4.DURAK
4. DURAK
“Canın yanınca gitmeye cesaret etmek kolaydır.
Peki ya ardında bıraktıklarını unutabilecek misin?”
İçeriye girdiğimde yüzümde tatlı bir tebessüm vardı. Bu tebessüm Yekta’nın bana miras bıraktığı bir tebessümdü. Yabancı biriyle tanışmanın heyecanına karışan korkum içimdeki duyguları körüklemişti. Otelin krem tonlarında döşenen koltuklarında gezindi gözlerim. Bir yanım dalgındı diğer yanım dikkatli.
Asansöre doğru ilerleyip son anda durdurduğum asansörün içerisinde birkaç yaşlı adam ve birkaç kadın olduğunu gördüm. Bakımlı, uzun boylu kadınların üzerinde gözlerimi biraz gezdirdiğimde buraya ne için geldiklerini anlamıştım. Sevgililerdi ya da bir yasak ilişki. En basiti ise hayat kadını veya adamı.
İnsanların yaşam tarzıyla daha fazla ilgilenmek istemediğimden gelen asansöre binerek kat numaramın yazılı olduğu tuşa bastım ve kapıların kapanmasını izledim. Asansör yukarı çıkarken gelen sesler kaşlarımı çatmama sebep oldu.
Ah, hadi ama ses yalıtımı bile yok muydu?
Odamın bu seslerle dolmamasını umarak derin bir iç çektim. Asansör durduğunda hızlı adımlarla sırt çantamı bıraktığım odama doğru ilerledim. Kapıya kartımı okutarak içeriye girdiğimde sabah yere attığım havlunun hâlâ bıraktığım yerde olduğunu gördüm.
Kapıyı kapatarak yeni aldığım çantamla biletlerimi komodinin üzerine bıraktım ve üzerimdeki gömleği bir çırpıda çıkardım. Ardından pantolonumu çıkararak havlunun yanına bıraktım.
“Ah!”
Gelen ses gözlerimi devirmeme sebep oldu. Muhtemelen üst katımdan bir kadının inleme sesleri geliyordu ve ben bu oteli, ‘Ailenizle kalabileceğiniz tatlı bir otel,’ güvencesiyle tutmuştum.
Üzerimde siyah iç çamaşırlarım kalmıştı, daha fazla oyalanmak istemediğimden kendimi yatağa bıraktım.
Gözlerimi kapattığımda gözümün önüne yüzü geldi. Siyah saçları, kahverengi gözleri ve dokunma isteği duyduğum kasları.
Yüzünü hiç unutmayacağımı hissediyordum ve içimde hissettiğim romantik havaya ek olarak yukarıdan inleme sesleri geliyordu…
Yattığım yataktan kalkarak sırt çantamı bıraktığım banyoya doğru ilerledim. Çantamı elime alarak odamın balkonuna çıktım. Seslerden ötürü içeride uyuyamıyordum, hiç olmazsa burada biraz kendimle baş başa kalabilirim diye düşündüm.
Balkondaki sandalyelerden birisine geçerek oturdum. Elimi çantamın içerisine atarak o fotoğrafı çıkardım. Ardındansa bana aldıkları hediyenin kutusunu.
Ne düşünüyorlardı hakkımda? Gamze evini kontrol etmiş miydi? Buğra ne hissediyordu?
Aklıma Buğra’dan etkilendiğimi hissettiğim o gün geldi. Şahmeran anıtının oradaydık, elim annemin bana aldığı kolyedeydi.
“Akasya!” Buse’nin bağırışını duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. Bir şey söylemesini beklercesine yüzüne baktığımda bir süre konuşmadı. Derin bir nefes alarak kahverengi saçlarını arkaya doğru iteledi ve omuzlarını ortaya çıkardı.
“Ne yapıyorsun orada, gelsene.” Tebessüm ederek karşılık verdim. “Yapıyı inceliyorum, gidin siz, ben gelirim.” Başıyla beni onayladı. Tanışalı yalnızca bir hafta olmuştu. Buse bir kafede garsonluk yapıyordu ve ben çalıştığı kafeye alınan yeni elemanlardan bir tanesiydim.
Derin bir nefes alarak olduğum yerde oturdum ve elim boynumdaki kolyeye gitti. Bazen sadece delirecekmiş gibi hissediyordum. Yanımda taşıdığım her hatıra, yarının gözyaşları gibiydi. Başımı olumsuz anlamda salladım. Göz ucuyla arkama baktığımda Gamze, Buğra, Oğuz ve Buse’nin kendi aralarında şakalaştıklarını gördüm.
Buse elindeki su şişesini Oğuz’un kafasından aşağıya boşaltırken Gamze kahkaha atıyordu. Buğra uzaktan onları izliyordu. Elime aldığım kolyeye bakarak onu yavaşça anıtın yanına bıraktım ve oyalanmadan ayağa kalktım. Daha fazla beklemeyerek onların yanına gittiğimde Gamze ve Buğra’nın bakışları bana dönmüştü.
Yüzüme vuran sıcak güneşin tenimi kızartacağına neredeyse emindim. Buse’nin elindeki şişe bittiğinde Oğuz sırılsıklam olmuştu. “Sen bittin kızım!”
“Az konuş da üzerini temizle,” dedi Buse.
“Arabama ıslak yolcu almam.”
Buğra ikisinin arasına girdiğinde gülmüştüm. Elim hızlı bir şekilde Gamze’nin elinde olan bir litrelik şişeye gitti. Pet şişeyi alarak çevik bir şekilde Buğra’ya çevirdim. Ne yapacağımı anladığında kaçmak istese de kaçamamıştı. Suyu üzerine doğru boşaltırken gülüyordum.
“Üzgünüm ama arabaya binemeyeceksin, koca oğlan,” dedim gülüşümün arasından.
“Sen var ya, bu ümmetin gülen yüzüsün!” Oğuz’un beni övmeleri kulağıma gelirken benden kaçan Buğra’nın peşinden yarı dolu su şişemle koşturmaya devam ediyordum. Büyük adımlarla ona yetişmeye çalışırken çevredeki insanların bakışlarını umursamadım. Oğuz arkadan bana tezahürat yapıyordu.
“Tek çare Akasya!” Söylediğine güldüm ve önüme bakmadan koşmaya devam ettim. Ben ne olduğunu anlayamadan ayağım, Buğra’nın ayağına takıldığında bana doğru döndüğünü fark ettim. Buğra ile beraber bedenlerimiz taş zemini boylarken ağzımdan bir çığlık kaçtı ve ağzı açık olan yarım su şişesi ikimizin üzerine birden döküldü.
Ellerimi zemine sabitlemeye çalışırken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aceleyle düştüğüm yerden kalktığımda Buğra’nın kolunun çizildiğini de fark etmiştim. Mavi kısa kollu tişörtünün açık bıraktığı kolları çiziklerle dolmuştu. Elimi ona doğru uzattım.
“Kusura bakma ya.” Ayağa kalktığında gülümseyerek üzerindeki tozu silkeledi. “İkimiz de arabaya binemeyeceğiz galiba.”
Yanımıza gelen Buse gülerek konuştu: “Adam hâlâ arabam diyor.” Ben de onunla beraber güldüm. “Ciddi galiba.”
“Şaka yapıyorum şaka, gülün diye.”
Elimle şortumdaki tozları silkeledim.
“Hadi, gidelim o zaman,” dedi Gamze. Onu başımızla onaylayıp yürümeye başladık. Oğuz kolunu omzuma attığında, sarı saçlarımı kolunun arasından kurtararak üzerine doğru uzattım.
“Bundan sonra en sevdiğim arkadaşım sensin, ümmetin gülen yüzü.”
Güldüm ve gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim.
“Utanmasan peygamber diyeceksin Oğuz. Bak şuranın imamına gider söylerim seni. Üç gün, üç gece döverler,” dedim başımla karşıda minareleri gözüken camiyi göstererek.
“Lütfen yapar mısın? Hak ediyor iyi bir dayağı,” diyerek aramıza girdi Buse. Tavırlarına karşılık güldüm. Arabanın yanına geldiğimizde, Buğra her zaman olduğu gibi şoför koltuğuna oturdu. Buse ön koltuğa geçti. Gamze ve ben arkaya oturduk.
Buğra arabanın üstünü açtığında rüzgâr tenimize değmiş ve güneşin verdiği bunaltıcı hissi bir nebze olsun azaltmıştı. Rüzgârın uğultusu kulaklarımı doldurduğunda, hiç kimsenin sesini duymuyordum. Arkada bıraktığım anıları zihnimden silip yoluma devam ettim ve bir hatıraya daha veda ettim.
O gün kolyeyi boynumdan çıkarıp Şahmeran anıtının yanı başına bırakmıştım. Hepimiz bir aradaydık, aralarına daha yeni girmiştim. Herkesin dikkati başka bir şeyin üzerindeydi. Buğra kolyeyi gömdüğümü fark etmişti fakat ben bunun farkında bile değildim.
Güneşin sıcaklığını hatırlıyorum. Ben bile kimin ne yaptığının farkında değildim. Birisini nasıl etkileyeceğini biliyordu. Her hatırladığınızda içinizde hoş his bırakan bir insandı. O gün, bunun üzerine muhabbet etmiştik. Sonrası zaten kendiliğinden gelişmişti.
Hafifçe esen rüzgârı tenimde hissederken ellerimi kendime sardım. Üzerimde siyah yarım atletim ve siyah külotum vardı. Bacaklarımı önümdeki sehpaya doğru uzattım. Aşağıdaki cadde hâlâ canlıydı. İnsanlar sokaktan gelip geçerken cadde kenarında bir sokak sanatçısı keman çalıyordu.
Keman sesi yavaş yavaş kulaklarımı doldururken zihnim durmadı. Bu gece başım anılarla dertteymiş gibi hissediyordum. Elime sıkıştırdığım o fotoğraf, arkada bırakmadığım kutu ve ben.
Gerçekten geçip gidebiliyor muyduk anılardan? Yırtıp atabilir miydim yaşananları? Unutmak bir mucize. Tanrı’nın insana verdiği bir umut. Yarınların güzel olabileceğinin kanıtı.
Onları da unutacaktım. Her gün kapısına geldiğim evlerin adresini unutmuştum. O isimleri de unutacaktım ve hayata yeniden başlayacaktım.
Gözlerim yavaşça kapanmaya başladığında kendime engel olmadım. Balkonda bacaklarım önümdeki sehpaya doğru uzanmışken uykuya daldım.
Kulağıma dolan sesler gözlerimi aralamama sebep olurken sesin tam olarak nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum. Boynum ağrıdığı için başımı çevirmekte zorlanarak ayağa kalktım ve sesin geldiği yöne doğru yan balkonuma döndüm.
“Hanımefendi!”
Karşımda gördüğüm kısa siyah saçlara sahip kadına baktım.
“Buyurun?” diye mırıldandım yüzümü acı içinde buruşturarak. Doğan güneş tenimi yakıyordu ve boynum fazlasıyla ağrıyordu. Bir elimle boynumu tutmuştum.
“Boynunuz tutulmasın diye uyandırmak istedim. Kusura bakmayın lütfen.”
Kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım, ardından fazla beklemeyerek tebessüm ettim. Üzerindeki önlükten anladığım üzere bir çalışandı, balkonların yakınlığından ötürü beni fark etmiş olmalıydı.
“Çok teşekkür ederim ama tutulmuş bile.”
Söylediğime karşılık gülümsediğinde ben de gülümsedim.
“İsterseniz krem getirebilirim. Çantamda kas gevşetici olması gerekiyordu.”
“Gerçekten mi?” Gözlerimi açıp verdiğim tepkiye karşılık tekrardan tebessüm etti. “Çok sevinirim gerçekten ama yakında eczane varsa kendim de alabilirim.”
“Geliyorum hemen.” Arkasını dönerek balkondan çıktığında ben de içeriye girdim. Üzerimde sadece iç çamaşırlarım vardı ve beyaz tenli olduğum için karnımın üstü hafif kızarmıştı.
Beyaz kısa kollu tişörtümü üzerime geçirdim. Kapının sesini duyduğumda altıma bir şey giymeden kapıya doğru ilerledim ve açtım.
Karşımda balkondaki kızı gördüğümde gözlerim ilk önce yaka kartına takıldı. İsmine bakarak konuştum. “Çok teşekkür ederim Nehir, biraz beklersen kremini verebilirim.”
“Sizde kalabilir. Sorun değil,” dedi. Yeşil, dikkat çekici gözleri vardı. Formasının içerisinde bile ilgi çekici duruyordu.
Onu bir yerden tanıdığımı hissediyordum ama nereden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“İçeri gelsene.”
Kapıdan geri çekilmemle içeriye geçti ve odanın kapısını kapattı. Kulaklığına dokunarak oda numaramı söylediğinde burayı temizlediğini belirttiğini anlamıştım.
Aynanın karşısına geçerek kremi boynuma sürmeye çalıştım. “Sen olmasaydın ne yapardım hiç bilmiyorum, otur istersen.”
Başını sallayarak içerideki sandalyelerden birine oturdu.
“Rica ederim. İş seyahati için mi geldiniz?”
“Siz demene gerek yok,” dedim ellerime bulaşan kremi omzuma yayarken. Bir diğer elimde saçlarımı sol omzuma almıştım.
“Akasya,” dedim ismimi kastederek. “Aslında Ankara’ya taşındım sayılır fakat pansiyon kiralamıştım,” diye devam ettim ve kremi boynuma yaymaya başladım. “Tabii böyle bir konumda olduğunu bilmiyordum. Kalacak yeni bir yer aramam gerekecek.”
Hafifçe güldüğünde ne demek istediğimi anladığını fark etmiştim.
“Evet, Kızılay kalmak için iyi bir konum değil.”
“Fark ettim,” dedim ona doğru dönerken. “Neyse, bulurum kalacak bir yer.”
Telefon melodisi konuşmamızı bölerken onun telefonunun çaldığını fark etmiştim. Eliyle müsaade istedikten sonra telefonunu cevapladı. “Alo?”
Karşı tarafı bir süre dinledikten sonra tekrar konuştu.
“Yekta, sesim geliyor mu?”
Hatırlamaya çalıştığım yüz, gözlerimin önüne düşerken ağzım şaşkınlıkla açıldı. Dün, otelden çıkmadan önce Yekta’nın yanında gördüğüm kızdı. Gözlerimi daldığım yerden kaldırırken “Görüşürüz,” diye mırıldandığını duydum.
“Kusura bakma, açmam gerekiyordu.”
Yüzüme bir gülümseme yerleştirerek konuştum.
“Galiba sohbet ettiğin kişiyi tanıyorum.”
“Ne?” dedi şaşkınlıkla. Nehir’in tepkisi beni daha da eğlendirirken ona yaptığım delilikler silsilesinden bahsedemeyeceğimin farkındaydım.
“Yekta, kitapçıda çalışan çocuk değil miydi?”
Başını olumlu anlamda salladı. “Evet, kitapçıda da çalışıyor bazen.”
“Neyse, belki bir daha karşılaşırız. Ortak tanıdığımız da çıktı bak. Krem için de teşekkür ederim, şimdi kalacak bir yer bulmam gerek.”
Söylediklerime karşılık tebessüm etti. Kapıya doğru ilerlerken, “Kolay gelsin sana,” diye mırıldandığını duydum. Ardından odadan çıkarak kapıyı kapattı. Ben de oyalanmadan çantamı topladım. Kas gevşeticinin yavaş yavaş etkisini göstermesiyle boynumdaki sızı azaldı.
Sırt çantamı alarak odadan çıkıp resepsiyona indim. “Merhaba, çıkış işlemlerimi tamamlayabilir misiniz?”
Masanın ardındaki çocuk, “Tabii,” diye mırıldandıktan sonra bilgisayarın ekranında birkaç şeye tıkladı. Oda kartımı masanın üzerine bıraktım, ardından kredi kartımı, “Temassız,” diye mırıldanırken post cihazına okuttum.
“Tekrar bekleriz, iyi günler.” Görevliye tebessüm ettikten sonra telefonumu çıkarıp saate baktım.
11.45
Öğlen vakti gelmeden kahvaltımı yapmak istiyordum. Otelden dışarıya çıktığımda beni tanıdık sokak karşıladı. Derin bir nefes aldım. Bugün ilk iş bir hat almak Akasya, diye kafamın bir köşesine not ettim ve herhangi bir operatör bayisi bulmak için sokakta ilerlemeye başladım.
Dünden aşina olduğum sokakta, dün kapalı olduğunu gördüğüm operatör bayisine gitmek için adımlarımı hızlandırdım. Derin bir nefes alırken güneş tenimi yavaşça okşuyordu.
Üzerimdeki kısa siyah elbise, otele sipariş ettiğim birkaç parça kıyafetten bir tanesiydi. Kalacak yerin ardından iyi bir alışveriş yapacaktım.
Dükkânın önüne geldiğimde beklemeden içeriye girdim ve beni kapıda karşılayan görevliye dönerek konuştum.
“Hat almak istiyordum.”
“Tabii efendim, yardımcı olayım. Operatör mü değiştireceksiniz yoksa yeni bir kart mı?”
“Yeni,” dedim hafifçe gülümserken. Eliyle yaptığı reveransın ardından peşinden ilerledim ve gösterdiği mavi koltuğa geçerek oturdum. “Kimlik alabilir miyim?” diye sordu elindeki tabletle ne olduğunu anlamadığım işlemlerini yaparken.
Çantamdan kimliğimi çıkardım ve görevliye uzattım. İşlemleri halledip bayiden ayrıldığımda yine ne yapacağımı bilmiyordum. Hiç olmazsa artık kartım ve internetim vardı.
İçimden Yekta’yı görmek geliyordu ama bunu nasıl yapabileceğimi bile bilmiyordum. Kendi kendimi sıkmak istemiyordum. Buraya hayatı yaşamaya, nefes almaya gelmiştim. İstediğim her şeyi yapabilirdim, bana karşı çıkabilecek hiçbir şey yoktu.
Düşünmem gereken bir gelecek bile yoktu. İstediğim zaman yeniden başlardım. Yeniden başlamak benim için hep mümkündü.
Geldiğim yolu geri yürümeye karar vererek istediğim şeye ulaşmak için zihnimde bir harita oluşturdum.
Nehir’in yanına yeniden giderek ondan numara isteyecektim. Gün daha yeni başlamıştı ve pes etmek için çok geçti. Kısa elbiseme aldırmadan hızlı adımlarla yürümeye başladım. Bedenimi kavrayan elbise her koşuşumda daha da yukarıya çıkarken adımlarımı biraz daha hızlandırdım.
On beş dakika sonra otelin önüne varmıştım fakat ben de nefes nefese kalmıştım. İç çekerek içeriye girdim. Beyazın hâkim olduğu giriş beni karşılarken gözlerim etrafı taradı. Aradığım kısa saçları resepsiyonun önünde yakaladığımda yüzüme zafer gülümsememi yerleştirdim ve sırtımdaki çantanın saplarını elimle kavrayarak ona doğru ilerledim.
İsmi neydi? Nil, Nergis?
Daha demin zihnimde olan isim aklımdan uçup giderken, “Pardon bakar mısınız?” diye seslendim ve yaka kartını okumaya çalıştım.
Dilimin ucuna bir türlü gelmeyen o ismi okuduğumda tekrar gülümsedim. Bakışlarını önündeki kâğıttan kaldırıp bana çevirdi.
“Akasya?” dedi sorarcasına. Yeşil gözleri bana şaşkınlıkla bakarken neden burada olduğumu sorguluyor gibiydi.
“Senden bir şey rica edebilir miyim?” diye sordum şirin gözükmeyi umarak. Sarı saçlarımı elimle arkaya doğru aldım ve tebessüm ettim.
“Tabii,” diye mırıldanırken elindeki kâğıtları masaya bırakmıştı. Üzerinde sabah gördüğüm forma vardı. “Bana numara lazım,” dedim sanki çok olağan bir şeyden bahsediyormuş gibi.
“Ne numarası?” Anlamadığını belirtircesine konuştu. Alelacele ona cevap verdim. “Yekta’nın numarası.”
İsmini duyduktan sonra yüzünde oluşan gülümseme bu soruyu daha önce aldığını kanıtlar nitelikteydi.
Eli birkaç saniyede telefonuna gitti. Telefonunu açtı ve cevap vermeden bekledi. “Peki nedenini öğrenebilir miyim?” diye sorduğunda parmakları telefonun üzerinde geziniyordu.
“Onu görmem gerek,” dedim dudaklarımı büzerek.
Ben tam olarak ne saçmalıyordum?
Sesli bir şekilde güldü ve başını salladı. “Deli,” dedi gülerek ve ardından ekledi. “Buyur senin olsun.” Telefonunu bana uzattığında ekrandaki numaraya bakarken telefonumu açtım ve numarasını kaydettim.
“Sen mükemmel birisin ya,” dedim heyecanıma engel olamayarak.
“Arkadaşımın böbreklerini yerinde bulurum, değil mi?”
“Bulamazsan en son kiminle olduğunu biliyorsun,” diyerek göz kırptım ve bir şey söylemesine izin vermeden arkamı dönerek otelden çıktım.
Zihnimde, “Sen inandığın her şeyi başarırsın!” sesi dönüyordu. Telefonumu açmazsa ne yapacaktım? Adresini dahi bilmediğim evini mi basacaktım?
Kendimde o potansiyeli gördüğümden bu konu hakkında düşünmek istemedim ve telefonuma kaydettiğim numaraya tıklayarak onu aradım.
Telefonu kulağıma götürdüm, bir kere çaldı. Heyecanlandığımı hissederken yokuştan aşağıya iniyordum.
İkinci kere çaldı, derin bir nefes aldım. Saat 13.45 olmuştu.
Üçüncü kere çaldı ve melodi yarıda kesilerek yerini onun sesine bıraktı.
“Efendim?”
Verdiği garip tepki gülümsememe yol açtı, bilmediği numaraları böyle mi açıyordu?
“Yekta!” dedim heyecanla, sesimden heyecanımı anladığını biliyordum. Sokak arasındaki merdivenleri hızla iniyordum.
“Akasya?” dedi sorgularcasına. Arkadan bir adamın sesi geldiğinde işte olduğunu anlamıştım.
“Ee, numaranı nereden aldığımı sormayacak mısın?” dedim sakin bir şekilde. Sınırlarını zorladığımı görmesini istiyordum sebepsizce.
“Bir sorun yok değil mi?” diye sordu düz bir sesle. O an, sesinin yorgun geldiğini fark ettim.
“Hayır, sadece yanına gelmeyi teklif edecektim,” diye mırıldandım. Onun sakinliği benim de enerjimi düşürmüştü fakat bunun için onu suçlayamayacağımın da farkındaydım.
Kulaklarıma yorgun bir gülüş ulaştı. “Konum atıyorum, gel bakalım,” dedi ve hemen ardından ekledi, “birilerini takip etmeye kalkma ama.”
“Senin dışında kimseyi takip etmiyorum ben, merak etme,” diyerek ona uyum sağladım ve telefonu kapattım. Konuşmanın sonuna geldiğimizde merdivenleri bitirmiş ana yola çıkmıştım. Telefonuma düşen bildirime üstten baktım ve Yekta’nın bana konum attığını gördüm.
Ardından bir mesaj daha düştü bildirim paneline.
Yekta: Kimseyi takip etmeyeceğine pek inanamadım ama…
Güldüm ve ona cevap yazarken durağa doğru yürümeye devam ettim.
Akasya: Son durağa kadar yolumuz var desene :)
Attığı konumu açarak nasıl gideceğime baktım. Bulunduğum yere sadece on beş dakika uzaklıktaydı. Taksiye binebilirdim fakat üst üste bu kadar rahat bir yaşam sürmem bir süre sonra cebimi kısmama sebep olacaktı, bunun farkındaydım.
Derin bir nefes alarak daha fazla düşünmeden gelen taksiyi durdurdum. Taksi yavaşça sağa doğru yanaşırken kaldırım kenarına geçerek duran taksinin ön kapısını açarak bindim ve telefonumu çıkarıp konumu açtım.
“Buraya gideceğiz,” diye mırıldandım kemerimi takarken.
“Tamamdır,” dedi adam kalın sesiyle. Heyecanlı ve iyi hissediyordum. Yolculuk uzun sürmemişti fakat içimde yeni bir şeyler yapmanın verdiği heyecandan ötürü zamanın yavaş aktığını hissediyordum. Cebimden ücreti çıkararak taksi şoförüne uzattım ve alelacele taksiden indim.
Geldiğimiz yer bir inşaat alanıydı. Kaşlarımı çatarak etrafa baktım. Etrafta büyük alandan başka bir şey gözükmüyordu. Cebimdeki telefonu çıkararak Yekta’yı aradım.
Sırtımdaki çanta oldukça hafifti ama yorulmuş hissediyordum. Telefonumu kulağımla omuzumun arasına sıkıştırdıktan sonra elimdeki tokayla saçlarımı topladım.
“Geldin mi?” Yekta’nın tanıdık sesi kulaklarıma dolduğunda, “Bir inşaat alanından bahsediyorsak evet, geldim.”
Bir şey söylemeden telefonu kapattığında kaşlarımı çattım. Yalnızca birkaç saniye sonra etrafı reklamlarla donatılmış inşaat alanının tel kapısı açıldı ve dışarıya üzerinde çimento izleri olan Yekta çıktı.
Altında gri bir pantolon üstünde ise siyah, kısa kollu tişörtü vardı. Kasları kısa kollu tişörtünden çok daha fazla belli oluyordu.
“Gelsene,” dedi eliyle yanını göstererek. Öylece karşısında durmuş onu inceliyordum. Omuz silkerek peşine takıldım ve içeriye girerek kapıyı kapattı.
“Telefonunu nereden aldığımı sormadın,” dedim konuyu açarak. Buna neden bu kadar takıldığımı ben bile bilmiyordum ama Yekta beni bu şekilde arasa deli olduğunu düşünürdüm.
“Nehir vermeden önce bana sordu,” dedi alaycı bir tavırla. Bir an çakıltaşı dolu olan yolda durdum.
“Ne?” dedi şaşırarak, bana bakmadan yürümeye devam etti. Karşımızda büyük bir bina vardı. Makinalarla yukarıya bir şeyler çekiyorlar, kumları taşıyorlardı.
“Bana sormadan hiç tanımadığı birine numaramı vereceğini mi düşündün?”
Ona yetişmek için hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.
“Ee kremini vermişti,” dedim saçma bir şekilde. Bir şey söylemeden hafifçe güldü. Gülerken de yüzü çok güzeldi, galiba bir şekilde hep çok güzeldi.
Sadece betondan olan binanın pencereleri bile daha takılmamıştı. Binadan içeriye girdiğimizde bana doğru hafifçe döndü.
“Yanında kıyafet var mı?”
“Niye?” diye sordum.
“Onlarla çalışamazsın çünkü,” dedi üzerimdeki kısa elbiseyi işaret ederek.
Güldüm, çalışacak mıydım?
“Var ustam merak etme sen,” dedim gülerek, yaptığım vurguya o da güldü. Beraber bir odaya girdiğimizde, burada lavabonun olduğunu fark etmiştim.
“Hadi sen üstünü değiştir, ben kapıda bekliyorum.” Başımı olumlu anlamda salladım ve lavabonun içerisine girdim. Kapıyı kapatıp siyah elbisemi etrafa değdirmeden üzerimden çıkarmaya çalışırken yüksek kapının altından Yekta’nın ayaklarını görebiliyordum. Dün giydiğim kıyafetlerimi üzerime geçirdim çünkü bu ikisinden başka kıyafet yanıma almamıştım.
Elbisemi çantama koyarak dışarıya çıktığımda Yekta bir süre gözlerini üzerimde gezdirdi. “Baya uygun kıyafetlermiş,” dediğinde eşofman beklediğini anlamıştım.
“Maalesef canım, her gün eve diye çıkıp inşaat alanına gelmiyorum.”
Ona dudaklarımı büzdüğümde arkasını dönerek ilerlemeye başladı. Ben de peşinden ilerledim.
“Sen kitapçıda çalışmıyor muydun?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Arada farklı farklı işlerde çalıyorum,” dediğinde başımla onu onayladım.
“Ee, ne yapacağız?” diye sorduğumda, “Ben çuval taşıyacağım, sen de kovalara yardım edebilirsin istersen.”
Etrafta bizden başka kimse yoktu sesler yukarıdan geliyordu. “Herkes neden yukarıda, biz niye buradayız?” Başıyla yukarıdan aşağıya sarkan tahtayı gösterdi ve yanına geldiğimiz çuvallardan bir tanesini sırtına alarak tahtanın üzerine yerleştirdi. Ardından ipi salladı ve geri başka çuval almaya döndü.
Ne yapacağımızı anladığımda çantamı kirlenmesini umursamadan yere bırakarak kovaların yanına koydum.
Elime aldığım kovanın içi yarısına kadar doluydu ama ben daha önce bu kadar ağır başka bir kova taşımadığıma emindim.
İki elimle kovayı sürükleyerek penceresi takılı olmayan pencere boşluğuna getirdim. Yekta ben kovayı sürükleyene kadar üç çuval daha taşımıştı.
“Buraya bırakıyor muyum?” diye sorduğumda başını salladı ve diğer çuvalı almaya gitti.
Alnından süzülen teri peçetesini çıkarıp sildiğinde ona bakmayı bırakıp diğer kovayı sürüklemeye başlamıştım. İçerisine ölü koysalar bu kadar ağır olabilirdi gerçekten!
Ben kovaları ona taşırken, o çuvalları bitirmiş benim yanıma gelmişti.
17.45
Saatlerdir burada bir şeyler taşıyorduk. Benim sürükleyerek yanına getirdiğim şeyleri, Yekta asansör görevi gören tahtaya koyuyordu ve yukarıdakiler kendilerine doğru çekiyorlardı. İşimiz bittiğinde Yekta da ben de üzerimizi değiştirdik. Üzerinde yeşil bir kısa kollu, altında ise ayak bileklerinde lastik olan bol eşofman vardı.
“Geliyorum hemen,” dediğinde başımı salladım. Buraya gelirken giydiğim elbiseyi giymiştim. Diğer kıyafetlerim Yekta’nınkilere olduğu gibi tozlanmıştı.
Birkaç dakika sonra Yekta geri geldiğinde bana bakarak cebinden çıkardığı elliliği uzattığında ne yaptığını anlamak istercesine yüzüne baktım.
“İyi çalıştın çırak,” dediğinde ne yapmaya çalıştığını fark ederek onu alaya aldım.
“Aynen, üç kovayı beş saatte sürükledim.”
Elindeki parayı ondan alarak göz kırptım.
“Ama bu senin paranı almayacağım anlamına gelmiyor.”
Bu hareketlerime güldüğünde beraber çıkışa gelmiştik.
“Ee, nasıl döneceğiz buradan?”
Bir şey söylemeden ilerlemeye devam ettiğinde ben de onu takip ettim. Otobüs durağına geçerek sırtını durağa yasladı.
“Eğlenceliydi,” diye mırıldandım ve ekledim. “Nereye gideceğiz şimdi?” Tek kaşını kaldırarak bana baktı.
“Biz?” Gözlerimi abartılı bir şekilde açtım. “Yuh yani, beni sadece çalıştırmak için mi çağırdın?”
Dudaklarını gülmemek için zorlarcasına birbirine bastırdı.
“Seni ben mi çağırdım?” diye sorduğunda ona dil çıkardım.
“Kaleye çıkacağım, gelmek istiyorsan hayır demem,” diye mırıldandı. O konuşurken gelen otobüse durması için elimi kaldırdığımda hareketlerimi izliyordu. Otobüse binerek kartımı bastım ve ardımdan Yekta da bindi. Bu ikimiz için de geçerli bir cevap sayılıyordu galiba.
Zaman sanki bizi tüketmek istercesine hızla akarken öndeki koltuğa oturmuştum. Yekta yanımdaki koltuğa oturduğunda omzumu onun başına koydum. Son derece yorgun hissediyordum.
“Yine mi uyuyacaksın?” diye sordu o geceyi anımsatarak.
“Yine kırk beşinci durağa gideceksek neden olmasın?” dedim yorgun çıkmasına engel olamadığım sesimle. Bir şey söylemedi. Otobüs yolculuğumuz sessiz geçti.
Olmayan anıları yaşıyormuşum gibi hissediyordum. Neden böyleydi bilmiyordum ama sanki biz zamanda hiç var olmamıştık. Yırtık bir kitabın köşesinde yazılı olan unutulmuş iki isimdik ve var olup silinmeden önce yaşamaya çalışıyorduk. Hatırlanmaya korkar halimiz vardı çünkü hatırlanırsak yok olurduk, biliyorduk.
Kalenin üzerine çıktığımızda saat yediyi geçiyordu. Bir elimle oturduğum taşa tutunuyordum. Diğer elimle saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Yanımda kim olduğumdan habersiz oturan bir adam vardı. Beni tanımıyordu, onu tanımıyordum. Ondan alacaklarımı bilmiyordu, bana katacaklarını göremiyordum.
Şehri izlerken gözleri bir noktada takılı kaldı. O noktayı çözmeye çalışsam da başaramadım.
“Yekta,” dedim ona seslenme ihtiyacı duyarak. Gözleri kısa bir süre bana dönse de o gözlerdeki hüznü yakaladım. Bir şey söylemeden tekrardan şehri izlemeye başladı.
Bu bir zehir gibiydi. Sanki gözlerine ulaşan ışıklar onun canını acıtıyordu. Acıttığını bile bile hatırlamaktan vazgeçmediği anıları burada anımsıyor gibiydi.
Ona üzüldüm.
Anılarının kaybolmasından korkmanın ne demek olduğunu bilirdim.
“Garip birisin,” diye mırıldandım, gözlerim kalenin altındaki evlerdeyken. Burası bana her zaman ölü şehirleri anımsatıyordu.
“Sanki böyle bir an çok yakın olduk gibi oldu. Sonra hiç konuşmadık, mesaj attım konum attın. Şimdi yine aramızda kilometreler var gibi. Bir saat en yakın arkadaşım, bir saat yabancısın. Sen herkese böyle misin?”
Bir cevap alamadığımda onu inceledim. Gözleri tek bir noktaya bakıyordu. Bakışları tanırdım. Orada bir geçmiş saklıymış gibi bakıyordu.
Derin bir nefes aldım ve aklıma gelen ilk şeyi ona anlatmak istedim.
“Sana bir şey anlatacağım.”
Bakışlarını baktığı yerden çekti ve bana döndürdü. Gözlerimin tam içerisine bakıyordu. “Şimdi ben seni takip ettim,” dedim ve duraksadım. Ardından fazla beklemeden devam ettim. “Hem de iki gün, sen hiç düşünmedin mi bu kız hırlı mı hırsız mı yoksa sapık mı? Neden hep peşimde, diye?”
“Otele giriş kaydını ben aldım,” dedi gözlerimin içerisine bakarken.
“Nasıl ya? Nehir almadı mı benim kaydımı?”
Bana cevap vermedi fakat bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Omuz silkti. Eli cebine gitti, bir sigara paketi ve çakmak çıkararak paketin içerisinden çıkardığı sigarayı dudaklarına yerleştirdi. Rüzgâra inat yakmaya çalıştığı çakmağın ucunda sonunda ateş belirdiğinde, dudaklarının arasına aldığı sigaranın ucunu yaktı ve paketiyle çakmağını cebine geri koydu.
“Seni izlerken kendimi sapık gibi hissediyorum,” dedim düşünmeden konuşarak. Ellerinin arasına aldığı sigarasına bakarken bakışlarımı yüzüne doğru kaldırdığımda yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunu fark etmiştim.
Tekrar içine doğru dumanı çekti ve bir süre sonra dumanı benim tam tersime yani sağına doğru verdi. Beni rahatsız etmemek için yaptığını düşündüğüm bu davranış gülümsememe sebep oldu.
“Sapık değilimdir aslında, tabii hırsız da. Bu arada hâlâ giriş kaydımı nasıl senin yaptığını anlayamadım.”
Art arda kurduğum cümlelerin ardından yorularak yanımda duran su şişesinden birkaç yudum içtim. Hafif esen rüzgâr saçlarımın uçuşmasına sebep oluyordu.
“Yekta,” dedim heyecanla, bakışları bu sefer saçlarımdaydı. “Hmm…” Ağzının içerisinde gevelediği mırıltıya karşılık gözlerimi devirdim. Konuşmaya başlayacaktım ki saçlarıma değen eli susmama sebep oldu. Ağzımın içerisine doğru gelen saç tutamlarını alarak arkaya doğru çekmişti ve saçlarıma dokunan elinde aynı zamanda yanan sigarası vardı.
Yüz hatlarına baktım. Hayran olduğum çıkık kemiklerinde gezindi gözlerim. “Ah!” Elimde hissettiğim ısıyla beraber ağzımdan çıkan sesli haykırışla Yekta benden birkaç adım uzaklaştı.
“Bir şey mi oldu?” Bana ne olduğunu anlamak istercesine bakarken elimin üstündeki külleri atmaya çalışmıştım. İçtiği sigaranın uzun süre yanan ucunda biriken kül, elimin üzerine düşmüştü. İçtiği sigaranın küllerinin elime düştüğünü fark ettiğinde, onu daha önce hiç görmediğim bir telaşla konuştu.
“Çok özür dilerim, su tutalım.” İçtiğim su şişesini yanımdan alarak kapağını açtı ve ovuşturduğum elimi avcunun içerisine alarak suyu döktü. Elimin anlık acısı geçmişti fakat o pürdikkat elimle ilgileniyordu.
“Sorun değil, geçti zaten.” Bir ayağının üzerine çökerek eline aldığı elimi yıkarken bakışlarını bana doğru kaldırdı. “Emin misin?” Döktüğü su önümüzdeki boşluktan aşağıya doğru akıyordu.
“Evet, o an acıdı sadece.” Parmağımın üstüne gelen kızarıklığa bir süre baktı ve mırıldandı. “Tekrar kusura bakma lütfen.”
Omuz silkerek elimi yüzüme doğru kaldırdım ve kızarıklığa baktım. Hiçbir şey yok denecek kadar az yanmıştı. “Sorularımı cevaplarsan ödeşiriz.”
İyi olduğumu anladığından mı bilmem ama bir an için konuşmamızın ortasında yüzüne yerleşen o yarım gülüşü tekrar yüzüne yerleştirdiğini gördüm. Hemen ardındansa ciddi duruşuna geri döndü.
“Nehir’in işi vardı. Benden rica etti ve bilgilerini girdim.”
“Aaa,” dedim şaşırarak ve ekledim, “ya sapık bir hırsızsam?”
Bir şey söylemeden önüne döndü ve elindeki sigarayı kalenin taşlarına bastırıp söndürdükten sonra yanımızda bulunan demir çöp kovasına attı ve oturduğumuz yerden kalkarak yürümeye başladı. Ne olduğunu anlayamadan onu merdivenlerden inerken buldum. Ben de peşinden hızlı adımlarla ilerledim ve elimden geldiğince yüksek sesli konuştum.
“Bana bir cevap borcun daha var.” Merdivenleri üçer üçer inerek onun yavaş adımlarına yetiştiğimde ben de tempomu azalttım ve ona ayak uydurdum. Yan yana yürüyorduk.
“Hiçbir hırsız, tuttuğu otele bir yıllık rezervasyon sormaz, Akasya,” dedi net çıkan sesiyle.
Haklıydı, ne diyebilirdim ki? Omuz silkerek peşinden yürümeye devam ettim. Önüne doğru geçerek tekrar konuştum. “Bir soru daha sorabilir miyim?” İki kaşını kaldırarak beni onaylamadığında dudaklarımı büzdüm.
“Garip hissettiriyorsun,” diye mırıldandım. Yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. “Ben mi yoksa sen mi?” dediğinde haklı bir soru sorduğunun farkındaydım.
“Sahi nereden geldin sen?” dedi bana dönerek. “Merak etme evresine başarıyla geçiş yaptık sırada âşık olman var.” Söylediklerime karşılık kahkaha attığında ben de güldüm.
“Bilmiyorum ki,” dediğimde yüzünde sorgulayan bir ifade oluştuğunu gördüm. “Öyle geldim, belki yarın giderim.”
“Yaz gecesi rüyası,” dedi ona bir şey hatırlatmışım gibi. “Bir Yaz Gecesi Rüyası.”
“Anlamadım?” Gözlerimi kısarak konuştum.
“Yekta.” Aramıza giren kalın ses tanımadığım bir adama aitti. Yekta adımlarını yavaşlatarak durduğunda ben de durdum. Gözlerim yüzüne doğru kaydı. Yüzünde anlamlandıramadığım bir ifade vardı.
“Sonra konuşuruz.” Bu cümleyi bana değil, ona seslenen adama kurduğunu anlamıştım. Ne olduğunu çözmeye çalışsam da ikisinin de gergin olduğunu anlamaktan ileri gidemedim.
Sesinden tanıdığı adama döndüğümde onun yaşlarında, sarışın bir çocukla karşılaştım. Boynunda ve ellerinde dövmeler vardı. “Ben şimdi konuşmak istiyorum,” dedi bastırarak ve Yekta da arkasını dönerek adama doğru döndü. Çıktığımız uzun bayırlardan birisindeydik. Kalenin ana kapısı arkamızda kalmıştı.
“Eren, yanımda arkadaşım var,” dedi Yekta sakinliğini koruyarak.
“Siktirme arkadaşını.” Eren’in anı çıkışı içimin kötü olmasına sebep olurken sanki hiç yokmuşum gibi tepki vermeden izlemeye devam ettim.
“Eren düzgün konuş.” Yekta’nın sakin kalışı biraz daha iyi hissetmeme sebep olsa da Eren’in ani yükselişleri öfkemi körüklüyordu. İçimde anlam veremediğim bir huzursuzluk oluşmuştu.
“Yeter be!” dedi Eren elini kaldırarak ve bize doğru biraz daha yaklaştı. “Aynen en doğru sensin, en iyi hayatı sen yaşıyorsun. En kötü olan biziz amına koyayım.”
Yekta arkasını döneceği sırada Eren kolundan tutarak onu durdurdu. “Yaptıklarını düşün biraz.”
“Neyi düşüneyim?” dedi Eren ve gözlerindeki hüznü gördüm. “Hepimizin hayatı sikildi ve sen beni burada onun başında bırakıyorsun, neyi düşüneyim?” Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum fakat bir türlü kavrayamıyordum.
“Bu kız kim?” dedi bir an için bana bakarken. “Bu kız sana onun bana yaptıklarını yapsa bu kadar rahat konuşabilir misin?” diye sordu. O kimdi, benim üzerimden neyi tartışıyorlardı anlamıyordum. Yekta’nın yüzünün gerildiğini ve kemiklerinin belirginleştiğini gördüm. Elim, Yekta’nın eline uzandı.
“Yapmak istemiyorsan yapma,” dedi Yekta Eren’e karşı gelerek. Nasıl bir tartışmanın içerisindeydik çözemiyordum. “İstemiyorsan yapma amına koyayım,” dedi Yekta ve onun ilk kez yanımda küfrettiğini işittim.
“Yapamıyorum biliyorsun,” dedi ve ekledi. “Yapamam biliyorsun ve bu yüzden bu kadar rahat konuşuyorsun.”
“Şu an değil Eren,” dedi Yekta daha fazlasını istemediğini belli edercesine. “Burada değil, gitmem gerekiyor.”
“Git.” Eren’i ağzından bir küfür gibi çıkan cümle Yekta’nın gözlerini kaçırmasına sebep oldu. “Daha iyi ne yapıyorsun bilmiyorum zaten,” dediğinde Yekta öfkeyle nefes aldı ve elimi sıkıca kavrayarak Eren’e arkasını döndü. Nasıl bir olayın içerisinde olduğumu bilmediğimden yorum yapmamış, karışamamıştım fakat Eren’in son kurduğu cümle içimde bir yerlerin acımasına sebep olmuştu.
Yekta hiç konuşmadan ve elimi bırakmadan hızlı adımlarla ilerlerken içimde hüzün ve korku vardı. Bu korku o cümlelerin muhatabı olduğumu hissettiğimden miydi bilmiyordum fakat beni huzursuz ediyordu.
“İyi misin?” dedim başımı yüzüne doğru kaydırırken. “Haklıydı,” dediğinde onun kimi nerede ve ne şartlar altında terk ettiğini merak ettim. “Bazen sadece gitmeyi biliyorum,” diye devam ettiğinde konuştum. “Kimdi peki?” dedim ‘O’ diye bahsettikleri kişiyi kastederek. “Eren, çocukluk arkadaşım,” dedi derin bir nefes alarak. “Birisini yalnızca kendin için yarı yolda bırakmak ne demek bilir misin?” dedi gözlerimin içerisine bakarken. Canım acıdı.
“Bilmem,” dediğimde yüzünde kırgın bir gülümseme oluştu. “Ben bilirim,” derin bir nefes alarak, “Neyse,” diyerek yürümeye devam etti. “Neyse,” dedim onun gibi ve ardından yürüyüşünü izledim.
Bu gece, bu sokaklar bizi ikinci kere karşılıyordu ama sanki zamanın içerisinde bir yerde saklanmıştık. Bir fotoğraf parçasının içerisindeymişiz gibi hissediyordum.
Elle tutulabilir, zamanda hapsolabilir ve her an yırtılıp atılabilir.
Bu sokaklar bizi tanıyor gibi hissediyordum. Biz şehrin içerisinde nefes almıyorduk, şehir bizim içimizde nefes alıyor gibiydi. Gülümsedim, bu hikâye bana iyi gelecekti, inanmak istiyordum.
Adımlarını izlemek için biraz geride kaldım ve benden önde ilerlemesine izin verdim.
Attığı adımları izledim. Zihnimin içerisine daha önce hiç var olmamış bir anı düştü. Onun gidişini izledim. Zihnime düşen anıda bir çıkmazın içerisindeydik. Kalbimde sızı vardı ve o benden gidiyordu.
Adımlarını izledim.
Gidenleri izlemek hep bu kadar zor muydu?
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.