0 %

3. DURAK

Yazı Boyutu
100%

3. DURAK

“Zihninde öldürdüğün fotoğrafın ipi boynunda asılı. 

Kalbini yakan o anı, hiç bırakmayacak yakanı.”

Sararmış eski kitap kokuları bana geçmişi hatırlatırdı. Sayfaların arasında kaybolan anılar, birer birer gözlerimin önüne düşerken elimde eski bir fotoğrafı tutuyormuş gibi hissettim. 

Elim istemsizce boynuma doğru uzanırken zihnimde öldürdüğüm anılar canlandı gözlerimin önünde. Üzerime çöken kasvet, yabancıyla yaşadığımız trajikomik durumdan ötürü müydü yoksa hislerim beni bir kitapçıda mı yakalamıştı emin değildim. 

Ellerimde kalan kitapla uzun bir süre kapıya baktım. Dükkândan çıkıp gitmişti, tahta kapı gidişinin ardından hafifçe sallanmıştı. Gözlerim bir süre daha dükkânın içerisinde gezindi. Tavandan aşağıya doğru sarkıtılan beyaz kâğıt kelebekleri yeni fark etmiştim. Kâğıttan yapılmış olan kelebekler, hasır iplerin ucuna bağlanmış ve aşağıya sarkıtılmıştı. İçime kâğıttan kelebeklere uzanma isteği doldu. 

“Başka bir isteğiniz var mı?” 

Arkamda duran adamın sorduğu soru kendime gelmemi sağladı. Ayaklarımın üzerinde arkaya dönerek gülümsedim.

“Hayır, teşekkür ederim.” Daha fazla oyalanmayarak dükkândan çıktım. İyi bir başlangıç olmamıştı fakat hiç olmazsa bir yerden yaşamaya başlamıştım. 

Derin bir nefes alarak dükkânın sağ tarafına doğru ilerledim ve yol kenarında durdum. Hava aydınlanmakla kararmak arasındaydı. 

Başımı göğe kaldırarak kısa bir süre gökyüzüne baktım ve ne yapmak istediğimi düşündüm. Otele dönmek istemiyordum. Dilimi dudaklarımın üzerinde hafifçe gezdirdim. Elim aklıma gelen fikirle beraber çantama gitti. Telefonumu çıkararak ekranının açılmasını bekledim. Hâlâ dükkânın önünde, yolun kenarında duruyordum. 

Telefonumun ekranı açıldığında gördüğüm uyarı elimi alnıma götürmeme sebep oldu. İstemsizce derin bir iç çektim. Yeni bir hat almamıştım ve saat sekizi geçiyordu. 

Hiç bilmediğim bu şehirde, telefonum olmadan yolumu nasıl bulacağım hakkında hiçbir fikrim olmasa da inatçı yanım otele geri dönmeme izin vermiyordu. 

Yabancısı olduğum ilk şehir değildi Ankara. Ben yıllardır bilmediğim sokaklarda ilerliyor, insanların peşine takılıyor ve bir şekilde yolumu çiziyordum. Bu ne ilk kayboluşum olacaktı ne de ilk kez kendimi buluşum. 

Sonunda dükkânın önünden ayrılarak sokağın sonuna doğru yürümeye başladım. Her yıl yeniden başlıyorum diyerek çıktığım bu yolda göğsümün içerisine sızan ince bir ağrı olurdu. O ağrı kalbimi sarmalar, yeşerttiğim umutları çürütür ve beni kendi yarattığım yalnızlığıma mahkûm ederdi. 

Yarınım yokmuş gibi yaşamanın bana kattığı en güzel şey özgürlüktü fakat bu özgürlük bile gözlerimi kapatınca yok oluyordu. 

Özgürdüm, yarın bir başka şehirde uyanabilecek kadar, kırıldığımda bağırabilecek, sokakta rezil olmayı umursamadan hislerimi yaşayabilecek kadar özgürdüm. Çünkü hiç kimse hayatımın bir noktasından sonra benimle olmuyordu. 

Bu özgürlük her şeyi fütursuzca yapmamı gerektirmiyordu tabii ve yapmıyorsam bile bu benim seçimimdi. Bunun bilincinde olmak sadece huzur getiriyordu. 

İnsan kötülüğe mecbur kaldığı kadar iyiliğe de mecbur bırakılabiliyordu. Ne yapacağınızı seçecek kadar özgür olmadığınızda iyi mi yoksa kötü mü olduğunuzu ayırt edebilir miydiniz?

Tek başıma var olduğum bu hayatta, hiçbir şeye mecbur değildim. Yaptığım iyilikler de benim seçimimdi kötülükler de. Yaşanılanlar beni buraya itse de hiç kimse beni gitmem için zorlamıyordu. İyi ya da kötü, bütün seçimlerim bana aitti. 

Hepsi değil, dedi geçmişim. Hepsi değil.

İnsanları alttan alıyordum çünkü aylar sonra gideceğimi ve her şeyin biteceğini biliyordum. Onlara tahammül edebiliyordum çünkü hepsinin bir sonu vardı ve o sonu ben yazmıştım. Bu belki bir iyilikti ve bu da benim seçimimdi. 

İyi ya da kötü seçimlerinizin size ait olması, her şeyi önceden olduğundan çok daha anlamlı kılıyordu. Çevrenizde suçu atabilecek kimse kalmıyordu. Bedeller de ödüller de sizindi. Her yıl başka birisi olmak bana özgür hissettiriyordu. Fakat aynı zamanda bu özgürlüğün içerisinde esirdim, geçmişime ve o geçmişin yarattığı anılara esirdim. Zihnimde dönüp dolaşan fotoğraflara, boynumda asılı kalan anılara ve en çok da beni yıllarca şehir şehir kaçmaya iten anılara esirdim. 

Tüm kötü yanlarına rağmen içerisinde kendi geçmişimi saklayan bu özgürlüğü seviyordum. 

Derin bir nefes alarak sokağın sonundan çıktığımda inatçı yanım bu savaşı kazanmıştı. Beni karşılayan ana caddede nereye gitmem gerektiğini bile bilmiyordum fakat yolun solundan yürümeye başladım. Bir yerde elbet bir durak görecektim ve yol üstünde bir dükkândan otobüs kartı satın alabilirdim. 

Caddenin yanındaki kaldırıma çıkarak yürümeye başladım. Yakıcı güneşe rağmen Ankara hiçbir zaman tam anlamıyla sıcak olmayacakmış gibi hissediyordum. Tabelalara bakarak yürürken otobüs kartlarının nerelerde satıldığından bile bi’ haberdim. Dükkânların arasından geçtim ve çıktığım ana yolun kenarına kurulmuş olan büfeye doğru ilerleyerek kart sormaya karar verdim. 

Genç satıcının önünde durarak dükkân sahibine gülümsedim. Şans benden yanaydı ki büfenin önü kalabalık değildi. “Pardon, otobüs kartını nereden alabilirim acaba?” 

