9. DURAK
9. DURAK
Odanın içerisine dolan yağ kokusu uykumun dağılmasına sebep olurken içerideki karanlık saat algımın şaşmasına sebep olmuştu. Kalın, siyah perdeler tamamen kapalı olduğu için saatin kaç olduğunu algılayamamıştım. Uzandığım koltukta üzerime bir pike örtülmüştü. Pikeyi ve yastığı Mert’in koyduğunu tahmin edebiliyordum. Elim koltuğun üzerinde telefonumu aradı. Yastığımın altında bulduğum telefonu açarak saate baktığımda bire geldiğini gördüm. Yekta beni dört kez aramıştı.
Gözlerimde anlamsız bir yorgunluk vardı ve ben ne olduğunu algılamaya çalışıyordum. Doğrularak üzerimdeki pikeyi koltuğun üzerine bıraktım ve içeriye doğru seslendim. “Mert?”
“Kahvaltı hazırlıyorum, banyo odamın içerisinde.” Ona cevap vermeden odasına doğru ilerledim ve banyoya girerek kapıyı kapattım. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra gözüm aynaya yansıyan görüntüme takıldı. Makyajım akmıştı ve göz altlarım şişmişti. Saçlarım dağılmıştı. Kelimenin tam anlamıyla berbat gözüküyordum. Şu an yüzümü temizleyecek sıvı sabun dışında hiçbir şeyim yoktu, çekmeceleri karıştırarak kendime ıslak mendil buldum ve önce gözlerimden akan rimeli silip ardından sabunla yüzümü yıkadım. Saçlarımı ellerimle düzeltmeye çalışıp çözülmek üzere olan tokamı elime aldım ve saçlarımı yeniden düzgün bir topuz yaptım. Banyodan çıkarak mutfağa doğru ilerlediğimde Mert’in masayı çoktan hazırladığını gördüm.
“Günaydın.” Aklıma Yekta’nın araması geldiğinde ona cevap vermeden salona döndüm ve koltuktan telefonumu alarak Yekta’yı aradım. Mert’in beni duymasını istemediğim için evin diğer köşesinde kalan Mert’in odasına doğru ilerledim.
“Akasya?” Yekta’nın sesi kulağıma dolduğunda kapıyı kapatmış, Mert’in dağınık yatağına oturmuştum.
“İyi misin? Bir sorun yok değil mi?” dedim devam etmesine izin vermeyerek.
“Kusura bakma gerçekten önemli olmasaydı asla gitmezdim,” dediğinde mırıldanarak konuştum. “Saçmalama, çocuk değilim eve gitmesini biliyorum. Sorun değil yani.”
“Kızlar bizde değil dedi, o yüzden gecenin bir yarısı aradım.” Nerede kaldığımı mı merak ediyordu?
“Hallettim ben,” dedim endişelenmemesi için.
“Otelde mi kaldın?” dedi sitem ettiğini belirtircesine.
“Yok, hayır,” diye mırıldandım ve ekledim. “Mert’te kaldım.” Kısa bir an aramızda sessizlik oluştuğunda söze devam ettim. “Sen ne yaptın?”
“Anladım,” dedi alakasız bir şekilde.
“Efendim?” diye mırıldandım.
“Bir arkadaşım kaza geçirmişti, hastanedeydim.”
“Sıkıntı yok değil mi? Geleyim mi?”
“Hayır, hayır,” diye mırıldandı. “Mert seni bizim eve bırakır o zaman,” dediğinde ona cevap verecektim ki yeniden konuştu. “Tabii bu gece de kalmayacaksan.” Kaşlarımı istemsizce çattım.
“Biraz hoşnutsuz musunuz sanki siz Yekta Bey?”
“Hastanedeyim ya, kapatmam gerekiyor,” dedi kaçarak. İstemsizce hafif bir gülümseme yerleşti yüzüme.
“Öyle olsun bakalım,” diye mırıldandım. “Akşam görüşürüz.”
“Görüşürüz,” dedi ve telefonu kapattı. Ardından odanın kapısı tıklatıldığında “Gelebilirsin,” diye seslendim. Mert üzerinde mutfak önlüğüyle kapıyı açtığında ona doğru döndüm, “Umarım beni zehirlemezsin.”
“Aşçıyım ben şerefsiz,” dedi bana bakarak.
“Biliyoruz onu ama sana güvenim sıfır hem de her anlamda.”
“Gel de parmaklarını yedireyim sana.” Ayağa kalkarak peşinden ilerlemeye başladım. Orta büyüklükte bir mutfağı vardı fakat oldukça şık donatılmıştı. Üç kişilik, küçük bir masaya sahipti. Masanın üzerinde tabaklarımızı zor sığdıracağı kadar çok yemek vardı. “Sen bu kadar yemekle nasıl fit kalıyorsun?” dedim ona dönerek. Kalıplıydı fakat vücudu oldukça iyiydi.
“Spor güzelim spor.”
“Ölsem götümü kaldırmam,” dediğimde güldü.
“Estetiğe gidiyorsun ama.”
“Yuh!” dedim gözlerimi açarak ve masaya oturdum. “O kadar belli oluyor mu ya?”
“Dudak dolgusu, ucundan yanakların gitmiş, burunda kesin var başka bir şey çözemedim.”
“Sen çocukluğumu biliyorsun diyedir, doğal güzelim diye yediriyordum ben millete.”
“Ne fark eder bebeğim, ikisi de sensin.”
“Yanınızda kaldığımı hayal ettim de üç gün üç gece manşet olurdum.” Omuz silkerek tabağıma masadaki zeytinlerden doldurmaya başladı. Umursadığım bir durum değildi, kendimi güzel görmeyi seviyordum ve bunun için de para harcamaktan çekinmiyordum. İnsanların bunun hakkında nasıl bir yorumu olduğu da umurumda değildi. Herkes kendi bedeninden sorumluydu ve güzel olduğuma inandığım sürece ne yaptığım kimseyi ilgilendirmiyordu.
“Beni kahvaltıdan sonra metroya bırakabilir misin?”
“Bırakırım, benim de akşama işlerim var zaten.”
“Teşekkür ederim,” dedim her ne kadar küçük bir teşekkürün bile ağır geldiğini hissetsem de. Bana cevap vermeden yemeğine geri döndü. Yaptığı kreplerden tabağıma alarak içerisine çikolata sürdüm ve ona eşlik ettim.
Kahvaltıdan sonra o bulaşıkları yıkamış bense dün çıkardığım kıyafetleri üzerime geçirmiştim. Üzerimde onun kısa kollu tişörtü vardı fakat pantolonumla uyumlu olduğu için çok da kötü durmuyordu. Eşyalarımı bir poşete koyarak elime aldım. Mert portmantodan çantamı aldığında beraber daireden çıktık. Asansöre bindiğimizde çantamı bana uzattı.
“Yarın yine görüşür müyüz?” dedi bana bakarak.
“Duruma göre konuşuruz,” diye mırıldandım ve ekledim. “Tek bir kişi duyarsa senden bilirim Mert,” dedim bakışlarımı gözlerine doğru kaldırarak. “Kaos istemiyorum, artık ruhum fazlasını kaldırmıyor.”
“Bilmeyecek, söz.”
“Peki.” Asansörün kapıları otoparkta açıldığında arabasına doğru ilerlemeye başladık. Telefonumdan konumu açarak yakındaki metro duraklarına baktım. İyi ki EGO kartımı yanıma almıştım. Arabaya bindiğimizde Yekta’ya mesaj attım.
Akasya: Eve mi geçeyim direkt yoksa hastaneden çıktın mı?
Birkaç dakika içerisinde cevap verdi.
Yekta: Çıktım, bizimkiler Gençlik Parkı’nda oturacakmış oraya geç istersen ben de oraya gelirim.
Akasya: Tamam.
Mert’e dönerek konuştum. “Direkt Gençlik Parkı’na bırakma şansın var mı? Metroya binmeyeyim bir daha.”
“Olur, fark etmez.” Başımı arkaya yaslayarak Mert’in bardak haznesine bıraktığı telefonunu aldım ve müzik uygulamasından rasgele bir şarkı açtım. Yaklaşık yarım saat boyunca arabada yalnızca müziğin sesi yankılandı. İkimiz de hiç konuşmadık. Konuşacak onlarca şeyimiz vardı fakat aynı zamanda konuşabilecek hiçbir şeyimiz yoktu. Araba Gençlik Parkı’nın girişinde durduğunda Mert’e dönerek kısa bir teşekkür mırıldandım. “Her zaman,” dedi gülümseyerek. Arabanın kapısını açıp çıktım ve telefonumu elime alarak Yekta’yı aradım.
“Yekta?” Telefonun ucundan birkaç hışırtı geldi ardındansa Yekta’nın sesini duydum. “Efendim?”
“Gençlik Parkı’na geldim, bende diğerlerinin numarası yok.”
“Mihri’nin numarasını atayım, konum atsın sana olur mu?”
“Olur,” dediğimde mırıldandı. “Sorun yok değil mi?”
“Hayır.”
“Görüşürüz o zaman.”
“Görüşelim bari,” dedim ve telefonu kapattım. Birkaç saniye sonra Yekta, Mihri’nin numarasını göndermişti. Mihri’ye mesaj atarak bulundukları konumu istedim. Mihri bana konumu attığında, haritaları açarak onların bulunduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Beraber vakit geçirmeyi seviyorlardı ve bu bana Mersin’i hatırlatıyordu. Beraber yaktığımız ateşi ve sahilde sabahlamalarımızı... Birbirimizle sabaha kadar dalga geçmemizi, yaşananların üstünü örtmemizi…
Şehirleri değil ama anıları özlüyordum. Şehirler değil ama anılar can yakıyordu.
Mihri ve Yusuf’u uzaktan gördüğümde telefonumdaki konumu kapatarak onlara doğru yürüdüm. Çimenlerin üzerine serdikleri bezin üzerinde uzanıyorlardı. Nehir yanlarında değildi ama burada olduğunu tahmin edebiliyordum.
“Nerelerdesin sen?” Mihri beni fark ederek konuştuğunda ona gülümseyerek cevap verdim. “Dün gece eski bir arkadaşımla takıldım,” dedim ve serdikleri beze oturarak bağdaş kurdum. “Nehir nerede?” dedim Yusuf’a dönerek.
“Bize dondurma almaya gitti, gelir şimdi.”
“Bıktım sizden.” Nehir söylediklerimizi işitmiş gibi tam arkamdan bağırdığında istemsizce irkildim.
“Senin saçına başına ne oldu?” dedi bana dönerek.
“Toparlayamadım ya çok mu kötü gözüküyor?”
“Yok, genelde özendiğini gördüğümden dikkatimi çekti,” dediğinde gülümsedim. Elindeki külahlardan birisini bana uzattı ve o da bezin üzerine oturdu. “Geleceğini bildiğimden sana da aldım.”
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. “Nereden esti Gençlik Parkı?”
“Lunapark yapalım dedik. Malum cumartesi, hepimizin boş günü.”
“Yemin ederim konserlerden, kafelerden ve kalabalık ortamlardan sıkıldım. Ben artık emekli olup sahil kasabasına yerleşmek istiyorum.”
“Daha yirmi beş yaşındasın,” dedi Mihri Yusuf’a göz devirerek.
“Maalesef ruhum elli beş.”
Yusuf geriye yasladığı ellerini çekerek Mihri’nin bağdaş yaptığı bacaklarına doğru uzandığında elimdeki dondurmayı yiyordum. Yusuf dondurmasını çoktan bitirmişti. Mihri’nin elindeki külahtan bir damla Yusuf’un yüzüne döküldüğünde Yusuf gözlerini kapattı.
“Ne yapıyorsun kızım?” dedi ardından gözlerini açarak.
“Ben mi dedim kucağıma yat diye be, döküldü işte.”
Mihri parmağını dondurmanın döküldüğü yere Yusuf’un dudağının yanına bastırarak parmağını emdiğinde başımı iki yana salladım. Bu oldukça çekici bir hareketti ve Yusuf’un bundan etkilendiğine emindim.
“Yekta da geldiğine göre tamamlandık,” dedi Nehir, ikisinin üzerindeki dikkati dağıtarak. Yekta benim geldiğim yoldan yürüyerek bize doğru ilerliyordu. Üzerine mavi kot ve beyaz tişört giymişti. Yüzünde çizikler vardı. Birisiyle kavga ettiğini anlayabilmiştim.
“Sıkıntı yok değil mi?” dedi Yusuf da benim gibi Yekta’nın yüzünü incelerken.
Başını olumsuz anlamda salladı ve eğilerek yanımıza oturdu. Yusuf geri Mihri’ye döndüğünde başımı Yekta’ya çevirdim. “Sorun var mı?”
Cevap vermedi. İçimde garip bir huzursuzluk oluşurken ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bakışları bana odaklandığında neye baktığını çözmeye çalıştım. Bana değil, arkamda kalan dönme dolaba baktığını anladığımda ben de arkama dönerek baktığı yere göz gezdirdim.
“Seni takip ettiğim günü mü hatırladın?” dedim gözlerimi kısarak. Cevap vermediğinde daha fazla üstelemedim.
“Biz biraz yürüyeceğiz,” dedi Nehir, Yusuf ve Mihri’ye bakarak.
“Biz de lunaparka girelim mi o zaman?” Yekta’ya döndüğümde başıyla beni onayladı.
“O zaman ben eşyaları çantama atayım haberleşiriz yine.”
“Olur,” dedim Mihri’ye dönerek ve Yekta ile birlikte yerden kalktık. Arkamızı dönerek lunaparkın girişine doğru yürüdüğümüzde Yekta’ya dönerek yeniden konuştum.
“Sıkıntı olmadığına eminsin değil mi?”
“Zor bir gündü sadece,” dedi derin bir nefes alarak. İki elini pantolonunun cebine soktu. Üzerinde beyaz gömlek ve siyah kot görmeye alışık olduğumdan kıyafetlerini istemsizce garipsiyordum.
“Yüzünden anlıyorum onu ve anlatmak istersen dinlerim.”
Bakışlarını lunaparka çevirdi, gözlerini dönme dolaba doğru kaldırdı. “Gitmek bedel ödetir.” Beni savunmasız yakalayarak konuştuğunda yutkundum. Bana söylemiyordu fakat bu konu açıldığında boğazımdaki yumru geçmiyordu. “Bedelini uzun süre önce ödedim,” dediğinde aynı acıdan geçtiğimizi hissettim.
“Gitmek bazen sadece gerekli olandır,” diye mırıldandım ona iyi gelmesini isteyerek. “Bazen yapman gerekendir, bencil olmandır ve mutlu olmak için bencil olman gerekir.”
“Ne değişir ki Akasya?” dedi gözlerimin içerisine bakarken. İşaretparmağını saçlarıma değdirdi. “Burada yaşadığı sürece gitmek ne değiştirir?”
“Bir fiil olarak gitmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum,” diye devam etti ona cevap vermediğimde. Gözünün beyazına yayılan kırmızı damarlar uyumadığını kanıtlar nitelikteydi.
“Belki de ben bilmiyorumdur,” dedim daha fazla deşmek istemediğimden. “Gitmenin ne demek olduğunu.”
“Belki de hiç bilmiyorsun,” dedi. “Yeniden başlamanın ne demek olduğunu.” Söyledikleri kaşlarımı çatmama sebep olurken başımı iki yana salladım.
“Hadi lunaparka girelim.” Bir şey söylemeden lunaparkın girişinden içeriye geçti ve ardından ben geçtim.
Aklıma elimde kalan iki bilet geldi fakat sırt çantam yanımda değildi ve biletler çantamın içerisinde kalmıştı. Yekta benden önce davranarak ikimiz için de bilet aldığında ona döndüm. “Lunaparkları seviyorsun sanki?”
“Pek sayılmaz,” diye mırıldandı. Elini omuzumun üzerine atarak beni göğsüne doğru çektiğinde bunu neden yaptığını anlayamamıştım fakat istemsizce gülümsedim. Bir eli beni kavrarken beraber dönme dolaba doğru ilerliyorduk. Bana ilk geceyi mi yaşatıyordu yoksa burada başka bir anısı mı vardı bilmiyordum. Tek bildiğim gözlerindeki hüznün gerçekliğiydi.
Dönme dolap sırasına girerek beklemeye koyulduğumuzda sırtımı iyice ona yaslayarak mırıldandım. “Burası sana hüzün veriyor gibi hissediyorum.”
“Öfkeli olduğum birisini hatırlatıyor,” dedi bir itirafta bulunarak.
“Affedemediğin birisi mi?” dedim. Sırtım göğsüne yaslı olduğu için yüzünü göremiyordum.
“Affetmenin ne demek olduğunu insanları anladığımda fark ettim,” dedi bana bakarken. “İnsan herkesi ve her şeyi affeder ama geçmişe dokunanları değil, çocukluğuna uzanan eli değil. Bu yüzden büyümek senden ilk başta sevgini, merhametini, affetme hissini alır.”
“Sonra geriye nefret kalır,” dedim cümlesine devam ederek. Ardından o ekledi, “Sadece nefret hissedersin. Kendinden nefret edersin, sana hissettirilenlerden nefret edersin, geçmişinden nefret edersin. Hassas birisi olmak eksiklikten geçer. Ne kadar iyi olursan ol bir yanın hep eksiktir.”
“Ben o eksikliği hiç hissetmedim galiba,” diye mırıldandım.
“Çünkü sen hiç babana kendini kanıtlamak zorunda kalmadın. Zaten her ne yaparsan yap sevdiler. Sen hiç anneni kurtarmak istemedin çünkü o hep seninleydi.”
“Nereden biliyorsun?” Sırtımı göğsünden ayırarak gözlerimi gözlerine çevirdim. Ağlayamadığı ama orada biriktirdiği yaşları gördüm. “Özgüveninden,” dediğinde gülümsedim. “İnsanlar farklı olduklarını düşünseler de aynı hislere aynı tepkileri verirler. Yaşanılanlar değişir ama kırgınlık kırgınlıktır. Neye olduğunun, kime olduğunun bir önemi yoktur. Yaşanılanlar değişir ama çocukluğu yaralı olan insanın yarası birdir. Ne yaşandığının bir önemi yok, o çocuk hep kendini kanıtlamak ister.”
“Peki senin çocukluğun?” dedim bir cevap bekleyerek. Dönme dolabın durmasını beklediğimiz için sıra ilerlemiyordu. “Seninki kadar aydınlık olmasa da anlattıklarım kadar da karanlık değildi.”
“Zaten Araf gibi hissettiriyorsun,” dedim kendime engel olamayarak. İnsanı en çok yoran belirsizlikti ve Yekta Emir Ilgaz, belirsizliğin kelime anlamıydı. Ona bir renk bulacak olsam yalnızca griden bahsederdim. İyi ve kötünün birleşim noktası.
“Belki de yaşananların tamamı iki aralıktadır Akasya,” dedi derin bir nefes alarak. Elini saçlarıma doğru uzattığında bakışlarımı gözlerine doğru kaldırdım. Bir karış ötemdeydi. “İyiyle kötü arasında savrulup duruyoruzdur ve belki de ben bile neyin kötü olduğunu çözemeyecek kadar kaybolmuşumdur.”
“Bir seçimin ortasında mısın yani?” dedim söylediklerinden yola çıkarak.
“Seçimimi yıllar önce yaptım,” dediğinde mırıldandım. “O zaman sorun ne?” Sesim kısılmış, bir fısıltıya dönüşmüştü.
“Yeniden karşıma çıktı fakat bu sefer aynı seçimi yapamıyorum.”
“Eğer bir şeyden bir kere vazgeçebildiysen ve vazgeçebilme ihtimali zihninde dolaşabiliyorsa o şey hiçbir zaman senin olmamış demektir.”
“Belki de hiçbir zaman gerçek anlamda vazgeçememişimdir.”
“Belki de,” dedim neden bahsettiğini bilmesem bile. Beni kendisine doğru çekerek yeniden göğsüne yaslanmama sebep oldu. Dönme dolaptaki insanlar inmeye başlamıştı ve sıradakiler yavaş yavaş inenlerin yerini alıyordu. “Hayattan bir beklentin var mı?” dedim yüzüm göğsüne yaslıyken. “Bir hayalin, bir amacın?” diye devam ettim ne cevap vereceğini merak ederek.
“Bilmem,” diye mırıldandı. “Bir hayalim yok diyemiyorum ama eğer varsa bile ne olduğunu bilmiyorum. Yine de zannediyorum ki bilmesem bile mutlaka bir hayalim vardır.”
“Yaşanılanlar garip hissettiriyor,” dediğimde gülümsediğini hissettim ve göğsünden ayrılarak yavaşça sırada ilerlemeye başladım. Yüzünü görmek istiyordum. Yüzünü görmeyi sevdiğim için göğsüne yaslanmayı sevmiyordum.
“Çok yakınımmışsın gibi geliyor ama henüz üç gün oldu.”
“Yetmiş iki saat,” dediğinde yüzümü buruşturdum.
“Tamam, böyle daha havalı oldu.”
“Dört bin üç yüz yirmi dakika,” dediğinde istemsizce kaşlarımı çattım.
“Abart amına koyayım,” dediğimde beklenmedik tepkimden ötürü gözleri kocaman açıldı ve ardından kahkaha sesi kulaklarıma ulaştı.
“Sen var ya,” dediğinde sözünü kestim ve yüzümü ona doğru dönerek işaretparmağımı dudaklarına götürdüm. “Dur bir dakika, şeyi unuttun.”
“Kaba olmak istemem ama,” dedim sesimi onun gibi kalınlaştırmaya çalışarak. Başını geriye yatırarak yeniden güldüğünde ben de gülümsedim.
“Kafayı yemişsin,” diyerek sözümü tamamladı.
“Yedik yiğidim ne yapacağız ya,” dedim ve ekledim. “Senin bu felsefi konuşmalarının sonunu ben hep buralara bağlıyorum ama umarım vizyonsuz olduğumu düşünmüyorsundur.” Başını geçiştirircesine olumsuz anlamda salladığında göğsüne vurdum. “Dalga geçme ya.”
“Sen de dalga geçebileceğim şeyler yapma.”
“N’apayım ama ya hep çok anlamlı konuşuyorsun, üç gün diyoruz bilmem kaç dakika diyorsun, utanma salise say.” Tekrar güldüğünde ben de güldüm. Gülüşü, mutlu olmamı sağlıyordu. Yekta Emir Ilgaz, kalbime zararı dokunacak kadar güzeldi fakat bunun yalnızca benim için olduğunu biliyordum.
“Eğlendin bakıyorum,” dediğimde başını salladı.
“Eğlendim.”
“Gel de binelim artık,” dediğinde sıranın bize geldiğini ancak fark etmiştim. Beraber dönme dolabın içerisine girdiğimizde bana bakarak gülümsedi. Ne hissettiğini merak ediyordum, ne düşündüğünü merak ediyordum fakat sormaya cesaretim yoktu.
Görevli yandaki zinciri takarak kapattığında Yekta’nın üzerinde yeniden aynı hüzün dalgasını hissettim.
“Neye üzülüyorsun anlamıyorum ama sana iyi gelmiyorsa gelmeseydik,” diye mırıldandım.
“İnsan neyden kaçar merak ediyorum bazen?” dedi kısık bir sesle. “Dünden mi yarından mı?” Duraksadı, gözünden bir damla süzüldüğünü hissettim. Yükselmeye devam ediyorduk. “Zamandan kaçamayız,” dediğinde söylediklerinin arkasında bir yaşanmışlık yattığını biliyordum.
Zamandan kaçamam.
Derin bir nefes aldı, en tepeye gelmek üzereydik. “Ruhumun daraldığını hissediyorum ama buradan vazgeçemiyorum. İnsan hep mutlu olmak istiyor ama mutlu olmak için de acıya muhtaç.”
“Acı yoksa mutluluk yok,” dedim ona katıldığımı belirtircesine.
“Zamandan kaçamıyorum, geçmişten kaçamıyorum, acıdan kaçamıyorum,” dediğinde bütün meselenin bir fotoğraf karesinde, zihninde dönüp duran bir gecede, bir anda saklı olduğunu anladım. O anı merak ettim, o anıya sahip olmak istedim. Ben bir adamın geçmişinde, acısında yer edinmek istedim. Bakışları yere doğru kaydığında ben de onunla birlikte altımızda kalan insanlara baktım.
Sevgili günlük,
Bu bir hastalık biliyorum ama ona dair her şeye sahip olmak istiyorum. Geçmişinde, kendimi görmek istiyorum.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.