0 %

7. DURAK

Yazı Boyutu
100%

7. DURAK

“Kalbinde yarının acılarıyla terk edeceksin bu sokakları. 

Çaresizlikle sınandığında anlayacaksın hayatı.”

             

Sokaklarda yankılanan ritmi şahdamarımın üzerinde hissediyordum. Ruhum, bedenimin içerisinde kaybolmuş, kişiliğim parçalara ayrılmıştı. Kim olduğumu çözemiyor, ne hissettiğimi anlayamıyordum. 

Zihnimde her zaman bir başka ihtimalin varlığı dolaşıyor. Başka şeyler yaşansaydı, her şey şu an olduğundan çok daha farklı olsaydı nerede olurdum sorusunu aklımdan silemiyorum. Geçmişi unuttuğumu hissediyorum ve bununla birlikte insanları aslında hiçbir zaman sevemediğimi düşünüyorum. 

Sevgi, bir gün kopacağını bile bile bağlanmaktır. 

Ben insanlara bağlanmaktan, sevgiden korkuyorum. İçimdeki korku geçmişime uzanıyor, geleceğime o geçmişin gölgesi düşüyor ve karanlıkta kaldığımı görüyorum. Karanlık sokakta, kendimi ve kaybettiklerimi ararken işittiğim sesin ona ait olduğunu hissediyorum. 

Ona karşı duyduğum bu güven bir takıntının habercisi mi yoksa gerçek aşklar böyle mi başlar bilmiyorum. Belki de yalnızca düştüğüm bu bataklıkta bana iyi geldiği için tutunduğum dal ve ben onu da kendi benliğim için sahipleniyor, bencilliğe bulanmış bir bağ ile seviyorum. 

Hayatın bize ne getireceğini çözmek imkânsızdı. Kendi şarkımı söylemek istiyordum. O kadar hızlı koşmak istiyordum ki ben hayatı değil hayat beni takip etsin istiyordum. Onun gözlerine baktığımdaysa istediğim her şey tepetaklak oluyordu. Sanki bütün bunların tam tersini istiyor gibiydi. Onun gözlerinde yaşamaktan kaçan bir insan görüyordum.

Neden böylesine derin baktığını onu tanıdığım bu kısa sürede çözmem imkânsızdı. Arkasında nasıl bir geçmiş taşıdığını anlamam imkânsızdı. Geçmişin kapılarını o istemeden aralayamazdım.

Geçmişin hepimiz için bir kuyu olduğunu biliyordum. İçerisine indikçe canımızı yakar, fazlasını istediğimizde bizi boğardı. O geçmişe dokunmak, görmek istiyordum fakat beni boğmasından korkuyordum. 

Onun gözleri geçmişime açılan bir kapı gibiydi. Gözlerinde boğulmaktan korktum.

Ona karşı hissettiğim bu derinliğin beni alıp başka kıyılara savurmasından korktum. Anlamlandıramadığım ama en derinlerime kadar hissettiğim bu duygunun adı neydi? Bir insana bu kadar çabuk bağlanabilmek mümkün müydü? 

Gözlerinde boğulmaktan korktuğumu iddia ettiğim Yekta kimdi? 

Birbirini çok iyi tanıyan iki yabancıydık.

“Gidelim mi?” diye sorduğunda zihnime dolan düşünceleri bir kenara bırakmak zorunda kaldım. Sırtım hâlâ duvara yaslıydı. Önümde duruyordu ve endişesi silinmişti. Gezdiğimiz sokakların her köşesini ezbere bildiğine yemin edebilirdim.

“Ne zaman?” diye sordum aklımda kalan cümleleriyle. Yüzüme anlamadığını belirtircesine baktığında cümlelerimi toparladım. “Ne zaman vereceksin o sırrı.” 

“Belki de hiç,” dediğinde bir şey söylemedim. Zorunda kalmadığı sürece kapılarını bana açmayacaktı görebiliyordum.  Üstelemek istemediğim için yaslandığım duvardan sırtımı ayırdım.

“Ee ne yapıyoruz o zaman?” 

“Eve geçiyoruz,” dediğinde başımla onu onayladım. Beraber girdiğimiz ara sokaktan çıkarak ana caddedeki kaldırımdan yürümeye başladık.

“Taksiye binelim mi ne olur?” dediğimde bakışları bana döndü. Hava kararmamıştı fakat güneş batmak üzereydi. “Sen ödeyeceksen bana uyar,” dediğinde güldüm ve başımı olumlu anlamda salladım. 

“Olur.” Yekta yoldan geçen bir taksiyi durdurduğunda yola doğru adım attık. Taksiye önce Yekta ardındansa ben bindim. Yekta Ulus’a gideceğimizi taksiciye söylerken ben başımı cama yaslamıştım.    

“Bizimkileri sevdin mi?” dediğinde ona doğru döndüm. “Bilmem,” dedim omuz silkerek. “Tanıyorum sayılmaz bence,” diye eklediğimde bakışları direkt olarak gözlerime ulaştı. 

“Beni de tanımıyorsun,” dedi ne demek istediğini anlamlandıramayacağım bir başka cümle kurarak. 

Bu, beni de tanımıyorsun ve beni de sevmiyorsun mu demekti yoksa beni de tanımıyorsun ama beni seviyorsun muydu anlamamıştım. O açıklamadan anlamam da mümkün değildi fakat sorsam bile açıklamayacağını düşündüm ve cevap vermeyerek bakışlarımı kaçırdım.

Yekta şoföre dönerek ileriden sağa sapması gerektiğini söyledi ve böylelikle üç gün önce tanıdığım mahalleye girmiş olduk. Telefon kılıfımın arkasındaki parayı çıkararak şoföre doğru uzattım ve taksinin kapısını açarak aşağıya indim. Yekta kendi tarafındaki kapıyı açarak benimle indi. Taksi mahalleden çıkarak uzaklaştığında Yekta’ya döndüm. 

“Gelsene.” Başıyla apartmanlarının siyah eski kapısını işaret ederek konuştuğunda birlikte apartmana girdik. Bu sefer aşağıya değil yukarıya doğru çıktığını fark ettiğimde ona seslendim. 

“Neden yukarı çıkıyoruz?”

“Diğerleri terastadır, apartmanın ortak bir terası var.”

“Okey,” diye mırıldanırken onun ardından merdivenleri tırmanmaya başladım. Çıktığımız beş katın ardından bizi plastik beyaz kapı karşıladı. Yekta kapıyı açarak terasa adım attığında ben de ardından girdim. Teras oldukça büyüktü. Bir köşesinde saksılar ve saksıların içerisine dikilmiş sebzeler vardı. Bir kısmında muhtemelen alt apartmandakilerden birilerinin yığdığı koliler vardı. Diğer köşesinde ise Yekta’nın arkadaşları beyaz, küçük dikdörtgen masanın etrafında oturuyorlardı.

“Yine bensiz mi?” Yekta onlara doğru seslendiğinde bakışlarını birbirlerinden alıp bize doğru çevirdiler. “Hep bir kaçıştasın abiciğim,” dedi isminin Yusuf olduğunu hatırladığım adam. Yekta boş sandalyelerden birisini çekerek bana döndü. “Sen otur ben sandalye getireyim aşağıdan.” 

“Teşekkür ederim.” Mırıldanarak gülümsedim ve benim için çektiği sandalyeye oturdum.

Yekta sandalye almak için çıktığımız merdivenlere yönelirken Mihri bana dönerek konuştu. “Siz ne yaptınız bugün?”

“Hiç,” dedim omuz silkerek. “Ev baktık, tuttuk sayılır.” 

“Yanmışsındır,” dedi Yusuf araya girerek. “Ev kiraları neredeyse iki katına çıktı.” 

“Yemek yediniz mi?” Yusuf’un bana sorduğunu anladığımda başımı olumsuz anlamda salladım. “Ohoo, o zaman kalkın da gidelim.” 

“Nereye?” Nehir ilk kez konuştuğu için masadaki varlığını bile unutmuştum. “Bir tako yememiz yok mu?” dedi Yusuf aynı heyecanla. Mihri ayağa kalkarken konuştu. “Bana uyar ama öldürseniz Kajun’a gelmem.” 

“O zaman aç kalırsın canım.” Yusuf yüzünü ekşiterek Mihri’ye cevap verdiğinde Nehir de ayağa kalktı. “Yusuf’a katılıyorum ve oyumu Kajun’dan yana kullanıyorum.” 

“Yekta ne yaptı, öldü mü amına koyayım?” Yusuf’un tepkisine gülerek başımı iki yana salladım. Güzel bir arkadaşlıkları vardı.

Girdiğimiz kapıdan sırayla geçerek merdivenlerden inmeye başladık. Yusuf apartmanın içerisinden aşağıya doğru seslendi. “Yekta gelme iniyoruz.”

“Pelin abla ebemizi sikecek,” dedi Nehir araya girerek. “Pek de haksız sayılmaz gibi.” Çıkardığımız sesi düşünerek konuştuğumda Mihri elini omzuma attı.      

“Nereye taşınıyorsun?” Sorduğu soru gülmeme sebep olurken cevap verdim. 

“Çok da uzakta sayılmaz.”

“Neresi kız?” Konuşurken çoktan giriş kata inmiştik. 

“Üst kat.” 

“Oha bir üst mü?” dediğinde başımı hayır anlamında salladım ve Yusuf’un açtığı demir kapıdan çıktık. 

“Çatı katı dedi ama en üst kattan bahsediyor galiba ev teraslı çünkü. Pazartesi bir bakacağız sonra kesinleşecek.”

“İki arada bir derede yeni komşumuz oldun şaka gibi,” dediğinde güldüm. Dışarı çıktığımızda Yekta’nın çoktan dışarıda olduğunu ve elinde sigara olduğunu fark ettim. 

“Nereye gidiyoruz,” dedi Yekta bize doğru dönerek. 

“Tako yedireceğiz Akasya’ya.”

“Yarına iş var biliyorsunuz değil mi?” Nehir araya girdiğinde Mihri hayıflanarak sokakta abartılı hareketler yapmaya başladı. 

“Of, bir de o vardı başımıza.”

“Hadi söylenmeyelim de gidelim, erken döneriz.” Yusuf, Yekta’yı başıyla onayladığında yürümeye başladık. 

“Biz şimdi tam olarak nerede oturuyoruz?” dedim Nehir’e dönerek. 

“Burası Ulus, yukarısı kale.” 

“İyi bir konumda sayılmayız,” dedi Mihri araya girerek. 

“Burayı bulduğumuza şükrediyorum kiralar biraz daha artarsa kendimi camdan atarım.” Nehir’in tepkisine karşılık güldüm. 

“Metroya ineceğiz.” Yusuf’un cümlesi gülümsememe sebep oldu. Yekta’ya doğru döndüm. Dudaklarının arasında yaktığı sigara vardı, bir şey düşünüyor gibiydi. Ona doğru ilerleyerek hemen yanına geçtim. Bakışlarını bana çevirmedi. Ağzındaki sigarayı eline alarak içine çektiği dumanın havaya karışmasına izin verdi. 

“Bana da versene.” Bakışları bir anlığına bana döndü. Ardından başıyla önümüzdeki merdivenleri gösterdi. “Metroya geldik, çıkınca veririm.” 

Başımla onu onayladım. Elindeki sigarayı yere atarak ayağıyla ezdi ve söndüğüne emin olduğunda eline alarak demir çöp kovasının içerisine attı. “Şovcu birisin,” dedim yüzümü buruşturarak. Yusuf, Mihri ve Nehir yürüyen merdivenlerden aşağıya doğru yürüyerek indikleri için önümüzden hızlıca inmişlerdi. Yekta ve bense ayakta, merdivenin sonuna gelmeyi bekliyorduk. 

“Ne şovu?” dedi anlamadığını belirterek. 

“Altı üstü sigara izmariti yere atsan ölmezdin.” Dudağını dişleyerek güldüğünde kaşlarımı çattım.

“Ne?” dedim ona dönerek. Merdivenlerden inmiş, metroya doğru yürümeye başlamıştık. 

