5. DURAK
5. DURAK
“Kapıların ardında bırakıldık, biz hep yalnızdık.
Çocukluğunun kaburgaları kırık, artık yalnız değil kimsesiz kaldık.”
Bazen insanların hayatında nasıl bir yerim olduğunu düşünüyorum. Gelip geçen bir yolcudan nasıl bir farkım var bilemiyorum. Karmaşık bir zihne, bencil bir kişiliğe ve acı dolu olduğuna inandığım bir geçmişe sahibim.
Özgür müyüm yoksa hayatımın üzerine oynadığım bu oyun özgürlük kisvesi altında kendimi kandırdığım bir ceza mı emin değilim. Bütün bu soruların içerisinde savruluyor, rüzgârın akışında kendi benliğimi hiç keşfedemediğimi düşünüyorum.
Ben dediğim kişi, aslında ben değilsem aynada gördüğüm yüz hangi ruha ait?
Sandığınız kişi olmamak dünyanın en kötü yanılgısıydı. Kendinizi tanımamak, sonsuz bir mutsuzluğa hapsolmanın anahtarıydı. Belirsizliğin getirdiği huzursuzluktan daha kötü hiçbir şey tanımamıştım bu hayatta.
Bir başkası benim yerimde olsa nasıl seçimler yapardı? O seçimler hangi sonuçları doğururdu bilmiyordum. Bununla birlikte eğer ben, herkes kadar normal bir hayat sürseydim kim olurdum bunu da bilmiyordum.
Korkup kaçtığım her şey bir şekilde yarınımdı bunun farkındaydım fakat bu koşmama engel olmuyordu. Her ne olursa olsun gittiği yere kadar kaçmaya devam edecektim.
Ankara bana güzel şeyler getirecek, iyi şeyler miras bırakacaksın biliyorum. İçimdeki bu belirsizlik bir gün son bulacak. Bir gün bir evim olacak ve korkmadan yaşayacağım. Bir gün geriye baktığımda kaçacak bir hikâyem olmayacak ve ben korkularım olmadan yaşayacağım.
Yekta önümden ilerlemeye devam ederken aklıma gelen şey duraksamama ve ona seslenmeme sebep oldu. “Yekta?” dedim olabildiğince ciddi çıkan sesimle.
“Bir şey mi oldu?” diye sorduğunda dudaklarımı büzdüm. Bana doğru döndü, karanlıktan mimiklerimin belli olmadığını tahmin edebiliyordum.
“Kalacak yerim yok,” diye mırıldandım. Kaşlarını çattı ve bana doğru yaklaşarak tekrar sordu. “Nasıl?”
“Kendime iyi bir yer bulmak için otelden ayrıldım. Eh, gün içerisinde aklım kovalarla meşgul olunca unutmuşum,” dedim suçu hafiften ona atarak.
“Hallederiz, merak etme,” dediğinde onunla gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğundan bile emin değildim. İçimde ona karşı anlamsız bir güven vardı. Zamanın içerisinde kaybolmuş gibi hissediyordum ve bu hissi bana o veriyordu.
Kalenin yokuşunu aşağıya doğru yürürken hemen yanımdan ilerliyordu. Elleri boştu ve iki elini ceplerine sokmuştu. İçimden bir ses, bir şekilde ona hep güvenebileceğimi söylüyordu ve bu benim ilk kez yaşadığım bir durum değildi.
İnsanları sadece hislerimle tanıyabildiğime inanıyordum. Aldığım enerji, belki bir başkasının değimiyle yalnızca önyargıydı fakat benim için değiştirilemez bir gerçeği ifade ediyordu.
“Yekta,” diye mırıldandım dilimin ucuna bir şarkı gibi konan ismini. Bana bakmadı fakat beni dinlediğini biliyordum.
“Neden bir an çok yabancı, bir an çok yakınsın bana?” Yüzünde garip bir ifade gördüm fakat ne hissettiğini çözümleyemedim.
“Belki tanımadığın içindir,” dedim o cevap vermediğinde. Güldüğünü işittim, gülerken başını iki yana salladı.