Genç adam bana bakarak eliyle arka tarafı işaret etti. “Soldan aşağıya inerseniz metroya inen merdivenleri görebilirsiniz. Metronun içerisindeki bayilerden ya da kart yükleme makinalarından kart alabilirsiniz.” 

Teşekkür ederek gülümseyip başımı salladım. Arkamı dönerek gösterdiği yere doğru ilerlediğimde, rica ettiğine dair bir mırıltı duymuştum. Gözlerim bakımsız binaların üzerinde gezindi. Şehirlerin bir ruhu var mıydı, bilmiyordum. Fakat şu an bu şehir, öyle soğuk hissettiriyordu ki bu sefer şehir değil ülke değiştirmiş gibi hissediyordum. 

Metronun merdivenlerinden inerken, bakımsız duvarlar, karanlık dar koridora dizilmiş eski cılız ışıklandırma; bir korku filminin içerisindeymişim hissi veriyordu.

Şehrin sokaklarından akan bir güvensizlik vardı ve bu his beni sarmalayıp çevrelemişti. Sanki bu şehirde doğsam, yıllarca yaşasam, hep burayı görsem bile benimseyemezmişim gibiydi. 

İnce, uzun merdivenlerin sonunda metronun içerisine geldim. Turnikelerin yanına konmuş olan kart yükleme alanına geçerek kart başvurusu yaptım ve elime geçen karta hızlıca yükleme yaparak turnikeden geçtim. 

Derin bir nefes aldım, nereye gideceğimi bile bilmiyordum. İnsan kalabalığını takip ederek ilerlemeye devam ettim. Birkaç dakika sonra iki yanı da boş olan tren rayları beni karşıladığında hangi yöne gitmek istediğimi düşünmeden önce durak ismine göz gezdirdim. 

15 Temmuz Kızılay Meydanı. 

Durağın ismi buydu. Unutmamak için telefonumu açıp duvardaki büyük kırmızı tabelanın fotoğrafını çektim ve tekrar ne tarafa doğru gideceğimi düşündüm. Metro fazla kalabalık değildi fakat şehir genel anlamda Mersin’den çok daha soğuk, ruhsuz bir yapıya sahipti. 

Gözlerim etrafı taramaya devam etti. Yukarıdan aşağıya doğru sarkan yuvarlak beyaz saat, eski zamanları anımsatıyordu. Metronun içerisi genel anlamda bakımsızdı. Duvarlar eski gözüküyordu, yerlerde çöp yoktu fakat kirliydi. 

Gözlerim etrafta dolaşmaya devam etti. Kulaklarıma ulaşan ses, trenin yaklaştığını haber veriyordu. Arkası dönük olan insanlar gelen trene binmek için biniş noktasına yaklaşırken onları takip etmeye karar verdim. 

Saat dokuzu geçiyordu. İnsanların ardından gelen trene bindiğimde içerisinin çok da kalabalık olmadığını fark etmiştim fakat yine de oturmadım. Gözlerim trenin kapısının üzerinde bulunan göstergeye takıldı. Nerede ineceğimden bile emin değildim. 

Ankara’da metro kaça kadar çalışıyordu? Nasıl geri dönecektim? 

İnternetimin olmadığını hesaba katarak hemen yanımda, arkası dönük bir şekilde duran çocuğa doğru seslendim. 

“Pardon? Bakar mısınız?” 

Bir cevap alamadığımda elim, beyaz gömleğine doğru uzandı. Dokunduğum beden irkilerek arkasını döndüğünde gözlerim yüzünde gezindi ve kaşlarımı istemsizce çattım. 

Otelden çıkarken peşine takıldığım adam, beyaz gömleğinin önünü düzeltmişti. Kulağında kablosuz kulaklık vardı ve yüzüne şaşkın bir ifade hâkimdi.

“Buyurun?” dedi tek kaşını kaldırırken. Aynı zamanda bir eli kulağına uzandı. Kulaklığını çıkardığını fark ettiğimde tebessüm ettim ve saçlarımı bir elimle düzeltirken diğer elimle demiri kavramaya devam ettim. Metronun gitgide artan hızına eklenen gürültüye karşılık, sesli konuşmak zorunda kaldım.

“Metro kaçta kapanıyor acaba?” dedim gülümseyerek. 

Yekta. İsmi Yekta’ydı ve bu ismi unutmamıştım, bir süre boyunca da unutabileceğimi zannetmiyordum. Farklı bir enerjisi vardı. Sokakta onu gören herhangi birinin dikkatini çekeceğine emindim. Yüzündeki belirgin, çıkık kemikler gözlerime takılırken gözlerimi yüzünden çekmedim. 

“Gece 01.00’de son sefer kalkıyor diye biliyorum,” dedi olağan bir şekilde. Beni hatırlamamış mıydı? Daha birkaç saat önce konuşmuştuk, yüzümü anımsamasa bile kıyafetlerimden beni tanıyacağına inanmak istiyordum. Fakat kulaklığını geri takarak arkasını döndü ve hiçbir şey olmamış gibi bedenini az önce tutunduğu demire yasladı.

Üzerimde yaşadığımız anın garipliği varken haneye bir anı daha yazdım.

Sevgili günlük,

Ankara’da ilk günüm bir yabancının peşinden koşarken geçiyor. Belki de burada tanıdığım ilk insan o olur. Belki de yirmi dördün hikâyesini onunla yazarım.

Hangi durakta ineceğimi bilmediğimden rahatça etrafı izliyordum. Belki de bugün sadece yolculuk yapar ve insanları izlerdim. Metro durakta durduğunda insanların içeriye doluşunu izledim. Karıncalar gibi hızla hareket ediyorlardı ve hiç kimse kendinden başkasının farkında değildi. 

Bu durum da gülümsememe sebep oldu. Hepimiz biraz bencildik. Karşımda duran Yekta’nın metronun hareketlenmesiyle beraber kapıya doğru yaklaştığını fark ettiğimde ineceğini anlamıştım. Kulaklıklarını çoktan geri takmıştı ve dik duruşunu bozmamıştı. Tek eli metronun üst tarafında bulunan demirlere uzandı. Kasılan sırtından belli olan sırt kasları bile beni etkilemeye yetiyordu. 

Gerçekten yakışıklıydı, garip bir şekilde çok yakışıklıydı ve ben tamamen bundan etkileniyordum. 

Metro yavaşlamaya başladığında ben de adımlarımı kapıya doğru yaklaştırdım. Bir işe bulaşmıştım, elbette sonunu da getirebilirdim. Derin bir nefes aldım. Hem telefonum da yoktu. Onu takip ederek şehri gezme fikrine tutundum -her ne kadar tehlikeli olsa da- ve içimdeki hissin peşinden ilerledim. 

Metroda yankılanan kadının sesi, geldiğimiz durağın ismini anons ederken kapılar eşzamanlı olarak açıldı ve Yekta beklemeden kendini dışarıya attı. Ben de yanımda olan insanları umursamadan peşinden gittim. Çarptığım bedenler metroda yaşanan bu tarz kabalıklara alışık olduğundan olsa gerek bir şey söylememişlerdi. 

Hızlı adımlarla önümden ilerliyordu. Bir an geldiğimiz durağın ismine baktım. Güvenpark yazısını aklımın bir kenarına not alsam da unutacağımdan emindim. 

Yürüyen merdivenin sol kısmına geçerek merdivenleri çıkmaya başladı ve merdivenlerin daha başında olan ben arkasından koşturmak zorunda kaldım. Kulaklığı kulağında olduğu için içimden şükrettim. Tam arkasına geldiğimde elim cebime gitti. Kendi kulaklığımı ve telefonumu çıkararak kulaklığımı taktım. 

Şarkı açmamıştım, zaten açamazdım da. Geldikten sonra telefonumu sıfırladığım için içerisinde hiçbir şey kalmamıştı. Yine de şarkı dinliyor gibi gözükmek, birini takip eden bir kişiye göre iyi bir imaj gibiydi ve evet bu ucuz numaraları izlediğim filmlerden öğrenmiştim. 

Az daha zorla kızım, gerçek bir tacizci olacaksın. Çocuk dava açsa kazanır.

Metrodan çıktığımızda bizi heykeller karşıladı. Parka inen merdivenlerin üzerine koyulmuş olan iki heykel vardı ve oldukça ihtişamlı gözüküyorlardı. Güvenlik olduğunu tahmin ettiğim bir adam, heykellerin yanındaki bankta oturuyordu. 

Yekta, parka doğru yürümeye başladığında rahat bir tavırla ben de onun arkasından ilerledim. Adımlarını yavaşlatmıştı, etrafı seyrederek rahat bir tavırla yürüyordu. Üzerindeki deri ceketi çıkarıp koluna atarken aynı zamanda yürümeye devam etti.

Yanımızda içi boş olan, büyük, mavi bir havuz vardı. Üstümüz sarmaşıklarla örülmüştü ve yol kır düğünlerindeki ambiyansı anımsatıyordu.

Kulaklığımda şarkı çalmıyordu ama çok güzel bir şarkıyı dinliyormuş gibi hissediyordum. Yürümeye devam etti, tahta bir köprünün üzerinden geçtik, gözüm tamamen onun üzerindeydi. Arkasını dönmedi sadece gözleri etrafta dolaştı ve kulaklıklarını çıkarmadan yürüdü. 

Geldiğimiz yer Ankara’nın hangi tarafıydı?

Önümüze çıkan kapıyı fark ettiğimde bakışlarımı yukarıya kaldırdım. Bir lunaparkın önüne gelmişti, sağ tarafta duran gişeye doğru yürüyerek aynı sakinlikle ücretini çıkarıp bilet aldı. Yüzümdeki şaşkın ifade çoğalırken arkadaşı ya da sevgilisiyle buluşacağını düşündüm. 

Kız arkadaşı var mıydı? Eğer varsa bu aşk burada başlamadan bitmek zorunda kalırdı. Onun ardından omuz silktim ve ben de gişeden bilet aldım. Giriş biletini görevli kadına uzattı, ben de arkasına geçerek görevliye biletimi uzattım. 

Yekta’nın bu sakin tavrı bana garip hissettiriyordu. Yürümeye devam etti, gözünü kaldırıp etrafına bakmadı bile. Nerede olduğunu bildiğine emin olduğum diğer gişenin önüne geldi ve cebinden ücreti çıkararak birkaç bilet aldı. 

Arkasından yaptığı işlemleri tekrarladım. Gişede duran amcaya tebessüm ederken gözlerim ondaydı. 360’ın sırasına girdiğini gördüğümde ben de dört tane bilet almıştım. 

Yekta ile aramızda yaklaşık üç insan vardı. Gülümsedim, ne yapıyordum? Ya da o ne yapıyordu? Hâlâ kulaklığını çıkarmamıştı. Kim tek başına lunaparka gelirdi? 

Kim tanımadığı birini takip edip lunaparka gelir Akasya? dedim içimden ve kendi düşüncelerimin önünü kestim. Görevli, insanları birer birer oturturken Yekta ve arkasındaki iki kişi bir kısma geçti, beni ve arkamdakileri üst sıraya aldığında derin bir iç çektim. Beni görmesini istemiyordum, bir gün içerisinde üç karşılaşma her insana huzursuz hissettirirdi ve ben ona huzursuz hissettirmek istemiyordum. 

360 çalışmaya başladığında gözlerimi sıkıca kapattım ve yüzüme değen rüzgârı hissetmeye çalıştım. Lunaparkın kalabalık atmosferine karışan müziğin yanı sıra Yekta’yı göremiyordum. 

Oturduğum koltuk kendi etrafında dönerken aynı zamanda hızlı bir şekilde havada takla attığında ağzımdan istemsizce bir çığlık kaçtı. 

27.06.2021

Yekta’yla lunaparka geldik. Bu yıl doğum günümde lunaparktayım. Yabancının bundan haberi yok ama onunla birlikte doğum günümü kutluyorum.

Evet, resmi olarak hâlâ doğum günümdü. Saçlarım uçuşarak yüzüme değdiğinde, ağzımdan tekrar bir çığlık kaçtı. Yukarı doğru yükselirken karnımda hissettiğim tatlı baskı eğlenmemi sağlıyordu. Güldüm ve kendimi rüzgârın akışına kaptırdım. Hâlâ kulaklıklarım kulağımdaydı, şarkı çalmıyordu ama melodiyi duyabiliyordum.

Makine yavaşlamaya başlayıp durduğunda istemsizce kahkaha attım ve önüme bağlanan güvenlik kilidini açtım. Aşağıya indiğimde başımın hafifçe döndüğünü hissetmiştim fakat sorun etmeden birkaç adım atabildim. Arkadaş grupları inerken gülüşüp şakalaşıyordu. Yanımdaki çocuğun sesi kulaklarıma dolarken istemsizce onlara baktım.

“Nasıl korktun ama?” Ardından sesli bir kahkaha attı ve arkadaşının omzuna eliyle vurdu.  “Oğlum ölüyorduk!” 

Bir diğeri ona cevap verirken bu hallerine karşılık eğlendiğimi fark ettim. Gözlerim bir süre Yekta’yı aradı. Dönme dolaba doğru ilerliyordu. Arkasından yürümek yerine bir süre bekledim ve dönme dolabın karşısında duran banka oturmaya karar verdim. Hava kararmıştı, lunaparkın ışıkları göz alıyordu. Banka geçip oturduğumda Yekta çoktan önünde sıra olmayan dönme dolaba binmişti. Sırtını demirlere yasladıktan sonra gözlerini kapattığını fark ettim. 

Bu sefer binmeyecek, onu izleyecektim. Dönme dolap yavaşça çalıştı, ardından durdu. Yekta gözlerini hiç açmadı. En tepeye çıktı, rüzgâr saçlarını uçuşturuyordu. Karanlıkta bindiği balonu seçmekte bile zorlanıyordum ama gözlerini açmadığından, duruşunu bozmadığından emindim. Öylece başını demirliklere yasladı ve kulaklığını çıkarmadan oturdu. 

İçime anlamsız bir his doldu. Ona seslenebilmek ve gece boyunca onunla konuşabilmek istedim. “Neden buradasın?” diyebilmek istedim. Bir haziran gecesi, onun hayatına dahil olabilmek istedim. 

Daha bugün tanıştığım yabancıda ne vardı bilmiyordum fakat bir şey beni ona çekiyordu. Bu ne benim kendi içimde kendime anlatabileceğim ne de bir başkasının anlam verebileceği bir durumdu. 

Bir haziran gecesi, onlarcasını ardımda bırakırken içimi yabancıya açabilmek istedim. 

Dönme dolap yavaşça sırası geleni indirdiğinde Yekta’nın da inmesini bekledim. Yavaşça bindiği dönme dolaptan indi ve burayı daha önceden bildiğini belli edercesine etrafa bakmadan emin adımlarla ilerlemeye başladı. 

Ben de onun arkasından yürürken hâlâ onu anlamaya çalışıyordum. Yönünün çocukların bindiği garip bir alet olduğunu gördüğümde kaşlarımı çattım. Ona binecek miydi gerçekten?

İki kişilik vagonları yukarı aşağı ve ileri geri sallanan alet maksimum on yedi yaşındaki birinin tercih edeceği bir aletti. Tahmin ettiğimin aksine elindeki bileti uzattığında ben de peşinden gidip bileti uzattım. 

Onun elinde bilet kalmamıştı, benimse hâlâ iki bilet vardı. 

Görevlinin gösterdiği vagona geçtiğimde, Yekta’nın bir an için bana baktığını gördüm ya da öyle gördüğümü zannettim fakat bunun çok da üstünde durmadım. Bindiğim vagonun yanında kalan beyaz kulübenin bana doğru dönük olduğunu fark ettiğimde hafif kel, kilolu abiye doğru bağırdım.

“Şarkıyı değiştirebilir miyiz?”

Adam eliyle beni onayladığında arkama doğru yaslandım. Listedeki diğer şarkı çalmaya başladığında gözlerimi kapattım. Bu gece bir yaz gecesi rüyası gibiydi. Sanki zamanın dışına çıkmış, hiç var olmayan birisine tutulmuş ve onunla yoluma devam etmiştim. Sanki romantik bir kitabın başrolü ya da daha yazılmamış bir masalın kahramanlarıydık. 

Kalbimi sarıp bedenime yayılan heyecan daha önceden tanıdığım ama hiç bu kadar yoğun hissetmediğim bir duyguydu. Yabancı, gecenin bir köründe Ankara sokaklarını onun bile bilmediği anılarla dolduruyordu.

Gözlerimi ona doğru çevirdiğimde Yekta’nın bana bakmadığına emin oldum. Kulaklıkları takılıydı, gözleri kapalıydı. Sanki biraz kafa dinlemek için, biraz kendi sesini duymak istemediği için bu kadar kalabalık bir ortama gelmişti fakat yine de düşüncelerinden kurtulamıyordu. Aklımda onun hakkında onlarca farklı düşünce ve ihtimal oluştu. 

Makine yavaşlayarak durduğunda şarkı hâlâ bitmemişti. Ayaklarım yere değer değmez gözlerim onu aradı.

Yekta’nın lunapark çıkışına doğru ilerlediğini fark ettiğimde ben de peşine takıldım. Şarkı hâlâ zihnimin içerisinde çalıyordu. Sarı saçlarımı geriye doğru atarken istemsizce küçük bir kahkaha attım.

Kendi kendime sırıtarak çantama sarıldım ve onun arkasından koştururken telefonumu çıkararak, arkadan fotoğrafını çektim. Bulanık çıkan fotoğraf, bugün için güzel bir anıydı.

İki pembe bilet ve bir fotoğraf. 

Geldiğimiz yolu geri yürüdük. Caddeye çıktığımızda nereye gittiğini merak ediyordum. Evine gidiyor olabilirdi, eğer evine gidiyorsa geri dönecektim ama onunla devam etmek istiyordum.

Durağa geçerek gelen ilk otobüse bindiğinde ben de onun arkasından otobüse bindim ve çantamdan kartımı çıkardım. Otobüse kartı bastıktan sonra arka tarafa doğru ilerleyerek Yekta’nın nereye oturduğunu çözmeye çalıştım. 

Arka tarafta bir koltuğa geçtiğini fark ettiğimde ben de otobüsün en arkasındaki koltuğa oturdum. 

Otobüsün nereye gittiğini bile bilmiyordum. Yekta başını yanındaki cama yaslamış dışarıyı izliyordu. Ben de onun gibi başımı cama yasladım ve gözlerimi sırtına sabitleyip onu izlemeye başladım.

Hayatı bir denklem gibi yaşamayı seviyordum. Kurallar bana aitti, bu gece bana aitti. Kendi hislerimin bile benliğime bir zincir vurmasına izin vermiyordum.

Birkaç yalan daha, bu yalanlar beni büyütür mü?

Özgür olduğum için güçlüydüm de. Gitmenin, bir fiilden çok daha fazla anlamı vardı hayatımda. Bu anlamı da seviyordum, gitmeyi de. Her şeye rağmen geride bırakabiliyor olmak bana daha özgür hissettiriyordu.

Gitmekten nefret ettim, özgürlükten de.

Yekta’ya bakarken düşüncelerim duruldu. Yeniden başlamıştım, yirmi dörtle beraber yeni bir hayatın başındaydım ve bu hayatı şimdiden peşinden koştura koştura yaşıyordum.

“Hanımefendi, son durak.” 

Başucumda yankılanan sesi duyduğumda, gözlerimi ellerimle ovuşturdum. Nerede olduğumu kavramaya çalıştığım birkaç dakikanın ardından başımda gördüğüm otobüs şoförü gözlerimin korkuyla açılmasına sebep oldu. 

“Pardon?” dedim şaşkınlık içerisinde ve elim çantama gitti. Gözlerimi otobüste gezdirdiğimde otobüste kimsenin kalmadığını fark ettim. Bütün koltuklar boşalmıştı ve eski otobüsün sadece içerisindeki ışıklar yanıyordu. Onun da indiğini fark ettiğimde istemsizce kaşlarım çatıldı. Derin bir nefes aldım ve bana gözlerini açmış bakan otobüs şoförüne kaybolduğumu belli etmemek adına devam ettim. Kimin nasıl bir insan olduğunu bilemediğim bu şehirde, gecenin bir vaktinde otobüs şoförüne ıssız bir yerde kaybolduğumu söylemeyecek kadar bilinçliydim.

Ve evet, bir yabancıyı takip edebilecek kadar da bilinçsiz.

“Kusura bakmayın dalmışım, geldik demek.” Yüzüme sahte bir tebessüm kondurdum ve bir şey demeden önümde dikilen adamın yanından geçerek otobüsün merdivenlerinden indim. 

İner inmez gözlerim etrafta gezindi. Esen rüzgâr etrafımızda bulunan ağaçların sallanmasına sebep oluyordu ve ağaçlardan çıkan uğultu içimdeki korkuyu artırdı. Tam karşımda duran otobüs durağındaki tabelada durağın ismi yazılıydı. Otobüs ben indikten sonra hareket ettiğinde garaja gittiğini anladım ve derin bir iç çektim. 

Telefonum hatsızdı, ıssız bir yerdeydim etrafımda ağaçtan ve birkaç binadan başka bir şey yoktu. Evlerde nasıl insanlar olduğundan bile bi’ haberdim. Buradan nasıl eve döneceğimi düşünürken içimde büyüyen bir korku vardı. 

Bacaklarımın otobüs koltuğunda uyumaktan uyuştuğunu hissettim. Elimde sabah aldığım çanta vardı. Ağaç seslerinin arasına karışan adım seslerini duyduğumda istemsizce birkaç adım geriledim. Durağın yanında bulunan sokak lambasının cılız ışığının aydınlattığı zemine düşen gölge istemsizce ses tonumu yükseltmeme sebep oldu. 

“Kimsin?”

Gölge hareketlendi, içimde oluşan korku yavaş yavaş büyürken ellerim saçlarıma gitti. Otobüs durağının arkasından yavaşça öne doğru çıkan beden, sabahtan beri peşinden ayrılmadığım yabancıydı. Biraz daha öne çıkarak sırtını durağın kalın demirine yasladı ve bir bacağını diğerinin önüne doğru attı. Siyah dar pantolonu hâlâ üzerindeydi. Beyaz gömleğinin kırışıklığını buradan bile fark ettiğim bu adamı tanıyordum. Gözlerim bir süre üzerinde gezindi ve içimdeki korku büyüdü. 

Yirmi dört, gerçekten de bu sefer ayvayı yedik galiba, diye geçirdim içimden. 

Otobüste uyuduğumdan saçlarım dağılmıştı ve gözlerimde uyku mahmurluğu vardı. Bakışları üzerimde gezindi. Gözlerinden uykusuz olduğunu anlayabilmiştim. Bir bacağını öne doğru uzatmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Gözlerinden ve bakışlarından hiçbir anlam çıkaramıyordum. Burada neden karşı karşıya kaldığımızı sorgulayan bir hali yoktu.

Neden burada bekleyip öylece bana bakıyordu?

Bana zarar verebilme ihtimalini düşünerek gözlerimi üzerinden çektim. Sanki dakikalardır onunla bakışan, onu takip eden ben değilmişim gibi arkamı döndüm. Korkumun yavaş yavaş arttığını hissetsem de onu yok sayıyormuş gibi yapmayı başardım. Ürkek birkaç adım attım ve çantamı ellerimle sıktım. Sanki kavradığım ve dokunduğum bir koldu çantam. Sesini duymam, duraksamama sebep oldu.

“Nereye gidiyorsun?” 

Sesi keyifli çıkıyordu. Durdum, gözlerim boş yolda gezindi. Çığlık atsam sesimi duyarlar mıydı?

Bu sefer gerçekten başıma bela almıştım. 

“Pardon?” dedim ona doğru dönerek. Sırtını geldiğimden beri yasladığı duraktan çekti ve eliyle tabelayı gösterdi. “Burası son durak,” dedi gözlerini kısarken. Gözlerim gösterdiği tabelanın üzerinde gezindi. 

Hafif kirli olan tabelada 45. Durak yazıyordu. “Ve sen ormana giden yola doğru yürüyorsun.”

Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. Aklıma sokaktaki ve sahaftaki hali geldi. Ardından otelin resepsiyon kısmındaki tavrı bir filmden koparılmışçasına önüme düştü. Kötü biri gibi durmuyordu. İnsanlara güvenemezdim, hele ki ıssız bir sokağın ortasında kalmış bir kadın olarak hiç kimseye güvenemezdim ama içimdeki korkunun yanında, beni sakinleştiren yanım da vardı ve bana hiçbir şey yapmayacağını fısıldıyordu.

“Yolumu kaybettim,” dedim pes ederek ve ardından gözlerine umutla baktım. Hem tedirgindim hem de güvende hissediyordum. İkisini nasıl aynı anda hissettiğim hakkında ise hiçbir fikrim yoktu. 

Sırtını yasladığı duraktan ayırdı. Bana doğru geleceğini düşündüm fakat o durağın içerisine geçerek demir oturakların üzerine oturdu. Başını geriye atarak cama yasladı. 

“Yardımcı olabilir misin?” diye tekrar konuştuğumda, ne yapmaya çalıştığını çözmeye çalışıyordum. 

“Kaba olmak istemem ama…” diye mırıldandı başını yasladığı camdan kaldırmayarak. Gözleri hafif kapalıydı ve bana bakmadığına emindim. “Kafayı yemiş olabilir misin?” Ona gözlerimi açarak bakarken öylece olduğum yerde duruyordum. “Beni takip eden sen değil miydin?” Bunu fark etmiş olması dudağımı ısırmama sebep oldu. Konuşmasından ondan bir zarar gelmeyeceğini anladım ve ne zaman tuttuğumu bilmediğim o nefesi yavaşça verdim. 

Bir çekincem yoktu çünkü her ne yaşanırsa yaşansın yarın eğer istemezsem onu görmeyeceğimin farkındaydım. Sadece içimde bu karanlık, ıssız sokakta onunla kalmanın verdiği bir korku vardı ve bu korkuyu üzerimden atmaya çalışıyordum. 

Olağan bir şekilde ona doğru ilerledim ve durakta yanına oturarak ben de onun gibi başımı arkamızdaki cama yasladım.

“Takip ettim demeyelim de Ankara’yı gezebilmek için bir yabancının peşine takıldım diyelim,” diye mırıldandığımda hafifçe güldüğünü işittim.

Gözlerimi kapatmıştım, beni karşılayan karanlık ve yanımda oturan bedenin verdiği his iç gıcıklayıcıydı. İçimdeki korku dindi, yerini sakinliğe bıraktı. 

Bedenim dakikalardır yaşadığı stresten ayrıldığı için hem gevşemiş hem de kaslarım ağrımıştı. Beni, bu kadar çabuk korkutup bu kadar çabuk sakinleştiren ve bunu hiçbir şey yapmadan yapabilen bir başkası olmuş muydu, emin değildim. 

“Ee ne yapmayı düşünüyoruz?” diye sordum tekrardan konuşarak. Hareket ettiğini hissettiğimde ben de gözlerimi açtım. 

“Ben burada oturmayı düşünüyorum,” dedi anlam veremediğim sakinliğiyle. Kaşlarımı çattım.

“Nasıl yani? Telefonun yok mu, taksi çağırsak? Ne yapacaksın durakta tek başına.” Saf bir şekilde sıraladığım cümleleri alaylı bir ifadeyle dinlediğini fark ettiğimde sustum ve bir şeyler söylemesini bekledim.

Bir cevap vermediğini fark ettiğimde elimle omzuna dokundum. “Hiç olmazsa benim için bir taksi çağırsan?” diye sorduğumda, bunu yapmamaya hakkı olduğunu biliyordum. Sabahtan beri onu kelimenin tam anlamıyla taciz etmiştim ve belli ki bundan rahatsız olmuştu. 

“Dakikam kalmamış,” diye mırıldandığında kaşlarımı çattım. “Ne?” diye bir tepki döküldü ağzımdan istemsizce. Yüz ifadesini gördüğümde bulunduğumuz durumdan keyif alıp eğlendiğini fark etmiştim.

“Gezmek için takip etmişsin ya beni,” dedi gözlerini açmadan. Bense pürdikkat onun yüzüne bakıyordum. Bana zarar vermeyeceğini anlayabilmiştim ama bu sakinliği de hâlâ garip hissettiriyordu. 

“Evet,” dedim düz çıkan ses tonumla.  Bir şey söylemeden ayağa kalktı, gözlerim hâlâ üzerindeydi. Her adımını takip ediyor, ne yaptığını çözmeye çalışıyordum. 

Durağa kısa bir göz attıktan sonra arkasını dönüp yürümeye başladığında kaşlarımı çattım fakat ses çıkarmadım. 

“Gelmiyor musun?” diye sordu bana bakmadan yürümeye devam ederken. Hâlâ durakta oturuyordum. Seslenişinin ardından ayağa kalktım ve hızlı adımlarla ona yetişmeye çalıştım.

Gecenin bu vaktinde burada, bir başıma ne yapacaktım?

“Nasıl yani?” dedim hızlı adımlarımla ona yetişmeye çalışırken. 

“Biraz Ankara’yı gezdirelim bakalım sana,” dediğinde, gülümsediğini hatta küçük bir çocukla konuşur gibi bir tavır sergilediğini fark etmiştim.

“Nereye gidiyoruz? Nasıl gidiyoruz? Hem son otobüs gitmiş, burası şehre uzak gibi duruyor. Araban mı var?” Art arda konuşurken aynı zamanda ona yetişmiştim, elimle saçlarımı düzelttim. 

“Nereye doğru yürüyoruz?” dedim karanlık yolda yürümeye devam ettiğimizde. Bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Kulaklığını mı takmıştı?

“Hey, kaçırıyor musun beni?” Eli cebine gitti ve telefonunu çıkardı. Yürümeye devam ederken bir yandan telefonuyla uğraşıyordu, bense susmuş onunla yürümeye devam etmiştim. Bir süre sonra durakdu ve beklemeye başladı.

“Ee nereyi geziyoruz?” diye sordum yüzüne gülümseyerek. Deli olduğumu düşündüğüne emindim ama eğleniyordum.

“Birazdan gelecek,” dedi sonunda yüzüme bakarak. Kahverengi gözleri bir süre üstümde gezindi. Beni alıcı gözle mi süzüyordu?

“Ne gelecek, taksi mi?” diye sordum.

“Motor,” dedi kısaca, kaşlarımı çattım. Arkadaşını mı çağırmıştı? “Arkadaşını çağırmana gerek yoktu ya.” Sessizliği bölen motor sesi aramıza girdiğinde cevap vermekten kurtulmuş gibi derin bir iç çekti. 

“Çakma Scotty diyelim,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Ankara’da var mıydı bu ya?” Kendi kendime söylenmeme karşılık güldüğünü fark ettim ve bize yaklaşan motora aldırmadan ona döndüm. 

“Kaba olmak istemem ama…”

“Biliyorum,” dedim cümlesini tamamlamasına izin vermeden. “Kafayı sıyırmışım fakat bilmenizi isterim ki kabasınız Yekta Bey.” Tavrıma karşılık tekrar güldü, ardından motor yanımıza yaklaşarak durdu ve Yekta’nın nereden çağırdığını anlamadığım adam kaskının önünü açarak bize döndü.  

“Yekta?” Yekta başını sallayarak onayladı. “Bizi kaleye atsan yeter.”

“Kaskları takın,” dedi kaskları bize uzatarak. Verdiği kaskı Yekta uzanarak aldı ve başına geçirdi, ardından benimkini geçirmek için bana döndüğünde izin almak istercesine bekledi. Başımla onu onayladım ve saçlarımı kaldırdım. Kaskı, başıma takarak ön kısmını ayarladı. Önce Yekta, ardındansa ben bindim. Ellerimizi, motorun iki yanında kalan tutunma yerlerine sabitledikten sonra Yekta öndeki adama doğru konuştu. “Tamamdır abi.” Adam motoru çalıştırdığında içimde garip bir heyecan oluştu. 

Rüzgârın yüzüme değmesini isterdim fakat kapalı kask bu zevki ellerimden alıyordu. Ellerimi yandan çekerek Yekta’ya sardığımda irkildiğini fark ettim. Bir tepki vermedi, buradayken bir tepki verebileceğinden emin değildim zaten. Elim sabahtan beri gözlerimi edepsizce üzerinde dolaştırdığım karın kaslarına değdi ve beline sıkıca sarılıp başımı sırtına yasladım. 

Yaklaşık yarım saatin ardından motor yavaşlayarak durmuştu. Başımı zar zor Yekta’nın sırtından kaldırdım ve kaskı uyuşuk hareketlerle çıkardım. Yekta’nın ücreti ödediğini fark ettiğimde sesimi çıkarmadım. 

Saçlarım dağılmıştı fakat bunu umursayacak durumda değildim. “Gelmiyor musun?” Yekta’nın seslendiğini duyduğumda, motorun gittiğini de fark etmiştim. Önümüzdeki merdivenleri uyuşuk adımlarla çıkmaya başladım ve beni bekleyen Yekta’ya yetiştim.

“Çok uykum geldi ya.”

“Açılır şimdi,” dedi mırıldanarak sonrasında merdivenleri çıkmaya devam ettik. Kalenin içerisine girdiğimizde etrafta birkaç gençten fazlası yoktu. Buraya gündüz bir kere daha gelmeyi aklımın bir kenarına yazdım. 

İç merdivenleri de çıkarak kalenin üst katına ulaştık ve karşımda gördüğüm manzara gerçekten de uyku açacak cinstendi. Kale neredeyse Ankara’nın tamamını görüyordu ve karanlığa sızan cılız ışıklar ölü bir şehri anımsatıyordu. Belki de Ankara başlı başına böyle bir ruha sahipti. Karanlığın içerisine sızan ışıkları içerisinde saklıyor ve kasvetli havasının arkasında ölü bir ruh taşıyordu. 

Gözlerim karanlık bir odada yakılan kibrit ışığı gibi, odaların penceresinden sızarak geceyi aydınlatan ve uzaktan birer meşale gibi gözüken evlere kaydı. Ankara’nın tamamını görebildiğimi hissediyordum. Hâlâ etrafta insanlar vardı fakat bizden ve birkaç kişiden fazlası değildi. Esen rüzgâr gömleğimin içerisinden bedenime sızdığında ellerimi kollarıma sararak ısınmaya çalıştım. 

“Güzel bir yermiş,” diye mırıldandım ona doğru. Bakışları aşağımızdaki evlerdeydi. 

“Öyledir,” dedi kısa bir cevap vererek. Bunu beni geçiştirmek için mi söylemişti yoksa verecek başka cevabı mı yoktu; anlayamadım. 

Bir süre bakışlarını aşağıdan alıp bana doğru döndü. Gözleri kendime sardığım kollarımda duraksadı ve ceketini çıkarıp bana uzattı.

“Üşümüşsün.” 

“Sen?” diye sorduğumda gülümsedi. “Seni buraya getiren bendim!” Daha fazla üstelemeden bana uzattığı ceketi aldım ve üzerime giydim. Bedenime büyük gelen ceket, dizilerimin biraz üstüne doğru uzanıyordu.

“Ee, neden geldik buraya?”

“Baktığım yer neresi biliyor musun?” diye sordu, ona sorduğum soruyu es geçerek. Bakışlarımı, onun baktığı yere çevirdim. Gecenin içerisinde kaybolan evlerin derme çatma bir yapıda olduğu buradan bile belli oluyordu. Pencerelerden sızan ışık, birer kibrit tanesi gibiydi. 

“Hayır,” dediğimde tekrar bir tebessüm oluştu yüzünde. Kısılan gözlerinin yanı sıra yanaklarında beliren gamzeyi fark ettiğimde istemsizce ben de gülümsedim. Bir an için gamzesine dokunmak istemiştim fakat bu hissi şimdilik bastırdım. 

“Kale Mahallesi,” dediğinde ne hatırlamam gerektiğini bilemedim. Bunun bana bir şeyler çağrıştırmasını ister gibi konuşmuştu. 

“Ne anlamam gerekiyor?” dedim komik bir şekilde kaşlarımı çatarken.

“Hiç duymadın mı?” diye sorduğunda, dudağımı ıslatma ihtiyacı duyarak dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirdim. “Elini tutabilir miyim?” sorduğu soruyla afallasam da başımı salladım ve tekrar gülümsedim.

Elimden tutarak beni peşinden sürüklediğinde kalenin duvarlarından birine çıkmak için elimi bırakmıştı. Ona şaşkınlıkla bakmaya devam ettim. Elini eski bir taşa koyarak kendini yukarı çektikten sonra iki bacağının üzerinde çömeldi ve elini bana doğru uzattı. 

“Hadi?” Omuz silkerek uzattığı eli tuttum ve kendimi onun gibi yukarıya çektim. Dizlerimi taş çıkıntılarının arasına yaslayarak bir elimi Yekta’nın üzerinde durduğu taşa bastırdım ve sonunda düşmeden taşın üzerine çıkabildim.

Çıktığımız bu taşın üzerinden her yer o kadar net ve güzel gözüküyordu ki ayağa kalktığımda bir an için gözlerimi ışıklardan alamadım. “Bu çok güzel.” Dudaklarımdan dökülen kelimeler bir mırıltı gibi çıkarken gözlerimi ışıklardan alamadım.

Ölü bir şehrin üzerindeymişiz gibi hissediyordum. Yanan ışıklar her şeye inat ayakta tutmaya çalıştığımız umudumuzu anımsatıyordu ama gecenin yanında hiçbir anlamı kalmayan cılız bir ışıktan ibaretti. Gözlerini kamaştırıyor, seni karanlıktan sıyırır gibi hissettiriyordu fakat başını gökyüzüne kaldırdığında olduğun yeri bir kere daha hatırlıyordun.

“Gel, oturalım.” Yekta’nın seslenişinin karşılığında ona döndüm ve oturduğu taşın üzerine oturarak ayaklarımı boşluğa sarkıttım. “Düşmeyeceğimizden emin misin?” Sorduğum soru üzerine güldü. Öyle güzel gülüyordu ki onun peşini hiç bırakmayacağıma daha şimdiden emindim. 

Ankara bana ilk günden güzel ve özel gelmişti. 

“Her an seni aşağıya atabilirim,” dedi ve önüne döndü. Yüzüne kondurduğu komik mimik benim de gülmeme sebep oldu. Ayaklarımın boşluğa doğru uzanması biraz korkmama sebep oluyordu ve bir kere daha düşünmeden kollarımı Yekta’ya sardım. Şaşkın bakışlarını üzerimde hissettiğimde “Yükseklik korkum yoktur ama bi’ kötü hissettim,” diye açıklamada bulundum.

Bir süre duraksadı. Derin bir nefes aldığını hissettim, onu rahatsız ediyor olmak bir an için beni korkutsa da kollarımı çekmedim. “Hem tacizci, hem haddini bilmez… Ne değişik bir insansın sen?”

“Akasya,” dedim alakasızca.

“Ne?”

“İsmim Akasya.” Yüzüm, göğsüne denk geldiği için yüzünü göremiyordum. Bir şey söylemediğinde tekrar konuştum. “Ee neymiş bu Kale Mahallesi anlatmayacak mısın?”

“Hım…” Bir süre konuşmadı, bense etrafı izledim. Aşağıdan gülüşme sesleri geliyordu, kalenin alt kısımlarında hâlâ birilerinin olduğunu bilmek zihnimde senaryoların oluşmasına neden oluyordu.

“Ankara’nın belalı bir mahallesi, Çinçin diyorlar halk arasında. Uyuşturucunun kullanıldığı, polisin pek uğramadığı…” Yekta konuştuğunda istemsizce güldüm. Tam altımızda duran, derme çatma evlere baktım.

“Şehir efsanesi gibi duruyor biraz,” diye mırıldandığımda tekrar güldüğünü işittim. Başımı göğsünden kaldırıp gamzesini görmek istiyordum fakat kollarımı ondan ayırmak da istemiyordum. 

“İnan hepimiz efsane olsun isterdik.” Başımı göğsünden kaldırıp ona baktım. 

“Biraz gerçek dışı geldi aman…” dedim son kelimeyi uzatarak ekledim. “Ne yapacağım Çinçin’de zaten.” Bunu söylememin ardından duyduğumuz gürültü, yerimden hareket etmeme ve bir an için düşeceğimi sanmama sebep oldu. 

Gelen silah sesi beni korkuturken, bir kalenin ucunda oturuyor olmak daha fazla korkutmuştu. Korkuyla tekrar Yekta’ya sarıldım. 

“Bu ses nereden geliyor?”

“Gel gidelim.” Yekta’nın bir şey söylemeden ayağa kalkması üzerine ben de kalktım. “Elini tutmamı ister misin?” diye sorduğunda zar zor gülümseyerek başımı salladım ve uzattığı eli tuttum. 

“Silah havaya sıkılmıştır, değil mi?” Söylediğim şey üzerine güldü. Komik bir anın içerisindeydik de ben mi bilmiyordum? 

“Umalım ki öyle olsun,” dedi ve çıktığımız taştan aşağıya atlamak için elimi bıraktı. Yere gürültülü bir şekilde indiğinde elini yeniden bana uzattı. Elini tutarak onun gibi yere atladım. 

Yürümeye başladığında bir şey söylemeden peşine takıldım. Kalenin yamuk merdivenlerinden indik. “Kale yerlisi ve burada gördüğün herkes, her dükkân, Çinçin’de oturuyor,” dediğinde gözlerimi şaşkınlıkla açtım.

Bir tepki vermiyordu fakat bu durumun onu eğlendirdiğini hissediyordum. “Ne?” diye sorduğumda tekrar güldü ve tespitim kanıtlanırken gözlerimi gamzelerinden çekmedim. Kalenin yetersiz aydınlatması, gamzelerini görmemi engelliyordu.

“Birini öldürmüşler midir ya?” diye sorduğumda adım adım yürüdüğümüz kale sokağından aşağıya iniyorduk. Bayır çıkarken hissettiğim yorgunluğu aşağıya inerken atmak iyi hissettiriyordu. 

“Sanmam ama sakin ol!” dediğinde bir an için şaka yaptığını düşündüm. 

“Sence sakin olamamam normal değil mi? İnsan öldürmekten bahsediyoruz!”

Umursamaz bir şekilde omzunu silktiğinde arkamı indiğimiz yola vererek önüne geçtim. Hem geri geri adım atmaya devam ediyor hem de onunla konuşuyordum.

“Doğru söyle, sen de onlardan biri misin? Öldürecek misin beni? Fazla yakışıklı değil misin Çinçin’de yaşamak için?” Art arda sıraladığım cümlelere karşılık güldüğünde ben de tebessüm ettim. Ciddi değildim ve o da bunun gayet farkındaydı.

“Birazdan Çinçin’in gizli askerleri seni alırsa, seni bırakır kaçarım, haberin olsun.” 

Söylediğine güldüm ve önüme dönerek yanına geçtim.

“İki kişinin de elinde silah varsa öldürmek bir suç teşkil etmez ve o mahallede silahı olmayan kimse yok. Bu yüzden dert etme,” dedi sonunda ciddiyete bürünerek. Kaşlarımı yeniden çattım.

“Hepsinin öldürme potansiyeli varsa hiçbiri suçlu değil mi?” dedim alayla ve önümüze çıkan yoldan sola doğru döndük. Kapalı dükkânların arasından yürümeye devam ettik. 

“İnsan yaşamak zorundadır. Yaşamak için her şeyi yapar,” dediğinde bir an duraksadım fakat o yürümeye devam etti. Ardından yetişmek için büyük birkaç adım attım. 

“Yaşamak için herkesi öldürebiliriz o zaman. Hukukta sınıfta kaldınız, Yekta Bey,” diye mırıldandım düşünceleri beni korkuturken.

“Yaşamak ilkel bir duygudur, asıl sen bunu anlamıyorsun.” Gözlerimi sinirle açtım. Ciddi bir tavır takındığında sürekli bir şeyleri en iyi kendisi biliyormuş gibi davranıyordu.

Saatlerce konuşsam bile tek cümlesinin üzerine geçemezmişim gibi hissediyordum. Tek bir kelimeye yüklediği anlamla, tüm cümlelerimi devirecekmiş gibiydi. “Ne demek istiyorsun?” dedim konuyu biraz daha açmasını isteyerek.

“Diyelim ki bugün köşe başında bir adam öldürdüm. Bunu insanların önüne koyarsan benden nefret ederler ama eğer sokak arasında onlar kalsaydı ve tetiğe basmazlarsa karşısındakinin tetiğe basacağından emin olsalardı, benden daha hızlı davranırlardı.”

Derin nefes alışları Ankara’nın soğuk havasına karışırken ağzından çıkan nefesin havada dağılışını izledim. Ne demek istediğini anlamıştım fakat bunun onu haklı çıkarıp çıkarmayacağından emin değildim. Sokağı aşağıya doğru yürümeye devam ettik. Merdivenleri inerken bacaklarımın ağrıdığını hissediyordum. Tepki vermediğimi fark ettiğinde son cümlesini söyledi.

“İşte yaşamak böyle ilkel bir duygudur. Nefes almak için yaptığın hiçbir şey insanlık dışı olamaz.” 

Kendi içimde söylediklerini tarttım. Kendisi için yaptığı, yapacağı hiçbir şeyi suç olarak görmüyordu. Bunu anlayabiliyordum.

“Suçsuz birini kendi hayatın için öldürebilirsin yani?” Alaylı bir gülümseme kondurdum yüzüme.

“Beş saniye daha beklemiş olsaydım, o suçlu olacaktı fakat ben ölmüş olacaktım. Sence karşımdaki masum bir adam mıydı?”

“Ama sana bir şey yapmamıştı, vazgeçebilirdi.” Omuz silkti ve yürümeye devam etti. Aramızda soğuk bir rüzgârın estiğini ve az önce anlık gelişen bu samimiyeti aramızdan çekip aldığını hissettim.

Bunu nasıl yapıyordu?

Nasıl hem yıllardır arkadaşım gibi hem de bir yabancı gibi davranabiliyordu?

“İhtimaller, ihtimaller…” diye mırıldandı ve ekledi. “Yaşamak ilkel bir duygudur Akasya, ihtimallere bırakamayacağın kadar. Savaşlarda kimse masum değildir, kimse suçlu değildir çünkü eğer sen öldürmezsen, o seni öldürür.

Ona cevap vermeden yürümeye devam ettim. Belki haklıydı belki de haksız. Şu an için düşündüğüm şey bu değildi. Sadece karşısındakini nasıl manipüle edebildiğine odaklanmıştım. İstediği her şeyi yaptırabilir, beni her şeye ikna edebilir gibi hissediyordum.

“Seni oteline bırakmalı mıyım yoksa otelin yolunu bulabilecek kadar hâkimim mi diyorsun?” diye sorduğunda gülerek ona takıldım.

“Takip edecek birisi varsa süper yol bulurum.” Dişlerini göstererek güldü ve başını olumsuz anlamda salladı. 

“Kaba olmak istemezsin ama…” dedim sözü ona bırakmadan.

“Sen kafayı yemişsin,” diyerek beni tamamlayıp güldü. Beraber motorla çıktığımız kalenin yollarını yürüdük ve saatlerce sohbet ettik. En sevdiği filmden nefret ettiği yemeğe kadar her şeyi sorduğum, onunsa hiç bıkmadan bana cevap verdiği bir buçuk saatin ardından beni otelimin önüne bıraktığında yüzümde tatlı bir tebessüm vardı. Günün nasıl geçtiğini anlamamıştım. Bugün doğum günümdü. Bugün yirmi dördün ilk günüydü ve bugün, tarihini bir köşeye atacağım kadar güzel ve anlamlı geçmişti. 

Elimde lunaparktan bana kalan pembe bilete baktım ve onu düşündüm. Lunaparktaki hallerini düşündüm. Otelden içeriye girerken elimdeki bilete bakarak istemsizce mırıldandım. 

“Yaşamak ilkel bir duygudur.”

 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu