BÖLÜM: 12 / PART 2
Bölüm yayımda! Keyifli okumalar efenim, yorum yapmayı ve oy vermeyi UNUTMAYINNNNNNNNN 🥳
BÖLÜM: 12 / PART 2
"Nasıl unutursun? Doğarken bir mezardan çıkarılan kadınların karanlığı aydınlanmaz gömülmeden toprağa"
Ellerimden kayıp giden o uçurtmayı izler gibi izledim pencereden dışarıyı. Devrim'in tutsak olduğu parmaklık vicdanımın beni tutsak ettiği zindandan çok daha özgür olmalıydı. Ne yapabilirdim? Onu oradan nasıl kurtarabilirdim?
Üsteleneceksin, dedi bir yanım. Suç her ne ise üstleneceksin. O adam seni yaşatmak için parmağına bir yüzük taktı. Ailesine getirdi. Ve hatta ailesi yaptı.
Neden? Gerçekten bu kadar önemli miydi bu evlilik onlar için? Öyle hissettirmiyordu. Aptal bir kadın değildim. Çoğu zaman görmezden geldiğim ya da bana dokunmadığından sessiz kaldığım şeyler olabilirdi fakat aptal bir kadın değildim.
Bu evliliğin sebebini tam olarak bilmiyordum ve ona inanmayı tercih etmeye çalışıyordum. Ayrılmak istediğimden öfkesi, tehdidi gözümün önünde canlanırken yeniden sordum, neden yapıyordu tüm bunları?
Her şeye sahipti. Bir insanın bu hayatta isteyebileceği her şey iki dudağının arasındaydı. Tahsilliydi, çirkin bir adam hiç değildi.
Sevgisinden miydi? Bir adam sevdiği için bir kadını vazgeçer mi özgürlüğünden?
Gözümü kapattım. Sebebi her ne olursa olsun onun özgürlüğünden vazgeçmesine izin vermeyecektim. Gerekirse gidip ben üstlenecektim suçu. Nasıl olsa o olmasaydı çoktan ölmüş olacağım gerçeği kapının önünde duruyordu. Ve bu gerçekle yüzleşmek zorundaydım.
Belki de onun bana verdiği yaşamın bedeli benim de onu kurtarmamdan geçiyordu. Biz birbirinin hayatına kendini bir diğeri uğruna feda etmek için girmiş iki yabancıydık.
"Sezen," kapının ardından gelen sesin kime ait olduğunu çıkaramadım. Serra olmalıydı. Çünkü genç bir kadının sesine benziyordu.
"Gelebilirsin," dedim toparlanarak. Kapıyı sandığımın aksine Serra değil Elif açtığında ise yüzümde hafif bir tebessüm oluştu.
"Sezen abla," dedi bu sefer kendini düzelterek.
"Canım hoş geldin."
Kapıyı kapatarak yanıma geldi. Çekingen bir tavırla elleriyle oynamaya başladı. "Bir şey mi oldu?" Dedim gerginliğinden huzursuz olarak.
"Yok. Biliyorum olanları senin yanına geldim ama dinlenmek istiyorsan."
Üzerimdeki iyi görünme baskısı azalarak dönümlendi. "İyi mi?" Dedim aceleyle.
"Hiçbir sıkıntısı yok. Nezarete bile almamışlar. Savcı gelince alacaklar yalnızca problem çıkmasın diye."
"Abin mi getirdi seni?" İçim rahatlamıştı. En azından şu an için rahattı.
"Devrim abi söyledi git diye." Yanıma oturdu. "Merak etme. Kayıpmış yalnızca o öyle biri değil. Yolda gördüğü yaralı kediyi bırakıp işine gitmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Bak görürsün yarın olmadan çıkar gelir."
"Biliyorum," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Başka bir şey söyledi mi?"
"Döndüğünde gözlerin kızarık olursa bozuşurmuşsunuz," dedi kaşlarını kaldırarak. İstemsizce yüzümde bir gülümseme oluştu. "Ve dershaneni aksatırsan."
"Ne dershanesi?" O oradayken ben onun ödediği dershanede, derse mi gidecektim bir de?
"Vallahi dedi ki bana boşa para ödettirmesin. Her gitmediğin ders başına bin beş yüz alırmış." Ellerini kaldırdığında gülümsedim.
"Ha şöyle," rahatladı. "Gül bakayım. Yok bir şey düzelecek her şey."
"Umarım," dedim yüzümdeki tebessüm solmadan.
"Ya Sezen," gözlerini devirdi. "Allah aşkına Devrim Kozan'dan bahsediyoruz. Sence herhangi bir güç onu hapse atabilir mi? Fikret Amcamın haberi olsa bir saniye tutamazlardı da. Bakma Devrim abi burnundan kıl aldırmıyor."
Muhtemelen bunun sebebi de bendim. O akşam yaptıklarından ötürü babasına hala öfkeli olduğunu görebiliyordum. Aralarında soğuk savaş var gibiydi. Kızgınlıkla değil nefretle bakıyordu babasına. Ve Devrim'i şu vakitte biraz olsun tanıdıysam şu an için babasına boyun edeceğine hapiste yatmayı tercih ederdi.
"Biz söylesek," dedim bunu bile bile. Onun nefreti de gururu da şöyle bir durumda benim umurumda değildi. Gerekirse kavga eder aramızı bozardım ama onu orada bırakmazdım.
"Sen istiyorsun ki Devrim abi bizi yayladan aşağı yuvarlasın." Elif kaşlarını kaldırdı.
"Kolundaki kelepçeden kurtulursa yuvarlasın tabii," dedim öfkeyle. "Arasana bi onu sen."
"Yok," dedi aceleyle. "Hiç iç açıcı bakmıyorsun. Vallahi ben aramam."
"Elif adam hapiste," dedim korkusuna karşılık. "Oradan kızacak değil ya sana."
"E çıkınca?"
"Unutur o zamana."
"Yok unutmaz. Bir öfkelendi mi kırk yıl çıkmıyor aklından. Çekemem ben onu."
"Ne Devrim Kozan'mış ya!" Telefonumu açtım. Beni aradığı numaraya tıklayarak ben onu aradım. Birkaç çalışın ardından telefon açıldı.
"Efendim karıcığım," Devrim'in sesinde birkaç saat önceki öfkesinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Rahat ve keyifli geliyordu sesi ya da bana öyle yansıtıyordu.,
"İyi misin?" Dedim önce sesinden yaptığım çıkarım üzerine.
"Hiç olmadığı kadar."
"Dalga geçme benimle?" Ciddi miydi değil miydi anlamıyordum.
"Yemin ederim bana çok iyi bakılıyor şu an. Üç gün daha eve dönmemeye çok iknayım."
