8. DURAK
8. DURAK
“Birini affetmeye çıkan yol onu anlamaktır.
Büyümek, anladığın insanları bağışlayamamaktır.”
Birini anlamak bir yerden sonra affetmek demekti. Sebepler hataların üzerini kapatmazdı ama geçmişin üzerini örtebilirdi. Yok sayamadığımız her anı, içimizde sakladığımız bir tohuma dönüşüyordu. Yavaş yavaş biriktirdiklerimizle bir nefrete kök salıyor ve tahammül edemiyorduk.
Geçmişin bana ne getirdiğini bilmiyordum ama benden neleri aldığını biliyordum. Gözler, insanın ruhuna açılan kapıdır. Geçmiş o karmaşanın içerisinde saklıdır. Karşımda bana geçmişin kapılarını aralayan bir adam varken o geçmişin neresinin Yekta ile çakıştığını merak ettim.
Yalanlar söylemenin vebası o yalanlarla yüzleşmektir. Benim hayatım yalanlardan ibaretti. Bakışlarım Yekta’ya döndüğünde gözlerini çekmeden Mert’e baktığını gördüm. Mert, yanındaki kişinin belini kavrayarak içeriye doğru yürüdüğünde gözlerimin dolduğunu hissetmiştim. Otobüs yavaşça durağa yanaştığında diğerleri bize bakıyordu.
İlk olarak Nehir bir cevap vermeden otobüse bindi. Ardından Mihri geçti, Yusuf da bize bakarak otobüse bindiğinde Yekta’ya dönmemiştim. “Binmeyecek misin?” dedi Yekta bana bakarak. Başımı olumsuz anlamda salladım, otobüs çoktan kapılarını kapatarak hareket etmişti. Evin ön tarafında kalmak istemediğim için servis aracına bindiğimiz arka kapıya doğru yürümeye başladım. Evin içerisinden müzik sesi yükseliyordu.
“Tanışıyor musunuz?” dedi Yekta yeniden konuşarak.
“Siz tanışıyorsunuz galiba.” Net bir cevap vermedim, vermek istemedim. Yalan söylemek istemedim. Kaç kere dinlemiştik aynı yalanları?
“Öyle,” dediğinde arka bahçeye gelmiştik. Banklardan birisine oturdum ve Yekta’nın da yanıma oturmasına izin verdim. “Nereden?” dediğimde kaşlarını çattı.
“Neden?” Yüzüne ciddi bir ifade yayılmıştı. “Neden önemli bu soru?”
“Bilmem,” dedim derin bir nefes alarak ve bir iki damlanın gözlerimden süzülmesine izin verdim.
Gözler ruha açılan kapıdır.
Karanlıkta kayboldum, bakışlarını aradım.
Bir damla, artık geçmiş acıtmıyor.
Bir damla daha, artık son olsun.
Son damla, artık ağlamak istemiyorum.
Burnumu içime doğru çekerek nefes almaya çalıştığımda Yekta elini çeneme uzattı ve çenemi yukarıya doğru kaldırdı. “Neden?” dedi gözlerimin içerisine bakarken. O, karanlığın içerisindeyken bile ruhumu görebiliyordu.
“Neden yapıyorsun bunu kendine?” Gözlerimin kızardığını biliyordum.
“Neyi?” dedim gözlerinin içerisine bakarken. Derin bir nefes aldı ve cevap vermedi.
Telefonumu çıkardım ve Mert’in ezbere bildiğim numarasını tuşlayarak ona mesaj attım. İçimde korku ve şüphe vardı. “Beni biraz yalnız bırakır mısın?” dedim Yekta’ya dönerek. Başparmağı gözümden süzülen yaşa değdi ve parmağıyla yaşlarımı sildi.