“Kaba olmak istemem ama,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Tamam ben kafayı yedim,” diyerek ona güldüm. 

“Siz gelene kadar metro gitti.” Nehir bize doğru konuştuğunda omuz silktim. 

Onlarla yeni bir hayata başlamak güzeldi fakat aynı zamanda kırıcıydı da. Hiçbir zaman bize ait olamayacak olan anıları yaşıyorduk. Bir yaz gecesi yine terk edecektim bu sokakları. 

“Çok uzak mı?” dediğimde Yusuf başını olumsuz anlamda salladı. “İki üç durak, ineceğiz Kızılay’da.” Başımla onu onayladım ve gelen metroya bindik. Metro durağı ve Kızılay bana üç gün öncesini hatırlattı. Yekta’yı takip ettiğim gün bana karşı olan tavrını hatırladığımda güldüm. 

“Sahi,” dedim Yekta’ya dönerek, “o gece neden lunaparka gittin?” Gözlerinden garip bir hüzün geçtiğini hissettim. Metro kapılarını kapatarak hareket etmeye başlamıştı. “Tek başınaydın,” dedim cevap vermediğinde. “Biri gelecekti ve seni ekti mi?” 

“Belki,” dediğinde kaşlarımı çattım. Gözleri direkt gözlerimin içerisine bakıyordu. Bakışlarındaki anlamı çözmek istedim, oradan bana seslenen adamı duymak istedim. “Belki de hiç gelmeyecek birisini bekledim,” dediğinde bunun onun için sandığımdan çok daha fazla önemli ve anlamlı olduğunu anladım. 

“Ben geldim,” dedim biraz olsun gergin havayı dağıtmak adına. “Çağırırsan yine gelirim, yapıyorum arada öyle delilikler.” Yüzüne geniş bir gülümseme yayıldığında istediğimi elde ettiğimi anlamıştım. Başını iki yana salladı ve gözlerini benden çekti. Mihri, Nehir ve Yusuf oturmuştu. Yekta sırtını açılan kapıların ters yönündeki kapıya yaslamıştı. Bense onun hemen karşısında aşağıya sarkan tutaçların ipine tutunuyordum.

“Elimde biletler kaldı,” dedim o gün bana kalan iki pembe bileti hatırlayarak. “Bir gün tekrar gidelim, birisi senin olur.” 

“Olur,” diye mırıldandığını işittim. 

“Siz niye oturuyorsunuz da biz ayaktayız?” dedim hemen yanımızdaki koltuklara oturan Yusuf’a dönerek. “Flörtleşeceğinize yer kapsaydınız,” dediğinde dudaklarımı büzdüm ve yüzüme ekşittim. “Aynen ondan canım.” 

“Gel buraya otur hayatım bakma sen ona.” Mihri kucağını göstererek konuştuğunda etraftaki insanların bakıp bakmadığını kontrol ettim. Kimsenin umurunda değildik. “Vallahi otururdum ama sınır dışı ediliriz.” 

Mihri bana gülerek karşılık verdiğinde ben de güldüm. “İniyoruz, kalkın.” Nehir ayağa kalkarak bize seslendiğinde açılacak olan kapıya doğru ilerledim. Metro kapılarını açtığında hep beraber indik.

Metrodan dışarı çıkarak caddede yürümeye başladığımızda gözlerim etrafta dolaştı. Hava kararmıştı, insanlar birbirlerine çarpmamaya özen göstererek hızlı adımlarla yürüyordu. Şehirlerin ruhu var mıydı bilmiyordum ama Ankara’nın bir ruhu yoktu. 

Zihnimin içerisinde daha önce hiç ev sahipliği yapmadığım bir anı düştü. O anının içerisinde karanlıktaydım. Kalabalık bir şehrin caddesinde korkak adımlarla yürüyordum. Omzuma çarpan bedenler sırt çantamın kayarak koluma doğru düşmesine sebep oluyordu. Saçlarım ıslaktı, gözlerim ağlamaktan kızarmıştı. Kaçmayı mı bırakmıştım yoksa bu kaçtığım ilk gece miydi bilmiyordum. Kalbimde bir acı vardı o acı bu gece bu sokakta bilmediğim bu anıyla birlikte yeniden gün yüzüne çıktı. 

“Daldın,” Nehir’in sesini duyduğumda zihnimin içerisinden sıyrıldım ve ana döndüm. Onları takip ederek yürüyordum. “Acıkmışım,” dedim derin bir iç çekerek. 

“Birazdan doyacaksın ama asla doymak istemeyeceksin.” 

Yusuf’a dönerek gülümsedim. “Abartıyorsan bütün gece söylenirim.” 

“Görürsün şimdi,” dedi Yusuf solumuzda kalan restorana girerken. Onun ardından ben, Yekta, Mihri ve Nehir’de içeriye girdi. Girdiğimiz kapı küçük bir bahçe kapısıydı. “Bahçede oturalım,” dedim araya girerek. Yusuf solda kalan masaya oturduğunda ardından biz de oturduk. Yusuf’un yanına Mihri oturmuştu, Yekta’nın yanına ben geçmiştim. Nehirse masanın başına geçmişti. 

“Hepimize tavuk alıyorum,” dedi Yusuf onay vermemizi bekleyerek masaya bakarken. Hepimiz başımızla onu onayladığımızda, “Bira alayım ben yanına.” Yekta’ya döndüm. “Rakı sözün ayrı he.”

“Ayrı ayrı,” dedi beni onaylayarak. Hepimiz Yekta gibi bira almıştık. Yekta paketinden çıkardığı sigarayı bana uzattığında elinden aldım ve siparişlerimiz gelene kadar içmek için yaktım. İçime çektiğim sigara dumanını verirken Yekta da kendi sigarasını yakmıştı. Yusuf Yekta’nın paketine uzandığında Yekta söylendi. 

“Bir kere de kendi paketini al be oğlum.” 

“Öyle tadı çıkmıyor,” dedi Yusuf, Yekta’ya takılarak. “Ben de alayım adettendir,” dedi Nehir Yusuf’a dönerek. Yusuf çıkardığı sigarayı Nehir’e uzattı. 

“Bitirin bitirin.”

“Yekta ya,” dedi Mihri aralarına girerek. Elimdeki sigaranın dumanını tekrar içime çektim ve havaya karışmasına izin verdim. 

“Söyleme onu,” dedi Yekta ne söyleyeceğini anladığını belirtircesine. “Tamam sustum ama alırım yüz kâğıdını,” dediğinde araya girdim.

“Söyle, ben iki yüz veriyorum.” 

“Oha,” dedi Mihri şaşırarak. 

“Bana hiç bakma Mihri,” dedi Yekta ve ekledi. “Bu kız zengin ben bununla yarışamam, hayatımı yazsan üç yüz vermem amına koyayım.” 

“Ne?” dedim şaşkınlıkla ve istemsizce gülmeye başladım. Yusuf ve Nehir’de Yekta’nın tepkisine gülerek araya girdim. “Eee söyle.”

“Yekta buraya ilk geldiğimizde deli gibi sarhoş olmuştu.” 

“Eeee?” dedim devamını bekleyerek. Mihri yerine Yusuf devam etti. “Ve bir adamın üstüne kustu.” 

“Adam iki metre boyunda, kaslı bir abimiz,” dedi Nehir ondan sözü alarak. “Ve adam buranın görevlisi olduğu için hiçbir şey yapamayıp üstüne bize taksi çağırmak zorunda kaldı.”

“Bu muydu ya?” dedim aradığım verimi alamayarak. “Buna mı iki yüz vereceğim ben.” 

“Söz ağızdan bir kere çıkar,” dedi Mihri bana laf atarak. “Sigara paketimi verin bugün paket bitireceğim.”

“Vaov bir şey değildi hiç utanma,” dedim Yekta’ya dönerek. “Sağ ol,” dediğinde güldüm. Anlattıkları abartılacak bir şey değildi ama Yekta’nın tepkisi komikti. “Tamam yemeğini ben ödeyeyim o zaman.”

“Bugünü de bedavaya getirdik,” diyerek arkasına yaslandı Mihri. “Eee siz nasıl tanıştınız?” dedim ortaya bir konu atarak. 

“Hepimizin ayrı ve trajikomik hikâyesi var aslında,” dedi Yusuf bana cevap vererek. “Gece uzun diye yorumladım,” dediğimde güldü ve Mihri’ye döndü. 

“Mihri ve ben internetten tanıştık.” 

“Oha,” dedim şaşkınlıkla. Bir insanla internetten tanışıp aynı evde kalacak kadar yakın olabilir miydim bilmiyordum. Belki de bu tepkim yalnızca sosyal medyaya olan uzaklığımdan kaynaklanıyordu. “Hem de oyun oynarken,” dediğinde güldüm. 

“Nehir peki?” dedim Nehir’e dönerek. “Ben Yekta ile tanıştım, biraz şans eseri biraz işten ötürü.” Detay vermek istemediğini anladığımda üstelemedim. “O zaman Yekta ve siz nereden tanışıyorsunuz?” dedim Mihri ve Yusuf’a dönerek. 

“Bizi de Yusuf tanıştırdı. Yusuf’un arkadaşıymış. Sokakta tanışmışlar,” dediğinde Yekta araya girdi. “Bir dönem sokakta kalmak zorunda kalmıştım. Bir harabede uyuyacak güvenli bir yer bulmaya çalışırken tanıştık.”

Birbirlerine nasıl bağlandıklarını ve bu hayatı nasıl kurduklarını sorguladım. Yekta’nın sokakta kalmasına sebep olan anıyı merak ettim. Oralarda neler yaşadığını merak ettim. Onun geçmişini merak ettim ve o geçmişe dokunmak o geçmişte bir yer edinmek istedim.

Oturduğumuz masa ve konuştuğumuz anılar beni geçen yıla götürdü. Geçen yıl, bu vakitlerde Mersin sahilinde bambaşka insanların yanındaydım. 

“Hey!” Buğra’nın sesini duyduğumda başımı uzandığım yerden kaldırdım. Saçlarımın arasına kum taneleri girmişti. “Voleybola var mısın?” dedi ilerideki fileyi göstererek. Omuz silkerek ona cevap verdim. “Olur.” Onlarla yeni tanışıyordum. Benimle ilgilendiğini fark ediyordum fakat arkadaş grubunun içerisindeki kısa süreli ilişkilerinin insanı ne kadar yıprattığını daha önce tecrübe etmiştim. Bu yüzden ona yüz vermiyordum. 

Eğer birlikte olursak daha fazlasını bekleyecekti ve ortak arkadaşlarımız olduğu için bunun içerisinden sıyrılamayacaktım. Ayağa kalkarak onunla yürümeye başladım. Bacaklarımın arasına giren kumlar ben yürürken aşağıya doğru düşüyordu. 

“Kum düşürüyorsun alo.” Oğuz’un kendi çapındaki esprisine karşılık elimi ağzımın içerisine götürerek kusuyormuş gibi yaptım ve güldüm.

“Aman be!” dedi Oğuz. “Sen ne anlarsın zaten.” 

“Erkekler ve Kızlar yapalım mı?” Buğra’nın teklifine karşılık gülümsedim. Maçta hiç tanımadığım insanlar da vardı. “Bana uyar.” 

“İyi misindir?” dedi Buğra bana bakarak. “İyiden çok daha fazlası,” dedim lisede profesyonel anlamda oynadığımı hatırlayarak. 

“Göreceğiz,” dediğimde güldü. Herkes onayladığında takımlara ayrıldık ve takım arkadaşlarımızla el sıkıştık. “Kaybeden kazananlara bira ısmarlar,” diye bağırdığımda erkekler hep bir ağızdan, “Yes!” diye cevap verdiler. Tek başıma bile yürüteceğime inanıyordum. 

“Üç set,” dedi Buse ve elindeki parayı havaya atarak sonrasında yere düşmesini bekledi. Kumların arasına düşen demir para yazıyı gösterdiğinde kızlarla ellerimizi çaktık ve topu ortaya verdik. Smaç atarak maçı başlatan Elif, kızlar sayesinde yeni tanıdığım fakat fazla muhatap olmadığım bir kızdı. Buğra topu karşıladığında topu onlara doğru geri gönderdim. Oğuz topu Gamze’ye doğru gönderdiğinde Gamze yere düşmek üzere olan topa son anda vurarak Buse’ye, Buse bana bense karşıya geri gönderdim. Top ismini bilmediğim kumral çocuğun elinden yere düştüğünde kumların içerisinde zıplayarak bağırdık ve yeniden ellerimizi çaktık.

Sonunda maçı biz almıştık. Hep beraber kumsaldaki yerimize oturmuş erkeklerin biralarımızı alıp gelmesini bekliyorduk. Güneşten ötürü cildim kızarmış, soyulmaya yüz tutmuştu. “Buğra’nın düşüşü çok komik değil miydi?” dedi adının Nisa olduğunu maçta öğrendiğim kız. 

“Fenaydı,” dedim gülerek. “Peki asla kaybettiklerini kabullenmemeleri.” Gamze’nin tepkisine göz kırparak Elif cevap verdi. “Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.” 

“Aha geliyor bizimkiler.” İleriden gelen grubu işaret ettiğimde Buse telefonunu çıkararak Instagram kamerasını açtı. 

“Evet, dostlarım bugün bu beş enayinin maç kaybetmesini ve bize bira ısmarlamalarını kutluyoruz.” Video çekmeye başladığını anladığımda güldüm. Buğralara ve ellerindeki poşetlere doğru zoom yaptığında Buğra ona bağırarak konuştu. “Çek güzelim kaslarımı da çek.”

“Çek tabii gece kız bulsun.” Oğuz’un sözüne bağırarak cevap verdi. “Yok kardeşim benim kızım şimdiden belli.” Bana bakarak konuştuğundan yine ve yine bana yürüdüğünü anlıyordum. 

Beni kışkırtıyordu ama ona kanmayacaktım. Sevişecek onlarca adam varken bu grubun içerisinden birisiyle olmayacaktım. “Arabaların mı?” dedim Buğra ve arkadaşları yanımıza otururken. 

“Ney?” dediğinde güldüm. “Kızın?”

“Hım,” dedi bana bakarak. “Gece üstünde uyumayı isterim,” dediğinde tek kaşımı kalırdım. “Arabamın yani.”

“Anladım,” diyerek elindeki bira şişesini kaptım. Biraz daha konuşsaydık ortalık alev alacaktı, farkındaydım.

O günü sahilde geçirmiştik. Onlarla yaşamak bana hep bunu hissettirdi. Bir gençlik filminde başrolmüşüz ve hepimiz kendi mükemmel hikâyemizi yazıyormuşuz gibi…

İçerisine düştüğüm anı mezarlığından ana dönerken garson yiyeceklerimizi getirmişti. Masanın üzerine bıraktığı biraların yanına takılarımızı da bıraktı ve siparişi aldığı Yusuf’a dönerek konuştu. “Başka bir isteğiniz var mı?”

“Yok teşekkür ederiz.”

“Afiyet olsun,” diye mırıldanıp arkasını döndü garson ve ben Yusuf’a bakarak konuştum. “Bahsettiğin mükemmel tadı alamazsam çıkışta tek kalmayalım.”

“Seveceksin valla,” dediğinde güldüm. Elimdeki sigaranın sonuna gelmiştim. Kül tablasına bastırarak sigarayı söndürdüm ve izmaritini içerisine attım. Lavaş gibi bir şeyin içerisine konmuş olan tavuğun üzerine sos sıkılmıştı. Sarı sosun hardal mı yoksa başka bir sos mu olduğunu bilmiyordum. Lavaşı elime alarak bir ısırık aldım ve sosun hardal olmadığını anladım. 

“Beğendin mi?” dedi Yekta bana dönerek. “Güzel gibi,” dediğimde Yusuf karşı çıktı. “Gibisi fazla.” O konuşurken lokmamı yutup bir ısırık daha aldım. Gerçekten güzeldi. “Tamam haklıymışsın,” dediğimde, “İşte bu be diyerek,” bardağını kaldırdı ve birasından büyük bir yudum aldı. 

“Eee,” dedim onlara bakarken ve ekledim, “hadi bir şeyler anlatın alo.”

“Ne gibi mesela?” dedi Nehir araya girerek. “Yekta’dan para koparabileceğimiz şeyler olursa sevinirim.” Mihri sırıtarak Yekta’ya laf soktuğunda gülümsedim. “Go girl,”[1] dedim gülerken. Bu kızı sevmiştim. 

“Bende öyle hikâyeler yok valla,” dedi Nehir Mihri’ye cevap olarak. “En çok Yusuf’ta var ama Yusuf da hayatta vermez.”

“Aman be, söylemeyin öğrenirim ben.” 

“Sen nasıl küçük yenge moduna bağladın hemen ya.” Yekta kulağıma eğilerek konuştuğunda istemsizce kaşlarımı çattım. Ona doğru eğildim ve yalnızca onun duyabileceği şekilde cevap verdim. “Farkı modlara da bağlayabilirim Yekta Bey. Keyfim ve kâhyasına bağlı olarak.” 

“Öyle olsun,” dedi başını eyvallah dercesine eğerken. 

“Altı kırk beşte dağıttığımız geceyi hatırlıyor musun?” dedi Yusuf Yekta’ya bakarak. “Abi hatırlatma ya, gün sonunda seni hastaneden toplamıştık.”

“Bu embesil alkol komasına girecekti utanmasa, ayrıca dağıttığımız değil dağıttığın ben yalnızca seni gelip almıştım kardeşim.” Önümdeki biradan bir yudum daha aldıktan sonra onlara doğru konuştum. “Hayatınızda hiç birisini terk ettiniz mi?” Bu konuyu neden açmıştım bilmiyordum, canımı yakmak hoşuma gidiyordu. Bakışlarım ilk olarak Mihri’ye döndü. 