"Devrim!" Kızgınlıkla ayağa kalktım sanki görebilecekmiş gibi. "Ne oldu? Bulundu mu?"
"Sen öyle varsay."
"O ne demek?"
"Sıkıntı yok demek Sezen. Geleceğim iki güne. Elif iletti mi notlarımı?"
"İletti de pek aklı başından insan cümleleri değildi sanki?"
"Bir yapma da gelince görürsün aklım başımda mıydı, değil miydi?" Derin bir nefes aldım.
"Devrim bak çok korkuyorum ve çok kötü hissediyorum. Lütfen ciddi ol şu an."
"Sen baya baya benden ayrı kalamıyorsun ha?"
"He ondan," çenemi elimle ovaladım.
"İtiraf et sen de kurtul ben de." Beni rahatlatmaya çalıştığına artık emindim.
"Devrim," dedim uyarır bir tonda bu oyuna gelmeyerek.
"Çözeceğim ben."
"Nasıl çözeceksin?"
"Kızım bana bırak ve keyfine bak iki gün. İş için yurt dışına gitti acil dersin evdekilere de."
"Devrim," sesim düşmüştü. "Babana söyleyelim."
"Sezen kayda değer bir durum yoksa kapatıyorum."
"Devrim çok ciddiyim. Yarın akşama bu evde olmazsan ben gidip babana tüm gerçekliğiyle anlatacağım."
"Beş dakika sesini duyalım dedik, açtık pişman etme beni."
"Tutuklanacaksın," dedim dilime almak istemediğim gerçekle. "Bir it uğruna tutuklanacaksın. Devrim. İnat etme ne olur?"
"Halledeceğim," dedi yeniden. "Bana güvenmiyor musun sen? Devrim sözü."
"Devrim sözü verene kadar Kozan olmanın ayrıcalığından faydalansan."
"Yok."
"İnat etme bu kadar. Baban ya o senin. Ne yanlış yapacaksa yapsın insan babasından vazgeçer mi?"
"Sezen," dedi Devrim uyarır bir tonda. "Harbili öfkeleniyorum."
"Öfkelenirsen öfkelen. En azından temiz toprağa basarsın geçer elektriğin."
"Yok," dedi aceleyle. "Birilerini çarpmadan atamıyorum ben elektriğimi."
"Ben bilmem Devrim Kozan. Yarın akşam bu eve geldin, geldin. Gelmezsen ben gidip Fikret Bey'le konuşacağım. Gerekirse de yalvaracağım."
"Allah'ım sen bana sabır ver!" İç çekişini işittim.
"Bence sana akıl versin. Devrim," göz ucuyla Elif'e baktım. "Bütün bunların..."
"Tamam," dedi Devrim alelacele. "Olay yok. Kimseye de bir şey yapmadım. Bundan emin ol ve sana dediklerimi yap."
"Yarın geleceksin."
"Emrin olur," dedi gülerek. Böyle bir durumda nasıl bu kadar rahat davranabiliyordu? Elif burada olduğu için direkt olarak Timur meselesini açamıyordum. "Başka isteğin yoksa kapatıyorum."
"Kendine iyi bak," dedim yumuşayan sesimle.
"Ona da emrin olur karım," gülerek konuşmaya devam etti. Ben de gülümsedim. Bir yanım ona güveniyor diğer yanım korkuyordu. Babası olmadan çıkabilecek olsa şimdiye kadar çıkmaz mıydı?
Telefonu başka bir şey söylemeden kapattığımızda içim onun sesiyle, keyfinin yerinde olmasıyla bir nebze olsun rahatlamıştı. Elif duvardaki büyük saate bakarak konuştu. "İstersen sen bi duş al. Biraz daha rahatlamış ol. Sonrasında yemeğe ineriz zaten."
"Duş almakla uğraşamayacağım hiç ya. Elimi yüzümü yıkayayım, üzerimi değiştireyim inelim olur mu?"
"Nasıl istersen," ona tebessüm ettim ve içten bir şekilde cevap verdim.
"Teşekkür ederim Elif. O kadar iyi geldin ki. Tahmin bile edemezsin."
"Ne demek ya? O yüzüğü parmağına taktığın günden beri ablam sayılırsın."
"Sen de kendimi kardeşim say. Ama abla demene gerek yok. Çok yaşlı hissediyorum."
"Yenge diyeyim," dedi dalga geçerek.
"Ne kadar komiksiniz siz öyle ya," ona yalancı bir şekilde yüzümü ekşittiğimde güldü.
"Devrim abim kadar olamasam da öğreniyorum bir şeyler," dedi bir eliyle saçını kulağının arkasına yerleştirip dalga geçer bir vaziyette dudaklarını büzerek.
"Batsın Devrim abinin komedisi."
"Hadi hadi acıktım ben." Söylenmesinin ardından dolaba giderek kendime eşofman ve kapüşonlu çıkarttım. İç çamaşırlarımı da alarak banyoya ilerledim.
Kapıyı kapattıktan hemen sonra derin bir nefes alarak yere çöküp ağlamamak için derin bir savaş verdim. Gözlerim aynaya kaydı. Aynadaki görüntümden kızarmış yeşil gözlerime, ıslanmış kirpiklerime takıldı bakışlarım.
Yorgun gözüküyordum. Gerçek anlamda yorgun gözüküyordum. Kalbim bütün bu olanları kaldıramıyormuş gibi hissediyordum. Var olan gerçeğimi zihnimin arkalarına atmak sanki olanları durduracakmış gibi.
"Sezen acıktım." Elif'in sesi hareketlenmeme sebep oldu. İyi olacaktı. Gerekirse ben üzerime düşen her şeyi yapacaktım. Fikret Kozan'sa Fikret Kozan. Teslim olmaksa teslim olmak.
Devrim için her ne yapmam gerekiyorsa fazlasıyla yapmaya hazırdım.
Yüzümü yıkayarak akmış makyajımı temizledim. Ardından getirdiğim kıyafetleri giydim ve hızlıca banyodan çıktım.
"Hadi inelim de bir şey anlamasınlar," dedim Elif'e. Geldiğimde Melike Hanım'a çok kaba davranmıştım. En azından onun gönlünü almalı ve o anki tepkimin Devrim'in gitmiş olmasına olduğunu ona kanıtlamalıydım.
Elif bana cevap vermek yerine kapıya ilerledi. Mutfağa geldiğimizde Melike Hanım'ın ve Hale Hanım'ın yemek hazırladığını gördüm.
"Kolay gelsin," utanarak da olsa seslendiğimde Melike Hanım büyük bir tebessümle bana döndü.
"Sezen, kızım. Nasılsın?"