“İki gündür bütün günüm seninle geçiyor,” dedi ardından. Durmadım ve onu zorlamaya devam ettim.
“O zaman neden böylesin?” Bir cevap bekliyordum ve biz yürümeye devam ediyorduk. Yolun sonundaki boş caddeyi görebiliyordum.
“Zaman Akasya,” dedi ve bakışlarını üzerimde gezdirdi. “İnsanları bir anda tanıyamazsın, sana anlattıklarıyla da tanıyamazsın. İnsanları zamanla tanırsın.”
“Yeteri kadar zamanım yok,” dedim dilimin ucuna gelen kelimeleri tutamayarak. Ne demek istediğimi anlamadığını biliyordum ama yine de anlamasını istedim.
Sorgulamadı belki de üzerinde durmak istemedi belki gerçekten önemsemedi. Kırılmaya hakkım var mıydı bilmiyordum fakat bunun beni kırdığını biliyordum. İçimdeki hissin sebebi bu cümleyi Yekta’nın söylemesi değil, benim hiçbir zaman gerçekten anlaşılamayacağımı bilmemdi. Üzerinde durmak, düşünmek istemedim. Fazla düşünmek sadece acı getiriyordu.
Bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Caddeye çıktığımızda ona baktım. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. “Otobüse mi bineceğiz?” diye sorduğumda başını iki yana salladı.
“Evim karşıdaki apartmanda. Tabii gelmek istemezsen sana otel de bakabiliriz.” Biraz bekledim ve onu izledim. Otele mi gitmek istiyordum yoksa onunla bir gece geçirmek mi?
Tercih hakkımı onunla kalmaktan yana kullanarak cevap verdim. “Eğer senin için de sorun olmazsa sana gelebilirim,” dedim mahcup bir ifadeyle.
Dudaklarını birbirine bastırdığında neye güldüğünü anlamayarak tekrar konuştum. “Neye gülüyorsun?”
“İyice sapık olduğunu düşüneceğim galiba,” diye mırıldandı. Ona dil çıkardım ve onu beklemeden gösterdiği binaya doğru ilerlemeye başladım. Yolun karşısına geçtiğimde onun da arkamdan geldiğini biliyordum. Eski binanın önünde durdum. Siyah, paslı kapı üzerine kapatılmıştı. Binanın dışı gri renkteydi.
Yekta yanıma geldiğinde cebinden anahtarını çıkardı ve rengi solmuş olan siyah kapıyı açtı. Eliyle içeriye geçmemi belirttiğinde gülerek ona takıldım.
“Hangi katta oturduğunuzu nereden bilebilirim centilmen bey, lütfen siz önden geçiniz.” Bir şey söylemeden içeriye girdi. Apartmanın içerisi ve merdivenler iki kişinin yan yana zor yürüyebileceği kadar dar ve küçüktü.
İçeriye girdiğimiz kapıdan aşağıya doğru inen merdivenleri inmeye başladığında alt katta yaşadığını anlamıştım. Muhtemelen evde fazla vakit geçirmiyordu. Kısa bir an ailesini merak etsem de bunu sormanın haddime olmadığını biliyordum.
Bir kat aşağıya indik ve karşımıza çıkan tahta kapıya birkaç kere tıklatarak açılmasını bekledik.
Tek yaşamıyor muydu?
İçeride beni neyin veya kimin beklediğini bilmesem de bir korku hissetmedim. Sadece içimde garip bir heyecan vardı. Birkaç dakikanın ardından kapıyı tanımadığım birisi açtı.
“Hoş geldin,” diye mırıldandıktan sonra yüzümüze bakmadan içeriye geçen adamın beni fark etmediğini anlamıştım. Üzerinde gri bir eşofman ve beyaz kısa kollu tişört vardı. Kahverengi saçları gözüme çarpmıştı fakat yüzünü inceleyebilecek kadar durmamıştı karşımda.
Yekta ayakkabılarını çıkarıp içeriye geçtiğinde geri dönüp eğilerek ayakkabılarını aldı ve uzun dar koridorda biraz geri çekildi. Onun ardından ben de ayakkabılarımı çıkardım ve elime aldım.
Kapıyı kapattığında kapının arkasında kalan ayakkabılığa ayakkabılarımızı bıraktık. İçeriden film sesi geliyordu. Evde yankılanan oyuncuların sesinin dışında hiçbir ses yoktu. İstemsizce konuşmaya çekindim.
“Karnın aç mı? İstersen yemek yiyelim.” Yekta’nın sorusunun üzerine sabahtan beri hiçbir şey yemediğimi fark ettim ve başımı olumlu anlamda salladım.
Uzun dar koridordan sola doğru yürüdüğünde peşinden ilerledim. Kapıyı açan çocuğun yürüdüğünün tam tersi yöne doğu ilerlemiştik ve birkaç adım sonra kapısı olmayan ve koridorun sağ kısmında kalan mutfağa girdik.
Ben mutfağın sağında duran masaya yerleşirken Yekta bana dönerek konuştu. “Ben elimi yıkayıp geliyorum, istersen buzdolabına bakabilirsin. Çekinmene gerek yok.” Başımı olumlu anlamda salladım. Dakikalarca durmadan konuşan kız gitmiş yerine konuşamayan bir kız gelmişti.
Bunun sebebinin sadece gerginliğim olduğunu biliyordum. Yekta birkaç dakika sonra geri geldiğinde olduğum yerde durduğumu görmüş ve buzdolabını açmıştı. “Noodle, çorba ya da istediğin başka bir şey var mı?”
“Sandviç olsa iyi olur,” dedim sonunda kaybolan sesimi bularak. Başını olumlu anlamda hareket ettirdi ve dolaptan malzemeleri çıkardı. Masanın üzerinde duran plastik kutunun içerisinden ekmeği aldığında ellerimi masadan çektim.
Bacaklarımın ağrıdığını hissediyordum. “Bugün iyi çalıştın,” dediğinde çekingenliğimi kırmaya çalıştığını anlamıştım.
Ekmeği keserek arasına doğradığı domateslerden yerleştirdi. Ardından dilimlenmiş kaşar peynirleri de ekmeğin arasına ekledi.
“İyi para kazandım diyelim,” dedim bana verdiği elli liraya atıf yaparak. Söylediğime hafifçe güldü ve hazırladığı sandviçi bana uzattı.
Verdiği sandviçi yerken dolaba ilerleyip kola çıkardı ve bardağa doldurarak bana doğru uzattı.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım verdiği bardağı masaya koyduktan sonra.
O da karşıma geçerek oturduğunda kendi sandviçini yiyordu. Gözlerim ekmeğine takıldığında istemsizce tepki verdim. “Yuh!”
“O ekmeği nasıl bitireceksin?” Verdiğim tepkiye dudağını ısırarak güldü. Elinde yarım ekmekten daha büyük bir ekmek vardı. Bana bakarak güldü ve ekmeğinden büyük bir ısırık aldı.
“Anladım anladım yiyerek bitirecekmişsin,” diye mırıldandıktan sonra ben de ekmeğimden bir ısırık aldım ve kolamdan birkaç yudum içtim.
Aramızda bir süre sessizlik hâkim oldu. Yemeğimi yerken mutfağı inceledim. Kahve mutfak dolapları oldukça eski duruyordu. Buzdolabının dış boyası hafifçe soyulmuş ve yıpranmıştı.
Bu evde kimlerle ne kadar süredir yaşadığını merak ediyordum. Onun hayatına dair pek çok şeyi merak ediyordum fakat sorabileceğim kadar yakın olduğumuzu hissetmiyordum.
“Bana bir şeyler anlatsana,” dedim onu tanıma ihtiyacı duyarak.
“Sen anlat,” dedi elindeki ekmeği yerken. “Neyi mesela?”
“Evin yok mu mesela?” dediğinde gülümsedim ve onlarca kez tekrar ettiğim o yalanı söyledim. “Şehre yeni geldim, tek başıma kalmayı sevmediğimden otel bakıyordum.”
“Neden geldin peki?” Sorduğu soru beni afallatsa da cevap verdim.
“Bilmem,” dedim verecek bir cevap bulamayarak. Gözleri bana takıldığında elimdeki ekmeği tabağa bıraktım. Bir an için rahatsız hissettirmişti.
“Ailen?” dedi tek kaşını kaldırarak. “Öldüler,” dedim bir başka yalanı öylece söyleyerek.
“Özür dilerim,” dediğinde başımı iki yana salladım. Üzdüğünü sanıyordu ama üzülmemiştim, bir yalana kimse üzülemezdi.
“Senin ailen?” dediğimde gözleri mutfağın duvarlarında dolaştı. “Arkadaşlarımla yaşıyorum.” Bu konunun onun için hassas olduğunu anlamıştım ve konuyu değiştirdim.
“Umarım arkadaşların sokaktan bulduğun bir kızı eve getirmeni sıkıntı etmez.” Yüzünde alaylı bir gülüş oluştu. “Neye güldün?” dedim şaşırarak.
“Söylesene,” diye üstelediğimde gülüşü daha da büyüdü. “Akasya Hanım,” dedi iç çekerek. “Nereden biliyorsun sokaktan getirdiğim ilk kız olduğunu?” Yüzümdeki ifade bir anda değiştiğinde daha çok güldüğünü işittim.
“Vay be!” Abartılı tepkimin ardından dalga geçerek ayağa kalktım ve elimi göğsüme vurdum. “Buna da eyvallah Yekta Bey.” Tavrıma gülerken içeriden gelen sesi işittik.
“Yekta?” Tanıdık ses koridorda yankılandığında bu sesin kime ait olduğunu düşündüm. Yekta elindeki ekmeği yarım bırakarak ayağa kalktı ve bir bardak su aldı. Koridordan gelen sese cevap vermemişti. Adım seslerinin yaklaştığını duyabiliyordum. Aynı ses tekrar seslendiğinde sesin kime ait olduğunu hatırladım.
“Yekta?” diye seslendi tekrardan Nehir’e ait olduğunu anladığım ses. Mutfağın kapısından içeriye girdiğinde gözleri önce benim ardından Yekta’nın üzerinde dolaştı.
“Akasya?” dedi sorgularcasına çıkan ses tonuyla. Yüzüme şirin olduğunu umduğum bir gülümseme yerleştirdim.
Nehir bozuntuya vermeden “Hoş geldin,” diye mırıldandı. Yüzündeki tatlı tebessümü görebildiğim gibi ne olduğunu kavramaya çalıştığını da görebiliyordum.
“Film izliyorsunuz diye rahatsız etmedim,” dedi Yekta. Sesiyle beraber ona döndüğümde istemsizce konuştum. Yerime oturarak arkama yaslandım.
“Yuh!”
Ani tepkimle beraber Yekta gülerken, Nehir ne olduğunu çözmeye çalışıyor gibiydi. Bir an için ani yükselmemin utancını yaşayarak tebessüm ettim.
“Kusura bakmayın,” diye mırıldandığımda Yekta ayağa kalkmış ve bana bakamdan konuşmuştu.
“Alışıyorsun Nehir, ben iki güne alıştım şaşırmıyorum artık.” Yekta’nın sözleri beni daha çok utandırırken Nehir’in gözleri ikimizin arasında mekik dokuyor gibiydi.
“Nehir!” İçeriden gelen ses, küçük mutfağın iyice kalabalıklaşacağının habercisiydi. Nehir buna izin vermeyerek müsaade istedi.
“Ben gideyim, film izliyorduk. Siz gelirsiniz işiniz bitince.”
Biz bir şey söylemeden mutfaktan çıktı ve ben aceleyle Yekta’ya döndüm.
“Sen o ekmeği nasıl bitirdin, ayı mısın sen ya? Fil de olabilirsin, gerçekten yuh yani!” Yekta art arda gelen tepkilerimi masadaki bulaşıkları alıp yıkarken dinliyordu. Yeni fark etmiştim, mutfakta bulaşık makinesi yoktu.
“Sen de civcivsin galiba,” diye mırıldandı kısık sesiyle. Sesinin kısık çıkmasından ötürü boğuk gelen sesi beni etkilerken ne diyeceğimi birkaç dakika bilemedim. Konuşmamamı fırsat bilerek devam etti.
“Ucundan ısırmışsın Akasya, kuş kadar yemişsin.” Ekmeğimden bahsettiğini anladığımda omuz silktim ve ekmeğimi tabaktan alarak ona uzattım.
“Doymamışsındır canım, al sen ye istersen,” dedim ‘canım’ kelimesini özellikle vurgulayarak.
Güldü ve bir şey söylemedi, karnımın doyduğunu hissetmiştim. Masadaki bardağımı ona uzattığımda alıp tezgâhta duran bezin üzerine ters bir şekilde koydu.
Ellerini yanda asılan havluya sildikten sonra bana döndü. “Gel içeri geçelim, seni diğerleriyle tanıştırayım.”
Başımı olumlu anlamda salladım. Çok yakın ama çok kopuk duruyorlardı. Belki de sadece bu günlerde araları bozuktu. Eve gelmiş, birçok şey yapmıştık ama geldiğimizi Nehir dışında hiç kimse fark etmemişti. Nehir’in fark etmesinin tek sebebi ise tesadüftü.
Garip bir ilişki diye düşündüm istemsizce. Mutfaktan çıkarak dar koridoru o önde ben arkada olmak üzere yürüdük. Geldiğimiz yeri geri dönerken dış kapının sağında kalan odadan hâlâ film sesleri geliyordu.
Bu evde kaç kişi yaşıyorlardı?
Yekta beyaz kapıyı açarak içeriye girdi. Ardından ben ilerlediğimde, karmakarışık düzene sahip olan bir odayla karşılaştım. Odaya hâkim olan bir renk bile yoktu. Sanki pek çok eşya öylesine bir araya toplanmıştı.
Uzun yeşil koltukta uzanan adam, bize kapıyı açan kişiydi. Nehir tekli koltukta oturuyordu. Hemen karşısında ise tanımadığım, koyu kahverengi saçlara sahip bir kız vardı. Gözlerim karşı duvara yansıyan projeksiyonun cılız ışığıyla odayı incelerken Yekta ışığı açtı.
Etrafın aydınlanmasıyla bütün gözler birer birer üzerimize döndü. Nehir dışında odadaki herkes şaşkınlıkla bize bakarken koltukta uzanan çocuk doğrularak oturdu.
“Hoş geldiniz.” Bu mırıltı karşı koltukta oturan kızdan gelmişti.
“Hoş buldum,” diye mırıldandım ve hemen ardından ekledim. “Film izliyordunuz galiba rahatsız ettim kusura bakmayın.”
Nehir gerildiğimi anlayarak ayağa kalktığında, Yekta’nın bana hiç yardımcı olmadığının da farkında gibiydi.
“Akasya tekrar hoş geldin. Akasya dün otelimize yerleşmişti.” Elimden tutarak beni içeriye doğru çekiştirdi. Onu engellemeden peşinden ilerledim ve uzun koltuğa oturdum.
“Otelimize ne amına koyayım,” dedi kapıyı açan adam. “Aman çalıştığımız otel işte ne fark eder?” Nehir ona çıkışarak yüzünü buruşturup tekrar bana döndü.
“Bu Yusuf,” dedi daha demin koltukta uzanan ve ondan öncesinde yüzümüze bile bakmadan kapıyı açan adamı göstererek. Yusuf’a bakarak tebessüm ettim. Nehir hemen ardından karşı koltukta oturan kıza geçti.
Işık açıldığında ışıldayan mavi gözleri, ben buradayım diye bağırıyordu. “Bu da Mihriban.”
“Tanıştığıma memnun oldum,” dedim ikisiyle de göz teması kurmaya çalışarak.
“Akasya birkaç gün bizde misafir olacak,” dedi Yekta yanıma doğru gelip koltuğun diğer yanına otururken.
“Aslında bir gece bile yeterli. Yarın kendime kalacak bir yer bulabilirim. Çok teşekkür ederim.” Ne diyeceğimi bilemiyordum ve ortamda garip bir gerginlik vardı.
Mihriban bu gerginliğe el atarak konuştu. “Bana Mihri diyebilirsin. Bu arada siz nereden tanıştınız, hiç bahsetmedi Yekta.”
Sihirli soru geldiğinde istemsizce güldüm ve dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirdim. “O kısım biraz karışık,” diye mırıldandığımda Yekta gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu.
Yusuf, Mihri ve Nehir ne olduğunu anlamak istercesine yüzlerimize bakarken ikimiz de başka bir şey söylemedik. Bu konuyu açıklamayacağımızı anladıklarından olsa gerek hiç birisi üstelememişti.
“Saat epey geç oldu, yarın erken kalkacağım ben müsaade isteyeyim. Tanıştığıma memnun oldum Akasya.” Konuşan kişi Yusuf’tu. Ona bakarak tebessüm ettim ve bir şey söylememe izin vermeden hızlıca odadan ayrılışını izledim.
“Yatakları ayarlayalım o zaman. Yusuf içeride yatar. Akasya sen bizimle mi kalmak istersin, Yektayla mı?” Evde kaç oda olduğunu bile bilmiyordum. Belki de hepsini fazlasıyla rahatsız etmiştim.
“Bana hiç fark etmez, siz nasıl rahat ederseniz,” diye mırıldandım mahcup bir ifadeyle. Mihri ayağa kalktı ve duruma el attı.
“Sen, ben ve Nehir bizim odada kalalım. Yekta burada yatar. Yorulmuşsunuzdur sonra sohbet ederiz.” Onlar saatten bahsedene kadar saatin gece yarısını geçtiğinin farkında bile değildim.
“Olur,” dedim ona bakarak ve ben de oturduğum yerden kalktım. Nehir’in elini omuzumda hissettiğimde ona gülerek baktım ve beni sürüklemesine izin verdim.
Ben odadan ayrılırken, Yekta öylece olduğu yerde oturuyor yeri izliyordu. Nehir beni kendi odalarına sürüklediğinde evde sadece iki oda olduğunu anlamıştım.
Nehir ve Mihri’nin kaldığı oda iki kişi için küçük olsa da idare edilemeyecek cinsten değildi. İki ayrı yatak duvarlara yaslanmıştı, ortada bir kişinin geçebileceği bir boşluk vardı.
Nehir yatakların karşısına yerleştirilmiş mavi kapaklı dolabı açarak bana pijama takımı uzattığında ona gülümsedim.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Kapıya doğru ilerlerken konuştu.
“Sen üzerini giy, biz öyle gelelim.” Dışarıya çıkmadan ona seslendim. Bütün gün terlemiştik ve kalede yere oturmuştuk. Bu halde uyumak istemiyordum.
“Duş alma şansım var mı?” Kısa bir an ne dediğimi algılamaya çalışsa da hemen toparlanıp başını salladı.
“Gel sana banyoyu göstereyim.” Odadan çıktığında ben de verdiği kıyafetleri alıp peşinden gittim. Dar koridoru yürürken koridorun hemen yanına bıraktığım çantamı elime alarak ona yetiştim.
Koridorun sonunda kalan kapının camı buğuluydu fakat üzerine siyah bir kâğıt yapıştırılmıştı.
Işığı açarak içeri geçtiğinde ben de ardından girdim. Karşımda bir küvet vardı, hemen yanında ise klozet. Kırık bir aynanın önünde ise lavabo duruyordu. Lavabonun yanına sabitlenmiş olan plastik dolabı açarak içerisinden havlu çıkardı.
“Şampuan küvetin yan tarafında. Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeterli.” Başımı olumlu anlamda sallarken kapının ardına asılmış olan asacağa çantamı astım ve mırıldandım.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim canım, ben odaya geçiyorum,” dedikten hemen sonra banyodan ayrılarak koridorda uzaklaştı.
Ardından kapıyı kapattım ve üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya başladım. Suyun altına girdiğimde biraz olsun rahatladığımı hissetmiştim. Başkasının evinde duş almanın rahatsız eden bir yanı vardı. Önümde duran şampuana baktım, kime aitti?
Hangisinin Yekta’ya ait olduğunu merak ettiğimi o an fark ettim.
Fazla oyalanmadan duş alıp üzerimi giyindim ve saçlarımı benim için verdiği havluyla kuruladım. Havluyu saçlarıma sardıktan sonra kirli çamaşırlarımı çantamın içerisine yerleştirdim.
Çantamı sırtıma alarak koridora çıktığımda banyonun ışığını kapattım. Adım attığım koridorda cılız bir ışık yanıyordu. Sarı ışık yolumu aydınlatırken gözlerim Yekta’nın kaldığı, koridorun sonundaki odaya takıldı. Uyumadan önce onu görmek istediğimi fark ettim ve elimdeki çantayı yere bırakarak yavaş adımlarla odasına doğru ilerledim.
Hafif aralık olan kapıyı açarak içeriye girdiğimde koridorun ışığı odaya sızdı. Yekta üzerinde beyaz bir çarşafla koltukta uzanıyordu. Gözlerini, başını yastığa gömdüğü için göremiyordum ama uyuduğunu düzenli nefes alışverişlerinden anlamıştım.
Odanın içerisinde sessizce ilerleyerek yattığı koltuğun başına oturdum.
Yüzü yastığa gömülmüştü. Bundan bir yıl sonra nerede olacağımızı düşündüm. İstemsizce geleceği düşünüyordum. İstemsizce hayata yön vermek istiyordum. Siyah saçları, başının altına aldığı beyaz yastıkta parıldıyordu.
Koridordan odasına vuran loş ışık, çıplak teninin üzerine yansıyor ve yüzünü hafifçe aydınlatıyordu. Ondan hoşlandığımı hissettim. Bu nasıl bir akımdı bilmiyordum ama bir şekilde hep onu görmek istiyordum.
Ardımda bıraktığım tüm insanları düşündüm. Hiç birisine karşı bu kadar yoğun hissetmemiştim. Kimseyle konuşurken yarını düşünmemiştim. Günler geçecek, ben gidecektim.
Ardımda bıraktığım kimse bir iz bırakmamıştı içimde. Mersin’i düşündüm, Buğra’nın ismini hatırlarken bile zorlandığımı hissettim. Geride bıraktıklarım bende hep bu kadardı.
Sanki Yekta’yı hiç geride bırakmak istemeyecektim. Yaslandığım koltuk kenarından üzerine eğildim. Ellerim istemsizce saçlarına doğru uzandı.
Avuçiçime karışan saçlarını hissettim. Yattığı koltukta kıpırdandığında irkilerek biraz geri çekildim. Üzerinde beyaz çarşaf dışında hiçbir şey yoktu. Aşağıya doğru dökülen çarşaftan karın kasları gözüküyordu.
Aklıma ilk gün geldi. O gün dikkatimi çeken ilk şey vücuduydu. Sokakta görseniz tekrar tekrar bakmak isteyeceğiniz bir vücudu vardı ya da bütün bunlar benim ona olan ilgimden kaynaklanıyordu. Belki de aynı sokakta yürüseniz dikkatinizi bile çekmezdi fakat benim gözümde başka bir yerdeydi.
“Benimle uyumayı mı düşünüyorsun?” Kulaklarıma ulaşan, uykulu boğuk ses korkarak oturduğum koltuk ucundan kalkmama sebep oldu. Kaşlarımı istemsizce çattım, ellerimi saçlarından ayırdım.
Yüzünü gömdüğü yastıktan sağa doğru dönerek hafifçe ayırdığında gözleri üzerimdeydi. Ona karşı utanç duygumu kaybetmiş gibi hissediyordum. Onunla ilgilendiğimi o kadar belli etmiştim ki aptal bile olsa ondan etkilendiğimi anlamış olurdu ve Yekta hiç de aptal bir adam değildi.
“İyi geceler demek için gelmiştim,” dedim uykudan kısılan gözlerine bakarken.
Yattığı koltukta doğrularak oturur pozisyona geçti. Karşısında öylece ayakta dikiliyordum. Çarşafı üzerinden çektiğinde altındaki şortla kalmıştı.
Umursamıyor gibi davranarak yanına oturdum. “Benim yüzümden mi burada yatıyorsun?” diye sordum konuyu değiştirmek amacıyla.
“Normalde Yusuf yatar ama arada ben de kalıyorum. Dert etmen gereken bir durum değil.” Gözlerinde hâlâ uyku sersemliği vardı ve sesi boğuk geliyordu.
“Böyle olduğunu bilseydim rahatsız etmezdim,” diye mırıldandım. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Nasıl bir yer bekliyordun?” diye sorduğunda bir elini dudağına yaslamıştı. Geri çekilerek oturduğum yerde dikleştim. Bacaklarımın bacağına değdiğini hissettiğimde irkilerek geri çekildim ve eğlenir bir ifadeyle konuştum.
“Mesela mafya çocuğu olabilirdin…” dedim ve gözlerimi yukarı kaldırarak düşünüyormuş gibi yaptım. “Sonra kötü çocuk olabilirdin, adam yaralayabilirdin. Dövüş kulübün var mı?” Yüzündeki ifade derinleşirken eğlendiğini anlayabiliyordum.
“Maalesef Akasya Hanım, müessesemizde kitapçı çocuk var,” dediğinde omuz silktim ve düşünmeden ona açık açık iltifat ettim.
“Ne olacak canım, senin de güzel bir yüzün var.” Tek kaşını kaldırarak bana baktı ve yarım saattir bakmamak için özen göstermeye çalıştığım vücudundan bahsederek konuştu.
“Yüzüm?”
“Aaa,” dedim sanki çok yanlış bir şey yapmış gibi. “Başka ne olacak Yekta Bey, sapıksınız galiba.” Hafifçe kahkaha attığında ayağa kalkmıştım.
“İyi geceler dilerim beyefendi, ben gidiyorum,” diye konuştum ve ona arkamı döndüm. Yanındayken heyecan dolu hissediyordum.
Kapının önüne geldiğimde ona dönerek son sözlerimi söyledim. “Teşekkür ederim,” biraz duraksadıktan sonra ekledim. “Her anlamda.”
Bir şey söylemesine izin vermeden odadan çıktım ve dar koridorda ilerleyerek kendimi Mihri ve Nehir’in bulunduğu odaya attım.
Bu hissi sevmiştim. Bu hikâyeyi sevmiştim. Hepimiz elimizde bir kalemle yaşıyorduk. Kimimiz mürekkebini bir başkasından alıyordu, kimimizin kalemini bir başka el tutuyordu fakat her ne olursa olsun hepimize ait bir kalem vardı.
Yıllar önce kendi mürekkebimi bulmuş, kalemimin üzerinden bütün elleri çekmiştim. Sadece benim elim ve mürekkebim vardı. Her yıl karaladığım o sayfaları yırtıp atarken bir başkasının yaşamının bana ulaşmasına da izin vermiyordum.
Şimdi Ankara’da açtığım yeni sayfada, ismimin yanında Yekta’nın ismini istiyor, mürekkebimi bir tek onunla paylaşmak istiyordum.
Kırk beşinci durakta bir adam buldum, siyah saçları gökyüzüne karışmıştı. İnce uzun parmakları ve insanı kendine çeken kokusu vardı. Birkaç cümle mırıldandığında ona kapılıyordunuz. Kimbilir belki bu yıl ona o durakta veda edecektim.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.