0 %

6. DURAK

Yazı Boyutu
100%

6. DURAK

Gözlerimi açtığımda odada benden başka hiç kimse yoktu. Kaç saat uyuduğumu merak ederek yattığım yatakta telefonumu aradım. Nehir kendine yere yatak açmış ve orada uyumuştu. Onun kendisi için açtığı yatak bile kaldırılmıştı.

Telefonumu elime aldığımda saatin 12.00 olduğunu gördüm. Uyuduğumda saat kaçtı bilmiyordum fakat hâlâ uykumun olduğunu hissediyordum. 

Ayağa kalkarak yatağımın üzerindeki çarşafı ve pikeyi düzelttim. Üzerimi değiştirmeden odadan dışarı çıktım. Gece dolaştığım koridorda hızlı adımlarla ilerlerken artık eve hâkim olduğumu hissediyordum.

Mutfaktan gelen seslerle sol tarafımda kalan mutfağa doğru ilerledim. Kulaklarıma Yusuf’un sesi ulaştı. 

“Ne yani kız seni öylece takip mi etmiş?” Yekta bir cevap vermediğinde duraksadım. Belki bu yaptığım ayıptı fakat yine de ne söyleyeceğini merak ediyordum. 

Yekta’nın suskunluğunun ardından Yusuf tekrar konuştu. “Neyse, ben çıkıyorum. Görüşürüz.” 

Sandalyenin sesini işittiğimde ellerimle saçımı geriye doğru atıp mutfaktan içeriye girdim. 

“Günaydın,” diye mırıldandım Yusuf tabaklarını lavabonun içerisine bırakırken. Küçük masada iki kişilik yemek vardı.

“Günaydın Akasya,” dedi Yusuf ve ardından ekledi. “Benim çıkmam gerekiyor, akşam buradasın değil mi? Görüşür müyüz yine?”

“Pek sanmıyorum ama başka bir zaman illaki görüşürüz,” dedim tebessüm ederek. Biraz soğuk duruyordu. Hep mesafeli bir yanı var gibi hissediyor ve istemsizce ondan çekiniyordum. 

“O zaman size kolay gelsin,” diyerek Yekta’ya göz kırptı. Masadan ve bulaşıklardan bahsettiğini anladığımda gülümsedim. Yusuf mutfaktan çıktığında Yekta ile baş başa kalmıştık. 

“Günaydın,” diye mırıldandım ona bakarken. 

“Günaydın, kahvaltını yap sonra sana ev bakmaya çıkalım istersen,” dediğinde kaşlarımı istemsizce çattım.

“Ev mi? Otel yeterli gerçekten.” Yekta gözlerini devirdi ve elindeki çaydan bir yudum aldı. “Bütün bir yılı Kızılay’da bir otelde geçiremezsin Akasya. Geçireceksen de en iyi otel yine Nehir’in çalıştığı otel olur.” 

“Nereden bakacağız peki?” dedim sorunun anlamsızlığını bilsem de. “Sen bilirsin, emlakçıya gidip soralım uygun bir ev bulana kadar burada kalabilirsin ve hayır otelde kalamazsın.” Ona karşı çıkmama izin vermeden konuştuğunda kabullenmek zorunda kaldım.

“Ben kendim bakabilirim. Gelmene gerek yok, hem sen işe gitmeyecek misin?” 

“Bugün boş günüm, hadi kahvaltını yap,” dediğinde ona dudaklarımı büzerek baktım. 

“Kahvaltı yapmayı sevdiğim söylenemez, bence sen mutfağı topla ben hazırlanayım ve çıkalım.” 

Üstelemeden beni onayladı ve çayını bitirmeyi beklemeden ayağa kalkarak bulaşıkları toparlamaya başladı. 

Aklıma düşen gerçekle Yekta’ya seslendim. “Yekta,” dedim mırıltı gibi çıkan sesimle.

“Efendim?” Bana bakmadan konuşurken aynı zamanda bulaşıkları lavabonun içerisine yerleştiriyordu. Üzerinde beyaz gömleği ve siyah dar pantolonu vardı. Yeni fark etmiştim. 

“Sanırım ufak bir problemimiz var,” dediğimde gözlerini kısa bir an üzerimde gezdirdi ve ekledi, “Bunu en son söylediğinde kalacak yerin kalmamıştı Akasya, korkmalı mıyım?” Konuyu dalgaya alması gerginliğimi azaltırken şirin olduğunu umduğum bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.

“Kıyafetim yok,” dedim ve hemen ardından düzeltmek için ekledim. “Yani temiz kıyafetim.” 

Ağzından kısa bir mırıltı döküldü. Bu durumla eğlendiğini anladığımda ona gözlerimi devirdim. “Nehir’in dolabından alabilirsin. Eğer olmazlarsa sol tarafta Mihri’nin kıyafetleri var. Dert etme, sorun etmezler,” dedi ve önüne döndü. Mavi kapaklı dolaptan bahsettiğini anladığımda ona teşekkür etmeden arkamı döndüm.

Son iki gündür çocuğun başına, baştan sona bela olmuştum.

Odaya giderek dolabı karıştırdım ve içeriden bulduğum kırmızı kısa elbiseyi alarak üzerime geçirdim. Dolabın sağına asılı olan siyah kemeri de taktıktan sonra kıyafetlerin biraz bol olduğunu fark etmiştim fakat umursamadım. Bugün ne olursa olsun alışveriş yapacaktım, o yüzden şu an ne giydiğim çok da önemli değildi. 

Çantamı alarak odadan çıktığımda Yekta’nın koridor sonunda gömleğinin kol düğmelerini iliklediğini gördüm. Sırt çantamı sırtıma takarak onun yanına geldiğimde önce beni incelemiş ardından kapıyı açmıştı. 

İkimizin ayakkabılarını eline alarak kapının önüne bıraktığında bir şey söylemeden önünden geçtim ve ayakkabılarımı giydim. 

Benim ardımdan o da evden çıktı ve evin kapısını kilitleyerek anahtarını cebine koydu.

“Ee ne yapıyoruz şimdi?” diye sorduğumda bir şey söylememişti. Yine neden sustuğunu anlamasam da onunla beraber apartmandan çıktım.

“Alışverişe gidelim,” dedim suskunluğuna aldırmadan. Başını olumlu anlamda salladı. Ellerini siyah pantolonun cebine koyduğunda bu haliyle nasıl ilgi çekici olduğunu düşünmeden edemedim.

Bir gün Yekta’yı yatağa atmaktan korkmuyor değildim.

Arkadan elimi, koluna doladığımda tek kaşını kaldırarak bana baktı. Ne yaptığımı anlamaya çalışıyor gibiydi ama bir şey söylemedim. 

“Alışveriş merkezine mi gidelim?” diye sorduğunda umursamaz bir tavırla konuştum.

“Fark etmez, şimdilik tek mağaza bile yeterli.” Gözleri yürüdüğümüz caddede gezindi. Kale caddesi tam karşımızdaydı, bu durumda bile bizi oraya çıkarmasından korkmuyor değildim. 

“Şurada mağaza olacak, gel bakalım beraber.” Bir şey söylemeden onunla ilerledim. Beraber mağazadan içeriye girdiğimizde hâlâ ellerim koluna sarılıydı. İçeride yüzüme vuran klima biraz olsun rahatlamama sebep oldu.

Ben kolundan ayrılıp kıyafetlere bakarken o da beni izliyordu. Kendime uygun olduğunu düşündüğüm birkaç şort ve tişört aldım. Ardındansa elbiselerin olduğu kısma yöneldim ve elime beyaz üzerine mavi çiçekleri olan kısa elbiseyi aldım. 

Koluma koyduğum kıyafetleri taşımakta zorlandığımı hissediyordum. “Ben alayım onları isterseniz.” Duyduğum yabancı sesle arkamı döndüğümde hemen arkamdaki görevlinin elimdeki kıyafetlerden bahsettiğini anlamıştım. 

Tebessüm ederek kıyafetlerimi uzattım ve kısa bir teşekkür mırıldandım. Ardındansa incelediğim elbiseye geri döndüm. Yekta mağazanın sağ tarafında bulunan koltuğa oturmuş öylece beni izliyordu. 

Benimle buraya neden gelmişti? Benimle neden bu kadar ilgileniyordu? Benim ona karşı hissettiğim çekim en başından beri belliydi. Onunla flört ediyor, eğleniyordum. Peki ya o neden bir an umursamazken bir an bana karşı çok değerliymişim gibi davranıyordu?

Yanımda duran görevliye dönerek mavi elbiseyi gösterdim. “Daha küçük bedeni yok mu?” diye sorduğumda karşımdaki çocuğun elbiseyi elimden almasına izin verdim. 

“Maalesef,” sahte bir mahcubiyetle konuştuktan sonra ekledi, “ama isterseniz bedeninize uygun başka elbiseler gösterebilirim.” 

Gülümseyerek cevapladım. “Tabii çok sevinirim.”

Biz arkadaki elbiselere doğru ilerlerken göz ucuyla ona baktım. Hâlâ beni izliyordu, buraya geleli ne kadar olmuştu bilmiyordum fakat uzun süredir kıyafetlerin arasında olduğuma emindim.

Bana uzattığı sarı elbiseyi elime aldım ve üzerime doğru tuttum. “Yekta!” diye seslendim ardından ve Yekta’ya doğru döndüm.

“Nasıl olur sence?” 

Yekta biraz uzağımda kaldığı için yanına doğru ilerlemek zorunda kalmıştım.

“Yakışır,” dedi üzerime tuttuğum elbiseden bahsederek. Ardından ayağa kalktı ve devam etti. “Daha alacak mısın yoksa çıkalım mı?”

“Sıkıldın mı?” diye sorduğumda başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır, eğer bakmak istiyorsan bekleyebilirim.” Biraz bekledikten sonra ekledi. “Yardıma ihtiyacın varsa yardım da edebilirim.” 

“Yardım?” dedim kaşlarımı yalandan çatarak. 

“Evet, yardım,” diye mırıldandığında derin bir nefes verdiğini hissettim. “Bunları alsak yeterli,” dediğimde başını olumlu anlamda salladı. Görevli yanımıza geldiğinde elindekileri kasaya bırakmasını belirttim.

Aldığım kıyafetleri ödediğimizde beraber mağazadan çıktık. Benim elimde iki, yektanın elinde bir poşet vardı.

“Şimdi otel bulmamız gerek,” dediğimde Yekta beni tekrar uyardı. “Akasya sana burada bir otel bulamayacağını söyledim.”

“Neden?” dedim inat ederek. 

“Çünkü konumu kötü. Düzgün tek bir gecen olmaz. Sen bilirsin ama güvenli değil.” Sakin bir sesle konuştuğunda haklı olduğunu biliyordum fakat bir gece daha evlerinde kalmak istemiyordum. Ona cevap vereceğimde aramıza giren mesaj sesiyle Yekta cebinden telefonunu çıkardı ve dikkatle ona gelen mesajı okudu. 

“Ya da gidelim,” dedi gözleri hâlâ telefonundayken. “Ne?” dedim gözlerimi şaşkınlıkla açarak.

“Otele gidelim, ben de seninle geleyim.”

“Aynı odada mı kalacağız?

“İstemiyorsan sen bilirsin güzelim.” Rahat bir tavırla kurduğu cümle beni güldürdü. “Ee o zaman sende de kalırım ne alaka yani?” Sorgulamamın ardından beni beklemeden yürümeye başladığında ben de ona yetişmek için hızlandım.

“Bence sana benimle ilgili bir mesaj geldi,” dedim telefonuna bakmasını hatırlayarak. 

“Ne?” Şaşkınlıkla devam etti. “Çevremde kim seni tanıyor ki seninle ilgili mesaj gelsin?”

“Bilmem belki Mihri beni çok sevmiştir, Nehir bensiz yapamıyordur.”

“Deli ya,” dediğinde yürümeye devam ediyorduk. Mesaj konusunda yalnızca dalga geçmiştim.

“Şimdi emlakçıya gidiyoruz değil mi?” dediğimde başıyla beni onayladı.

“Minibüse bineceğiz şuradan.” Parmağıyla işaret ettiği yeri gördüğümde başımı sallayarak onu onayladım. Beraber minibüslerin kalktığı yere geçtik ve beklemeye başladık. Arkamdaki ağaca yaslandığımda gözleri üzerimde gezindi.

“Bazen bazı şeyleri merak ediyorum istemsizce.” Mırıldanışı bana ulaştığında ona döndüm, “Ne gibi?”

“Söz veriyorum sonra soracağım,” dediğinde güldüm. “Daha sonra hayatında olacağıma bu kadar emin olman gülümsetti.” 

“Bir yere mi gitmeyi düşünüyorsun?” dediğinde başımı iki yana salladım.

“Yoo ama tesadüfen karşılaştık ve bir yerden sonra benim de hayatından çıkmam gerekir ya,” dediğimde derin bir iç çektiğini gördüm. 

“Tesadüfler,” diye mırıldandı ve ekledi. “En az ihtimaller kadar can yakarlar.” Ne söylediğini anlamaya çalışırken gelen minibüsü durdurdu ve ona cevap veremeden binmek zorunda kaldım. Yekta ikimiz için de ücret uzatırken dolu olan minibüste ayakta durmak zorunda kalmıştık.

Sırtımı cam kenarına yaslayarak Yekta’nın önümde duran demirlere tutunmasına izin verdim. “Çok gidecek miyiz?” dediğimde başını iki yana salladı. “Bir garipsin,” dedim onu üç gündür tanıdığımı yok sayarak. 

“Hangi anlamda?

“Bilmem.” Bana cevap vermediğinde bir eli pantolonunun cebine gitti ve kulaklığını çıkararak tek eliyle telefonuna taktı. Kulaklığımı yanıma almadığım için somurtarak onu izledim. Lunaparka gittiğimiz gün de yalnızca müzik dinlemişti. 

Onun müzik dinlediği, benimse sallanan minibüste dengede kalmak için savaş verdiğim yarım saatin ardından inmiştik ve kulaklığını çıkarmıştı. Minibüsten indikten sonra on dakika yürümüş, küçük bir dükkânın önüne gelmiştik. 

“Tanıyor musun?” dedim içeri girmeden önce. 

“Bizim evi o bulmuştu, öyle çok yakınlığım yok.”

“Tamam, girelim o zaman.” Ondan önce davranarak dükkânın kapısından içeriye girdim ve içeride oturan altmış yaşından büyük olduğunu düşündüğüm adama bakarak tebessüm ettim.

“Selamünaleyküm,” dedi Yekta adama bakarak. Adam gülümseyerek cevap verdi. 

“Aleykümselam yeğenim.” Yekta kendi ev adresini söyleyerek çevresinde bir daire sorduğunda bakışlarım yüzünde dolaştı. Telefonumu çıkararak ona mesaj yazdım ve adamla olan konuşmasını kesmeden Yekta’nın karşısında kalan koltuğa oturdum.

Akasya: Beni yanından ayıramıyorsun diye yorumladım.

Yekta adamla konuştuğu için cevap verememişti fakat ellerinin arasında duran telefonuna düşen bildirime göz gezdirmişti. Yüzündeki hafif gülümseme beni memnun ettiğinde konuşan emlakçıya odaklandım. 

“Aslında bu binanın üst katındaki öğrenciler çıkacaktı,” dediğinde Yekta benim yerime konuştu. “Ne zaman ayrılacaklar evden?”

“Bir hafta sonra.” Adamın cevabının ardından bana döndü. “Bir haftayı kızlarla geçirir misin?”

“Bana fark etmez.” Omuz silkerek konuştuğumda başıyla onayladı. 

Adam, “Kira sözleşmesi?” diye sorduğunda hemen, “Bir yıllık,” dedim araya girerek. 

“Tamamdır, evi görmek isterseniz sizi götüreyim.” 

“Gerek var mı?” dedi Yekta bana dönerek. “Çıktıklarında bakabiliriz zaten, o zaman şimdilik bizde bu daire.” 

“Hayırlı olsun şimdiden.” Adama başımı sallayarak ayağa kalktım. “Sağ ol abi.” Yekta da ayağa kalktığında beraber onaylayarak dükkândan çıktık. 

“Numarası var bende yine bir konuşuruz eve de bakarsın.” 

“Sizin daireyle ortalama aynıdır diye düşünüyorum,” dediğimde başını iki yana salladı. “Çatı katı bir artı bir diye biliyorum. Tek kişilik, daha küçük ama güzeldir.” 

“Olsun bana yeter,” diye mırıldandım. Çok basık olmamasını umuyordum çünkü basık evleri sevmiyordum. “Biraz yürüyelim mi?” Yekta’yı başımla onayladığımda beraber ilerlemeye devam ettik. 

“Seninleyken sarhoş olasım geldi,” dedim ani bir şekilde aklıma gelen fikri söyleyerek.

“Olursun Akasya,” dediğinde, “Söz mü?” diye mırıldandım. “Rakı gecesi yapacağız.” 

“Yapalım,” dedi hafif bir tebessümle. 

“Son üç gündür yaşananlar bir rüya gibi değil mi?” dediğimde konuyu değiştirdi.

“Kitap okumuyorsun değil mi?”

“Yo.” Bunu anlaması için beni yakından tanımasına gerek yoktu. 

“‘Beni öldürdün ama sen hâlâ pırıl pırılsın,’ der adamın birisi.”

“Eee?” dedim sonunun ne getireceğini merak ederken. Hâlâ yürümeye devam ediyorduk. 

“Sende bahsettiği Venüs’ün bencilliğini, yakıcılığını, yok edişini görüyorum.” Bu kalbimin sızlamasına sebep olsa da devamını bekledim. “Ve bahsettiği parıldayan güzelliği.”

“Belki tanıdıkça gördüklerin değişir,” dedim söylediğinin doğru olduğunu içten içe bilsem de.

“Belki de,” dediğinde gülümsedim.

“Her gün uzun uzun konuşsam seninle ve sonra her şeyi unutsak keşke.” Zihnimde beliren hissi ona açtım. Bir süre sonra cevap gelmediğinde gözlerimi ona çevirdim. Benimle beraber hızlı adımlarla yürüyordu. Bir eli kolumdaydı.

“Zaten pek de dinliyor gibi gözükmüyorsun,” yine bir şey söylemedi. 

Yürüdüğümüz yolun nereye gittiğini bile bilmiyordum. Bu konuda konuşmamı istemediği için bambaşka şeyler düşünmek istedim.

Dün yürüdüğümüz sokağı ve o sokağın çıktığı kaleyi düşündüm. Bize ait gibiydi.

Aitlik hissi böyle bir şeydi. Maddiyatla ölçülemezdi. Oranın bize verilmesine gerek yoktu, binlerce insan da girse içeriye, kapıları üzerimize kapatılsa da zihnimde kale caddesi ve kırk beşinci durak bize ait olacaktı.

Bir anı daha eklemiştim yaprakların arasına. İçerisinde ismi vardı, arkadaşları vardı. Yeni bir hayata başlamıştım. O hayatın ilk durağı kırk beşinci durak, ikinci durağı Ankara Kalesi duvarlarıydı. Gitmeden önce burada fotoğraf çekilmeyi aklımın bir köşesine yazdım.

Zihnimden silinse de zamanın içerisinde kaybolmayan bir hatıramız olsun istedim. Yekta, ben ilk kez içimdeki karmaşayı birisine açmak istedim.

“Yekta,” diye mırıldandım. Gözlerini yavaşça üzerimde gezdirdi. Bugün Mihri’nin dolabından aldığım kırmızı elbise rüzgârla uçuşuyordu. Alelade etrafı izliyor gibiydi fakat aynı zamanda beni de izlediğini anlayabiliyordum. Yürüdüğümüz yolda sağa saptık. 

“Efendim,” dedi devam etmemi beklediğini belirtircesine. “Bir gün sana bir sır vereceğim,” diye mırıldandım anlamadığını bile bile. 

Ona bunu neden söylediğimi bile bilmiyordum. Belki de hiç vermeyecektim o sırrı fakat dilimin ucuna geldiğini hissediyorum. 

Bir şey söylemedi, sormadı, konuşmadı ama ben benimle ilgilendiğini biliyordum. Bakışları yine saçlarımda gezindi, ardındansa arkamıza baktı. Kalabalık sokakta sağa saptığımızda girdiğimiz çıkmazda kimsenin olmadığını gördüm.

“Ben de,” diye mırıldandı. Ne ima ettiğini düşünmeme fırsat vermeden ekledi. “Ben de bir gün sana bir sır vereceğim Akasya.”

Kurduğu cümle şaşırmama sebep olurken onun insanlardan ya da benden ne sakladığını merak ettim. Herkesin kendi özeline kalan bir şeyleri vardı fakat herkesin birisine anlatması gereken sırları yoktu. Yekta’nın bu kısa sürede bana anlatacağı kadar önemli olan sırrını merak ettim.

Uzun uzun beni izledi, bir elim soğuk taşa değerken o da bana bakıyordu. Girdiğimiz sokakta durmuştuk, hava kararmamıştı fakat güneş batmak üzereydi. Kısılan sesi bir mırıltı gibi kulaklarıma doldu.

“O gün geldiğinde bana hâlâ böyle güzel bakabilecek misin bilmiyorum.”

 

 

 

 

 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu