10. DURAK
10. DURAK
“Kullanmayı bilirsen sevgi silahtır, yaralar.
Sar yaralarını, kanarsa canını yakar.”
Gözlerimizi kapattığımızda hepimiz aynı karanlığın içerisindeyiz.
Yıllardır yalnızca bunu düşünüyor, bunun varlığıyla ayakta duruyordum. Kalbimiz kırılır, üzülürüz, geçmişe dönmek isteriz, geçmişten kaçarız tükendiğimizi hissederiz ve yeniden başlarız. Bütün bu döngü hayatımız boyunca içerisinden sıyrılamadığımız bir gerçektir ve biz buna yaşamak deriz.
Gözlerimi kapatarak sırtımı dönme dolabın demirliklerine yasladım. Yanımda hissettiğim bedeni içimdeki yalnızlık hissini hafifletti. O bana hep yaşadıklarımı, geçmişimi hatırlatıyordu ve bu konuşmalarımız beni daha derinden hisseden bir insana dönüştürüyordu. Beni iyi birisi olmaya zorluyordu ve bunun farkında bile değildi.
“Bense sadece mutlu yaşayabilirim Yekta,” dedim içimdeki bencilliği yeniden ortaya çıkararak. “Ben acı çekmeden de mutlu olabilirim, öyle olmak zorundayım.” Daha fazlasını kaldıramazmışım gibi hissediyordum.
“Bu hayattaki en büyük keşken ne?” dedi gözlerimin içerisine bakarak.
“Terk etmemiş olmak,” dedim bir an bile şüphe etmeyerek.
“Ama,” dedim cevap vermesine izin vermeden. “En büyük sevincim de terk etmiş olmak ve sen bunu anlayamazsın.”
“Bir gün tekrar terk eder misin peki?” dediğinde bu cevabı ondan duymak istedim.
“Sen olsaydın ne yapardın?” Sorduğum soruya karşılık başını iki yana salladı. İyi hissetmediğini görebiliyordum.
“Anlardım,” dedi ve tek bir kelimeyle ona inandım. “Karşımdakini, geçmişimdekini anlardım. Bir sebebi olduğunu anlardım.”
“Anlamak acımızı hafifletir mi?”
“Neye karşı olduğuna göre değişir.”
Sana ne yaptılar, demek istedim. Bütün bunları hissedecek ve düşünecek kadar ne yaşadığını merak ettim. Dönme dolap aşağıya inerek durduğunda Yekta adama yeni biletleri uzatmış inmeden tekrar yukarı yükselmemize sebep olmuştu.
“Bir gün beni hiç anlamayacaksın,” dedim yirmi altı haziran gecesinden bahsederek. “Herkesi anlasan bile kalbin beni anlamaya yetmeyecek çünkü ben böyle bencil bir insanım. Bir yanım böylesine kötü.”
“Belki o gün geldiğinde sen de beni anlamazsın Akasya,” dedi gözlerimin içerisine bakarken. “Belki aynı anda koparız birbirimizden, aynı anda bencil oluruz.”
“Yüzün nasıl bu hale geldi?” dedim konuyu değiştirerek.
“Sana savaşlardan bahsetmiştim,” dedi. Hangi konuşmamızdan bahsettiğini anlayamadığımda duraksadım. “Savaşlarda kimse masum değildir, demiştim,” dedi hatırlatmak istercesine. Aklıma kalede söyledikleri geldiğinde başımı salladım.
“İki kişinin de elinde silah varsa ve o silahlardan birisi patlamak zorundaysa öldürmek bir suç teşkil etmez. O mahallede silahı olmayan kimse yok. Bu yüzden dert etme,” dedi sonunda ciddiyete bürünerek. Kaşlarımı yeniden çattım.
“Nasıl yani? Hepsinin öldürme potansiyeli varsa hiçbiri suçlu değil mi?” dedim alayla ve önümüze çıkan yoldan sola doğru döndük. Kapalı dükkânların arasından yürümeye devam ettik.
“İnsan yaşamak zorundadır. Yaşamak için her şeyi yapar,” dediğinde bir an duraksadım fakat o yürümeye devam etti. Ardından yetişmek için büyük birkaç adım attım.
“Yaşamak için herkesi öldürebiliriz o zaman Yekta Bey, maalesef hukukta sınıfta kaldınız,” diye mırıldandım düşünceleri beni korkuturken.
“Yaşamak ilkel bir duygudur, sen bunu anlamıyorsun.” Gözlerimi sinirle açtım. Ciddi bir tavır takındığında sürekli bir şeyleri en iyi kendisi biliyormuş gibi davranıyordu.
Saatlerce konuşsam bile tek cümlesinin üzerine geçemezmişim gibi hissediyordum. Tek bir kelimeye yüklediği anlamla, tüm cümlelerimi devirecekmiş gibiydi. “Ne demek istiyorsun?” dedim konuyu biraz daha açmasını isteyerek.