Geriye dönüp baktığımda gördüğüm her şey birer yıkımdan ibaretti. Birer birer üzerime devrilen anılar beni altında nefessiz bırakırken o geçmişten kaçıyordum. Yaşanılanların ağırlığını hislerimiz belirlerdi. Benim hislerimse yaşanılanlardan çok daha fazlasını taşıyordu. Hayatıma dokunan herhangi birinin o geçmişin bir köşesinde yaşamasından korktum. Kaçtıklarımın beni bulmasından korktum.
Özgür olmaya çalıştığım bu hayatta en çok ben tutsaktım. Kaçtıklarıma, korkularıma ve asla kopamadığım geçmişe.
“Peki.” Ayağa kalkarak geldiğimiz yerden çıkışa doğru ilerlediğinde çenemden çektiği elinin yokluğunu hissettim. İçimde tanıdık bir his vardı fakat bu hissi bulamıyordum. Bu şehir bana her zaman olduğundan farklı hissettirirken aynı zamanda her zamanki kadar eksik de hissettiriyordu. Belki de sorun şehirlerde değil insanlardaydı ve Yekta benim için diğerlerinden farklı olmayı başarıyordu. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum ama içimden bir ses onun her zaman bana ait olduğunu söylüyordu. Derin bir nefes alarak saçlarımı kulağımın arkasına ittim.
Akasya: Evin arka bahçesindeki personel girişine gelebilir misin?
Geleceğini biliyordum. Ne olursa olsun burada olurdu. Seçimler yapmıştık, o seçimler hayat çizgimizi belirlemişti fakat bir yerden sonra aynı çizgide duruyorduk. Bu çocukluğumuzun bize verdiği histi.
Yekta’nın kalktığı yere uzun bir bedenin gölgesinin düştüğünü fark ettiğimde geldiğini anladım. Geçmiş, bir adımla, bir adamla karşınızda durabilirdi. Bakışlarımı ona çevirmesem de gözlerine baktığımda geçmişi göreceğimi biliyordum. Nefes alıp verişlerim hızlanacak, içimi tanıdık bir korku kaplayacaktı. Bir felaketin kenarından kaçarak sıyrılmıştım fakat yarım kalan her savaş gibi yaşanacaklar beni takip etmeye devam etti.
“Büyümüşsün,” dediğini işittiğimde bakışlarım ona döndü. Yeşil gözleri karanlığın içerisinde bile parlıyordu. Hissedeceğimi bildiğim o korku şimdi kalbimde bir boşluktu ve kendisini belli edercesine kalbimin kasılmasına sebep oluyordu.
“Asla bitmeyecek değil mi?” dedim geçmişin beni kucakladığını hissederken. “Asla kurtulamayacağım, asla tükenmeyecek.”
“Kurtulmaya çalıştığın şey benliğin,” dediğinde yüzümde acılı bir ifade oluştu. Ağladığımı fark ettiğini biliyordum. Onlara ait her şey sadece üzer ve yıkardı. “Değil, ben o kız değilim.”
“Neden çağırdın beni Akasya?” dedi alayla.
“Babama söylemeyeceksin,” dedim ruhsuz bir sesle.
“Umursuyor mu sanıyorsun?” dediğinde yüzümde tebessüm oluştu.
“Umursadığını benden daha iyi biliyorsun.”
“Anlamıyorum,” dedi ve devam etti. “Çok güzel bir hayatın vardı, çok güzel bir hayatımız vardı. Her şeyin en iyisine sahiptin bunu bize neden yapıyorsun, anlamıyorum.” Duraksadı ardından tekrar konuştu.
“Bazen bencilden çok daha ötesi olduğunu düşünüyorum. Sadece şımarık olduğunu.”
“Ben miyim şımarık?” dedim ayağa kalkarak. “Biliyor musun Mert, bencil olup olmamak umurumda değil ama siz kötüsünüz, sadece kötüsünüz,” dedim parmağımı ona uzatırken. “Sen de bu kötülüğün bir yüzüsün,” dediğinde başımı iki yana salladım. Bilmek istemedim, geçmişi hatırlamak ve görmek istemedim.
“Nereden tanıyorsun?” dedim Yekta’ya soramayacağım o soruyu sorarak. “Nereden tanıyorsun Yekta’yı?” Tek kaşını kaldırdı ve bana döndü. “Neden bu kadar önemli?”
“Önemli ya da değil sadece merak ettim.” Sesim yükseldiğinde bana doğru yaklaştı. Gözümden birkaç damla daha süzülmüştü.
“Alaca,” dedi geçmişin kapılarını aralayarak. “Ne zaman döneceksin eve?”
Başımı iki yana salladım. “Benim bir evim yok. Bunları konuşmanın yeri değil Mert,” dedim üstelememesi için. “Ben gittim, siz kaldınız. Ben kaçtım, siz kabullendiniz. Yaşananlar sizi olduğunuz konuma koydu. Şimdi sadece kendim olmaya çalışıyorum. Zihnim olanları kaldırmıyor, baş etmeye çalışıyorum, yapma. Düşündükçe delirecek gibi hissediyorum yapma.”
“Biraz olsun yanında kalayım,” dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. “Yapma Mert.”
“Bir hafta,” dedi kabullenmediğini belirtircesine. “Bir hafta, ne yaşadığını göreyim gideceğim.”
“Olmaz,” dedim karşı gelerek. “Yapamayız, her şey başıma yıkılır.”
“Belli etmeyeceğim,” dedi bana elini uzatırken. “Seni nereden tanıdığımı, sana dair hiçbir şeyi belli etmeyeceğim.” Elini geri çekmemişti.
“Kaçtığını sanıyorsun ama bir adım ileri gidemedin Alaca,” dedi yeniden bana dönerek. Uzattığı ele baktığımda devam etti. “İstese bugün yanına alır seni. İstesem her gün bulurum seni. Sadece özledim, yedi yıl…” dediğinde gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. “Ben de on yedi,” dedim mırıltı gibi çıkan sesimle. “O yedi yıl bende hep on yedi.”
“Sadece bir hafta,” dedim gözlerinin içerisine bakarken. İçimdeki boşlukta bir yara açıldığını hissettim, yaram kanadı. Kullanmayı bilirsen sevgi silahtır, yaralar, dedi geçmişim. Sar yaralarını kanarsa canını yakar. Yaralarımı sarmayı hâlâ öğrenememiştim ve hissettiğim sevgi bir bıçak gibi göğsüme saplanmaya devam ediyordu. “Öyle,” dediğinde başımla onu onayladım. Ne yapmam, ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Tek bildiğim kaçtığımdı. “Gitmem gerek,” dediğimde bana baktı.
“Ona sor,” dedi gitmeden önce. “Beni nereden tanıdığını bana değil, ona sor.” Ona cevap vermeden arkamı dönerek Yekta’nın gittiği yoldan ilerlemeye başladım. Onu sorgulayabilecek kadar yakın değildim. Mert’i nereden tanıdığını sormam hadsizlikten daha fazlası olmayacaktı.
Kirli bir resmin arkasındaki portre olduğumu hissediyordum. Yüzümden aşağıya süzülen boya parçası içimdeki acıyı temsil ediyordu. Zihnim, konu Yekta olduğunda hiç durmuyor o acıdan Yekta’ya bir pay çıkarıyordu. Beni yeniden boşluğa yuvarladı. Zihnimde hiç var olmayan başka bir anı oluştu.
Bir fotoğraf karesinde yan yanaydık. Ellerimde tuttuğum fotoğraf geçmişe aitti. Tek başıma, bir sokak arasında, başımı yasladığım duvarın soğukluğunu saç diplerimde hissederken karanlığın içindeydim. Gözlerimin önünde geçmişim ve hislerim vardı. Dokunsam kurtarırdım ama hiç elimi uzatmadım. Sonra o geldi, ellerini uzattı, dokundu, beni kurtarmak isterken düştüğüm çukurda açtı gözlerini.
