sanıyordum. Çünkü ölümü kabul etmek, acıyı kolaylaştırırdı. Ama şimdi bu adam, bu sessizliğin içinden çıkan varlık, benim gözümün önünde bir tanrı gibi yürüyordu. Ekin bir an nefesini tuttu. Gözlerimin önünde korku dolu nefesler alıp veriyordu.
Atlas adımlarını hızlandırdı ve aniden hiçbir uyarı vermeden ileri atıldı. Gözle görülmeyen bir hızla sadece birkaç saniyede yanımıza geldi. Vücudu benimkine çarpacak kadar yaklaştığında rüzgârını tenimde hissettim. Ekin’in bileğini kavradığı anda çıkan sesle tüylerim ürperdi.
Bir kemik sesi.
Bir şeyin yerinden çıktığını hissettim. Atlas karşımda dizlerinin üstüne çökmüş olan Ekin’in bileğini tek hamlede kırmış, acı bir çığlık koparmasına sebep olmuştu. Bir yanda korkak bir tanrı, diğer yanda maskesinin ardında öfkeyi kontrol eden bir hayalet.
“Ver,” dedi Atlas elimdeki silahı işaret ederek.
Sesi filtreden geçiyordu, alçak ama netti. Sanki boğazımdan çıkan bir nefes gibiydi. Tanıdığım bir yankı. Öne doğru bir adım attım. Nefes aldım. Atlas ise elimden aldığı silahı Ekin’in göğsünde tutuyor, sessizliğini koruyordu. Ve o an, artık yalnız olmadığımı biliyordum. Yanımda ölüm kadar sessiz bir kurtarıcı vardı.
Karanlık, duvarlardan sızan bir sıvı gibi üstüme akıyor, nefes aldığım her an ciğerlerime nemli bir ölüm kokusu doluyordu. Kırmızı ışığın kalp atışı gibi yanıp sönmesiyle birlikte zamanın büküldüğü bu odada ne geçmişin yükünü atabiliyor ne de geleceğe dair tek bir umut kırıntısı taşıyabiliyordum. Sanki her şey ben, bu oda, bu savaş, o silah, o maskeli adam, o sesini duymak istediğim kişi… Tek bir çürümüş anın içine sıkışmış, sonsuz bir cehennem döngüsünde çırpınmaya mahkûmdu ve ben, kendi bedenime hapsolmuş bir irade kırığı gibi sadece bakıyor, susuyor, yok oluşu izliyordum.
Maskesinin ardından tek kelime etmeden Ekin’in gözlerinin içine baktı. O an sessizlik, Ekin’in kalp atışları kadar yüksekti. Odanın karanlığına karışan kırmızı ışık, Atlas’ın bedenini birer gölge gibi bölüyor, yüzünü görünmez kılıyor ama varlığını tanrılaştırıyordu. Elindeki silahı indirip konuştuğunda sesi filtreden geçmesine rağmen bıçak kadar keskindi.
“Oyun bitti, Korhan.”
Ekin’in yüzü kasıldı. Bu sesi tanıyıp tanımadığını bilmiyordu. Ama dizlerinin titremeye başladığı an, sözlerin kime ait olduğundan çok, ne dediği önemliydi.
“Zekânla inşa ettiğin bu düzen, sadece korku üzerine kuruluydu. Korku eğer yönünü değiştirirse yaratıcıyı da yutar.”
Bir adım yaklaştı.
“Sistemin beynine sızdım. Kalbine değil, damarlarına. Yani artık seni içeriden kanatıyorum, dışarıdan değil.”
Sesi yükselmedi. Ama her kelimesi, odaya çivi gibi çakıldı.
“Seni yok etmeye gelmedim. Seni izlemeye geldim. Çöktüğün anı.”
Ekin nefes alamıyordu. Gözleri hâlâ Atlas’ın maskesine kilitlenmişti. Onu tanımıyordu. Ama bu sesi, bu hâkimiyeti... daha önce hiç kimse bu kadar soğukkanlı konuşmamıştı onunla. Bu düşmanın değil, hâkimin sesiydi.
Atlas döndü. Göz ucuyla bana baktı. Ama maskeyi açmadı.
“Şahı sen sandın. Ama sen tahtın bile taşımadığı bir piyonmuşsun.”
Atlas’ın sesi odada yankılanıp sustuğunda birkaç saniyelik bir boşluk oluştu. Ekin’in gözlerinde o boşluğun rengi vardı.
Kayıp.
İnançsızlık.
Ve korkuyla örtülmeye çalışılan öfke.
Ellerini iki yana açtı, dudakları seğirdi. Ağzından dökülen ilk kelime, bir çırpınış gibiydi.
“Hayır, hayır, bunu… bunu tek başına yapamazsın.”
Konuşurken sesi çatallıydı. Nefesi dardı. Karşısında hâlâ maskeli duran Atlas’a bir adım attı ama bedeninde artık kontrol yoktu. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi.
“Sen... sen sadece bir gölgesin. Bir hayalet. Bir hiç... Sistemim senin gibi kimsesizlere ait değil.”
İşte tam o anda...
Kapı ardına kadar açıldı.
Bir fırtına gibi.
Ve içeri, adımlarını yere mühür gibi basan bir adam girdi.
Akın Mir Safkan.
Üzerinde gece kadar koyu bir takım, omuzlarında görünmez bir güç taşıyor gibiydi.
Adım attığı yerin havası değişti. Odaya bir tanrı girmişti. Ama bu, adaleti temsil eden bir tanrı değildi. Karanlığın sahibi, kaosun kurucusuydu.
Bakışı yalnızca Ekin’e çevrildiğinde hava sanki ağırlaştı. Dudaklarının kenarında sinsice kıvrılan bir gülümsemeyle konuştu.
“Oyunun sonuna geldin.” İşte bu Ekin’in beklemediği bir hareketti.
Sesi kadifeydi ama bir usturanın teni kesen kenarı kadar keskindi. Sanki her hece bir hüküm, her kelime bir yıkım vaadiydi.
“Ben her şeyin sahibiyim.”
Sadece Ekin değil, duvarlar bile geri çekilmek ister gibiydi. Atlas bile başını hafifçe eğmiş, gölge gibi kenara çekilmişti. Çünkü burası artık Akın’ın sahnesiydi. O içine girdiği her duruma tamamen hâkim olmayı başarıyordu.
Ekin’in dudağı titredi. O kibirli tavrı yerle bir olmuştu ama yine de pes etmeyen bir çocuktaki inatla haykırdı.
“Sen… sen sadece şımarık bir çocuksun! Babasının parasına, genetik koduna, kurduğu sahte düzene yaslanan bir oyunbozan!”
Akın yaklaştı.
Bir adım.
İki adım.
Aralarında yalnızca birkaç santim kalana dek yürüdü. Ekin’in göğsüne bir nefes kadar yakındı. Ama gözleri hâlâ donmuş bir buz gibiydi.
Ekin bakışlarını kaçırmak istedi ama yapamadı.
O sırada Atlas yerinden kımıldadı. Ekin başını çevirdi, ona baktı ve tükürür gibi sordu.
“Sen mi bu orospu çocuğuyla anlaşma yaptın ha? O kızın ölümü bu adamın ellerinden geçmedi mi?”
Atlas tek kelime etmedi. Maske susuyordu ama Akın konuşmaya devam etti. O gülümsemesini biraz daha derinleştirdi.
Şeytanca.
Soğukkanlı.
İğne gibi.
Fısıltı gibiydi sesi ama ölüm kadar net çıkmıştı.
“Senin düzenini paramparça etmeye geldim, Ekin. Hem onun elleriyle hem benim zekâmla. Bir isyan değil, bu bir infaz. Önce seni, sonra babamı yok edeceğim.”
Ekin’in gözleri açıldı. Gömleği terden sırtına yapışmış olmalıydı. Burası artık onun evi değildi. Tahtından edilmiş bir tanrı gibi, kendi imparatorluğunun harabelerinde titriyordu.
“O kadar kolay mı sanıyorsun evlat?” Gözlerinde alay vardı. Her an her şey tersine dönebilir gibi etrafa baktım.
“Savaşın sonuna geldin,” dedi Atlas ve yüzündeki maskeyi çıkardı. “Bu oyunu biz kurduk, biz bitireceğiz.”
“Savaşın çocukları,” dedim Atlas’ın sözünü keserek. “Bizi o laboratuvarda bir fare gibi eğitirken böyle söylüyordun değil mi? Savaşın çocukları.” Boğazıma bir yumru gibi yapışan kelimeler önümüze dizildi. Bu bir oyundu, hep birlikte yıllarca inşa ettiğimiz.
“Biz kurduk, biz bitireceğiz,” dedim net bir sesle.
“O kadar basit mi?” dedi yeniden bizimle inatlaşarak. Gözlerim Akın’a kaydı. Güvendiği bir şey vardı. Ardından etrafta gezdirdim bakışlarımı. Bir açık aradım ama bulamadım. Akın’ın da aynı şekilde şüphelendiğini fark ettiğimde artık bunun yersiz bir şüphe olmadığına emindim. Böyle adamlar en çok ölümden korkardı ve ölümle bu kadar burun burunayken böyle dik konuşmazdı.
“Biz bu düzene bir ömür verdik,” dedi Ekin Korhan. “Ben yüz otuz yıldır hayattayım evlat. Sence o kadar kolay mı?”
“Uzun bir süre,” dedi Atlas alayla. “Dinlenme vaktin geldi.” Okyanus mavisi gözlerinin ilk kez zaferle parladığını gördüm. Yıllarca beklediği savaşın ilk adımlarındaydık.
Ve bu adım aynı zamanda sonumuzu getiriyordu.
“Evlat,” dedi Ekin Korhan alayla. “Sen yaşıyorsan bu sistem hiç bitmez demektir. Sen hayattaysan hâlâ umudumuz var demektir. Buraya gelmen küçük hatan olacak, büyüğü ise kendi kafana sıkmaman.” Atlas’a kurduğu cümleler içimin yanmasına sebep oldu.
Neyden bahsettiğini biliyordum. Her ne kadar biliyor olmak istemesem de.
O görkemli karanlık kırmızı ışıkla yanıp sönerken odaya bir sessizlik indi. Ama bu sefer sessizlik, Atlas’tan ya da Akın’dan gelmiyordu. Bu sessizlik bir uyarıydı. Fırtınadan önceki hatta kıyametten önceki suskunluk gibi. Ardındanadım sesleri.
İnce, kararlı, her tok sesiyle taş zemine mühür bırakan adımlar.
Kapıdan içeri, ayak bileklerine kadar uzanan siyah bir manto girdi önce. Kemerin tam ortasında duran eski bir simge. Tertemiz, çizgisiz, mükemmel bir yüz. Beyaz tenin üzerinde keskin hatlara oturmuş bir çene. Kırılganlıkla zarafeti birbirine karıştıran o kadim güzellik…
Ve gözler.
Donuk. İçinde bir zamanlar sevgi barındırmış, şimdi yalnızca emir taşıyan gözler.
Tanıdık gözlere, bildiğim o yüze baktım.
İçimde bir yerde fırtına koptu. Boğazıma bir yumru dayandı ve gözlerim ellerinde silah olan Atlas’a kaydı.
Kapıdan içeri girdiğinde herkesin içinde bir şey durdu. Bir damar, bir ritim, bir şüphe.
Atlas kıpırdamadı. Akın kaşlarını çattı.
Ama hiçbir şey, o kadının Atlas’a doğru yürürken tek eliyle belinden çıkardığı silahı
ve Atlas’ın şakağına sımsıkı yaslamasını engellemedi.
Tetik ses vermemişti. Ama odadaki herkes sustu. Çünkü bu, bir tetikten çok daha fazlasıydı.
Bu, bütün planların delindiği andı. Ve ben o an, içimdeki şüpheyi buldum.
Her şey sustuğunda, dış dünya gözlerimin önünde bir film şeridi gibi ağırlaştı. Renkler birbirine karıştı. Siyah ve kırmızı birbirinin içine akarken gördüğüm tek şey uzun siyah saçlı tanıdık kadının elleri oldu. Zarif ama ölümcül. Bir zamanlar bir kalp taşıdığına inandığım, belki de Atlas’ın bir zamanlar içinde kaybolduğu o eller, şimdi onun kafatasının yanında geziniyordu. Silahın metal soğukluğu Atlas’ın tenine değil, sanki benim kemiğime değmişti. Tetikte onun parmağı vardı ama her kurşun sanki benim göğsüme saplanıyordu.
O an içimde bir ses sustu. Uzun zamandır içimde bağıran, yön veren, beni hayatta tutan o ses. Belki Akın’ın sesi. Belki Atlas’ın. Belki kendi çocuk halimin. Hepsi birden sustu. Ve o sessizlikte kendi varlığımı bile hissedemedim. Bu odada kimsenin tarafı değilmişim gibi hissettim. Sanki herkes başka bir oyun oynuyor, ben yalnızca seyrediyordum.
Bir piyon değildim. Ama şah da değildim. Bir anahtardım belki. Bir silahtım. Ama en korkuncu bir canavardım.
Nefes alış verişim derinleşti. Gözlerim istemsizce Atlas’a kaydı. Hâlâ maskeliydi. Yüzünü göremiyordum ama ona doğrultulmuş silaha rağmen geri adım atmıyordu. Ve bu… bu beni daha çok kırdı. Çünkü ben korkuyordum. Çünkü ben o silah bana doğrultulsa geri çekilirdim. Ben yaşamak istiyordum. Ama o… o hâlâ dimdikti.
Bu yüzden… kendimden utandım.
Ben onlardan biri değildim.
Ben o kadar güçlü değildim.
Ben sadece yaşamak isteyen ama yaşadıkça her şeyi daha çok kaybeden biriydim.
Tetikte bir parmak. Şakağında bir metalin soğukluğu.
Maskenin ardında kıpırtısız bir nefes. Ve odadaki herkesin bedenine yerleşmiş, adını koyamadıkları bir dehşet.
Kimse konuşmuyordu. Ne maskeli figür ne onun yanındaki kılıç kadar keskin adam ne de bir köşede içimde hâlâ hayatta kalmaya çalışan kadın.
Ama işte o sessizliği paramparça eden ses, herkesin unuttuğu o çürümüş kibriyle duyuldu.
Ekin Korhan.
Güldü. İnce, ıslak bir gülüştü bu. Bir oyunun son sahnesine yakışır şekildeydi. Ardından kelimeler kanla çatlamış dudaklarından döküldü.
“Oyunuma hoş geldin, Atlas Katrivas…”
Söz ağırdı. Yalnızca Atlas’ın değil, bütün duvarların omzuna bastı sanki. Tavan çatladı, ışık kırmızıya döndü. Bir isimdi bu ama aynı zamanda bir hakikatti.
Atlas kıpırdamadı. Ama silahı tutan eli bir anlık titredi. Bunu yalnızca Ekin gördü.
İşte o an içindeki şeytanı serbest bıraktı.
“Ve elbette... o dillere destan, kusursuzca saklanmış ama gözlerinin her kıvrımında kendini ele veren aşkınla birlikte.”
Bakışlarını Atlas’tan çekip yavaşça bana çevirdi. Sesini yükseltmedi. Ama her hecesi, kelime değil, bir kurşundu.
“Sen zeki olabilirsin Katrivas ama kalbi olan adamlar hep kaybeder.” Yutkundum.
Savaşlarda hislere yer yoktur. Askerlerin hisleri olmaz.
Silah hâlâ şakaktaydı. Ama asıl tehdit, Ekin’in dilindeydi.
“Kaybettin. Kaybettiniz çocuklar. Sizler bu savaşın çocuklarısınız. Sizler bizim piyonlarımızsınız. Hangi taşa sahip olduğunuzun hiçbir önemi yok. Ben hep daha fazlasına sahibim.”
Tok sesi içeride yankılandı. Mezarlığa dönen o harabede Akın, ben ve Atlas birbirimize baktık.
Bizler bu savaşın çocukları. Bizler, içimizde sakladığımız umutların katilleriydik. Abimin şakaklarına bir silah dayalıydı. O silahı kavrayan eller, abim için silahtan daha öldürücü bir bedene aitti. Zihnim geçmişe gitti. Yıllar öncesine. Abime ve dillere destan aşkına ait bir geceye.
“Umarım bir gün ölmezsin Katrivas.” Yüzünde büyük bir tebessüm oluştu.
Geleceği görür gibi konuştu.
“Ölmeme izin vermezsin sen.”
“Ölmene izin vermem ben.”
DEVAM EDECEK…
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.