“Bugün köşe başında bir adam öldürdüm. Bunu insanların önüne koyarsan benden nefret ederler ama eğer o sokak arasında onlar kalsaydı ve tetiğe basmazlarsa karşısındakinin tetiğe basacağından emin olsaydılar, benden daha hızlı davranırlardı.”
Derin nefes alışları Ankara’nın soğuk havasına karışırken ağzından çıkan nefesin havada dağılışını izledim. Ne demek istediğini anlamıştım fakat bunun onu haklı çıkarıp çıkarmayacağından emin değildim. Sokakta aşağı doğru yürümeye devam ettik. Merdivenleri inerken bacaklarımın ağrıdığını hissediyordum. Tepki vermediğimi fark ettiğinde son cümlesini söyledi.
“İşte yaşamak böyle ilkel bir duygudur. Nefes almak için yaptığın hiçbir şey insanlık dışı olamaz.”
Kendi içimde söylediklerini tarttım. Kendisi için yaptığı, yapacağı hiçbir şeyi suç olarak görmüyordu. Bunu anlayabiliyordum.
“Suçsuz birini kendin için öldürebilirsin yani?” Alaylı bir gülümseme kondurdu yüzüne.
“Beş saniye daha fazla beklemiş olsaydım; o, suçlu olacaktı fakat ben ölmüş olacaktım. Sence karşımdaki masum bir adam mıydı?”
“Ama sana bir şey yapmamıştı, vazgeçebilirdi.” Omuz silkti ve yürümeye devam etti. Aramızda soğuk bir rüzgârın estiğini ve daha demin anlık gelişen bu samimiyeti aramızdan çekip aldığını hissettim. Bunu nasıl yapıyordu? Nasıl hem yıllardır arkadaşım gibi hem de bir yabancı gibi davranabiliyordu?
“İhtimaller, ihtimaller...” diye mırıldandı ve ekledi. “Yaşamak ilkel bir duygudur Akasya, ihtimallere bırakamayacağın kadar. Savaşlarda kimse masum değildir, kimse suçlu değildir. Çünkü eğer sen öldürmezsen, o seni öldürür.”
“Yüzümdeki izler oluşurken ne ben masumdum ne de karşıdaki... Yine de yaşamayı ihtimallere bırakamazdım. Sana yaşamak ilkel bir duygudur, dediğimde ne demek istediğimi şimdi anlıyorsun değil mi?” Bunu söylerken gözlerinin dolduğunu gördüm.
“Yekta,” dedim ne yapacağımı bilemezken. Konuşursa ağlayacağını fark ettiğinde sustu. Bunun böyle olmayacağını anladığımda ona dönerek konuştum. “Bu gece birbirimize karşı yalansız olalım mı?” dedim sanki önceki söylediğimiz her şey bir yalandan ibaretmiş gibi.
“Ben sana karşı hep dürüsttüm,” diye mırıldandı ve ekledi. “Sen yalanlar mı söyledin?”
“Bazen…” dedim kısık bir sesle. “Ama bir önemi yok, bugün kötü olduğunu görebiliyorum. Dün gece her ne yaşandıysa anlatmadığını görebiliyorum ve bu gece yalan istemiyorum.”
“Bu gece de ben yalanlar söylerim belki,” dediğinde derin bir nefes aldım. Dönme dolap yeniden yere yaklaştığında telefonumu çıkararak Mihri’ye bu gece gelmeyeceğimize dair bir mesaj attım.
“Gel, gidiyoruz,” dedim görevlinin açtığı demir kilidin ardından ayrılarak. Derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı.
“Nereye?” dediğinde ona, “Halledeceğim,” diyerek kısa bir cevap verdim.
Beraber lunaparkın çıkışına doğru ilerlerken elini tuttum. Dün beni bıraktıktan sonra tam olarak ne yaşanmıştı bilmiyordum fakat yaşanan şeyin onu yıprattığını görebiliyordum. Onu, buraya gelirken yolda gördüğüm otellerden birisine götürecektim.
Gözüm telefonumun saatine takıldı, saat sekizi geçiyordu. Mihrilerle, Yekta’yı beklerken bu kadar vakit geçirdiğimizi fark etmemiştim. Adımlarımı hızlandırdım. Yekta, hiçbir şey söylemeden bana uyum sağlıyordu. Belki sadece kendi sesini dinlemeye ihtiyacı vardı.
“Yekta,” dedim otelin kapısının önüne geldiğimizde. Bakışları bana döndü, gözlerinin kızardığını fark ettiğimde onun için üzüldüm. “Umarım her şey düzelir,” diye mırıldandım.
“Bazen altından kalkamadığımı hissediyorum,” dedi. “Bazen hiç düzlüğe çıkamayacak gibi hissediyorum.”
“Her acıma çare olabilirmiş gibi hissettiriyorsun ve senin bile çıkmaz sokakların varsa bu dünyada gerçek mutluluk yok diyorum.” Söylediğim hiçbir şeye tam anlamıyla inanmadığını biliyordum. Onu üç gündür tanıyan birine göre fazla ağır konuşuyordum.
“Kimliğin yanında mı?” dedim ona dönerek. Cebinden cüzdanını çıkararak kimliğini uzattıktan sonra beraber otelin merdivenlerini çıktık ve resepsiyona doğru ilerledik.
“Bu gece için iki kişilik boş odanız var mı?” Resepsiyondaki görevli gülümseyerek bana döndü.
“Hoş geldiniz, var efendim. Kimliklerinizi alabilir miyim?”
Kimliklerimizi görevliye uzattığımda giriş işlemlerimizi tamamlayarak oda kartıyla birlikte kimliklerimizi bana geri uzattı. “İyi akşamlar,” dediğinde tebessüm ederek başımla onu onayladım ve Yekta ile birlikte asansöre doğru ilerlemeye başladık.
“Bitkin hissediyorum,” dedi Yekta asansörün aynasından kendisine bakarken. Oda numaramızın bulunduğu kata basarak ona döndüm. “Bazen insanı içinde biriktirdikleri boğuyor.”
“Sabaha geçer belki bu hislerim,” dediğinde buna onun da inanmadığını biliyordum. Geçmeyecekti, üzerini kapatacaktı.
Asansörün kapıları açıldığında beraber aşağıya indik ve otel odasına doğru ilerledik. “Uyuyacak mısın hemen?” dedim ona dönerek, başını olumsuz anlamda salladı. Kartı okutarak odanın kapısını açtıktan sonra ışığın yanması için kartı gerekli bölmeye koydum. İkimiz de içeri girdiğimizde Yekta kapıyı kapattı.
Oda kahverengi tonlarında döşenmişti ve her alanda aydınlatması vardı. Çift kişilik bir yatak ve iki koltuk vardı. Yatağın karşısına televizyon konulmuştu. Televizyonun yanında makyaj masası ve aynası vardı. Yalnızca yatağın başındaki ışıkları açarak genel aydınlatmayı kapattım.
Yekta koltuklardan birisine geçerek oturdu. Çantamı yere bırakarak ayakkabılarımı çıkardım ve bağdaş kurarak yatağın üzerine oturdum. “İstersen duş al,” dedim daha iyi hissettireceğini düşünerek.
“Alayım,” dedi beni onaylayarak. Sonra da kalkıp banyonun olduğu yere doğru ilerledi.
O banyoya girdiğinde oda kartını alarak odadan çıktım. Temiz kıyafetlere ihtiyacı olacaktı. Asansör bulunduğumuz katta olduğundan hızlı bir şekilde bindim ve giriş kat için düğmeye bastım. Asansörün kapıları kapanırken sırtımı arkamdaki cama yasladım.
Asansör aşağıya inerken klasik kadın sesi kat numaralarını okuyordu. Son iki gündür üst üste o kadar çok şey yaşamıştık ki zamanı yakalayamıyor gibi hissediyordum. Hayatın gerisinde kalmışım gibi bir his vardı ve bu his Yekta’nın acısına yetişene kadar geçmeyecek gibiydi.
Asansörün kapıları açıldığında hızlı adımlarla aşağıya indim ve aynı şekilde resepsiyona ilerledim. “Merhaba!” diye seslendiğimde girişte bizi karşılayan görevli bana dönerek tebessüm etti. “Buralarda kıyafet alabileceğim bir yer var mı? Biraz acil,” diye mırıldandım. Genç çocuk şaşkınlıkla bana bakarken otelde kalan birisinin gecenin bu saatinde böyle bir soru sormayacağının farkındaydım.
“Maalesef bir bilgim yok,” diye mırıldandı. O kıyafetleri giymesini istemiyordum. Bazen anılar kokuların içerisine saklanırdı, bazen anılar eşyaların içerisine gizlenirdi. Ona bu gece hiçbir şey kötü hissettirsin istemiyordum.
“Peki, teşekkür ederim,” diye mırıldandığımda bir süre bakışları üzerimde gezindi.
“Eğer çok acilse masaj odaları için kullandığımız eşofmanlar var. Ücretini ödemeniz dahilinde bir tane verebilirim.” Görevlinin verdiği yanıtla gülümsedim. Bir eşofman iş görebilirdi.
“Çok sevinirim,” dedim teşekkürümü belli ederek.
“Bir saniye, hemen geliyorum.”
Görevli çocuk, arkasını dönüp gittikten kısa bir süre sonra geri gelmişti. Kıyafetin ücretini ödeyerek odaya geri çıktım ve kartı kapıya okutarak içeri girdim. Banyodan su sesi geliyordu. Yekta’nın banyodan çıkmadığını anladığımda, kapısının önüne gelip tıklattım.
“Yekta!” Seslenmemle hemen su sesi kesildi ve Yekta’nın sesini duydum.
“Bir sorun mu var?” Yorgun sesi kulaklarıma ulaşırken ona cevap verdim.
“Hayır, sana eşofman getirdim. Kapıya asıyorum, alırsın.” Bir cevap vermeyip suyu geri açtığında beni duyduğunu anladım ve eşofmanı kapısına asarak odanın balkonuna doğru ilerledim. Yere kadar uzanan camdan balkonun kapısını açıp dışarıya çıktım ve derin bir nefes aldım.
Her insanı kendi içerisinde tek başına bırakan bir acısı vardı. Sessiz kaldığımız her soru, kendi içimizde itiraf edemediğimiz bir günahtı ve Yekta’nın cevapsız kaldığı onlarca sorusu vardı, görebiliyordum. Bu şehir, ona ne yaşatmıştı bilmiyordum ama burası kurtulmak isterken daha da içine çekildiği bir bataklık gibiydi.
Bu hissi tanıyordum. Geride bıraktığım ve beni yakamdan tutup her yıl başka şehre sürükleyen geçmişim bu hissi de bana miras bırakmıştı.
İstanbul, kurtulmak isterken her gün biraz daha içine çekildiğim bir çukurdan ibaretti.
Yedi yıl olmuştu. Yedi yıldır sürekli bir başka şehirlere gitmiş, her yıl yeni bir şehirde nefes almıştım. Hiç yakın arkadaşım olmamıştı, kimseyi gerçekten sevememiştim çünkü hepsine terk edeceğimi bilerek sarılmıştım
Seven insan gider miydi? Gidebilir miydi?
Onları sevdiğimi biliyordum ama ben bile kendi sevgime inanamıyordum. Buğra’nın yerinde olsaydım bu sevginin gerçek olduğuna beni kimse inandıramazdı. Diğerlerinin yerinde olsaydım, bu arkadaşlığın gerçek olduğuna beni kimse inandıramazdı. Bu yüzden onları anlıyordum ama İstanbul’da kalarak her günümü biraz daha dipte geçirmek yerine gitmeyi seçtim.
Bunu yapmak zorundaydım.
Kaçmak zorundaydım, kaçmasaydım yarınımın dünümden ve bugünden bir farkı olmayacaktı.
“Boş sokağa bakıyorsun.” Yekta’nın sesini duyduğumda irkilerek ona döndüm. Üzerinde ona verdiğim eşofman vardı.
“Daha iyi misin?” dediğimde çıplak kollarını demirliğe yasladı ve balkondan aşağıya bakarken konuştu.
“Bilmiyorum,” dediğinde ona döndüm.
“Dün gece bir şey yaşandı, ne yaşandı bilmiyorum ama yaşananlar taze olduğu için böyle söylüyorsun,” diyerek onunla inatlaştım.
“Yaran kabuk bağlasa da yaradır,” diye mırıldandı. Onunla tartışmak istemedim, bu durumda üzerine gitmek istemedim. Yarın her şeyi kendi içine gömecekti biliyordum.
“Yarın yine eskisi gibi olacaksın,” dedim kollarım onun gibi balkonun demirliklerine yaslıyken. “Yine gülümseyecek, hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın. Yine çalışacak, çabalayacaksın.” Durdum ve hemen ardından anlam veremediğim o soruyu sordum.
“Her şey bu kadar dipteyse Yekta, her şey bittiyse neden hâlâ çabalıyorsun?” Sorum üzerine caddede dolaşan bakışlarını kaldırarak bana baktı.
Saçlarım uçuşup yüzüne değdiğinde ne hissettiğini merak ettim.
“Elimi uzattığım bir el var Akasya. Gitsem gidemem, ardımda bırakamam. Kalsam bir şey değiştiremem. Buradayım, o el neredeyse ben de oradayım.”
“Bir kuyunun dibindeymiş gibi bakıyorsun bana,” dedim istemsizce. Söylediklerini anlıyor ama kafama yerleştiremiyordum.
“Başımı kaldırdığımda bir gökyüzü var. Gökyüzü kararana kadar çabalayacağım,” dediğinde uğruna savaşlar verdiği, kayıplar verdiği ve verdiği kayıplara rağmen dimdik ayakta durduğu eli merak etim.
“Gel hadi uyuyalım,” dediğimde başını iki yana salladı.
“Uyuyamam.” Sanki açık havadayken bile o kuyunun içerisindeydi ve nefes alamıyordu.
“O zaman sohbet edelim,” dedim başka bir kapı açarak. “Ellerini uzattığın kişi sen olmadan devam edemez mi?”
“Edemez,” dedi net bir şekilde.
“Sen de onunla devam edemiyorsun ama.” Onun yerinde olsaydım ne yapardım bilmiyordum. Bir başkasıyla kendi aramda kaldığımda kendimi seçerdim çünkü herkesin önceliğinin kendisi olması gerektiğini biliyordum.
“Onu bırakırsam da devam edemem,” dediğinde girdiği çıkmazın bana çok uzak olduğunu hissettim. Onunla ben insanın iki zıt yüzü gibiydik. O, fedakâr olan, sonsuz seven ve ne olursa olsun güvende hissettirendi. Bense bencildim. Her sevginin benim içimde bir sonu vardı, her an gidecekmiş gibi tedirgin hissettirirdim.
“Bu kadar derin sevebilmek isterdim,” diye mırıldandığımda kırık bir gülümseme yerleşti yüzüne. “Bu gece ilk yalanını söyledin.” Doğru sözlülüğü kalbimi kırarken devam etti. “Sen kimseyi kendinden çok sevmek istemezsin.”
“Beni tanımıyorsun bile.”
“Bazen tanımak gerekmez, anlarsın,” dedi bana karşı çıkarak. “Ben seni anladım. Hislerini, kaçtıklarını anladım.”
Balkonun demirliklerinden ayrılarak onu ardımda bıraktım ve yatağa geçtim. Üzerimdeki pantolonu çıkardım. Üzerimde Mert’in tişörtü olduğu için bana oldukça uzun geliyordu ve bacaklarımın bir kısmını örtüyordu. Balkonun kapısını kapatmadan odanın içine girdi ve yatağa uzandı.
“Bazen kırıcı olabiliyorsun,” dedim yatağın yanındaki ışığı kapatırken.
“Her insan gibi...” dediğinde bu gece daha fazla üstüne gitmemem gerektiğini anlamıştım.
“Otele ilk girdiğimde ne yaşadığımı biliyor musun?” diye sorduğumda konuyu bambaşka yerlere çekmeye çalışıyordum.
“Nehir anlatmıştı,” diye mırıldandı. Sol omzumun üzerine yaslanarak ona doğru döndüm. İki elini başının altına koymuş tavana bakıyordu. Göğsünün altına kadar gelen çarşaf yalnızca çıplak karnının alt kısmını örtüyordu.
Aklıma düşen cümleyi ona söyleyip söylememekte kararsız kalsam da kendime engel olamayarak mırıldandım. “Yok mu alt kattakilere aynı sorunu yaşatmamız?”
“Ne?” Yekta şaşkınlıkla bana dönerken yüzünde durumu kavrayamayan bir ifade vardı.
“Duydun işte,” diye mırıldandım tepkisini önemsemeyerek.
“Sapık olduğun konusunda kesin bir düşünceye varıyorum,” diye mırıldandı. Kafasını dağıtabilmiş olmak hoşuma giderken bir yandan da onunla bu şekilde flört ediyor olmaktan keyif alıyordum.
“Yanındayken kendimi rahip gibi hissediyorum,” diye mırıldandı. Kısa bir gülüş kaçtı dudaklarımdan.
“Ben de arsız hissediyorum, ne yapacağız bu işi?” dedim keyifle. Kaşlarını kaldırdı ve bir cevap vermedi. Ellerimi başımın altına aldım fakat sol omzuma yaslanmaktan vazgeçmedim. Tamamen ona doğru dönmüş durumdaydım.
“Bir şeyler anlatsana,” diye mırıldanırken gözlerimin kapanmaması için direniyordum. Bir şey söylemedi, ben de söylemedim. Kendi sesimi duymamak için sessizlikten kaçan ben, bugün onun göğsünde yatarken sessizliği sevdim. Zihnimi hiç bu kadar yalın, bu kadar sakin hissetmemiştim. Gözlerimin açık kalmasına yalnızca yarım saat daha dayandım ve göğsünün altına kıvrılarak uyudum.
Gözlerimi araladığımda Yekta yanı başımda uyuyordu. Hareket etmeden uyanmamasına özen göstererek ona baktım. Gece geç uyuduğunu tahmin edebiliyordum. Başım, göğsüne yaslıyken bir kolum başının altındaydı. Diğer kolumu kaldırarak gözlerine uzanan saçlarına uzandım ve onları geriye doğru ittim.
Çıkık çene kemiklerini inceledim. Yüzünün yarısı yastığa gömülmüştü, uykusunda bile gergin görünüyordu. Elim yavaşça yanağında gezindiğinde gözlerini kırpıştırdı. Kolumun üstünde başını hareket ettirerek tam tersi yöne doğru döndü. Rahat durmayarak elimi burnuna doğru uzattım.
Parmak ucum, yavaşça burnunda gezinirken beklemediğim bir anda parmağımın üzerinde hissettiğim dişleriyle çığlık attım.
“Yuh!” Ani verdiğim tepki karşısında hâlâ dişlerini parmaklarımdan çekmemişti. Parmağımı geriye çekmeme izin verdiğinde uykulu sesiyle homurdandı.
“Rahat dur Akasya, uyuyamıyorum.”
“Öğlen oldu, öğlen…” dedim hayıflanarak. Ardından üzerimizdeki pikeyi çekiştirerek üstünü açtım. Sağa döndüğü için kasılan vücudundan sırt kasları belirginleştiğinde onlara bakmamak için ayrı bir çaba sarf etmem gerekmişti.
Kolumu başının altından kurtararak yataktan kalktım ve bazanın etrafında dolanarak onun önüne geldim. “Kalk hadi, tek gecelik ödeme yapmıştım. On ikiden önce çıkmamız gerek.”
“Kalkamam,” dedi bana bakmadan, sesi hâlâ uykuluydu ve gözleri kapalıydı.
“Neden?” dedim tek kaşımı kaldırarak.
“Çünkü gömleğim yok Akasya.”
Dün gece kıyafetlerini yıkamak ya da yıkatmak aklıma gelmemişti. Bu kıyafetle dışarıya çıkması zaten mümkün değildi.
“Tamam o zaman. Ben sana kıyafet almaya gideyim. Geldiğimde kalkmazsan sularım seni ona göre.”
“Aynen,” diye mırıldandı ve ben arkamı döndüğünde fısıldamasını duydum. “Sularsın beni.”
Odanın kartını alarak odadan ayrıldım. Asansöre sırtımı yaslayıp aşağıya inmeyi beklerken dün geceyi düşündüm. Ne yaşanmıştı, ne yaşamıştı? Terk edilmek bu kadar zor muydu?
Arkamı dönüp giderken bencil olduğumun hep farkındaydım. Yine de benim için gitmek, kalmaktan zordu. Kalırsam kendimle beraber herkese zarar verirdim. Kalsaydım, hiç bitmeyecek bir döngünün içerisinde yuvarlanır dururdum özgür olmadan nefes alamayacak kadar özgürlüğüme bağlıydım.
Asansörün kapıları açıldığında hızlı bir şekilde indim ve otelin çıkışına yöneldim. Bir yandan da telefonumu çıkarıp çevredeki giyim mağazalarına baktım. Yakınlarda olduğunu gördüğüm bir markanın yol tarifini açarak ilerlemeye başladım.
Herhangi bir tişört ve pantolon yeterliydi. Nasıl olsa buradan eve gider, üzerini değiştirirdi.
Beş dakikalık bir yürüyüşün ardından ona kıyafet alabileceğim mağazayı bulmuştum. Mağazanın içerisine girdiğimde görevli olduğunu yaka kartından anladığım kadın bana doğru dönerek konuştu.
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
Bir an için Yekta’nın üzerinde ne görmek istediğimi düşündüm.
Damatlık?
Kendi kendime gülümsediğimi kadının bana olan anlamsız bakışlarını gördüğümde fark ettim. “Mavi bir gömlek ve siyah pantolon,” dedim düz sesimle.
“Tabii, birkaç farklı modelimiz var buradan bakalım isterseniz.” Başımı olumlu anlamda salladım ve önümden ilerleyen kadını takip ettim.
Bana gösterdiği ilk gömleği onayladığımda, “Bedeni nedir?” diye sordu. Bu aklıma hiç gelmeyen bir detaydı. Yekta’nın vücudunu gözümün önüne getirdim. Kesinlikle kilolu değildi fakat o kaslarla L bedenden aşağı giymesinin imkânı yoktu. Kendimden emin bir şekilde, “Large,” dedim.
Görevli başını olumlu anlamda sallayarak bana koyu mavi gömleği uzattı. Sade, şık bir gömlekti. Pantolonu da aldıktan sonra kasaya geçip ödeme yaptım ve dükkândan ayrıldım.
Otele doğru ilerlerken onunla yıllar boyunca bu şekilde yaşadığımızı hayal ettim. Herhangi bir insan, hayatının sonuna kadar kaçarak yaşamayı kabul eder miydi? Somut bir şey olmasa bile her yıl aynı şeyleri yeniden yaşamak ister miydi?
Yekta’nın eğer bana âşık olursa böyle bir seçim yapıp yapamayacağını sorguladım. Beni gerçekten sevebilir miydi? Hayatını, bana ve hastalıklı ruhuma adayacak kadar bana tapabilir miydi? Başka bir hayatta mümkün müydü bilmiyordum ama bu hayatta mümkün olmayacağını düşünüyordum.
Asansöre binerek kaldığımız katın olduğu düğmeye bastığımda asansörde benimle birlikte iki adam vardı. Sessiz bir şekilde asansörden inmeyi bekledim. Asansörün kapıları odamızın olduğu kata geldiğinde açıldı ve ben de hızlı adımlarla asansörden indim. Kartımı okutarak içeriye girdiğimde Yekta’nın hâlâ yatakta uzandığını gördüm.
Elimdeki poşeti yere bıraktıktan sonra elimle göğsünü hafifçe dürtükledim. “Uyanmazsan üzerine su dökeceğim,” dedim beni duyduğunu bilerek. Cevap vermeyince gözlerim odanın içerisinde dolaştı. Tek kişilik koltuğun yanına konulan mini buzdolabına doğru ilerleyerek içerisinden soğuk su şişesini aldım ve kapağını açarak yeniden yatağın başına geldim.
“Yekta gerçekten dökeceğim.”
“Hım hım,” diye mırıldandığında başımı iki yana salladım ve elimdeki su şişesini açarak yüzüne doğru dökmeye başladım. Yekta bir anda yataktan sıçrayarak kalktığında ağzından bir küfür yuvarlandı.
“Siktir.” Soğuk su Yekta’nın saçlarından aşağıya süzülerek göğsüne damlıyordu. Gözleri öfkeyle bana döndüğünde kahkahama engel olamadım. “Suladım galiba seni,” dedim benimle dalga geçmesini ima ederek.
“Ben de şimdi seni bir sulayacağım,” dediğinde yapacağı atağı görerek kaçmaya çalıştım fakat benden erken davranarak beni karnımdan yakalamıştı. İkimizi yatağa düşürürken elimdeki su şişesini almaya çalışıyordu.
“Hayır,” dedim gülüşlerimin arasından. Elimdeki su şişesini alamaması için sıktım. Su şişesini sıktığım için yükselen su şişeden aşağı, ikimizin üzerine boşaldığında tenime değen soğuk su ürpermeme sebep oldu. Saçlarından yüzüme damlayan su yavaşça göğsüme doğru iniyordu ve tenime değmesiyle irkilmeme sebep oluyordu.
“Şerefsiz,” dedim ikimizin de üstü ıslandığı için.
“Ben mi şerefsizim?” dedi gözlerini kısarken. Üzerinde hiçbir şey yoktu, altında yalnızca ona verdiğim eşofman vardı. Yeni uyanmıştı ve saçlarından su damlaları yüzüme doğru iniyordu.
Yekta Emir Ilgaz kalbime zarar veriyordu.
“Kalk da çıkalım artık,” diye mırıldandım onu üzerimden itmeye çalışırken. Bakışları üzerimde gezindi fakat şehvetle ya da aşkla değil özlemle bakıyor gibiydi. Bir an için yaşadığımız anın ona bir başkasını hatırlattığını düşünerek kötü hissettim.
“Kalksana,” dediğimde hafifçe geriye çekildi ve yataktan kalktı.
“Pardon.” Mırıldanışına cevap vermeden banyoya doğru ilerledim.
“Banyodayım. Sen de odada giyinirsin artık.”
Banyonun kapısını kapatıp içeriye girdim ve saçlarımı kurulamak için kurutma makinasını açtım. Tişörtümü ve saçlarımı kuruttuktan sonra bileğimdeki tokayla saçlarımı bağladım ve içeri seslendim.
“Gelebilir miyim?”
“Gel.” Yekta’nın onaylamasının ardından banyonun kapısını açarak içeriye geçtim. Yekta’nın bakışları üzerimde gezindiğinde dünden beri üzerimde olan tişörtü yeni fark ederek konuştu.
“Erkek reyonundan giyinmeyi seviyorsun galiba.”
“Yok ne alaka?” dedim alakasız bir şekilde.
Gözlerini kısarak cevap verdi. “Benim böyle bir tişörtüm yoktu ama hadi neyse.” Bana laf attığını anladığımda istemsizce güldüm.
“Çıkalım artık. Yoksa kovulacağız,” dedim ve kartı elime alıp odadan çıktım. Resepsiyona kartı teslim ederek çıkış işlemlerini bitirdiğimizde metroya doğru yürümeye başladık.
“Üst kat dün boşaltılmış. Akşam bakmaya gideriz, sonra karar verirsin,” dedi hızlı adımlarla ilerlerken.
“İyi olur,” dedim özel alana ihtiyaç duyduğumu hissederek.
“Metro yerine yürüsek mi?” dedi Yekta yola bakarken.
“Uzun sürmez mi?” diye sordum.
“Bir saat sürmez,” dediğinde başımla onu onayladım.
“Bana kendini anlatsana,” dedim adımlarımı yavaşlatırken. Yolu bildiğini düşündüğümden sadece onun adımlarını takip ediyordum.
“Bir kız kardeşim var,” dedi Yekta beklemediğim bir şekilde başlayarak. “Annemi ve babamı uzun süre önce kaybettik.”
“Başın sağ olsun.”
Bana cevap vermeden devam etti. “Çocukluğumdan beri kardeşime ben baktım, sonra evlendi. Şimdi kendi hayatı var, ben de arkadaşlarımla ayrı eve çıktım.”
“Bu kadar mı?” dediğimde başıyla beni onayladı. “Sormadın ama ben de anlatayım mı?” Gülerek ona takıldığımda yüzünde alaylı bir ifade oluştuğunu gördüm.
“Yalanlar söylemeyeceğin kadar yakın olduğumuzda anlatırsın Akasya,” dedi kısık bir sesle. Kurduğu cümle kalbimin sızlamasına sebep olurken kötülüğümle yüzleşiyormuş gibi hissettim. Seçimlerimin karşımda oturduğunu hissettim.
“Yalan mı söylüyorum?” dedim ne demek istediğini açıklaması için.
“Bunun cevabı sende.” Kaşlarımı istemsizce çattım.
“Ne ima etmeye çalışıyorsun?”
“Bir şey mi ima ediyorum?” Bana huzursuz hissettiriyordu ve bunu bilinçli olarak yaptığının farkındaydım.
“Mert ile nereden tanışıyorsunuz?” dedim konuyu başka bir yöne çekerek.
“Herhangi bir yerden, neden bu kadar önemli?” Yolda bir an için durarak bana döndü. “Sorular sormadan önce kendine bakman gerekmez mi Akasya?” Artık cümlelerinin söylediklerinden daha fazlasını taşıdığına emindim.
“Aynaya bakman, ben kimim demen gerekmez mi?” Gözlerimin içerisine ruhumu görmek istercesine baktı. “Sen kimsin, bana bu soruyu neden soruyorsun? Neden bir gece yarısı hayatıma dahil oluyor ve beni sorguluyorsun?”
Bir cevap vermedim. Anlatacak hiçbir şeyim yoktu. Kendime ait bir kimliğim, bir geçmişim yoktu. Ona saatlerce hikâyemi anlatsam, yazsam, konuşsam, bağırsam gün sonunda beni dinlemeden masadan kalkacağını biliyordum çünkü seçimlerimiz bu hayatta kim olduğumuzu belirlerdi. Benim seçimlerim, bana kimse olamamayı öğretmişti.
“Bütün bunlara karşı susmadığında, sen de gerçekten kendin olduğunda konuşalım bunları,” dediğinde yüreğim burkuldu. Mert’in ona bütün hikâyemi anlatıp anlatmadığını merak ettim. Bu şüphe kalbimde korkuya yol açtı. Korkumun sebebi Yekta’nın gözünde kötü birisi olmaktı.
Yürüdüğüm yolları düşündüm. Attığım adımları ve o adımların bana çıkardığı gerçekleri… Yekta bir şans mıydı yoksa kader miydi bilmiyordum fakat bugün yürüdüğü yolun hemen ardından onun adımlarını takip ederken kalbimdeki huzursuzluğun yalnızca onunla alakalı olduğunu biliyordum.
Bugün dört gün olmuştu.
Bir insan size dört günde ne hissettirebilir, ne verebilirdi?
Yekta Emir Ilgaz, dört günde benin hayatımın merkezine oturmuştu. Hissedilenler bu sefer benim seçimlerimden ya da Tanrı’nın yazdığından çok daha fazlasıydı.
“Mert benim çocukluk arkadaşım,” dedim ani bir kararla. Bunu söylemenin ne kadar doğru bir karar olduğunu bilmiyordum fakat birkaç dakika önceki tartışmamız içimi burkmuştu.
“Biliyorum,” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. İçimi kaplayan korku karnımda bir karın ağrısı oluşmasına sebep oldu. Başımın ağırlığını hissettim. Kaçtıklarımın önüne düştüğümü hissettim.
“Peki sen kimsin Yekta?” dedim ona şüpheyle bakarken. “Bir gece yarısı hayatına aldığın kadının çocukluğunu bilecek kadar kimsin?”
“Seni ben hayatıma almadım,” dedi oldukça ciddi bir şekilde. Yekta bugün ikinci kez kalbimi kırdı. “Bu hayata sen dahil oldun. Beni sen buldun, yanımda sen yürüdün ve yürüyorsun. Ben sokakta gördüğün o adamdan fazlası değilim.”
“O zaman neden fazlasıymış gibi davranıyorsun?” Sesim istemsizce yükselmişti. “Neden imalarda bulunuyorsun?”
“Seni bu kadar korkutan ne?” dedi bana bakarken. “Mert söylemişti çocukken tanıştığınızı. Geçmişine uzandığımda oluşan bu öfken niye?”
“Biz iki yabancıyız,” dedim yürümeye devam ederken.
“Biz iki yabancıdan çok daha fazlasıyız,” dedi adımlarını hızlandırırken. “İki yabancı olsaydık bugün hâlâ benimle aynı yolda yürümezdin.” Durdum o ise yürümeye devam etti.
“Bir gün yürümeyeceğim,” dedim ardından bakarken. “Sadece benimle yaşasan olmuyor mu? Geçmişin bir anlamı olmasa, kim olduğum önemsiz kalsa... Sadece ben olsam...”
Ardından konuşmasına izin vermeden devam ettim. Yürümeye devam ediyordu, sesimi yükseltmek zorunda kalmıştım.
“Bir sabah uyandığında yüzümü unutacaksın, söz veriyorum.”
Sevgili günlük,
İnsan en çok kendini kaybetmekten korkardı. Ben onun bedeninde, ruhunda, geçmişinde ve geleceğinde kaybolmak istiyordum. Ben yalnızca onun yanında geçireceğim bir hayat istiyordum ve bu aklımın bana oynadığı bir oyun gibiydi.
Tüm Yorumlar (1)
Bölümlerin devamı gelecek mi, ona göre okuyacağım
Paragraf 189