Yekta Emir Ilgaz, her ne olursa olsun benimle olan o adamdı. Dipte, yalnızlıkta, acıda, sessizlikte ve karanlıkta. Hayallerimde bile benimle birlikteydi, hiç var olmayan bu anılarda bile elleri ellerimdeydi. O elleri yıprattım, canını yaktım ve ilk kez gidecek olmak benim canımı yaktı.
Ana caddeye çıktığımda Yekta’nın etrafta olmadığını gördüm. Gözlerim boş kalan caddede dolaşırken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gözlerimde yaşlar kurumuştu. Gözaltlarımın şiştiğinin farkındaydım. Rimelim yüzüme bulaşmış, makyajım dağılmıştı. “Bir sorun mu var?” Mert’in sesini duyduğumda yavaşça ona döndüm. “Hayır,” diye mırıldandım.
“Gitmiş mi?”
“Gitmemiştir,” dedim neye güvenerek konuştuğumu bilemezken. “Taksi çağırırım gittiyse de.”
“Ben bırakırım seni,” dediğinde ona karşı çıktım. “Arkadaşın vardı yanında.”
“Taksiyle dönebilir Akasya.” Vazgeçmeyeceğini anladığımda başımla onu onayladım. “Arabayı alıp geliyorum,” dediğinde cevap vermedim. Arkasını dönerek evin girişine doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Kapının önünde onu beklerken Yekta’ya mesaj attım.
Akasya: Gittin mi?
Mesaj tek tikte kaldığında internetinin açık olmadığını anladım ve numarasının üzerine tıklayarak çaldırdım. Telefonunun kapalı olduğunu fark ettiğimde içimde beklenmedik bir korku oluştu. Yekta dışında onun çevresinde olabilecek hiç kimsenin numarası bende yoktu.
Mert’in arabası yanımda durduğunda ön kapıyı açarak bindim ve Mert’e döndüm. “Yekta’nın arkadaşlarından birilerini tanıyor musun?”
“Sarışın çocuğu biliyorum sadece,” dediğinde kimden bahsettiğini çözmeye çalıştım. “Dövmeli olan, numarası vardı sanki. Eren mi ne?” Araba ormanlık yolda ilerlerken, “Arar mısın onu?” diye mırıldandım.
“Bence aramamalısın.” Her şeye bu kadar hâkim olması göğsümün burkulmasına sebep oluyordu. Kendime ait olduğuna inandığım bu hayattan yine kopuyor gibi hissediyordum.
“Kaçtığım her şeyin kucağına düşüyorum,” dedim Mert’e. “Her seferinde benim kucağıma düştüğüne göre kaçtığın her şey ben miyim?” dedi Mert yüzündeki hafif buruk gülümsemeyle. “Belki de sadece bana hatırlattıkların,” dediğimde yüzündeki gülümseme soldu.
Mert beni yuvarlandığım diplerde görmüştü. En mutlu anlarımı görmüştü ve bütün bu yıkım gerçekleşirken yalnızca izlemişti. “Bana götüreyim seni,” dediğinde, “Sen bilirsin,” diye mırıldandım. Aklım Yekta’da kalmıştı.
“Burada nerede kalıyorsun?” dedim ona dönerek. “Bir rezidansta dairem var, iş için geldiğimde uğruyorum. İstediğin zaman kalabilirsin.” Kaşlarımı alayla kaldırdım ve güldüm.
“Tamam sadece bir öneriydi,” dediğinde cevap vermedim ve elim radyoya uzandı. Rasgele bir şeyler çalması ve sessizliğimizi bozması için düğmeye uzandığım sırada Mert durmama sebep oldu. “Telefonuma bağlı, istediğini aç.” Telefonunu bana uzattığında elime alarak müziklerine girdim ve Sefo açarak arkama yaslandım.
Telefonunu ona geri vermeden karıştırmaya başladığımda ne yaptığımın farkında olduğunun bilincindeydim. Fotoğraflarına girdim, benden sonra ne yaptıklarını merak ettim. Mert geçmişe ait bir parçamı taşıyor gibiydi. Lisemi, çocukluğumu, daha iyi hissettiğim, iyi olduğum o günleri taşıyordu. Artık iyi olmak için bir çabam kalmamıştı fakat bu içimdeki yangını da değiştirmiyordu.
Geçmişe ait bir fotoğrafa bakmak o anıya, o anın getirdiği hislere dokunmak gibiydi. Dokunmak isteyip istemediğime emin değildim. İçimde bir korku oluştu. Geçmişin yeniden acıtmasından korktum ya da sadece mutlu olmayı özlemekten korktum. Kendimi, en iyisinin bu olduğuna o kadar inandırmıştım ki o inancın duvarlarının yıkılmasından korktum.
Telefonu elimden bıraktım ve arkama yaslanarak gözlerimi kapattım. Kaç dakika yolculuk yaptığımıza hâkim değildim çünkü yol boyunca gözlerim dalmıştı. Arabadan indiğimizde elim telefonuma gitti. Yekta’nın bir cevap vermediğini gördüğümde ekranı tekrar kilitledim. “Burası mı?” dedim yaklaşık yirmi beş katlı olan rezidansa bakarak. “Evet, sana bütün Ankara’yı tek pencereden göstereceğim birazdan.” Söylediğine cevap vermedim ve asansöre binerek aynaya sırtımı yasladım.
Yirmi birinci kat için düğmeye bastığında kollarımı göğsümün altında birleştirdim. “Önceden her asansöre bindiğimizde bir fotoğraf çekerdin,” dediğinde hoş olmayan bir şekilde gülümsedim. “Ne zaman lise birinci sınıfken mi?”
Gözlerini devirdi ve bana cevap vermedi. Onu sinirlendirdiğimi biliyordum fakat yine de vazgeçmiyorlardı. Ne istediğimin bilincinde olmadığımı sanıyorlardı fakat ben yalnızca kimsesiz kalmak istiyordum. Dibe yuvarlanmak, daha kötüsünü, çok daha kötüsünü yaşamak ve yalnızlığın, yıkımın içerisinde mutlu olmak istiyordum. Aradığım mutluluğun yıkımın ardından geleceğini biliyordum.
Asansör ışığı yanarak durduğunda önce Mert, ardından ben asansörden indik. Dar, uzun koridorda birbirinin aynı olan şık daire kapıları vardı. Kapıların üzeri hoş bir ışıkla aydınlatılmıştı ve kapı numaraları aydınlatma sayesinde okunabiliyordu. Mert bir dairenin önünde durarak kartını okuttuğunda kapısı aralandı. Hemen ardından içeriye girdim ve elimdeki çantayı portmantosuna bırakarak ardından yürümeye devam ettim.
Evin girişi uzun, dar bir koridora sahipti. Eşyaları göz alıcıydı fakat bunları Mert’in seçmediğini tahmin edebiliyordum. Muhtemelen evi eşyalarıyla birlikte satın almış ya da tutmuştu. Salonuna girdiğimizde ışıkları otomatik olarak yandı. “Burası da benim evim,” dedi tebessüm ederek. “İyiymiş,” diye mırıldandım.
“Diğerlerinin dairesi var mı burada?” Kaşlarını olumsuz anlamda kaldırdığında biraz olsun rahatlamıştım. “Odan nerede?” dedim ona bakarken. Normal şartlarda çekinen bir insan değildim, zaten Mert çekineceğim son insan bile değildi. Ona ait olan her şeyde bir nebze olsun benim de hakkım olduğunu biliyordum.
“Sağda, kıyafet odası da yanındaki oda. Tişört alacaksan eğer.” Başımı sallayarak onu onayladım ve kıyafet odasına geçerek üzerime kısa kollularından birisini aldım. Kıyafetlerimi çıkararak odasında bıraktım. Odada çok fazla kıyafet yoktu, birkaç kısa kollu dışında faklı modellerde takım elbiseler asılmıştı. Muhtemelen Ankara’ya yalnızca toplantılara geldiği için böyleydi çünkü Mert kişisel hayatında takım giymeyi sevmezdi.
İçeriye geçtiğimde masanın üzerine soğuk kahve bıraktığını gördüm. “İçiyorsundur umarım.”
“Fark etmez,” diye mırıldandım ve bileğimdeki tokayla saçlarımı topladım. Koltuğuna yayılarak oturduğumda o da karşımdaki tekli koltuğa oturdu. “Nasıl geçti?” dedi bana bakarken. “Bilmem,” diye mırıldandım.
“Ne yaptığını bilmiyorsun değil mi?”
“Neler yaşandığını bilmiyorum,” dedim ona karşı çıkarak. “Yakın geçmişte neler yaşandığını bilmiyorum. Herkesin bir hikâyesi vardır ama benimki öyle farklı ki bir yerden sonrasını ben bile toparlayamıyorum.”
“Seçimler yaptık,” dedi Mert. Bunu en iyi ben biliyordum. “Hepimiz seçimlerimizi yaşıyoruz.”
“Ben değil,” dedim yeniden ona karşı gelerek. “Benimki bir seçim değil mecburiyetti.”
“Kimse kafana silah dayamadı Alaca,” dedi gözlerime bakarken.
“Psikolojik şiddet de silahtır ama sen bunu hiçbir zaman anlamazsın. Bu yüzden hiçbir zaman aynı noktada olamadık, olamayız.”
“Tamam, konuşmuyorum,” dediğinde yüzümü buruşturdum.
“İsabet olur.”
Derin bir nefes alarak önümüzdeki sehpaya bıraktığı kahve bardağını aldım. Aklım Yekta’daydı. Beni bırakıp gitmeyeceğini biliyordum fakat bir işinin çıkmış olma ihtimali de aklımdaydı. Yine de bir şekilde onu merak etmeden duramıyordum. Dayanamayarak ayağa kalktım ve portmantoya bıraktığım çantaya doğru ilerlemeye başladım. “Telefonumu alacağım,” dedim Mert’in soru sormaması için. Cevap vermese de beni duyduğunu biliyordum.
“Bana Eren’in numarasını atar mısın?” dediğimde telefonumu elime almış, geri salona dönmüştüm.
“En son kaç yıl önce konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum ne yazacağım adama?”
“Ben yazacağım sen değil.” Telefonunu bana fırlattığında bacaklarımın arasına sıkıştırarak yakaladım. “Ne diye kayıtlı?”
“Eren, parantez içinde Yekta.”
“Çok yaratıcı,” dedim gözlerimi devirerek.
“Özür dilerim ömrüm diye kaydetmediğim için.”
Ona cevap vermeyerek Eren’in telefon numarasını kendime gönderdim. Ne yazmam gerektiğini bilmiyordum fakat içten içe Yekta’yı merak ediyordum. Her ne kadar yakından tanımasam da beni orada bırakmayacağını biliyordum. İçimdeki ikilemi yok sayarak mesajı gönderdim.
Akasya: Eren, selam. Numaranı Mert’ten aldım. Yekta’nın arkadaşı Akasya ben. Yekta’dan haberin var mı? Bir anda ortadan kayboldu, merak ettim.
“Rahatladın mı?”
Mert’in sesini duyduğumda telefonumu koltuğa bırakarak ona döndüm. “Hiç garip hissetmiyor musun?” diye sordum istemsizce. “Yıllar olmuş, bir cuma akşamı karşılaşmışız. Yanımda senin de tanıdığın bir adam var ve sen beni evine getirmişsin.”
“Kaçtığın her şeyin yanı başına düşmüşsün,” dedi tebessüm ederek ve ekledi. “Yekta olsa sana böyle söylerdi.”
“Onu nasıl bu kadar yakından tanıyorsun?”
“Yakından tanımıyorum, toplasan bir ay geçirmişizdir.” Yüzüne baktım, bir ima aradım ama bulamadım. Sorularımın cevabını en doğru şekilde Yekta’dan alacağımı biliyordum.
“Eskiden olsa beni yanına almaya çalışırdın,” dedim gözlerine bakarken. “Şimdi yalnızca yanımda kalmak istiyorsun.”
“Çünkü şu an yirmi dört yaşında bir kadınsın, o zamanlar on yediydin ve yalnız yaşayamayacak kadar çocuktun.” Yüzüme alaylı bir gülümseme kondurdum.
“Keşke sadece yalnız yaşayamayacak kadar olsaydı.”
“Kız kardeşimi kaybetmiş gibi hissediyorum Alaca.” Geçmişime dokunmak istediği her an bu ismi kullanıyordu. Bunu bilecek kadar tanıyordum onu.
“Ben de insanları kaybettim,” dedim ona bakarken. “Onlarcasını ardımda bıraktım, neyden olduğunu bilmeyerek kaçtım. Acıdan, şehirleri terk ederek kaçabilir misin Mert? Ben kaçtım, kaçarken daha çok acıdı sessiz kaldım. Beynimde anlamsız bir karmaşa, ne yaptığımı bilemeyecek kadar yalnız, ne yaptığımı kavrayamayacak kadar sessizim.”
“Kimsesiz ölmekten korkardın hep.”
“Ben o korkuyu bir bar sokağında ölümle yaşam savaşı verirken yirmi bir yaşımda kaybettim.”
“Kendini buraya sen sürükledin.”
“Beni buraya yaşanılanlar itti ve sen bunu hiçbir zaman kabullenmiyorsun,” dedim ona karşı çıkarak. Derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. “Üstümü değiştirip geliyorum.” Bir şey söylemeden telefonumu elime aldım. Eren’in mesaja cevap yazdığını gördüğümde sohbetten çıkmayarak bekledim.
Eren: Önemli bir işi vardı, istersen seni alabilirim. Sabah yanına gelecekmiş.
Akasya: Sorun değil, merak etmiştim sadece. Hallettim ben.
Üstün körü bir mesaj yazıp arkama yaslandım. Yarın ne olduğunu anlatacağını biliyordum. Hiç olmazsa kendisini açıklayacak bir insandı. İyi olduğunu bilmek içimi rahatlatırken telefonumu koltuğa geri bıraktım ve arkaya yaslandım.
Mert ile olan konuşmamız kendi içimde kendime bile itiraf edemediğim bir gerçeği yüzüme vurmama sebep olmuştu. Yalnız ölmekten korkan bir kadındım ve artık sadece yalnız ölmek istiyordum. İçimde sürüklenmek istediğim bir karanlık taşıyordum. Kendim için her zaman daha kötüsü, daha acısı vardı ve bu hissi göğsümden söküp atamıyordum.
Saçlarım koltuğun üzerine dağılmıştı ve bacaklarımı sehpaya doğru uzatmıştım. Yalnızlık artık beni korkutmuyordu ve bunun temelinde korktuğum yalnızlıkla yüzleşmiş olmam yatıyordu. Bunu bilmek kalbimin ezilmesine sebep oldu. Toprağın altında bir başıma büyüdüğüm, kendi fırtınamı yarattığım ve o fırtınada yıkılmamak için köklerimi saldığım bu hayatta artık kendimi, isteklerimi bilmiyordum.
Bir fiil olarak gitmek artık benden benliğimi de söküp alıyordu.
Gözlerimin ağırlığını hissederek başımı yanımdaki koltuğun yastığına yasladım ve gözlerimi kapattım. Uykuya dalarken içeriden gelen su sesi Mert’in duşa girdiğini anlamama sebep olmuştu.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.