“Trajedik bir şekilde değil ama lisede falan oldu,” dediğinde başımla onu onayladım. 

“Terk etmedim ama edildim,” dedi Yusuf, cevap vermedim ölüm bir gidiş miydi yoksa kayıp mı bilmiyordum. Bunun cevabı bende yoktu. Bakışlarım Nehir’e döndü. “Dört yıllık ilişkimde, sevgilim tarafından,” dediğinde onun için üzüldüm. Her duygu bir gün tükenirdi. Sevgi, aşk, nefret, acı, bu tükeniş karşıdakiyle aynı anda olmadığında can yakardı. 

Yekta’ya döndüğümde bir cevap vermeden birasını içmeye devam etti. Nedense cevap vermeyeceğini hissetmiştim. Onu zorlamadım ama içten içe en çok onun cevabını merak ediyordum. Başımı çevireceğim sırada sesini işittim. 

“Terk ettim,” dedi, “bir kere değil, birçok defa. Bir fiil olarak değil her anlamda terk ettim.” 

“Nasıl hissettiriyor?” dedim sanki buna çok uzakmışım gibi. “Bir insandan nasıl gidilir bilmiyorum.” Yalan söyledim yine ve yine. “Gidiyor olmak nasıl hissettiriyor?”

“Eksik,” dedi Yekta bana cevap olarak ve başka bir şey söylemedi, ben de üstelemedim. Gittiğim gün benden nefret edecekti. Gittiğim gün benim de insanlardan gitmeyi öğrendiğimi düşünecekti. 

İçimdeki hisse engel olamadım ve onun kimi terk ettiğini, kimden gittiğini merak ettim.

Yemeklerimiz bittiğinde bir bira daha sipariş etmiştim. “Bu hesap götümüze girecek farkındasınız değil mi?” dedi Nehir masaya bakarak. “Aman, bu ay gitmeyiz bir daha olur biter.” Mihri’nin cevabına Yusuf güldü.

“Gitmeyiz değil güzelim, gidemeyiz.” 

“Neyse yarın iş var bardaklarınız bitsin de kalkalım.” Başımla Mihri’yi onayladım. Saatlerdir burada oturuyorduk, eğlenmiştim. “Güzel bir akşamdı,” dedim onlara dönerek. Başım hafifçe ağrımaya başlamıştı, yorulduğumu hissetmiştim. Yusuf hesabı istediğinde hepimiz yediklerimizi ödeyerek masadan kalktık. Yavaş adımlarla geldiğimiz yolu geri yürürken saat biri geçiyordu ve sokaklarda adamakıllı insan kalmamıştı. 

Dördüncü güne girmiştik. Sarhoş değildim ama sarhoş olmak istediğimi fark ettim. “Mihri,” dedim yolda yürürken bir anda ona dönerek. “Acaba seni kaldırabilir miyim?”

“Ne?” dedi şaşkınlıkla, güldüm. “Merak ettim acaba seni kucağıma alabilir miyim?” Göz ucuyla Yekta’ya baktığımda gülmemek için dudağını ısırdığını gördüm.

“Gel Akasya,” dedi küçük bir çocuğa seslenir gibi. “Kendi haline bırakın, var kafasında biraz.” Diğerlerine dönerek sanki ben yokmuşum gibi konuştuğunda dudaklarımı büzdüm. 

“Aman, ne yapıyorsan yap.” Arkamı dönerek güldüğümde metronun önüne gelmiştik. Merdivenleri hızlı adımlarla inerek metroya bindik. Metrolar ve duraklar bana hep onu hatırlatacaktı.    

Eve vardığımızda herkes usulca odasına çekilmişti. Yekta bu sefer kendi odasındaydı. Mihri ve Nehir odalarına geçmişti bense bu gece Yekta’nın odasına geçmiştim. Nehirlerin odasında açtığımız yer yatağını Yekta’nın odasında açmıştık. “Ben de yatabilirim yere,” dedi Yekta bana dönerek. “Gerek yok,” dedim. 

“İnan bu tarz konularda gram çekinen bir insan değilim. Yatağın iki kişilik olsa yanına kıvrılırdım zaten, gerek yok içerideyken de yerde yatıyordum.” 

“Sen bilirsin,” dedi ve odanın ışığını kapatarak yatağına uzandı. Ellerimi başımın altına koyarak tavanına baktım. Tavanında geceleri parıldayan duvar stickerları vardı. “Bunları sen mi yapıştırdın?” dedim ay ve yıldızları işaret ederek. 

“Hı hı.” Kısa cevabına karşılık bir soru daha sordum. “Yaşına biraz küçük kaçmış sanki.”

“Sevdiğim birine aitti,” dediğinde devam etmesini bekledim. “Hiç kullanamamış, kullanacak bir evi olmamış. Baktıkça onu hatırlarım.”

“Özel biri miydi?” dediğimde cevap vermedi ve ben bu sessizliği evet olarak algıladım. “Teşekkür ederim Yekta,” dedim içimde biriken minneti ona açarak. “Yanına aldığın, evine getirdiğin, yardım ettiğin için. Bazen çok anlamsız geliyor. Çünkü bu iyilik bile değil, iyilikten çok daha fazlası. Sen benimle üç günde arkadaş oldun.”

“Sadece arkadaş olsam iyiydi sanki ya,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Nasıl yani?”

“Utanmasan birama hap katacaksın hâlâ konuşuyorsun ya.” Ona gülerek cevap verdiğimde o da güldü. “Şaka bir yana iyilik değil bir borcun da yok ihtiyacın vardı ve yardım ettim.”

“Beni anlıyormuş, ne yapsam arkasını görüyormuş gibi davranıyorsun bazen bu beni korkutuyor.”

“Belki de görüyorumdur,” dedi Yekta. “Ya da ben de yalnızca gördüğümü sanıyorumdur.” Ne demek istediğini anlamadığımda ona cevap vermedim. O saatten sonra ikimiz de sustuk ve uykuya daldık.

Sabah uyandığımda herkes inanılmaz derece yorgun ve suratsızdı fakat iş için hepimizin hazırlanması gerekiyordu. Evet ben de dahil. Yekta benim için bir yer olup olmadığını sormuştu. Fazladan garsona ihtiyaç duyabilecekleri için etkinlikte ben de onlarla çalışacaktım. Hepimiz hazırlanıp alelacele evden çıktık ve etkinliğin yapılacağı villalara gitmek için servisin bizi alacağı noktaya ulaştık. 

Etkinlik Gölbaşı denilen bir yerde bir villada olacaktı ve ulaşım zorluğu sebebiyle organizasyonu toparlamak için servis noktaları tayin edilmişti. Anladığım kadarıyla önemli bir etkinlikti. Yekta uyandığından beri adamakıllı konuşmamıştı. Gece birkaç kere uykumdan uyandığımda onu uyumuyorken yakalamıştım fakat ne olduğunu kavrayamayacak kadar uykulu olduğum için geri uykuya dalmıştım. Gece yaşadıklarımın rüya mı yoksa gerçek mi olduğundan bile emin değildim. 

Daha önce birkaç farklı işte çalışmıştım. Kısa süre anket dağıtmış, Buğra’ya yardım etmiştim. Kars’ta iken aşçılığa merak salmış, kursa gidip eğitim almış ve bir süre bir restoranda çalışmıştım fakat daha önce hiç garsonluk yapmamıştım.

Annemin gönderdiği para bana fazlasıyla yetiyordu fakat yine de bomboş yaşayamayacağım için bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyordum. Bu yüzden ya eğitim alabileceğim kurslara yazılıyor ya da işe giriyordum. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan birisine göre fazla çalıştığımı bile düşünüyordum.

Servisten indiğimizde kapısının önünde durduğumuz eve baktım. Kaybolduğumuz gece, daha doğrusu onu takip ederek kaybolduğum gece geldiğimiz ilçede bulunan üç katlı bir villaydı. Büyük bir bahçesi vardı ve giriş bile görkemli duruyordu. Ev bana geçmişe dair anıları hatırlatırken anıları yok saymak istedim.

Yekta kapıda bulunan güvenlik görevlisine kartını çıkarıp gösterdi ve ekledi. “Yardım için geldi.” Siyah takım elbise giymiş olan ve bizden oldukça büyük olduğunu tahmin ettiğim güvenlik başıyla bizi onaylarken, “Buyurun,” dedi ve eliyle misafirlerin geçtiği kapının yanında bulunan kapıyı gösterdi. 

Daha akşam bile olmamıştı, ne yapacağımızı merak ederek Yekta’ya döndüm. “Tam olarak işiniz ne?” 

“Bugün organizasyona yardım edeceğiz. Yani çok geç olmadan döneriz,” dediğinde başımla onu onayladım. 

“Kolay gelsin,” yolu bize gösteren güvenliğe dönerek tebessüm ettim. Ardından Yekta’yla beraber taşlarla döşenmiş yolda yürümeye başladım. Bahçenin iki tarafı çiçeklerle kaplıydı ve ortadan geçen büyük taşların otantik bir görüntü kattığı yol vardı. 

Umursamadan Yekta’yla ilerlemeye devam ettim. Böyle bir evde yaşamak istemezdim. Belki de bu isteksizliğim böyle bir eve ve hayata sahip olmaya çok yakın olup ellerimin tersiyle itmiş olmamdan kaynaklanıyordu. 

Hiçbir şey bana ait olmasın istiyordum. Kendimden başka eşyam olmasın, kendimden çok sevebileceğim, kazanmak için çabalayacağım bir şey olmasın. Her şey öyle önemsiz kalsın ki ben sadece yaşayayım. 

Büyük bahçenin arka tarafına geçtiğimizde görevlileri ve onların başında olduğunu tahmin ettiğim organizasyon şefini gördük. 

Yekta adımlarını hızlandırarak organizasyon şefinin yanına gitti. Yusuf, Mihri, ben ve Nehir arkasından yavaş adımlarla ilerliyorduk fakat sesleri bize ulaşıyordu. 

“Bir kişi bulabildim Atıf Bey,” dedi Yekta gözüyle beni işaret ederek. “Sağ ol Yekta,” dedi adam elindeki tabletle ilgilenirken. Aynı zamanda arkamızda bulunan üç erkek görevliye seslendi.

“Onlar arka tarafa gelecek.” Ellerinde taşıdıkları masaya bakarak başlarıyla şefi onayladılar ve masaları arka bahçeye gittiğini anladığım yoldan taşımaya devam ettiler.

“Siz içeriye geçin, mutfak için de birisi lazım,” dediğinde Yekta başını olumsuz anlamda salladı. “Böyle bir tanıdığım yok,” dediğinde araya girme ihtiyacı duydum.

“Aslında var,” diye bağırdığımda ikisi de bana dönmüştü. “Yardım için gelmiştim ama aşçılık eğitimim var. Ben halledebilirim,” dediğimde Yekta’nın şaşkınlıkla bana baktığını görmüştüm. Muhtemelen yemek yapmak konusunda hiçbir şey bilmediğimi düşünüyordu.

“Süper o zaman, bugünü kurtaralım yeterli. Sen mutfağa, Yekta sen de arka bahçenin düzenine. Hızlı oluyoruz hızlı!” Keyfinin yerine geldiğini sesinden bile anladığım şef bizi yanından kovarken aceleyle yürümeye başladık.

“Sen mutfağa geç, içeri girince solda. Ben direkt arka kafa geçiyorum. Sorun olursa numaram var,” dediğinde başımla onu onayladım.

20.45

Mutfaktaki üç profesyonel aşçının yanında aslında eğitimlerimin çok da bir şey ifade etmediğini anlamıştım fakat bu onlara yardımcı olduğum ve işlerini fazlasıyla kolaylaştırdığım gerçeğini de değiştirmiyordu. Ayak işlerini bana bırakmışlardı, malzemeleri getiriyor ve süslemeleri yapıyordum. Son tepsiyi de yerleştirdikten sonra yanımda duran Seren’e döndüm. 

“Bitti,” diye mırıldandığımda, “Sonunda,” diyerek derin bir nefes verdi ve ekledi. “Zaten bir saat sonra başlayacak parti biz yavaştan çıkmaya başlarız. Ellerine sağlık.” 

“Teşekkür ederim, iyi akşamlar o zaman,” diyerek gülümsedim ve önlüğümü çıkararak telefonumu cebimden çıkardım. 

Yekta’ya mesaj atacakken bir önceki konuşmamızı görmek kısa bir an tebessüm etmeme sebep oldu fakat oyalanmadan ona yazdım.

Akasya: Benim işim bitti, çıkıyor muyuz?

Yekta: Yine güzel çalıştın. :) Arka bahçeye gel de paramızı alıp gidelim. 

Bir şey yazmadan telefonumu geri cebime koydum ve arka bahçeye doğru ilerledim. Nehir’i hiç görmemiştim, ev o kadar büyüktü ve o kadar yoğun çalışmıştık ki Yektayı ve diğerlerini bile bıraktıktan sonra adamakıllı görememiştim.

Balkon kapısını çekerek dışarıya çıktığımda Yekta’nın sırtını duvara yaslamış bir şekilde beni beklediğini gördüm. Hızlı adımlarla yanına gittim. “Gel çıkış yapalım. Diğerleri dışarıda baya yorulmuşlar.”

“Sabahtan beri buradayız imdat!” dedim hayıflanarak. “Aslında organizasyon şirkete son anda haber verilmiş. Yüksek ücret ödeneceği için hayır dememişler. Yoksa personel eksikliği çekilmezdi,” dediğinde bana neden ihtiyaç duyulduğunu anlamıştım.

“Olsun,” diye mırıldandım ve ekledim. “Güzel bir gündü,” kaşlarını kaldırarak bana baktı.

“Güzel?” dedi sorgularcasına. “Hı hı.” Kısa bir mırıltıyla onu onayladım. Bir şekilde yakınlaşıyor ve vakit geçiriyorduk. İlk gün aklıma koyduğumu yine bir şekilde yapıyordum.

“Siz öyle diyorsanız Akasya Hanım,” diye mırıldandı ve üstelemedi. Çıkışa geldiğimizde ikimiz de çıkışta bekleyen görevliden ücretlerimizi aldık ve bahçeden ayrıldık. Hava kararmıştı ve davetliler kapıda gördüğüm arabalardan anladığım kadarıyla yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. 

Nehir’i gördüğümde ona doğru ilerlemeye başladım. Yolun sol tarafında duruyordu ve yere çömelmişti. “Kızım sen bitmişsin,” dedim ona seslenerek.

“Hem de ne bitmek,” diye mırıldandığında ağzımdan kısa bir gülüş kaçtı. “Kalk hadi, gidelim.” 

Nehir ayağa kalkarken Yekta ona elini uzatmıştı. Yekta’nın elinden destek alarak ayağa kalktı ve bana dönerek konuştu. “Mihri ve Yusuf da gelir şimdi diyordum ki,” arkamı işaret ederek konuştu. “Geldiler bile.” 

“Yatmak istiyorum imdat kere imdat.” Mihri’nin hayıflanışı karşısında güldüm. “Benim ilk iş günüm alo rol çalamazsın ben hayıflanabilirim bugün.”

“İlk mi?” dedi Yusuf imalı bir şekilde kaşlarını kaldırarak. “Biz çimento ustası olduğunu duymuştuk.”

“Dedikodumu yapıyor olman hiç etik değil,” dedim Yekta’ya dönerek. Gülerek bana baktığında konuştum. “Servis bırakmayacak mı?”

“Servis garsonlarla beraber götürüyor. Beklemeyelim boşuna, otobüse bineriz diye düşündüm.” Yusuf’u başımla onayladım. Önümüzden geçen arabalar villanın kapısının önüne park edip içeriye girmeye başlamışlardı. Bu davetin başladığını anlamama sebep olurken gözlerim içeriye giren bedenlerde dolaştı. 

Üzerlerinde şık kıyafetleri ve kaç bin lira ettiğini şu anki kurda hesaplayamayacağım çantalar vardı. Kapının önünde duran siyah Porsche dikkatimi çektiğinde istemsizce arabaya odaklandım. Araba markalarından anlamazdım ama Porsche’nin ne olduğunu anlayacak kadar hâkimdim. 

Arabanın içerisinden ağır ağır inen beden, hatıralarımı sorgulamama sebep oldu. Geniş bir şekilde gülümseyerek kapıyı kapattı ve elindeki anahtarı valeye uzattı. Boyu uzamıştı, saçları değişmişti ve büyümüştü. 

Böyle bir gerçekle nasıl yüzleşilir bilmiyorum ama bu gece bir daha hatırladım, büyümüştük. Bakışları etrafta gezindi, göğsümde bir korku belirdi. O korku büyüdü, endişe bütün bedenimi sararken karnımın ağırlığını hissettim. Gözleri, gözlerimi bulduğunda bakışları dondu. Yanındaki kadın adını seslendiğinde gözleri hâlâ yalnızca bendeydi. 

“Mert,” dedi yeniden. Yusuf, Yekta, Mihri ve Nehir’in bana baktığını hissediyordum fakat tepki veremedim. Sonunda korktuğum gerçek gün yüzüne çıkıp konuşmaya başladığında sözünü kesen Yekta oldu. 

“Pardon, bir sorun mu var?” Sözleri kendinden emin, bakışları netti. Yüzümü Yekta’ya çevirdim. Neyin içerisinde olduğumuzu bilse de bu cümleyi kurar mıydı?

“Yok,” dedi Mert anlamlandıramadığım bir şekilde. “Hiçbir sorun yok Yekta,” dediğinde içimdeki korku yerini şaşkınlığa bıraktı.

Sevgili günlük,

Yönetmeye çalıştığım hayatın elinde bir kuklayım. Sahip olduğumu sandığım her şey bir başkasının. Geçmişim bir başkasının, geleceğim bir başkasının, ben bir başkasının esiriyim ve yirmi dörtle birlikte bu esaretten kurtulmak istiyorum.


[1] (İng.) Hadi kızım.

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu