0 %

yeni bir sayfa

Yazı Boyutu
100%

 



Çoook şirin, tatlı bir bölümle geldim size! Şimdiden keyifli okumalar.

OY VERMEYİ VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYINNNNNN

Instagram: bataklikcicegikitap / ibusra.nur

BÖLÜM: 13

“yeni bir sayfa.” 

Yeni bir sayfa açmak yalnızca hayatında bir şeylerin değişmesiyle mi ilgili yoksa insan kendi içini değiştirerek yeniden başlayabilir mi hayata? Dudaklarını öptüğüm bu adama kendimi yaslarken sanki başka bir hayata uyanıyormuş gibi hissediyorum.

Bunun bir öncekinden daha güzel hissettirmesini sağlamaksa ilk defa gerçekten benim elimdeydi. 

Yanlış yapmayacaktım. Onu sevmek kendimi geri plana atmama sebep olmayacaktı. Hala gerçek bir evliliğe ait değildik. Yalnızca kalbimin çırpınışına bir son vermiş onunla denemek istemiştim. 

Denemek. Bu kelime sanırım biraz garip hissettirmişti. Nasıl garip? Dedim kendime. Ucuz mu? Hayır, kimseden hoşlandığım için kötü hissetmeyecektim. Belki de Devrim’in gerçekten bütünüyle haklı olduğu tek şey buydu. Bana kötü hissettirmelerine, eksik hissettirmelerine herkesten önce ben izin veriyordum.

Çünkü acı bir itiraftı ama bu öğretilmiş yalnızlık gibi, onlardan öğrendiğim ve fark etmeden zihnime işlediğim düşüncelerden yalnızca birisiydi. 

Hayatım değişiyordu. Güneş alıyordu toprağım, filizleniyordu çiçeklerim. Şimdi yeniden aynı bataklığın beni çekmesine izin vermek yoktu. Eğer korkularım gerçekse eğer Devrim sandığım o adam değilse anlaşmanın gereğince arkama bile bakmadan çeker giderdim.

Yapabilir miydim bunu? Yapardım. Yapabilmeliydim. 

“Bu,” dedi Devrim şaşkınlıkla kendini biraz geri çekerek. “Bu çok ani bir karar. Yapmak zorunda değilsin.”

“Biliyorum,” gözlerinin içine baktım. “Kötü hissettiğimde gidebileceğimi de. Sadece…”

“Ne sadece?” dudaklarımı, yüzümü takip etti gözleri. Yüzünde biraz heyecan biraz korku gördüm. 

“Bu özgürlüğü bana tanıyan adamla bir şey denemek istiyorum.” Kaşlarını kaldırdı. 

“Denemek?”

“Denemek,” dedim yutkunarak. Kaba mıydım? Nasıl oluyordu bu işler bilmiyordum. Belki de yalnızca duygu yoğunluğum, uykusuzluğumla birlikte daha sonrasında pişman olacağıma emin olduğum şeyler yapıyordum. 

Ne fark eder ki, dedi Sezen Ayperi’ye. Ondan vazgeçebildiğin sürece tutsak değilsin hiçbir yere. O öyle bir adam değil. 

“Hayır,” dedi Devrim sandığımın aksine. Yüzüm bir an düştü. Parmaklarım terledi, gerildim. 

“Yani sen, sev…”

“Böyle bir anda mahcubiyetten böyle bir şey yapmanı kabul etmiyorum,” dedi aynı sert tavırla. “Akışına bırak Sezen. Ben buradan bir çıkayım.”

“Ama sen?” parmaklarımla avuç içimi sıkıştırdım. Bir elimle saçımı geri atarak birkaç adım geri gittim. Önündeki demir parmaklıktan ötürü zaten o bana yaklaşamıyordu. 

“Ben senden herhangi bir şey beklemedim,” dedi ve ekledi. “Bu teklifi yaparken böyle bir beklentim yoktu.”

Herkes sevdiği kişinin onunla birlikte olmasını dilemez miydi? Bu nasıl bir istekti böyle. Ardından bulunduğu konuma rağmen oldukça rahat bir şekilde kaşlarını kaldırarak konuştu. 

“Ha isteseydim zaten çoktan benimdin.”

“Ne?” kendinden eminliğine karşılık şaşkınlıkla baka kaldım. Kızarmış gözlerime, akıttığım yaşlara rağmen karşımda öyle eğleniyordu ki. 

“Yalansa söyle, beklemediğim haliyle bu haldeysek,” Yüzünü yalancı bir şekilde ekşitti. 

“Dalga geçiyorsun benimle,” dedim ne yaptığını anlayarak. Ben içimde bir savaş verip onu kazandığımı hissederken o benimle alay ediyordu. 

“Ne münasebet.” 

“Sen bir eve dön de,” dedim ciddileşerek. 

“Ha bir de tehdit,”

“Hem de en fenasından.” İkimiz aynı anda gülümsediğimizde içim ferahladı. Üzerimden bir yükü atmış gibi hissediyordum. Sanki ruhumun bir köşesinde gömülmeyi bekleyen Ayperi bir anlık cesaretimle toprağın altında kalmıştı. Ve ben artık Sezen olarak yoluma devam edebilecektim. Bunun gerçeği yansıtmadığını tamamen hislerimle hareket ettiğimi biliyordum fakat bir kere de rüzgârın götürdüğü yere kendi seçimleriyle savrulan o kadın olmayı istedim. 

En azından buna hakkım olmalıydı.

“Eve geç,” dedi gözlerime bakarak. “Geleceğim, geldiğimde gözlerin hala bu kadar kızarık olursa fena bozuşacağız.”

“Ağlamayacağım,” dedim kendimi buna ikna etmeye çalışarak. “Ama konuşacağız. Her şeyi ve sen geleceksin.” 

“Bugün derslerin başlamıyor mu senin?” dedi söylediklerime bir cevap vermeden. “Hadi geç kalma. Akşama not kontrollerin bende.”

“Sen bu haldeyken o dershaneye gitmeyeceğim,” dedim inatlaşarak. 

“Sen durum ne olursa olsun artık eğitimini feda etmeyeceksin.” Ciddileşti. “Her şeyi düzeltebilirsin Sezen. Cebinde biraz paran olduğu sürece şu hayatta çözemeyeceğin bir sorun bilmiyorum ve sen artık kendi hayatını kuruyorsun. Ayrıca boşa para ödemeyi sevmem. Her kuruşunun hakkını ödeyeceğine eminim.”

“Ya o dershane ücreti sana sokaktan sakız almak gibi hala boşa para diyorsun. Neredeyiz farkında mısın?”

“Halbuki çok iyi gidiyorduk.”

“Ne?”

“Tartışmadan güzel vakit geçirmiştik, beş dakikayı geçmişti bile.”

“Allah’ım sabır ver,” dedim onun gibi davranarak. “Hala dalga geçiyorsun.”

“Ne münasebet?”

“Gidiyorum ben,” dedim sinirlenerek. Arkamı dönecektim ki elimde kalan poşeti hatırlayarak ona uzattım. 

“Köfte ekmek getirdim sana,” dedim yeniden. 