"İyiyim, siz?" Büyük bir tebessüm ve şefkat vardı yüzünde birkaç saat önce yaşanan her şeye rağmen. Kadının oğlu senin yüzünden hapiste dedi vicdanım. Susmak bilmeyen, içimi körelten.
"Kusura bakmayın lütfen." Bakışları anında yumuşadı.
"Ne kusuru kızım. Gel otur sen sofraya."
Hale Hanım dolaptan aldığı marulları bana uzattığında bakışlarım Melike Hanım'dan ona kaydı.
"Bi işe yara da bari gelin hanım," dedi iğneleyici bir tonda.
"Serra çok işe yaradı galiba evde," Elif benim yerime konuştuğunda Hale Hanım'ın kaşları kalktı. Durumu anlamaya çalıştım fakat anlayamadım.
"Benim kızım gelin mi?" Dedi Hale Hanım. "Annesi burada."
"Ha onu biliyorsan sorun yok."
"Kızım," dedi Melike Hanım uyarır bir tonda. "Gerginliğe ne gerek var akşam akşam."
"Ben yardımcı olurum," Hale Hanım'ın elindekileri almak yerine dolaba ilerledim. Ve dolaptan başka salata malzemeleri aldım. "Sıkıntı yok." Hale Hanım elindeki salata malzemeleriyle kaldığında Elif'in yüzündeki gülümsemeyi gördüm.
Ona göz kırptığımda sesli bir şekilde güldü fakat hemen ardından öksürerek durumu toparladı.
"Bıçak hemen orada ilk çekmecede," dedi Melike Hanım gülümseyerek. Gösterdiği çekmeceyi açarak bıçağı aldım. Doğrama tahtasını ve salata kasesini de yanıma koyduğunda Hale Hanım elinde kalan salata malzemelerini dolaba geri yerleştirmişti.
Bir şey söylemeden mutfaktan çıktığında Elif sesli bir şekilde güldü.
"Bayuldum habu geline ha," dedi yöresel ağızla konuşarak. "Bayuldum. Tam da benim kalemum."
"Kızım," dedi alttan bir tebessümle Melike Hanım.
Salataları doğramaya devam ettim. "Melike Teyze," dedi Elif aynı haylaz tavırla. "Vallahi kardeşin olmasa sen de sevmiyorsun da itiraf edemiyorsun işte."
"O da biraz ağdalı işte yavrum," dedi Melike Hanım.
"Tek derdi S..."
"Elif," dedi bu sefer ciddi bir tonda. "Tamam kızım. Hadi sen de sofraya yardım et."
"Edeyim bari. Gelin hanım da boş duruyor ama." Hale Hanım'ı taklit ettiğinde istemsizce güldüm. Ardından hızlıca toparlanıp salata malzemelerini doğramaya devam ettim.
Melike Hanım yemeklere bakarken Elif sofrayı hazırlamaya başladı. Salata için sosları da ekleyerek çatal yardımıyla karıştırdım.
Ardından Elif'in hazırladığı sofranın ortasına yerleştirdim.
"Her şey hazır sayılır," dedi Melike Hanım. "Saat de yedi olmak üzere. Gelirler şimdi. Otur kızım sen de." Bana baktığında ayakta kaldığımı fark ettim.
Devrim yoktu. Bu sofrada yoktu. Evinde yoktu.
"Devrim'i arayayım bi," dedi Melike Hanım sanki zihnimi okumuş gibi.
"O iş seyahatinde," göğsüme bir taş oturdu yeniden.
"Nerden çıktı o?"
"Bilmiyorum ki acilmiş. Sabah da canım ona sıkıldı."
"Allah Allah. Dur bir arayayım ben."
"Uçaktadır," dedim saate yalandan göz atarak. "Altı buçukta kalkıyordu."
"Arar o zaman inince." Yüzünün düştüğünü fark ettiğimde tebessüm ettim.
"Merak etmeyin gerçekten bir problem yok. Ben de sabah bozuldum ama bir problem varmış sanırım."
"Sen öyle diyorsan gelinim," dedi Melike Hanım. Yemek saatinin yaklaşması üzerine yavaş yavaş ev halkı mutfağa gelmeye başladı. Önce Serra girdi içeri. Sofraya ve Elif'e baktı. Kaşlarını kaldırdı fakat hiçbir şey söylemedi.
"Ellerine sağlık Melike anne," dedi Elif'e hiç bakmadan. Elif'le aralarında gerilim olduğu kesindi fakat bu gerilimin sebebi tam olarak neydi çözememiştim. Belli ki iyi anlaşamıyorlardı.
"Kızım yardım etti ondandır," dedi Melike Hanım bana bakarak. Tebessüm ettim. Altı üstü salata yapmıştım fakat bana karşı içtenliği, beni koruyup şu dört duvardan sahiplenici öyle hoştu ki.
Allah'ım, dedim içimden. Annesinin güler yüzü için bile olsa yardım et Devrim'e. Lütfen, lütfen gelsin yarın akşam. Evine dönsün.
"Hadi yemeğe oturalım," Hale Hanım'da içeri girdiğinde ben araya girdim.
"Fikret Bey yok mu?"
"Bu akşam geç kalacakmış kızım," dedi Melike Hanım. "Hadi oturun siz."
Hep birlikte masaya geçtiğimizde bir yanıma Elif diğer yanıma Melike Hanım oturmuştu. Tam karşımda Serra yanında ise Hale Hanım oturuyordu.
"Devrim yok mu?" Dedi Hale Hanım çorbasından bir yudum alırken. Evde olmadığını hatırladığım her an içimdeki boşluk biraz daha deşiliyor altındaki suçluluk duygusu gün yüzüne çıkıyordu.
"Yok, işi var."
"Yeni evli adamın ne işi olurmuş karısından başka?"
"O ne demek öyle?" Dedi Melike Hanım ilk kez kardeşine direkt şekilde karşı çıkarak. Serra sessizce çorbasını içmeye devam ediyordu. Annesiyle ilgili ne düşündüğünü, durumun ne olduğunu çözemiyordum. İyi değildi ama kötü de değildi. O kadar gri bir karakterdi ki insanın ne kötülük yapmaya eli giderdi ne de ona karşı bir iyilik beklentisi olurdu.
"Sordum sadece."
"Sorma Hale," dedi Melike Hanım. "Kızımın içini huzursuz edecek hiçbir şey sorma. Hep giderdi Devrim iş seyahatine ne yapsın çocuk?"
Kızımın, dedim kendi kendime. Oğluna felaketi getirdiğimi bilse yine aynısını düşünür müydü?
"Ben kalkayım," dedi Hale Hanım gücenerek. "Bir gelinine iki çift laf da edemeyeceksek evde. Ne günlere kaldık acaba?" Hale Hanım masadan kalktığında Serra annesinin kolunu tutarak durdurmaya çalıştı fakat annesi kalkarak mutfaktan çıktı.
"Kusura bakmayın," dedi Serra bize dönerek. "Gerçekten kusura bakma Sezen. Kötü bir niyeti yoktur onun. Melike anne ben bi bakayım." Mahcup bir tebessümle masadan kalktı.
"Bak kızım bak," dedi Melike Hanım iç çekerek. Ardından bana döndü. "Ye yemeğini kızım sen. Kusura bakma lütfen."
"Melike teyze üzme kendini," Elif araya girdi. "Şenlik bir şey yok. Sezen de ona takacak biri değil."
"Öyle tabii de. Of kızım."
"Üzülmeyin lütfen. Ben bunlara aldıracak biri değilim. Ya da dolduruşa gelecek."
"İnsan bi daralıyor ama." Masada kimsenin yemek yiyecek hali kalmamıştı. Benim zaten oturduğumdan beri hiç iştahım yoktu.
"Ben kimsenin halinin tavrını kimseye yüklememeyi çok küçük yaşta öğrendim. Kardeşiniz de öyle biridir. Önemi yok yani. Ki kötü niyetli değildir eminim."
"İnsanın bazen gücüne gidiyor işte." Melike Hanım'ın üzülmesi kalbimin biraz daha ezilmesine sebep oldu.
Oğlunu bilmiyor. Oğlu nerede bilmiyor. Bilse şimdi ne halde olur?
"Abim arıyor," dedi Elif ayağa kalkarak. "Siz konuşun ben hemen geliyorum." Kış bahçesine açılan kapıdan çıktığında Melike Hanım bana döndü.
"Kızım," dedi içtenlikle ve kısık sesle. "Bir sorun yok değil mi aranızda?"
"Yok," dedim alelacele. "Gerçekten yok. İş için yurt dışına çıkması gerekti ben de annene söylerim dedim. Son anda uçak bileti buldu zaten."
"Nereye gitti?"
"Bilmiyorum ki," dedim alele acele. "Soramadım."
"Sen nasılsın? Konuşamadık hiç anne kız. Bir sorunun var mı kızım? Çocukluğun buralarda geçmiş ama alışık değilsindir sen şimdi. Annen dedi zorlanır o diye."
Annem ve Melike Hanım'ın iletişimi nasıldı bilmiyordum. Tek bildiğim yıllardan beri annem burada çalıştığı için sandığımdan çok daha birbirlerini tanıdıklarıydı.
"Sıkıntı edebileceğim hiçbir şey yok. Devrim bana yeterince kibar davranıyor ve bu benim için yeterli. Lütfen merak etmeyin."
"O zaten seni alır gider," dedi Melike Hanım iç çekerek. "Kalmaz burada. Biraz kabullendirsin seni bir ev yaptırırız olmadı. Sen nasıl hayal ediyorsan. Her şeyini kendin seçersin. Çok aceleye geldi. Ne eşyaların tam," mahcup konuştuğunda eline uzandım. Titreyen elim parmaklarına değdiğinde içime biraz olsun sakinlik serpildiğini hissettim.
"Benim için önemli olan Devrim'in bana karşı tutumu Melike Hanım."
"Ama.." dedi ben cümlemi tamamlayamadan. "Anlaşmıştık ya kızım. Hanım yoktu, anne demek istemesen anlarım ama."
Anne.
Birine anne diyebilmek büyük yüktü benim için. Belki annemin hiçbir zaman hayal ettiğim o anne olamadığından. Hep bana kalanla yetinmek zorunda olduğumdandı.
"Peki," fakat göğsümde ondan oğlunu almış olmanın acısı vardı. Yüreğimde bunun sızısını hissediyordum. Duraksadım, sonra bir cesaret. Belki borçlu hissettiğimden bunu ona; "Melike anne," dedim.
Ona anne demek bana da Devrim'e yaptığı anneliği hissettirir miydi? Ya da herhangi bir kadının bana böyle davranması annemin açtığı o boşluğu kapatır mıydı? Sanmıyordum. Annemdi işte. İyisiyle, kötüsüyle. Ben onu yanlışlarıyla kabullenmiştim. Onun beni bırakamadığı gibi.
Her ne olursa olsun anneler kızlarının ellerini, kızlar annelerinin eteğini bırakmazdı. Belki de onların kaderini yaşadığımızdan.
"Kızım," derken gözlerinin içi parladı. Ve hatta gözlerinin dolduğunu hissettim. "Biliyor musun? Devrim'e hamileyken o doğana kadar bütün doktorlar bir kızım olacağını söylüyordu. O kadar istedim ki bir kıza sahip olabilmeyi." Gözleri kısıldı. Göz çevresindeki kırışıklar belirginleşti fakat onlar bile güzelliğinden hiçbir şey götürememişti. Bembeyaz teni, yeşil gözleriyle ay gibi parıldıyordu. "Her şeyini almıştım. Sonra doğuma bir girdim elime Devrim'i tutuşturdular. Oğlun oldu dediler."
"Daha sonra çocuk yapmamışsınız," dedim üzülerek. Gerçi insan sırf bir kıza sahip olabilmek için yeni bir çocuk doğurur muydu ki?
"Yok," aynı hüzünle konuştu. "Ben de dedim ki Devrim evlenir. Kızım gibi bir gelinim olur. Onu koyarım kızım yerine. Sen benim için öyle bir yerdesin kızım. Bunu bil, bir derdin olursa bana gel emi?"
"Olur," dedim gözümden birkaç damla yaş süzülürken. Kurduğu cümleler boğazıma oturmuştu. Göğsümün üzerindeki o taş ağırlaşmış, kalbimi altında ezmeye başlamıştı. "Çok incesiniz. Doğrusu ben de bu eve gelirken korku içindeydim. Devrim bana yeter diye düşünüyordum. Fakat siz olmasanız çok çok zorlanırmışım."
"Hala siz demesen iyi kızsın da," dedi gülerek Melike Hanım. Vicdan yükünün altında ona anne demek kolaydı da bunu nasıl devam ettireceğimi bilmiyordum. El mecbur alışacaktım.
"Sezen," Elif bana seslenerek mutfağa girdiğinde ona döndüm. "Abim bizi almaya geliyormuş. Yemek yiyemediğimizi söyledim bize köfteye gidelim dedi. Melike Teyze sen de lütfen."
"Ay yok kızım. Kim yiyecek bu yemekleri? Siz gençler takılın, hadi."
Sofrayı kaldırmak için kalktığında ben de elime birkaç tabak aldım. "Yardım edelim öyle çıkarız biz."
"Yok kızım. Hadi hadi zaten şimdi ablaların gelir." Yardımcılardan bahsettiğini anladığımda elimdekileri bıraktım.
"Gidelim biz," dedi Elif tekrar araya girerek.
"Bir şey mi oldu?" yanıma geldiğinde kulağına eğildim.
"Yemek yedikten sonra Devrim abimi görmeye gideceğiz," dedi benim duyabileceğim bir seste.
"Ne?" ağzımdan heyecanla çıkan tepki üzerine Melike Hanım göz ucuyla bize baktı. Hemen kendimi toparladım.
"Hadi abimi bekletmeyelim," dedi Elif beni çekiştirerek.
"Bir gelişme mi var?" kapıdan çıkarken zihnimde dönüp dönen soruları ona doğrulttum.
"Bilmiyorum ki." Arabanın sesi bahçeye yayıldı. Tam giyemediğim ayakkabılarla arabaya ilerledim ve arka kapıyı açarak oturdum. Ne çantamı almıştım evden çıkarken ne paltomu. Üzerimdekilerle öylece çıkıvermiştim.
"O kadar da beklerdim yahu hazırlansaydınız ya."
"Yok," dedim koltuğa yerleşirken. "Devrim'i görmeye gidelim."
Benim aksime herkes çok rahattı. Belki de Devrim'in soy isminin onu kurtarabileceğine emin olduklarından. Yahut benim gibi içeride olmasına sebebiyet vermediklerinden. Dağılmış hissediyordum. Boğulduğumu hissediyorken bir yandan hiçbir şey yokmuş gibi davranmaksa en zoruydu.
"Yok," dedim alelacele. "Yedim yemek."
"Yemin ederim ki o huysuz kocan inatla dedi ki, yemek yemezse buraya gelmeyecek. Gelirse ben seni yerim. Anlayacağın Sezen Devrim'in diliyle uğraşmak için çok gencim."
Elif sonunda ayakkabılarını giyerek arabaya bindiğinde ben cevap veremeden Muhammet arabayı çalıştırmıştı. "Diktatör," dedim sinirle. "O oradan bi çıksın." Aldığım nefes bana yetmiyor gibi hissettiriyordu. Titreyen elim camın otomatik düğmesine kaydı. Camı açtım. "Göstere eğim ben ona." Gözümden yaşlar süzüldü yeniden.
"İyi misin?"
"İyiyim." Elif arkaya su uzattığında açıp verdiği şişeden birkaç yudum aldım.
"Hızlı ol lütfen," dedim Muhammet'e oldukça hızlı gittiği halde. Onunla konuşmak, onu görmek ve gerekiyorsa suçunu üstlenmek istiyordum. Vicdanımı rahatlatacak tek şey buydu. Eğer özgürlüğüm için çıktığım bu yolda onun özgürlüğünü feda etmem gerekecekse, hayır bunu yapmayacaktım. Aydınlanmayacaktı belki karanlığım, biraz eksik doğmuş her kadın gibi. Gömülmeden toprağa ruhum.
"Sezen," dedi Elif fakat Muhammet onu durdurdu.
"Bırak ağlasın," bana uzattığı elini abisini dinleyerek geri çektiğinde kendimi iyice arka koltuğa yaslayarak ağlamaya devam ettim. Gözümün önüne bana uzatılan bir mendil ilişti.
"Ellerin," dedi eli ellerimdeki tepsiye uzanırken. Ben ne olduğunu anlayamadan tepsiyi elimden aldığında ne olduğunu kavrayamadım. "Ellerin mi yandı senin?" Elleri ellerime değmeden tepsinin kenarlarından kavradığında ben parmaklarımı hala tepsiden çekmemiştim
Nefesimin kesildiğini hissettim. Suyumdan bir yudum daha aldım.
"Ellerin," dedi yalnızca. Sesinin titrediğini hissettim. Hala sinirli miydi? Ben evden çıktığımda içeride ne konuşulmuştu? Onun gözünde nasıl bir kadındım? Değersiz, dedim kendime. Herkesin gözünde olduğu gibi.
"Ellerim," bakışlarım su toplamış ellerime kaydı. Çay tepsisini tuttuğum için iyice hassaslaşan, yer yer çatlamış parmaklarıma. Çalışmanın, hiçbir zaman karşılığını alamadığım emeğimin izlerine.
Uzattığı kremi titrek parmaklarımla kavradığımda hala gözlerine değil, yere, parmak uçlarıma bakıyordum.
Kremin kapağını açarak usulca kremi parmaklarıma sürerken gözlerimden birkaç damla daha süzüldüğünü hissettim. Küçüldüm, küçüldükçe kaybolurum sandım ama buradaydım. O adamın yanında. Daha demin kendi evimden, kendi ailemin ellerinden beni kurtaran Devrim'in hemen yanı başında.
"Teşekkür ederim," dedim titrek sesimle hiçbir şey olmamış gibi. Ne için peki? Beni dövülmekten kurtardığı için mi? O eli kırmadığı için mi? Yoksa su toplamış parmaklarıma ilaç olmaya çalıştığı için mi?
Gözlerim gizlice ellerine kaydığında sinirle parmaklarını ovuşturduğunu ve katladığını ördüğüm. Sol bacağını hafif sallıyordu. Kısa bir an başımı kaldırmadan gözümü hafif yüzüne doğru kaldırdım. Dilini üst dudağının üzerinde sertçe gezdirdiğini fark ettiğimde bakışlarımı ona yakalanmadan kaçırmak istedim.
Konuşmadı. Bir cevap vermedi. Teşekkürüm aramızda, havada öylece asılı kaldı. Ben yanında usulca göz yaşlarımı akıtırken ses çıkarmamaya çalıştım. Sanki yüzümü saklayıp sessiz olursam ağladığımı fark etmeyecekmiş gibi. Kremini ellerimin arasından almadı. Fark etmeden ona baktığım kısa anlarda, aynı sinirle parmaklarıyla oynadığını ve hatta başını ovuşturduğunu gördüm. Elinin üzerinde kurumuş ve soyulmuş deriler vardı.
"Nasıl oldu?" dedi dakikalar sonra. "Ellerin nasıl o hale geldi?" sanki içeride yaşananlar hiç yaşanmamış gibi.
"İş yerinde," diye mırıldandım. Sesimin titrememesi için çabaladım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Ağaçlar rüzgarla kımıldadı ve yaprakların uğultusu aramızda bir şarkıya dönüştü.
"Kremi kullan," sesinde sert bir ton vardı. Bunu fark ettiğinden olsa gerek yeniden konuştu fakat. Bu sefer daha yumuşak bir sesle. "Kendine biraz dikkat et." Gergin ses tonu daha fazla gerilmeme sebep oldu. Bir bankın üzerinde değil de diken üzerinde oturuyor gibi hissediyordum.
"Senin?" dediğimde yüzüne bakma cesaretini ancak bulabilmiştim. Ağlamaktan kızarmış gözlerime baktı. Sokak lambasının cılız ışığı yüzünü aydınlattı. Yeşil gözleri karanlıkta bile parıldıyordu. Fakat o gözlerin içindeki duygu karmaşasını da görebiliyordum. Hala öfkeyle soluyordu aldığı nefesi. Onu bu derece öfkelendiren neydi?
Sus Ayperi, dedim kendime. Medeniyet içinde büyümüş herhangi bir insan senin ailen gibi mutfak köşesinde dövülen kadınları normal karışlayamayabiliyor.
"Soğuktan," diye mırıldandı. Cevap verirken ses tonu bir nebze olsun yumuşamıştı. Fakat daha fazla yanımda oturmadı. Kalktı. Uzun paltosu ve boynuna doladığı atkıya baktım.
"Ellerin," dedi yeniden bir şiir mırıldanır gibi. "Bir sonraki sefere iyileşmiş olsun Ayperi."
Ellerim. Ellerim seni karanlık bir kuyunun içine itiyor Devrim. Ellerim seni şimdi geri dönülemez bir yola sürüklüyor.
"Dileğin gerçek olur umarım," dedi Devrim elindeki keki bana uzatırken. Uzattığı keki aldım ve ortadan ikiye ayırarak bir parçasını ona uzattım. Gözlerini kısarak bana baktı. Dudaklarında belli belirsiz, tatlı bir tebessüm oluştu.
"Sen ye kuş kadarsın zaten," dedi uzattığım keki almak için yeltenmeyerek.
"Yok," dedim hemen. "Olmaz öyle. Göz hakkı var bir kere."
"Göz hakkı?" dedi sorgulayarak. "Limonlu pop kekte."
"Hm," diye mırıldandım kendi parçamın ufak bir kısmını ağzıma atarken. "Niye öyle küçümsedin ki dünya üzerindeki en güzel şey bence?"
"Limonlu pop kek?" dedi yeniden.
"Evet, hadi!"
Yol boyunca onunla paylaştığım anlar birer birer gözümün önünden geçti. Elim istemsiz göğsüme kaydı. Sanki kalbim göğüs kafesime sığmıyormuş da ben elimle onu orada tutabilirmişim gibi elimi göğsüme bastırdım.
"Sakin ol," dedi çatallı ve sert geldi. Ardından kendini düzeltti. "Sakin ol Ayperi. Hiçbir şey yapamaz. Sakin ol."
Ayağa kalktı. Koltuğa, yanıma oturdu. Elleri küçük bedenimi kavradı bir tutuşta kendini çevirdi. Islak saçlarım, tişörtümün önünü ıslatan yaşlı gözlerimle ona döndüm. Gözlerimi aralamak çok ağlamaktan olsa gerek acımasına sebep oldu.
"Bana bak," dedi çenemi eliyle tutarak. "Bakışlarını yere indirmen gereken hiçbir şey yapmadın. Bana bak." Gözlerimi yüzüne kaldırmamakta inat ettim. Utanıyordum. Bu cümleyi utanmayayım diye mi kuruyordu yoksa gerçekten böyle mi düşünüyordu bilmiyordum.
"Ayperi," dedi yeniden. "Sen kendini suçlarsan böyle bir şey için o piç kurusuna gün doğmaz mı? Kaldır o başını sana söz veriyorum bir çaresini bulacağım."
Bulmuştu. Her şeyin çaresini bulmuştu. Ve hatta doğrusunu söylemek gerekirse çare Devrim Kozan'dı. Kendini feda etmek uğruna bile olsa bana zarar gelmesine izin vermemişti. Ben de onu kurtaracağım. Kimsenin benim için kendi hayatından vazgeçmesine izin vermeyeceğim.
"Sezen," arabanın kapısının açılmasıyla bir rüyanın içinden uyanmış gibi hissettim. Gözlerim acıyordu. "İyi misin canımın içi?" şehre geldiğimiz ilk gün olduğu gibi Muhammet'in köftecisine gelmiştik fakat bu o gün gittiğimiz şube değildi.
"Hadi yemek yiyelim de seni götürelim," dedi Muhammet kardeşinden hemen sonra. Başımla onları onayladım. Muhammet'e sorular sormak istiyordum fakat buna bile cesaretim yoktu. Sanki vereceğin cevabın bana daha fazlasını hissettirmesinden korkuyordum.
"Gerçekten ağzıma tek lokma koyacak halim yok."
"Sezen," dedi Muhammet büyük bir ciddiyetle. "Bak Devrim oradan çıkamayacak bir adam değil. İsterse bir gün kalmaz içeride. Bir planı vardır kafasında. Senin üzülmen gereken bir durum değil yani."
"Benim yüzümden," sesim kısık çıkmıştı. Elif birkaç adım önden giderek bize rahat konuşmamız için alan tanıyordu.
"Değil," dedi içten bir şekilde. "Kimseye bir şey yapmadı. Bunu da unutma. İçini rahat tut, kendine iyi bak. Devrim'i senin huzursuz olmandan çok üzecek hiçbir şey yok."
Evliliğimizin gerçek olmadığını bilmediğindi bu cümleleri. Seni seviyor, dedi bir yanım. Devrim seni seviyor. Bu ilişki gerçek olsa ne olmasa ne.
Bunu kabullenmekte bu kadar zorlanmamın sebebi yok saymak işime geldiğinden miydi? Yoksa sevgisi bana geçmediğinden mi? Emin değildim. İyi bir adamdı. Ama sanki bu iyilik sevgisinden yahut aşkından değil içinde beslenen şefkatten besleniyordu. Yahut ben öyle hissediyordum.
Şefkat, aşk ya da sevgi. Fark etmezdi, benim için bu fedakarlığı yapmıştı.
"Yiyelim de gidelim," dedim alelacele. Hem ona da bir ekmek arası getirirdim. Bana verdiği binlerce liralık kremin yerini tutmazdı belki ama, seviyordu en azından.
Sessiz geçen yemeğin ardından paket yaptırdığım köfte ekmeğimle arabaya binip karakolun yolunu tuttuk. Elif ve Muhammet sürekli konuşmaya çalışsa da pek cevap verdiğim söylenemezdi. Tek düşündüğüm Devrim'in haksız yere kaldığı dört duvardı.
"Savcı geleceği için nezarete almışlar ama orada kalmıyor normalde."
"Nasıl yani?"
"Odada tutuyorlardı ya. Ondan bahsediyorum. Yalan söylemedi yani."
"Tamam," dedim yalnızca. Elimdeki poşeti hiç bırakmadan geçirdiğimiz yarım saatlik yolculuğun ardından karakolun önüne arabayı park ettiğinde kimseyi beklemeden alelacele indim.
"Yenge bi arabayı kilitleseydim," dedi Muhammet büyük adımlarla yanıma ulaşırken. Karakola girdiğimizde Muhammet'i tanıyan polis memurları bize yardımcı oldu.
"Kimliğinizi alabilir miyim?" dedi polis memuru. Çantamdan kimliğimi çıkartıp uzattım.
"Buyurun," kimliği işlemler için başka bir polise verdi ve bizi yönlendirdi. Koridorun ardından açtığı kapıdan girdiğimde elimdeki poşeti sıkı sıkıya tutuyordum. Sanki tutunduğum dal o poşetti.
Demir parmaklığın ardındaki tanıdık yüz gözlerini bana değdirdiğinde dayanamayarak yine yaşlarım ıslattı yanaklarımı. "Sezen," sesini duymak göz yaşlarımı hızlandırırken bir an bırakmadım elimdeki poşeti.
"Habu karun harbi aşuk sağa," dedi Muhammet karadeniz ağzıyla gülerek. "Parasını yiyelum dedum hic orali olmadi."
"Allah allah," Devrim parmaklığın önüne gelerek konuştu. "Öyle miymiş? Bize hiç göstermesin."
"Valla ben bilmem." Elif bizi arabada bekliyordu. İçeri üç kişi girmek daha fazla sorun yaratmasın diye zorlamamıştık.
"Ağlama," dedi bana yumuşak bir sesle. Sanki bu benim elimdeymiş gibi. "Kızım sen ağlayınca müebbet yedim gibi hissediyorum. Ağlamasana,"
"Aptal," ağzımdan dökülen ilk kelimeyle ellerini havaya kaldırdı.
"Ohoo şu hale bak. İnsan bir özledim der." Biliyordum ben rahatlayayım diye böyle davranıyordu. Tek derdi hüznümün geçmesi, kalbimin rahatlamasıydı ama o buradan çıkana kadar içimin rahatlamasının imkânı yoktu.
"Neden?" dedim devamını getiremeden. Başıyla Muhammet'e işaret yaptığında Muhammet bizi yalnız bırakarak çıktı. Bir adım ne ileri atabildim ne geri gidebildim. Ona baktım. Hayatına girdiğim, büyüleyici gözüken o adama.
Ellerini demir parmaklıklara yaslayacak kadar yakınlaştı bana. Ben hala elini tutabileceğim bir mesafede değildim. Kaşlarını çattı hüzünlü yüzüme, elimdeki poşete baktı. "Neden yaptın?"
"Bir şey yapmadım," sesi soğuk, mesafeliydi. O da en az benim kadar korkuyordu bazı şeylerden. Biliyordum. Belki tutuklanmaktan değildi ama onun da korkuları vardı.
"Biliyorum," kısık sesle devam ettim. "Neden benim için kendi hayatını feda ettin Devrim? Neden?"
Demir parmaklıkların ardındaki elini bana uzattı. Tutsam o eli iter miydim yeniden uçurumdan onu? Yoksa çekip alır mıydım kıyısından uçurumun? Bilemedim ama son bir güçle birkaç adım attım. Ve uzattığı o eli tuttum.
Parmakları elimin üzerine hizalandı. Kenetlemedi ellerimizi, yalnızca elim kocaman avucunun içinde öylece kayboldu. Birbirine yaslanmış iki ayrı beden gibi.
"Seni koruyamadım," derin bir nefes aldı. "ama izin vermeyeceğim. Yaklaşamaz sana."
"Bırak beni artık," gözümden bir damla süzüldü. "Bırak Devrim. Kimim ki ben? Neden herhangi bir kadın uğruna hayatının hiç olmasına izin veriyorsun? Neden yapıyorsun bunu kendine?"
"Bir şey olmayacak diyorum sana. Beni mi burada tutacaklar? Ya bu hukuk sistemi seni uçurumun kenarına götüren amcanı içeri atmaya yetmiyor beni mi tutacak bu parmaklığın ardında?"
"Ölmedim ben," dedim Timur'un kayıp olduğu gerçeğini yüzüne vurarak. "Sen o gün kanlı bir gömlekle," kısık sesle konuştum. Elimin üzerindeki elini çekmeden diğer elindeki işaret parmağıyla dudaklarımın üzerine dokundu. Sustum.
"Yaşayacağın çok şey var Sezen. Bunu kendine borçlusun. Geleceğim ben de. En fazla birkaç gün. Biliyorum, çok zor bensizlik..."
Yüzündeki buruk gülümsemeye baktım. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerimle hâlâ onu izliyordum.
"Sen özgür olmamak ne demek bilmiyorsun," dedim onu keserek. "Hiç bilmiyorsun ki. Bir odanın kapısının üzerine kilitlenmesi ne demek? İnsanın dört duvar arasında kendinden başka hiç kimsesi olmamak, yarına bir ışık görmemek ne demek? Bu ihtimali hiç taşımıyorsun üstünde? Şimdi böyle ezberden konuşmak kolay ama bak boyun eğen emniyet müdürü savcı ismi geçince seni buraya getirmiş. Yetmez öyle her şeye gücün."
"Sezen," ellerimi bıraktı. Merhem sürdüğü o elleri. Yüzümü iki eliyle avuçladı. "Senden gençliğini çalmışlar. Senden çocukluğunu, hayallerini çalmışlar. Bırak biri de bunun bedelini ödesin."
"Neden?" gözümden yaşlar süzüldü. "Neden sen ödüyorsun o bedeli Devrim?" yutkundum. Birkaç damla daha bir öncekini takip etti. Yüreğime giren sancı bütün bedenimi ele geçirmiş gibiydi.
"Sevdalıyım çünkü," dedi kısık gözlerle gözlerimin içine bakarak. "Kalbimde, aklımda yalnızca senin ismin var. Senin gözünden bir damla süzüldüğünde ben zaten tutsağım Sezen. Senin görmediğin bu. Mutlu olacaksın, yaşayacaksın bu hayatı. Bu, bu öyle bir sevda ki benim hiçbir değerim yok bu hikâyede. Bataklık Çiçeği'im." Alnını demirliklerin izin verdiği kadarıyla alnıma değdirdi. "Önemli olman senin yaşaman, kurtulman seni o bataklığa bağlayan her neyse ondan. Ve bana hiçbir şey olmayacak. Sen mutlu olduğun sürece ben dünyanın bir yerinde yalnızca senin mutluluğunla iyi hissedeceğim."
"Sahip olmak istemiyorsun," dedim anlamayarak. "Bir beklentin yok. Sadece seviyorsun, öyle uzaktan."
"Seviyorum," dedi iç çekerek. Burnuma yeniden kokusu doldu. Hayır bunun parfümle bir alakası yoktu. Onun kokusuydu en başından beri bağımlısı olduğum.
"Yapamıyorum," dedim gözüne bakmaya cesaret edemeden. "Yapamıyorum, güvenemiyorum, hissedemiyorum. Çünkü," sustum birkaç saniye kendime izin verdim. "Çünkü benim dünyamda erkekler kadınları yalnızca hevesle dalından kopardığı bir çiçek gibi sever Devrim. Çok ister, çok sever kokusunu. Ama yanında taşımak uğruna koparır dalından, solmasına aldırmadan. Yaşam veremez hiçbiri güzelliğini çalmadan."
"Biliyorum," dedi yalnızca. "Çok üzgünüm bunun için. Geçmişini değiştirmek için elimdeki her şeyi feda etmek istiyorum ama işe yaramıyor. Devrim Kozan olmak bile sana senden çalınanları geri vermeye yetmiyor."
Başımı kaldırdım bir cesaretle. "Boş ver," dedim. "Zaten yaşayamaz lotus bataklığı olmadan."
"Ne demek o?" korkuyla baktı gözlerime. Ne düşündü bilmem. Belki okulumdan vazgeçeceğimi, belki bu evlilikten vazgeçeceğimi.
Benim için bataklık saplı kalmak bir çamura artık birine karşı duyduğum sevgiden geçiyordu. Oysa o bunu hiç bilmiyordu.
"Seni buradan çıkarmak için gerekirse kendi özgürlüğümü feda edeceğim," dedim hiç korkmadan. "Gerekirse ben üstleneceğim her şeyi." Hak etmiyordu burada olmayı. "Başına bütün bunlar benim yüzümden geldi."
Geri çekilmeye çalıştığımda çenemdeki ellerini çekerek ani bir refleksle belimi tuttu. İnce bedenimi önündeki demir parmaklığa rağmen kavramıştı. Parmaklıkların arasından burnu yanağıma değiyordu.
"Benim başıma gelen tek güzel şey seni bulmaktı Sezen. O parka oturmaktı, o eve o gece misafir olmaktı. Senin hiç bilmediğin anlarda seni izliyor olmaktı. Hiçbir şeyden vazgeçmeyeceksin. Ben de geleceğim."
"O gece," sesim fısıltı gibi çıkmıştı. "Düğün akşamı. Çok üzerine geldim. Ben sandım ki."
"Haklıydın," dedi sözümü keserek. "Ben de tanımadığım biriyle evlenirken bunları yaşasam daha büyük tepki verirdim. Haklıydın kabalaşan bendim." Burnunu yanağıma sürtmeye devam etti. Bir yandan hareketlerimi kontrol ediyor, rahatsız olup olmadığımı ölçmeye çalışıyordu.
Rahatsız mıydım onunla bu yakınlıkta olduğum için.
"Karadeniz Hovardası," dedim yutkunarak.
"Bataklık Çiçeği," dedi gülümseyerek. "Bataklık Çiçeği'm." Kokumu içine çekti. Karnımdaki gıdıklanma büyüdü. Ne hissediyordum.
"Köfte," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Köfte ekmek getirdim sana. Ödeşelim diye, kremini vermiştin ya." Bir cevap vermedi. Fakat beni de bırakmadı. Bir santim uzaklaşmadı durduğu yerden. "Tabii aynı etmez ama," diye ekledim kremin fiyatını hatırlayarak.
Saçmalamalarıma aldırmadan bakışlarını yüzüme kaldırdı. Elimde bir küçük beyaz poşet, gözlerine, yüzüne, dudaklarına bakmaya devam ettim.
Korkuyor muydum ona karşı bir şey hissetmekten? Bataklık ne demekti benim için? Nefes aldığım o yer ve aynı zamanda saplandığım. Aile demekti. Kopamadığım, vazgeçemediğim ve bir yandan tüketen beni.
Belimi tutan bu adam. Devrim Kozan. Kocam. Ailem.
Bana bir aileye sahip olmak hep biraz eksik hissettirdi. Kökümü sapladığım o bataklık gibi. Şimdi yeni bir şans doğuyorken hayatıma. Işık yakabilmişken bu adam karanlığıma. Gömülmeden aydınlanır mı yarınlarım toprağa?
Bataklık, artık annem değildi. Amcam değildi. Şefkatini aradığım babam değildi. Tam şu saniye, dudaklarına dudaklarımı değdirdiğim andan itibaren Devrim Kozan'dı.
Dudağını dudaklarımın arasına aldım. Sanki ona sahip olmak özgürleşmek gibi. Sanki bu kapının ardında, bir göz odada. Birimiz demir parmakların ardındayken ben ilk kez bataklığımda çiçek açmışım gibi.
Onu öptüm.
🤍
Ayperi'nin bütün korkusu evlendiği ve bir hayat kurduğu, içten içe çok etkilendiği o adamın bir başkasına dönüşüyor olmasıydı.
Şimdi o adamın öfkesinin de kendisi için yapılan fekarlıktan ötürü olduğunu gördü ve bir yerde hislerini kabullendi.
Demişti ya hani, bazı kadınlar gerekirse kendi parçalarını feda eder "o yolu yakarlar" bahsettiği yol sevgiden, aşktan geçiyordu. Ama o kadar korkuyor ki bir erkek yüzünden yeniden hapsolmaktan hep yanında yolunu ateşe verecek çakmağı saklıyor.
Bataklık Çiçeği bu bölüm itibariyle gerçekten başladı efenim.
Hepinizi öpüyorum Pazar günü buluşalım!
Tüm Yorumlar (8)
Ya bizim çocukları mı değiştirdiler
Paragraf 169Bir adet Devrim Kozan alabilir miyim 🫠🥹
Paragraf 266Biz bu adama eriyip biteceğiz bir süre daha galiba 🫠💖
Paragraf 281Yüzümdeki şok ifadesini, sırıtışı keşke görebilsen 🤭🫠🥹 Sezeeeennnn 🥹
Paragraf 287Harika bir bölümdü. Bizde seni öpüyoruz 🥹🫠🥰
Paragraf 294Dershane bu kadar ucuz muydu lan
Paragraf 25Bu serrada bi boklar var ama hadi hayirlisi
Paragraf 129Bundaki bu karim sevdasi benj bitiriyo ahdkwlsnwkdos
Paragraf 39