“Bu keyifle fena gideceğine karar verdim,” elimdeki poşete parmaklığın arasından uzanarak aldı. “Sağ olasın karıcığım,” kaşlarını kaldırdı. 

“Cıvık,” dedim gözlerimi devirerek. 

“Oho,” poşeti oturduğu yere koyarak ellerini kaldırdı. “Bunu hakaretten sayarım. Ula Trabzonlu adama cıvık denir mi?”

“Yok Trabzon’da değilsin zaten,” aynı huysuzlukla devam ettim. “Dağ gibi adamsın maşallah. Baş başa kalınca şaka makinasına dönüyorsun.”

“Ha öyle söyleyebilirsin tabii,” poşete uzanıp poşeti açtı. Köfte kokusu küçük odaya yayılırken devam etti. “Hanımcılık vardır, doğrudur.”

İstemsiz sesli güldüm. Çocukken aşık olduğum büyük abilerden birisi kesinlikle o olmalıydı. Köfte ekmeğinden büyük bir ısırık aldı. 

“Geç kalmam merak etme.” Ona güvenmek istedim. Kendinden eminliğine güvenmek istedim. Yapmam sanıyordu ama benim için özgürlüğünü feda etmesine gerçekten de izin vermezdim. 

Gitmeden önce yanına yeniden yaklaşarak ona son kez baktım. “Geç kalma,” dedim içten bir şekilde. Demir parmaklarının üzerindeki ellerine baktım. Tanıştığımız ilk gün bahsettiği egzaması parmaklarının üzerinde kendini belli etmeye başlamıştı. Bana karşı rahat gözükmek için çok çaba sarf ediyordu fakat içten içe stresli olduğunu zaten biliyordum. Ellerindeki yaralar yalnızca bunun somut bir kanıtıydı. 

“Ellerindeki yaraları hiç hak etmedin,” dedim onun da bana söylediği gibi. 

“Eve dönünce geçer,” göz ucuyla parmaklarına baktı. Bir şey daha söylemedim çünkü konuşursam yeniden ağlamaktan korktum. İçimdeki buruk heyecan ve ona karşı duyduğum güven içeriden çıkacağına inanmamı sağlıyordu.

Güvenimi boşa çıkarmazdı. Devrim verdiği sözü tutardı. Hep tutmuştu. Gelecekti bunu biliyordum. 

“Yengem yüzünde güller açmış,” kapıdan çıktığımda kapının önünde polis memuruyla bekleyen Muhammet’e tebessüm ettim. 

“İyi geldi görmek,” dedim üstün körü. 

“Sen arabaya geç, Elif arabada zaten. Ben beş dakikaya geleceğim.” 

“Olur,” hızlı adımlarla karakoldan çıktım. Yüzüme vuran soğuk havayla yaşanılanlarla yüzleşirken sağ elim dudağımın üzerine kalktı istemsizce. Onu öpmüştüm. Onu öpmüştüm.

Ben bir anlaşma uğruna evlendiğim adamı yalnızca bunu yapmak istediğim için öpmüştüm ve suçlu hissetmiyordum.

Pembe balona ve kırmızı uçurtmaya daha yakındım artık hissediyordum. 

Kendime gelerek arabaya ilerledim fakat yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum. Arabaya bindiğimde Elif arkaya dönerek konuştu. 

“Ula gittiğinde salya sümüktün? Ne oldi sağa boyle?”

“Sizin arada gelen Tarbzon ağzına bayılıyorum,” sorduğu soruyu es geçip ona takıldım. 

“Soruma cevap ver kız,” dedi toparlanarak. 

“Çıkıyor mu? Ne bu mutluluk.”

“Çıkacak,” dedim kendimden emin bir sesle. Çıkacak. İnanıyorum, inanmak istiyorum. 

“Bir haller var ama,” dedi Elif fakat onun da yüzünde tebessüm vardı. İçimde oluşan ferahlığa tutunarak Muhammet’i beklemeye çalıştım. Sahi kendisi demir parmaklık ardındayken bile beni o dershaneye gönderecek bir adam mıydı Devrim?

Sanırım ilk kez gerçekten doğru bir seçimdi. Doğrusu seçim denir miydi emin değildim. Çünkü beni bulan oydu. Her şeyiyle hayatıma girip bir ışık yakmak için çabalayan oydu. Muhammet arabaya bindiğinde onun da yüzünde aynı rahatlık vardı. 

“Çıkacak yakında,” dedi içten bir sesle. 

“Bulundu mu?”

“Yok ama şartlı tahliye verecekler. Bulanana kadar yurt dışına çıkmaması şartıyla salınacak yani.”

“Kesin mi?” dedim bir umut.

“Kesin,” dedi Muhammet ve arabayı çalıştırarak ekledi. “Şimdi seni dershanene yetiştirelim. Bu arada Devrim kitap defter alışverişini birlikte yaparız dedi. Ondan bugün derse falan girersin.” Elif arkaya döndü ve koltuğun arasından başını uzattı. 

“Dershane ne iş?”

“Sınava hazırlanıyorum da,” dedim başımı ona çevirerek. Çok detaya girmek istememiştim. Buradaki hiç kimseye hayatımı tam anlamıyla anlatabilir gibi hissetmiyordum. Devrim’in karısı olarak bilinmek, belli bir sınır çerçevesinde ilerletmek arkadaşlığımızı benim için en kolayı olacak gibiydi.

“Aaa kolay gelsin. Güzel geçer umarım.”

“Umarım,” içimde garip bir heyecan oluştu. Yeni yeni kavrıyordum belki de yaşadıklarımı. Her şey o kadar ani gelişiyordu ve üst üste geliyordu ki, ne hissedeceğimi anlamak benim için de zordu. Üst üste geçirdiğim duygu değişimleri beni de sersemletiyordu. 

Birkaç dakika önce bir adamı öpmüştüm, onun biraz daha gerisine gittiğimde o adamı kaybetme korkusuyla sinir krizi geçirmiştim. Şimdi ise yıllardır hayalini kurduğum ve hiçbir zaman sahip olamayacağıma neredeyse emin olduğum bir yere dershaneye gidiyordum.

Okul bile değil, dershane. 

Bunun bazı kızlar için hatta bazı çocuklar için nasıl bir lüks olduğunu kapısından geçmeye bile cesareti olmayan bir çocuk olmadan anlayamazdınız. Benim ailem okumamı çok destekleyen bir aile olsaydı dahi beni bir dershaneye gönderemezdi mesela, bilirdim. Belki bu yüzden bir başkasının kendisine bir araba yahut ev alındığında vereceği tepkiyi ben bazı çocukların yüz çevirdiği, gitmemek için ağladığı bir yer için veriyordum.

Olsun, dedim kendime. Artık sahibim. En azından bir ucunu tutabiliyorum o uçurtmanın. Hala tam olarak bana ait değil ama olsun. Belki bir gün benim de olur. Belki Devrim onu da bana ait kılmanın bir yolunu bulur. Her şeyin yolunu bulduğu gibi. 

“Az kaldı,” dedi Muhammet yola bakarak. “Şu sokakta indireceğim hemen. Çıkış saatinde de geleceğim. Muhammet Express hizmetinizde.”

“Teşekkür ederim,” dedim içten bir tebessümle. Bir yanım heyecan doluydu diğer yanım buruk. Araba Devrim’le geldiğimiz ve ona karşı hislerimi bütünüyle alt üst eden o kapının önünde durduğunda yolun kapanmaması için hızla indim. Açık olan camından bana doğru bağırdı Muhammet. 

“İyi şanslar.” Gülümsedim ve el salladım. 

Kapısında durduğum kuruma başımı kaldırarak baktım. Ardından gök yüzüne. Orada bir yerde hep hayalini kurduğum an vardı ve ben buradaydım. Hayatımı değiştirecek o kapının önünde. Ellerimin titremesine, avuç içimin terlemesine rağmen aldığım derin nefeslerle kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. 

Bana tanınan bu şansı kaçırmayacaktım. Her şeyimi bu sınava adayacaktım ve her ne olursa olsun o sınavı kazanacaktım. En çok da okutulmayan tüm kız çocukları için. Bu hakkı elinden alınan tüm kızlarım için.

Yanımdan geçip yukarıya çıkan öğrencilerin ardından ben de binaya girdim ve hızlı adımlarla merdivenleri çıktım. Resepsiyonun önüne geldiğimde koltukta oturan genç hanımefendiye gülümseyerek konuştum. 

“İlk günüm mezun sınıfındaydım.”

“Yardımcı olayım tabii, isminiz neydi?”

“Ayperi Sezen Kozan,” dedim. Fakat bu sefer Ayperi demek bende hep beklediğim o eksikliği yaşatmadı. Kesmiştim onunla tüm bağımı. Artık tek isteğim Sezen’i aynı kadere mahkûm etmemekti.

“Üçüncü katta sınıfın, B-24 canım. Kitaplarını çıkmadan önce benden gelip alabilirsin.”

“Teşekkür ederim,” derin bir nefes aldım ve koridordaki asansöre ilerleyerek gelmesini bekledim. Gergin bir şekilde etrafıma bakıp duruyordum. Telefonumu cebimden çıkardım. Devrim’in beni arayabilirsin dediği numaraya girerek mesaj yazdım.

Fotoğrafımı çekip ekledim ve altına not düştüm.

Sezen: Dershanedeyim. 

Önder tuşuna basacaktım ki o karakoldayken bunun çok yersiz olacağını düşünerek mesajı sildim. Bunun yerine ‘derse giriyorum,’ yazdım fakat onu da göndermeden geri sildim. Şu an için hiçbir şey yazmamak en iyi seçenek gibi duruyordu.

Devrim: Neyi yazıp yazıp siliyorsun?

Karakolda elinde telefonla mı bekliyordu? Gelen asansöre binerek üçüncü kata tıkladım. Asansör kapıları kapanırken ona cevap yazdım. 

Sezen: Hiç, nasılsın diye merak etmiştim. 

Devrim: Yemedim. 

Sezen: Derse giriyorum, paranı boşa harcamayı sevmezsin sen. Teneffüste konuşalım 

Devrim: Bak bak bak. 

Devrim: Laf da itelermiş.

Devrim: Akşam evde olacağım merak etme, kalmasın aklın.

Devrim: İyi şanslar, dersini iyi dinle akşam sözlü yapacağım.

Üst üste attığı mesajlara görüldü olmasını umursamadan ekranı kapattım ve sınıfımı aramaya başladım. Koridordan sola döndüğümde üçüncü sınıfın üzerindeki tabelaya bakarak içeri girdiğimde neredeyse sınıfın yarısının çoktan geldiğini gördüm. Zaten çok az öğrenci kapasitesine sahipti sınıflar. En önde üç öğrenci muhabbet ediyordu. Sağ sırada ise ikinci sıra boştu fakat ilk sırada kimse oturmuyordu. 

Daha fazla ayakta kalmayarak ilk sıraya geçtim ve sessizce yerleştim. Ne not defterim vardı ne de kalemim. İlk gün olduğundan aşırı bir konu işleneceğini düşünmüyordum. Sıraya oturmak bile kalbimin atışını değiştirmişti. Kaç yıl olmuştu öğrenci olmayalı? Açık öğretimden zar zor bitirdiğim lisey

i saymazsak okul sırası görmeyeli epey zaman geçmiş olmalıydı.

Sınıftakiler birbiriyle tanışırken sessizce bekledim. Yirmili yaşlarımda burada oturuyor olmak bir yandan düşüncelere boğulmama sebep oluyordu. Sanki sınıftaki herkes yaşadığım her şeyi biliyordu. İnsanların yüzüne bakmaktan çekinir halde hissediyordum. Tanışırsam, göz göze gelirsem sınıftakilerden çok daha başka olduğum hissedilecekmiş gibi. 

“Oturabilir miyim?” başımı kaldırdığımda bana bakan uzun boylu oğlanla göz göze geldim. İlk yakalanışım sanırım bu andı. Sınıftakilere göre büyük gözüküyordu fakat bu genetiğinden miydi yoksa gerçekten de büyük müydü bilmiyordum. 

“Tabii,” dedim gözümü kaçırarak. 

“İyi misin?” tek koluna astığı çantayı sıranın yandaki küçük askıya astı. 

“Evet,” tebessüm etmeye çalıştım. Bir yandan istemsiz parmağımdaki yüzükle oynuyordum. 

“Ömer ben,” dedi elini uzatarak. 

“Sezen,” uzattığı eli tuttum. 

“Sınav stresi sanırım?” halime bakarak mırıldandığında gülümsedim. 

“Uzun zaman oldu okula gelmeyeli sadece.”

“Neden? Bir problem mi vardı? Özel değilse tabii,”

“Yok, ikinci üniversite,” dedim aklıma gelen ilk yalanı söyleyerek. Yanımın ardından pişman olarak toparlamaya çalıştım. “Yarım bıraktım yani. Saçma sapan iki yıllık bir bölümdü.”

“Vay,” dedi Ömer kaşlarını kaldırarak. “En azından yeniden hazırlanmaya cesaret etmişsin.” Ardından gözleri oynadığım yüzüğüme kaydı. “Evlisin sanırım.”

“Evet,” tebessüm etmeye çalıştım zar zor. 

“Nereden geliyorsun? Pek Trabzon’lu değil gibisin.”

“Trabzonlu’yum da burada yaşamadım. Hoşarlı’danım.” Devrim’in köyünden bahsettim. “Eşim oralı yani. Yeni taşındık.”

“Of fena kötü karar Trabzon’a taşınmak,” dedi gözlerini devirerek.

“Sende de şive yok,”

“Burada büyümedim çünkü.” Güldü. Yakışıklı bir çocuktu. Büyük gözükmesine rağmen muhtemelen kardeşim yaşındaydı. Beyefendi ve serseriydi. İkisinin nasıl aynı anda olduğunu anlatamazdım. Bunu yalnızca onunla tanışarak anlayabilirdiniz. Beni biraz olsun rahatlattığı için ona içten bir minnet besledim. 

“Nere kaldu habu hoca ya_?” arka sıradan bir erkek söylendiğinde istemsiz güldüm. 

“Şimdi daha çok Trabzon’da hissediyorum,” dedim fısıldayarak. 

“Sen asıl matematikçinin şiveyle ders anlatışını dinle bi. Anlayabilene aşk olsun.” Yeniden güldüm. 

Çantasını açarak içinden defter ve kalemlik çıkardı. Çıkarttığı defterden bir dal kopararak bana uzattığında “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Sanırım sandığım kadar kötü gitmiyordu. Yahut lisesiler eskisi kadar zorba değildi. 

“Rehberlik gelir zaten şimdi. Mentorluk, ders programı, uygulama falan paylaşır.”

“Çok teşekkür ederim yardımın için.”

“Ne demek Sezen abla,” göz kırptı bana. 

“Abla deme,” dedim kısık sesle. “Yaşlı olduğumu anlayacaklar.”

“Tamam, tamam.”

“Sen nereden geliyordun?”

“Merkezdeyim ben. Abim buraya atandı, onunla birlikte geldim.”

“Ha Trabzon’lu değilsin.” Başını olumsuz anlamda salladı.

“Ne zamandır buradasınız?”

“İki yıl oldu ama alışamadım sanırım çok fazla.”

Nedenini soracaktım ki sınıfa giren kahve uzun saçlı, beyaz önlüklü genç kadının ardından tüm sınıf sessizleşti ve sorum ağzımın içinde yuvarlandı.

“Yeni döneme baya heyecanlıyız bakıyorum,” masasına elindeki dosyaları bıraktı. Ve dönem hakkında bize bilgiler verirken bir yandan sınıf grubuna güncel ders programımızı iletti.

“Bir probleminiz olursa, dersi anlayamadığınız, eksik kaldığınızı hissettiğiniz bir yer. Muhakkak yanıma uğrayın tamam mı?”

“Anladuk,” dedi ön sıradaki kız. Yine gülümsedim istemsiz. Ağız alışkın olmadığım bir şey değildi. Ve hatta sinirlendiğimde ben de fark etmeden Trbazon ağzıyla konuşurdum. Fakat günlük yaşamla bu kadar iç içe olması istemsiz gülmeme sebep oluyordu. 

“Sen her şiveli adama gülersen yanduk,” dedi yapmacık bir şiveyle Ömer bana.

“Alışırım herhalde. “

“Alışmazsan bunlar her an çıkışta seni köşeye sıkıştırabilir.” Etrafıma baktım. Kimse durumun farkında değildi.

“Bugünlük bir deneme sınavı dağıtacağım seviyenizin daha iyi belirlenebilmesi için. Ardından serbestsiniz.”

“Ne?” sesimi yalnızca Ömer duymuştu. 

“Sıkıntı etme basit yapıyorlar ilk sınavı.” 

“Yıllardır dersleri görmedim desem,” aynı kısık sesle konuştum. 

“Çözeriz. Alırım ben seni kendi sınıfıma.”

“Ha bir de kopya mı çekeceğim?” omuz silkti. Benden o gençlik heyecanı ve zıpırlığı gitmişti bile. Rehberlikçi önümüze birkaç sayfadan oluşan kitapçıkları yerleştirirken üzerindeki A ve B yazıları kopya da çekemeyeceğimin bir kanıtıydı. 

“Stres yapmayın. Bu yalnızca seviyenize göre eğitim almanız için bir tespit belirleme. Sınavda gibi hissetmenize gerek yok.”

“Kopya çekebiliyruk o zaman,” dedi sarı saçlı bir oğlan. Sınıfın geri kalanı kıkırdadığında kendimi yabancı hissettim. Komik gelmemişti. Sanırım gerçekten yaşlanmıştım. 

Pes etmek yok, dedim kendime avuç içlerim terlerken. Pes etmek yok Sezen. 

Derin bir nefes aldım. Bu savaşımın başladığı ilk an sayılırdı. Elime aldığım kalem yeni hayatım için son şansımdı. 

***

Elim telefonuma uzandı. Muhammet’e yeniden mesaj atarak onu beklemeye devam ettim. Sınav kağıdını herkesten önce verip çıkmıştım. Birkaç paragraf ve coğrafya sorusu dışında emin olduğum hiçbir şey yoktu. Kelimenin tam anlamıyla batırmıştım. 

Muhammet gelişinin yarım saati bulacağını anlatan bir mesaj attığında o gelene kadar bir kafeye geçeceğimi söyleyerek Ezel’i aradım. 

“Kız nerelerdesin sen?” sesini duymak içimi rahatlattı.

“Sınavdan çıktım.”

“Ne sınavı?” sola dönerek gördüğüm ilk kafeye oturdum ve bir kahve sipariş ettim. 

“Dershane,”

“Ne dershanesi kızım? İki günde neler oldu yine?”

“O kadar uzun ki Ezel, temel sorunumuz bu değil şu an.” Ona Devrim’in mevzusundan da bahsetmemiştim ama sanırım bahsetmeyi de istemiyordum. Sanki bu ben ve Devrim arasında kalması gereken ilişki özelinde bir olaymış gibi hissettirmişti.

İlişki özelinde, dedim kendime? Bir ilişkimiz mi vardı? Adamı öptün, dedim sonra yeniden. Ve o da sana istemiyorum dedi.

“Sorunumuz ne?”

“Seviye tespit sınavına girmiş olmam ve tahminen yüz yirmi sorudan otuzunu bile doğru cevaplayamamış olmam. Yılın geri zekalı ödülünü verecekler bana.”

“Kızım sen en son matematiği ortaokulda falan gördün. Salak mısın? Otuz soru yaptıysan alimsin demektir.”

“İyi de bunu kimse bilmiyor.”

“Dershane diyorsun Sezen. Beni delirtme. Adamın işi sana zaten bilmediğini öğretmek.”

“İyi de çok gerideyim.”

“Başladın ama,” onunla konuşurken ona yaptığım haksızlığı fark ettim. Buruk bir cümleydi bu. Başladın ama. Evet ayağıma böyle bir şans geldi ve ben bu şansa sahip olmayan birine bunun hakkında söyleniyordum. 

“Haklısın, nankörlük ediyorum.”

“Hayır,” dedi Ezel. “Nankörlük değil. Kendine haksızlık ediyorsun. Şu an yapman gereken tek şey o sınava girebilmiş olmaya sevinmek Peri’m. Oradasın, bir şansın var hayatın için. Bu şansı sonuna kadar kullanacaksın. Bak Devrim sana çok güzel davranıyor. Hiçbir şey korktuğumuz gibi değil. Daha okul kazanacaksın, öğrenci evine geleceğim. Gerçi onca milyonla alınan ev de ne öğrenci evi olur ama!” Devrim’le anlaşmamızın bitmesinden bahsettiğini anladığımda yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. 

Sahi nasıl olacaktı sonu? Korktuğum gibi olur muydu?

“Olmayacak,” dedim onun inancına sığınmaya çalışırken. Kahvemden birkaç yudum aldım. “Sen ne yapıyorsun?” O olmasaydı hayatım çok daha zor olurdu. Bunu onunla her konuştuğumda bir kere daha anlıyordum. 

“Çalışmaca. Devrim sağ olsun şirketteyim. Hafta sonları tatil ve özel sağlık sigortası var,” dedi bir cennetten bahseder gibi. 

“Daha iyi misiniz?” ailesinden bahsettiğimde sesindeki neşe devam etti.

“Çok. Devrim hastane işlerimize de yardım ediyor. Mert de sık sık soruyor.”

“Mert?” kaşlarım çatıldı. 

“Evet, Devrim söylemiş galiba.”

Devrim’in Mert’i kovacağını düşünüyordum. Ondan böyle bir beklentim yoktu yani böyle bir şey talep etmezdim fakat şunca zamanda tanıdığım Devrim yaşanan onca şeyden sonra Mert’le yollarını ayırırdı. Amcama bir lokma fazladan gitmesin diye elinden geleni ardına koymazdı. Timur’un bile iş bulmasına engel olan bir adamdan bahsediyorduk. 

“Sevindim,” dedim yalnızca Ezel’i bu konularla suçlu hissettirmek ya da üzmek istemeyerek. “Geldi Muhammet ben seni sonra arayayım mı?” sokağın başında gördüğüm arabaya el sallayarak konuştuğumda Ezel “Görüşürüz,” diyerek telefonu alelacele kapatmıştı.

Tanıdık araba kafenin önünde durdu. Hızlı bir şekilde hesabı ödeyip öne geçtim. Eve gidince birikmiş parama bir bakmalı ve ders kitapları ve video paketleri almalıydım. Ezel haklıydı. Bu şans elime geçmişti ve sonuna kadar kullanacaktım. 

“Nasıldı?” Muhammet ben kemerimi bağlarken arabayı ilerletmeye başlamıştı bile. 

“İyiydi,” dedim detay vermeyerek. “İlk gün zaten. Zamanla oturur.”

“Bi sıkıntı olursa haber et Yenge. Devrim’e söylemeye çekinirsen yani.”

“Ha sana söyleyeceğim,” dedim kaşlarımı kaldırarak. 

“He.”

“Sen de Devrim’e söylemeyeceksin?”

“Söyleyeceğum,” direksiyonu bu an bırakarak ellerini kaldırdı. 

“O zaman neden Devrim’e söyleyemediğim şeyi sana söylüyorum?”

“Başkasına söylersen Devrim’in kulağına gitmez. En azından haberi olsun diye.” Gözlerimi devirdim. 

“Bu da ayrı bir cins,” dedim dalga geçerek. 

“Herkes için faydalı olduğunu umduğum bir çözümdü ama tabii sen bilirsin.”

“Sabır,” dedim gülerek. 

“Sohbetine de doyum olmuyor yenge.”

“Konu aç konuşalım,” dedim yola bakarak. Ne konuşacağım seninle Muhammet?

“Devrim bir şey yapmadı,” dedi ciddileşerek. 

“Nasıl yani?”

“Öldürülen kimse yok. Adam yaşıyor. Sadece bunu söyleyeyim. Kalanını konuşursunuz siz zaten.”

“Yapacak birisi değil zaten normalde,” dedim kabullenerek. “Benim yüzümden.” Biliyordu değil mi o da? Devrim Timur’u dövmeye Muhammet’le gitmişse muhakkak anlatmış olmalıydı.

“Sen ne alaka yenge?”

“Yani,”

“Devrim asabidir,” dedi Muhammet. “Bakma onun şehirdeki kibar adam hallerine. En ufak ters bir şey görsün gözü seğirir, adamı vurdu mu yere indirir. Öfkesi merhametinden fenadır yani.” Fark etmiştim. Sinirlendiğinde gözü hiç kimseyi görmüyordu.

“Farkındayım,” hava git gide kararıyordu. Göğsümde yine aynı korku oluştu. Bir gün o öfke gerçekten de bana doğrultulur muydu?

“Kadınlara karşı değil ama,” dedi zihnimden geçeni okumuş gibi. “Onun sevdiği insana duyduğu öfke içinde bir kendini yer. Kırgınlıklarını içine atar kendine yazar tüm hatayı.”

“O ne demek?”

“Diyelim ki Devrim’e bir yalan söyledin,” dedi Muhammet yolu kontrol ederken. “O da bunu öğrendi. Sana kızmaz, kırılır. Kızacağı ilk kişi kendisi. Nasıl anlamadım der? Nasıl yaptı demez?”

“Ya derse bir gün?”

“Nasıl yani?”

“Kızağı kişi kendisi değil, karşısındaki olursa yani.”

“Bilmem,” dedi omuz silkerek. “Öylesini hiç görmedim.”

“Bu anlattıklarını eski ilişkilerinden gördüklerin diye mi anlamalıyım yani,” açık sözlülüğüme karşılık bir an gerildi.

“Öyle…”

“Tamam anladım,” dedim öyle olduğunu anlayarak. “Şu nişanlandığı kızı tanıyor muydun?”

“Evet.” Dürüsttü. Zaten yalan söylemesini de beklemiyordum. En fazla cevap vermezdi. 

“Anlattıkları her şey doğru mu?”

“Ne anlattılar bilmiyorum,” dedi düz bir sesle. Yolu izlerken hava kararmaya devam etti. Burada İstanbul’a nazaran hava çok erken saatte kararıyordu. 

“Tanımıyormuş, her şey bir anda olmuş.”

“Nişanlandığından haberi yokmuş diyorsan yoktu.”

“Tanıyordu ama?”

“Köyde illaki görmüştür Sezen. Trabzon’un en köklü ailesinden bahsediyoruz.” 

“Anladım,”

“Ama hoşuna gitmiyor.”

Köye yaklaşmıştık. Yavaş yavaş yolları öğreniyordum. “Kimsenin gitmez.” Sesim kısık çıkmıştı.

“Sana tek söyleyebileceğim Devrim’in seni sevdiği. Ve hatta sana karşı özel bir bağı olduğu Sezen,” dedi ciddi bir sesle. “Birçok ilişkisini gördüm, duydum. Böyle değildi.”

“Beni çok yeni tanıyor,” diye mırıldandım fakat bu onun bile duyamayacağı kadar kısık bir sesti. Beni tanımıyor bile. Böyle bir aşk nasıl gerçek olabilir ki?

Sonra senin için yaptıklarını düşünüyorsun. Şu an yattığı o cezaevini. Seviyormuş diyor insan. Aşk belki de böyle bir şey. Peki ya ben? Aşık mıyım?

Olmaktan korkacak kadar kapılıyorum ona. Ama hayır bu aşk değil, olmamalı. Sadece…

Sadece ne Sezen?

Hiç sevgi görmemiş bir kadının gördüğü sevgiyi sevmesi mi?

Onu mu seviyorsun sen yoksa onun seni sevmesini mi?

Bilmiyorum.

Araba evin önüne yanaştığında Muhammet’e döndüm. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. 

“Ne demek. Muhammet Express hizmetinizde Sezen Hanım!” tebessüm ettim. Kapıyı açacakken bana seslendi. “Sezen,”

“Efendim?”

“Olur da birisi kiminle geldin derse Muhammet ve Elif bıraktı de.”

“O neden?” 

“Şimdi Devrim yok. Tek başına bu saatte ne işi var demesinler,” kaşlarımı kaldırdım. Haklıydı. Devrim ve annesi öyle anlayışlıydı ki ben buranın bir köy olduğunu unutuyordum.

Devrim ne zaman gelirdi? Başımla Muhammet’i onaylayıp eve giderken bir yandan Devrim’e mesaj attım. 

Sezen: Akşamdan kastımız nedir? Hava karardı çoktan.

Cevap gelmeden kapıyı tıklattım. Sanırım anahtarı yanıma almamıştım. Zaten ev bana ait değildi. Bir anahtarımın olup olmaması da hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Kapı açılmadığında usulca kapıya tekrar tıkladım. Birkaç dakika sonra kapının ardında bir hareketlilik hissettim. Tıkırtıların ardındna kapı yavaşça aralandı. 

Aralanan kapının ardında gördüğüm iki çift kahve göz bana bu evi evim gibi hissettirmeye çabalayan o adama aitti. Gözlerim şaşkınlıkla aralanırken istemsiz birkaç adım sendeleyerek geri gittim. Devrim abana tebessümle baktı. 

“Geldin,” dedim ne diyeceğimi bilmeyerek.

“Geleceğimi biliyordun,” diye fısıldadı. Arkasında annesi duruyordu. Kollarını açtığında tebessüm ederek ona ilerledim. Melike Hanım’ın orada bulunmasından utansam da koca bedeninin içinde kelimenin tam anlamıyla kayboldum. 

Birkaç saat önce demir parmaklıkların ardında gördüğüm o adamın sıcak kolları arasında bulunmak bana korktuğum bir şeyi verdi. Güven. Onun yanında güvende hissettim. Nedendi bu duygu değişimlerim? Benim için kendini feda ettiğinden mi? Beni korumak için her yolu denerken ona kızdığım halde ağzını açıp tek kelime etmeyişinden mi?

Birinin yalanları bile sizi güvende tutabilir mi? Devrim Kozan’ın söylemedikleri, sakladıkları beni güvende tutmuştu. 

“Kızım,” dedi Melike Hanım tebessüm ederek. “Maşallah. Ben bu kadar özlemedim oğlumu.”

Utanarak geri çekildim. “Ay yok sarılın,” dedi gerilerek. “Ben iyi anlamda söylemiştim.”

“Yok. Kusura bakmayın, biraz ani oldu sadece.” Devrim gülümseyerek bizi izliyordu. “gülmesene,” çaktırmadan etini parmağımın arasına sıkıştırdığımda abartılı bir şekilde inledi. 

Melike Hanım bize bakarken geri çekildim. 

“Ne çimdikliyorsun?” dedi Devrim eğlenir vaziyette. 

“Üstüme münasebet,” Melike Hanım güldüğünde ne dediğimin farkına vararak kendimi düzelttim. “Elime münasebet,” bu sefer Devrim güldü. “Of!” dedim geri çekilerek. “Ne münasebet?”

“Üstüme iyilik sağlık diyecektin herhalde karıcığım ama zaman aşımına uğradı,” 

“Geç dalganı sen,” dedim kızarak.

“Hadi hadi, ev soğudu. Yemek de mutfakta kaldı. Siz geçin mutfağa geliyorum ben.” Melike Hanım kapıyı kapatırken merdivenlerden gelen sesle o tarafa döndüm. Serra merdivenlerden iniyordu. 

“Hoş geldin Devrim,” dedi Devrim’e bakarak. Devrim’in yüzündeki gülümseme soldu. Yalnızca başını sallayarak geçiştirdi, bir cevap vermedi. 

“Aranız mı bozuk sizin?” diye sordum daha önce sorduğum soruyu yenileyerek. Aynı evde büyümüş yaşıt kuzenlerdi. Bu derece soğuk olmaları normal miydi?

“Sen Mert’le ne kadar yakındın?” dedi Devrim cevap olarak. Ve ben cevabımı kendi zihnimde aldım. Mutfağa girdiğimizde Serra’da ardımızdan girdi. 

Masadaki tabakları gördüğümde annesinin çoktan Devrim’in yemeğini hazırladığını anladım. 

“Yedin mi sen?” dedi Devrim bana.

“Köfte yemiştim ya.”

“Oho, çok geçmiş üzerinden otur sen.” 

“Alırım ben.” Serra dolabı karıştırırken utandım. Trabzon gibi bir şehirde adam kocasına yemek verir miydi? Durduk yere kimsenin zihninde ayıplanmak istemedim. Annesi olsaydı bana muhakkak laf itiştirirdi fakat Serra’nın bunu yapmayacağını az çok öğrenmiştim.

“Yavrum otur,” dedi Devrim beni koltuğa çekerek. Serra’nın bakışları bir an bize döndü. 

“Ben vereyim,” dedi bize seslenerek. 

“Ben hallederim,” Devrim yeniden konuştuğunda bir cevap vermeden dolaptan çıkardığı limonu sıkmaya başladı. Onları izledim. Serra kendine limonlu su hazırlarken Devrim mutfak dolabından aldığı tabağa yemek doldurdu. 

Kesinlikle aralarında bir problem vardı. Bu yalnızca soğuk olma durumu değildi. 

“Al bakalım,” dedi Devrim önüme kaşık çatal da koyarken. Pilavın yanına taze fasulye koymuştu. Kendi önündeki yoğurt kasesini de ortamıza yerleştirmişti. “Bu yoğurt fazla al bundan.”

Onun önündeyse iki ayrı tabakta ağzına kadar dolu taze fasulye ve pilav vardı. Daha yeni koca bir köfte ekmek yememiş miydi? Buraya geldikten sonra daha da kilo aldığını zaten fark etmiştim. Sanırım ilk günlerde söylediklerinde haklıydı. Düzenli spor yapmıyor olsa çok kilo alırdı. 

“Yesene,” dedi tabağından büyük bir kaşık alırken. 

“Yiyorum ya,” kaşığımdakini gösterdiğimde bana uzun süre imalı şekilde baktı. 

“Kuş kadar Sezen. Kuş kadar yiyorsun.”

“Yiyorum,” yemeğimden bir kaşık daha aldım. 

“İyi geceler,” Serra bizim cevap vermemize alan bırakmadan mutfaktan çıktı. 

“Garip biri,” dedim kısık sesle Devrim’e.

“Nasıl garip?” benim gibi sessiz konuştuğunda güldüm. “Bir sıkıntı yok değil mi?”

“Yok canım ne sıkıntısı olacak? Teyzen biraz ağdalı ona da alıştım sanırım.”

“Ne demek alıştım?” yemeğini yemeği bırakmıştı. “Bir sıkıntı mı çıkardı sana? Konuşurum ben. Alışmayacaksın hiçbir saygısızlığa.”

“Devrim sakin ol,” bir an için onun yükselişi beni de gerdi. “Bir şey dediği yok. Saçma sapan mevzular.”

“Neymiş o mevzular sen bi anlat ben anlayayım saçma mıymış değil miymiş?” beni korumaya çalışması içimdeki yerini sağlamlaştırırken öfkesi olay çıkartmasına karşılık korkuttu. 

“Hatırlamıyorum bile o kadar gereksiz,” dedim yemeğimi yemeye devam ederken. 

“Ne konuşuyorsunuz öyle?” Melike Hanım içeri girdiğinde Devrim annesine korktuğum gibi konuyu sordu. Hemen her şeyi şikâyet eden gelin olmak istemiyordum. Zaten bir anlaşmamız vardı.

“Teyzem Sezen’e bir şey mi söyledi?” Melike Hanım’ın tebessümü soldu. Karnım gerginlikle ağrırken gözlerimi istemsiz birkaç saniye kapattım. 

“Her zamanki hali oğlum,” Devrim yemeğini tamamen bıraktı. 

“Her zamanki hali ne anne?” sesini yükseltmemeye özen gösteriyordu fakat tonu sertti. “Kimse benim karıma kafasına estiği gibi davranmayacak. Ben size güvenip iki gün tek bırakamayacak mıyım bu kızı burada?”

“Devrim tamam,” dedim korkuyla. “Lütfen yemin ederim bir şey yok.”

“Anne,” dedi devrim bana bakmadan. “Bak ben Fikret Kozan’ı tanımam. Ben kardeşini tanımam. Benim muhatabım sensin. Bu kız bu evde tek bir sıkıntı daha çekerse hesabını sorarım.”

“Çekmedim ki sıkıntı falan,” Melike Hanım’a döndüm. “bir şey demedim gerçekten.”

“Kızım sen ne desen haklısın zaten,” dedi Melike Hanım mahcubiyetle. “Kardeş işte.” İç çekti.

“Yok kardeş falan. Gidecek kendi evinde yaşayacak o zaman.”

“Devrim,” dedi annesi uyarır tonda. “Duyacak.”

“Duysun,” dedi Devrim. “Benim karımın evinde, ona saygı duyamıyorsa duysun. Bana ayıp edene ayıp düşünemem hiç.”

“Tamam oğlum. Tamam sakin ol ben çözeceğim.”

“Çöz,” dedi Devrim. Ve bana baktı. “Bitir hadi yemeğini.”

“Sen de yemiyorsun,” bu hengamenin üzerine iştah mı kalmıştı? Utanıyordum. Resmen kocası gelir gelmez ailesini şikâyet eden bir gelin gibi gözükmüştüm. 

“Kızım ye sen. Ben bilmez miyim deli oğlanımı. Hadi,” Melike Hanım elimi sırtıma koydu. 

“Doydum gerçekten,”

“Sezen,” Devrim’den uyarır tonda çıkan ismimle bakışım ona kaydı. Sonra onun önündeki tabağa. 

“Tamam,” dedi iç çekerek. “Senin Karadeniz inadını seveceğim gerçekten. Tamam ben de yiyorum, bitecek o tabak.”

Önündeki tabağı öfkeyle kaşıklamaya başladığında ben de tabağımdakini yavaş yavaş yemeye başladım. Gelir gelmez tansiyon yükseltmenin bir yolunu bulmuştu.

Yemeğimizi alelacele yerken o dakikadan itibaren ne ben konuştum ne Devrim. Melike Hanım masanın bir köşesinde bekliyordu. Tabağım bittiğinde tabağı kaldırmak için ayaklandım fakat Melike Hanım da benimle kalkarak bana engel oldu. 

“Ben alırım kızım, yorgunsundur sen. Odanıza çıkın siz hadi.”

Devrim annesine bir cevap vermeden kendi tabaklarını masadan topladı. Bunu annesine olan öfkesinden mi yapıyordu yoksa normal hali bu muydu emin değildim. Tabaklarını yıkayarak makinaya yerleştirdi. “İyi geceler,” dedi annesine bakmadan. 

“Hadi Sezen,” beni de yönlendirdiğinde önce annesine döndüm. 

“İyi geceler,” 

“İyi geceler kızım.” Merdivenlere yöneldik. Kısık sesle Devrim’in kulağına eğildim. 

“Kadına neden öyle davrandın?”

“Ne yaptım sanki?”

“Bir şey olmamıştı Devrim.” Odaya girdik ardından kapıyı kapattı. 

“Ben ona karımı emanet ettim,” dedi Devrim. “Hiçbir sıkıntı yaşanmayacak bu evde dedim. Kızına bakar gibi bakacak sana.”

“Zaten öyle bakıyor,” sesim hafif yükseldi. “Farkında değil misin? Kadın yediğim tabağı kaldırmama izin vermiyor.”

“Kardeşine de yerini bildirsin o zaman.”

“Ya ne yapsın kadın Devrim? Teyzen de beni dövmedi ya!”

“Ha bir de dövseydi.” Elini havaya kaldırdı. “Sabır ya! Duşa gireceğim ben.”

Bana aldırmadan kıyafet dolabından kendine gecelik ve çamaşır çıkardı. Banyoya girmeden önce söylenmeye devam ediyordu. 

Evinde diyerek sakinleştirmeye çalıştım kendimi. En azından evinde. 

Duştan ses gelmeye başladığında banyoda olduğuna güvenerek üzerimi çıkardım ve geceliklerimi giydim. Devrim’in duştan çıkmasını beklerken bir yandan sosyal medya hesaplarımda dolaştım. Ülke gündemine göz attım ve arkadaşlarımın attığı hikayelere göz atarak telefonu kapattım. Yatmıyordum çünkü onunla daha konuşmam gereken şeyler vardı. 

Bütün bunlar nasıl gelmişti? Timur ona ne demişti ya da yapmıştı da gömleğinin kanlandığı o raddeye gelmişlerdi. Devrim aptallık edecek bir adam değildi. 

Su sesi kesildikten bir süre sonra Devrim içeriden altında şortu ve saçındaki baş havlusuyla çıktı. Gördüğüm görüntü karşısında ufak bir çığlıkla gözümü kapadım. “Uyumadım ben!” 

Bir elimi gözlerimin üzerine kapatmıştım. “Biliyorum,” dedi ve hala odada olduğunu hissedebiliyordum. 

“Giysene üstünü o zaman!”

“Sezen açsana gözünü, ne yapıyorsun?”

“Çıplaksın!”

“Şortum var.”

“Üstün.”

“İlk kez mi üstsüz erkek görüyorsun kızım,” hala öfkesi bitmemişti anlaşılan. “Göbeğim mi çıkmış? Üç gün spor yapmadık gördüğümüz muameleye bak!” duş jelinin kokusu açık banyo kapısından içeri sızmıştı. 

“Ya bakmadım göbeğine falan!”

“E bak,”

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Kocanım ya yavrum, denizde, kumsalda elalemin gördüğü sırtımı görmende de sıkıntı yoktur diye umuyorum.”

“Sahte,” dedim kısık sesle gözümü açmadan. Gülüşünü işittim ardından. Neye gülüyordu?

“Her sahte kocanı öpüyorsan sıkıntı var.” Gözlerimi sinirle açtım. 

“Her sahte kocam adam öldürmekten hapse alınmıyor.” Kurduğu cümleyle utandım ve kendimi yastığın altına saklamak istedim. Hala saçlarını kuruluyordu. Göbeği falan da olduğu yoktu. Karnında hala derin sekiz çizgi bulunuyordu. Nefes alışında kasları gerilip belirginleşiyordu. Çok fazla incelediğimi fark ettiğimde gözlerimi kaçırdım.

“Valla sırtım ağrımış,” dedi tekli koltuğa oturarak. 

“Gelsene yatağa uzan,” kenara kaydım. 

“Yok ya.”

“Gel,” dedim yeniden. Bu sefer sözümü dinleyerek ayaklandı ve yanıma geldiğinde yastıklardan birini duvar kenarına yaslayarak yatağa yarı uzanır vaziyette yattı. 

Gözüm ister istemez üst gövdesine kayıyordu fakat bakmamaya çalışıyordum. Vücudu gerçekten bir mankenin vücudu kadar iyi ve şekilliydi. Neden bu kadar spor yapıyordu acaba? Çok büyük bir disiplin ve motivasyon gerektiriyor olmalıydı. 

Demek ki yeterli motivasyona sahip, dedi bir yanım. Neydi o motivasyon kızlar mı? İstemsiz kaşlarım çatıldı. Sana ne Sezen?

“Ne düşünüyorsun?”

“Hiç.” Ardından aceleyle ekledim. “Neler yaşandığını konuşmak istiyorum.”

“Ne açıdan?”

“Ne açıdan olabilir Devrim? Tutuklanman açısından.”

Gözlerini kapattı ve oldukça rahat bir tavırla mırıldandı. “Bir şey yok.”

“Nasıl yok? Hakkında soruşturma var farkında mısın? Nasıl oldu tüm bunlar? Düğün gecesi o kanlı gömleğin sebebini anladım ama seni nasıl bu duruma getirdi?”

“Bir duruma getirdiği yok.”

“Devrim kontrolsüzlükten bahsediyorum.” Artık cevap istiyordum, hayıflanma değil. “Benim gördüğüm Timur’muş yani. Sonra ne oldu?”

“Alma şu itin adını ağzına.”

“Anlat o zaman.”

“Araştırdım ben,” dedi pes ederek. “Gelmiş buraya. Düğün akşamı da sana ulaşmaya çalışıyordu. Muhammet fark etmiş. Ulaşamayınca düğüne gelecekmiş.”

“Düğüne gelecekmiş,” dedim titremesine engel olamadığım sesimle. 

“Evet,”

“Neden?”

“Konuşmak için herhalde,” beni geçiştirdiğinde yalan söylediğini anladım. Direkt yalan söylemiyordu belki ama doğruyu söylemek istemediğinde genel geçer cevaplar veriyordu.

“Neden Devrim?”

“Bilmiyorum,”

“Devrim!”

“Sezen uzatma.” Bir şey yapacaktı. Anlamıştım tavrından. Bir şey yapmakla tehdit etmişti. 

“Sonra?”

“Bıçak çıkardı it,” dedi Devrim sinirlenerek. “Onu almaya çalışırken elinden karnına geldi işte. Kan da oradan vardı.”

“Öldü mü yani?” korkuyla çıktı sesim. “Devrim bak eğer…”

“Hayır Sezen, o yarayla ölmesine imkân yoktu. Sıyırdı geçti neredeyse. Ben düğüne yetişmek için ayrıldım. Muhammet’i yolladım. Gittiğinde yoktu. Kaçacak kadar sağlammış it yani.”

“Nerede o zaman? Kim yaptı bu şikâyeti?”

“Bilmiyorum,” dedi Devrim. “Bilmiyorum ama öğreneceğim. Sen de daha fazla kafana takmayacaksın hiçbir şeyi. Dershanen nasıl geçti?”

“Devrim sırası mı dershanenin?”

“Senin başka bir işin yok. Bak bu konuda çok netim. İşine hayatına bakacaksın. Siktir et orospu çocuğunu. Ben çözeceğim.”

“Devrim.”

“Sezen başım ağrıdı. İnan iki gündür hapiste ağrımadığı kadar başım ağrıdı sana laf anlatmaktan. Hadi güzelim, yatalım uyuyalım hadi.” 

Güzelim. Peki. Ağzından ara sıra özel kelimeler çıkıyordu fakat insanların içindeyken özel olarak söylediğini düşünüyordum. Belki de kadınlarla genel olarak böyle konuşuyordu. 

“Sen yatakta yat bugün. Çok yoruldun benim yüzümden. Ben yatarım yerde.”

Gözleri açıldı. Bana aynı sert bakışlarla bakmaya devam etti. 

“Oldu. Ben de karımı yerde yatıracak adamım çünkü.”

“Sahte karın,” dedim sessizce.

“Sahte, sahte. Ezber ediyorsun herhalde Sezen. Karımsın işte. Ben de seni yerde yatırmayacağım.”

“Ha birlikte yatacağız sanıyorsan çok yanılırsın.”

“Tövbe ya rabbim!” uzandığı yataktan kalktı. “Ben yerde yatacağım dedim kızım. Seninle yatacağım demedim.”

“Diyemezsin zaten de sen yatakta yatıyorsun. Karınsam az sözümü dinle.”

“Yok,” dedi yastığını alıp yorgan bile sermeden yere atarak. “Kaldır kaldırabiliyorsan. Ben mutluyum güzel yer yatağımda.”

“Devrim!” dedim öfkeyle.

“Hadi ışığı kapat Sezen. İyi geceler.”

Derin bir iç çektim öfkeyle. Dediği gibi ayağa kalkıp ışığı kapattım. O sağına dönmüş halının üzerine kıvrılmışken yatağın üzerindeki diğer yastığı alarak yere attım.

“İyi! Ben de yerde yatıyorum o zaman. Kaldır kaldırabiliyorsan!”

Bir hışımla arkasına dönerek yattığı yerden bana baktı. Üstünde hala hiçbir şey yoktu. Yerdeki alan ikimize yetse de fazla mesafe koyamayacağımız kadar yakındı. 

“Sezen, adamı çileden çıkartma.” Gözlerime baktı. Aynı inatla baktım gözlerine.

“Sen Karadeniz uşağıysan ben de Laz kızıyım. Kaldır bakalım kaldırabiliyorsan!”

“Başıma bela ya!” ayağa kalktığında yatağa yatacak sandım. Fakat yatağın üzerinden aldığı battaniyeyi üzerime serdi ve yanımdaki yastığını köşeye çekerek yeniden yere uzandı. “Sen bana sabır ver!” dedi arkasını dönmeden önce. 

İnat. Karadeniz hovardası ama bir o kadar da İstanbul Beyfendisi. Kokusu bu gece yeni duş aldığından olsa gerek burnuma doldu. Birkaç santim ötemde sırtı bana dönüktü. İçeri sızan ışıktan gördüğüm sırtı bile öyle güzeldi ki bir tabloyu izler gibi izledim onu. Ve gözlerimi kapattım. 

Yeni günün bize güzellikler getirmesini umarak.


NASILDIIIII?

EN SEVDİĞİNİZ SAHNE HANGİSİYDİİ?

DEVRİM Mİ DAHA FAVINIZ AYPERİ Mİ?

PAZAR GÜNÜ GÖRÜŞÜRÜZ ÇOOOKÇA ÖPÜYORUMMM



Tüm Yorumlar (1)

Ayşegül 31.05.2026 21:54

Devrim 🫠

Paragraf 384

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu