2.. DURAK
2. DURAK
Otobüs Ankara otogarında durduğunda saat on ikiyi geçmişti. Sırt çantamı alarak otobüsten indim ve haziran ayına rağmen Ankara’nın soğuğuyla yüzleştim.
Elbisem yağmurlu hava için oldukça inceydi ve üzerimde ceket olmadığından olsa gerek bir an için titrediğimi hissetmiştim ama aldırış etmeden çantamı sırtıma alarak yürümeye başladım.
“Derin bir nefes ve daha iyi hisset.”
Mırıldanışım öyle sessizdi ki benden başka hiç kimsenin beni duymadığına emindim. Kalabalık otogarda insanlara çarpmadan yürümeye devam ettim. Başımı kaldırdığımda gördüğüm büyük tabela sebepsizce gülümsememe neden oldu.
Büyük otogarın üst kısmındaydım. Daha fazla oyalanmayarak otogarın içerisinde bulunan taksi durağına ilerledim. Yürürken unuttuğum detay aklıma geldiğinde gözlerim istemsizce açıldı.
Hattımı çıkarmayı unutmuştum! Telefonumu elime alarak hat kısmını açmak için saçımdaki tel tokayı çıkardım ve yolun ortasında aceleyle hat kısmını açtım. Hattı çıkarmadan önce telefonun ekranı aydınlandığında Buğra’dan mesaj geldiğini görmüştüm.
Bir an için duraksadım ama bırakmadım. Hattı çıkararak sol tarafta bulunan çöp kovasının içerisine attım ve hat kısmını tekrardan kapattım. Telefonun fabrika ayarlarını açarak mesaja bakmadan sıfırla seçeneğine dokundum.
Göğsümün üzerinde bir ağırlık var gibi hissetmiştim ve bu hissi sevmemiştim. Derin bir nefes aldım ve önümde duran taksinin kapısını açarak koltuğa oturdum. Sırt çantamı dizlerimin önüne koyup dudağımı ısırdığımda, dikiz aynasından bana bakan taksiciye dönerek mırıldandım.
“Atakule, Vadi Otel.” Taksici başıyla beni onayladığında başımı cama yasladım. Yeni bir hat almam gerekiyordu fakat önce otele yerleşmek ve duş almak istiyordum. Gözlerim taksimetrenin yanında yanıp sönen saate takıldı.
14.45
İlk gün hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiriyordu. Başımı geriye doğru yasladım. Şehrin merkezinde kalmayı tercih etmiştim. Bunu seviyordum, gürültüyü, şehrin ışıklarını… Hepsi yaşadığımı hissettiriyordu.
Derin bir nefes aldım.
En fazla on beş dakika sonra yeni evde olacaktım. Hiçbir zaman bana ait olmayacak olan bir başka evde, bir başka şehirde olduğum gibi.
Tahmin ettiğim gibi yaklaşık yirmi beş dakika sürmüştü yolculuk. Şoföre ücreti ödeyerek taksiden indim. Sırt çantamı sırtıma taktıktan sonra karşımdaki binaya baktım. Büyük binaların arasında kalan butik otel dışarıdan iş merkezini andırıyordu.
Elbisemin eteklerini uçuran rüzgârı tenimde hissettiğimde beklemeden otelden içeriye girdim. Kapıdan içeriye girdiğimde karşıma gri tonlarıyla döşenmiş hol ve hemen sağ tarafında bulunan resepsiyon çıktı. Yüzüme yapmacık bir gülümseme kondurarak resepsiyona doğru ilerledim ve elimdeki çantayı tek omzuma taktım.
“Hoş geldiniz.” Resepsiyonda bulunan kızın bana seslenmesiyle bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Kısa, siyah saçlara sahip tahminen bir atmış boylarında minyon tipli bir kızdı.
“Teşekkürler, rezervasyonum vardı,” dedim kısa keserek.
“Kimliğinizi rica edebilir miyim?”
Gülümsedim ve başımı olumlu anlamda salladım. Kimliğimi verdiğimde önündeki bilgisayardan birkaç işlem yaptı ve kimliği bana geri uzattı.
“On ikinci kat, kırk beş numaralı oda. Asansör sağ tarafta, iyi günler.”
Uzattığı oda kartını alarak “İyi günler,” diye mırıldandım.
Asansöre ilerleyerek on ikinci kata çıktım ve aceleyle odama girdim. Oda fotoğraflarda gözüktüğü gibiydi, bir köşede yatağım vardı. Diğer tarafa bir masa iliştirilmişti ve balkon caddeye açılıyordu. Derin bir nefes aldım ve çantamı yatağın kenarına bırakarak odadaki küçük banyoya ilerledim. Kısa bir duş aldıktan sonra odaya geri dönerek çıkardığım kıyafetleri geri giydim.
Yanımda ne bir kıyafet vardı ne de eşya. Yeni yaşıma eşlik edecek olan bu şehirde bir an önce yaşamaya başlamak istiyordum. Üç yüz altmış altı günden ibaretti vaktim.
Yeni bir hayat yaşamak istiyordum.
Odadaki banyoya geçerek çantama attığım makyaj malzemelerini çıkardım ve aynanın karşısında dudaklarıma pembe rujumu hafifçe sürdüm. Gözkapağımın üstüne aceleyle eyeliner çektikten sonra eşyalarımı ve çantamı banyo tezgâhının üzerinde bıraktım ve sadece cüzdanımla telefonumu yanıma aldım.
Yolda giderken kıyafetime uygun bir çanta almayı aklımın bir köşesine not ettim. Asansöre binmek yerine merdivenleri kullanarak on iki katı indim.
Girişe geri döndüğümde giriş kaydımı yapan siyah, kısa saçlı kızın hâlâ orada olduğunu gördüm. Büyük bir tebessüm eşliğinde karşısında duran adamın söylediklerini dinliyordu. Adam, elini siyah saçlarının arasına daldırdığında girişte onu görmediğime emindim. Üzerinde iş kıyafetleri olmadığından müşteri olduğunu ve resepsiyondaki kızla flörtleştiğini düşündüm.
Derin bir nefes alarak otelin kapısından çıktım. Yabancı sokağa göz gezdirdikten sonra otelin önündeki merdivenleri indim ve aklıma gelen ilk yöne doğru yürümeye başladım. Otel kalabalık ve işlek bir caddenin üzerindeydi, yürürken sağ tarafa dizilmiş olan dükkânlara göz gezdirdim. Cüzdanımı ve telefonumu elimde taşımak istemiyordum.
Vitrinlere dizilmiş olan kıyafetlerde göz gezdirirken saçımı kurutmadığım için soğuk, tenime işliyordu. Mağaza vitrinlerinde dolaşan gözlerim, kendime uygun bir çanta ararken geniş dükkânların arasında kaybolan küçük butik dikkatimi çekti. Vitrine asılan altın sarısı, demir zinciri olan çantanın üstü kadifeydi ve rengi beyaz üzerine mavi çizgiliydi. Keyifle gülümseyerek mağazaya doğru ilerledim, aradığımı bulmuş gibiydim.
“Pardon, mankendeki çantaya bakabilir miyim?”
“Tabii.” Butiğin arka tarafından gelen sese doğru ilerledim. Karşımdaki kadına gülümseyerek oyalanmadan bana uzattığı çantayı inceledim.
Çantanın içi geniş değildi fakat cüzdanımı ve telefonumu alabilecek büyüklükteydi. Kıyafetlerimle olan uyumunu da göz önünde bulundurarak çantayı satın aldım ve butikten ayrıldım. Cüzdanımı ve telefonumu çantama koymuştum ve poşet istemediğimi söyleyerek çantayı direkt omzuma takmıştım.
Cadde boyunca mağazalar dizilmişti fakat hiçbirisi bilindik bir markaya ait değildi. Butik mağazaların ve yer yer sahafların olduğu cadde, yaz aylarında ziyaret ettiğim festival sokaklarını andırıyordu.
Gözlerim caddede yürüyen insanlarda dolaştığında gördüğüm beden kaşlarımı çatmama sebep oldu. Resepsiyondaki kızla flörtleştiğini düşündüğüm genç adam karşımdaydı. Muhtemelen otelden benden sonra çıkmıştı. Derin bir nefes alarak gülümsedim ve kendi kendime yükseldim.
Belki de Ankara’da ilk tanıştığım kişi o olurdu.
Kaldırım taşlarıyla döşenmiş yoldan ilerlerken ona yetişmekte zorluk çekiyordum. Beni fark etmemesi ya da etrafın garip bakışlarına maruz kalmamak adına koşamıyordum fakat öyle büyük adımlar atıyordu ki koşsam ona ancak yetişebilirdim.
Sağdaki dükkânlardan birisine girdiğinde ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi bıraktım ve birkaç dakika sonra onun ardından dükkâna girdim.
Dükkân caddede gördüğüm diğer sahaflara benzer nitelikte bir kitap mağazasıydı. Eski kitapların, tahta masanın üzerindeki özensiz dizilişinden buranın ikinci el kitap aldığını anlayabilmiştim.
Hâlâ kurumamış olan saçlarımı ellerimle arkaya doğru ittim ve gözlerimi dükkânın içerisinde gezdirdim. Üzerindeki ceketi çıkararak beyaz gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Bunu dışarıda kaybettiğim iki üç dakikada yaptığını tahmin ediyordum. Yerdeki kitaplarla ilgilenmeye başladığında, burada çalıştığını anladım.
Dikkat çekmemek adına masaya doğru ilerleyerek elime kalın, büyük ve ağır olan bir kitabı aldım ve göz ucuyla kitabı karıştırmaya başladım.
Bugün başıma ne tür bir bela açacağımı bilmiyordum ama kendi içimde kurmuş olduğum gördüğün bu adamı takip et oyunu beni heyecanlandırmıştı.
Kitap sayfalarını öylesine karıştırırken gözlerim tamamen onun üzerindeydi. Yeni insanlar, yeni hayatlar daha iyi gelecekti, biliyordum. Gözlerim tahta masanın üzerine sıralanmış olan kitaplarda dolaştı. Elim eski kitabın üzerinde gezindi. Kitapların kokusu hoşuma gitmişti.
Dikkatimin dağılmasına izin vermedim ve bakışlarımı yavaşça ona çevirdim. Yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Kaşlarını çatmıştı ve alnı çatık kaşlarından ötürü hafif kırışık duruyordu. Yerdeki kitap yığınını alarak yanında duran masanın üzerine koydu. Kitapları kaldırırken belirginleşen kasları dikkatimi çekse de görmezden gelmeye çalıştım.
Dilini dudaklarının üzerinde gezdirerek dudaklarını ıslattığında güzel görüntüsü karşısında yutkundum. Gerçekten dikkat çekiyordu. Elime ne zaman aldığımı bilmediğim kalın kitap, ellerimden kayıp masaya düzensiz bir şekilde sıralanan kitapların üzerine düştüğünde dengesini kaybeden kitap yığınları birbirini takip eden domino taşları gibi devrilmeye başladı. Anlık olarak yaşadığım şokla gözlerimi açmış, olup biteni kavramaya çalışıyordum.
Gözlerimin edepsizce dakikalardır üzerinde dolaştığı kişi, elindeki kitapları bırakıp bana ve devirdiğim kitap yığınına baktıktan sonra kaşlarını mümkünmüş gibi biraz daha çattı. Bir süre ikimiz de hiçbir şey yapmadan gürültünün bitmesini ve yıkımın tamamlanmasını bekledik.
Yan yana dizilen son kitap yığını da yeri boyladığında, gözlerinden gözlerimi alamadığım bu adama ne diyeceğimi bilemiyordum.
Her şeyi mahvetmiştim ya da bana öyle geliyordu. Bir şey söylemeden yanında duran peçeteyle alnını sildi ve bana doğru ilerlemeye başladı.
Üzerindeki beyaz gömleğin üst iki düğmesi açıktı ve kasları gömleğinin altından bile kendisini belli ediyordu. Çok yapılı değildi fakat kuvvetli birisi olduğunu anlayabilmiştim. Bir şey söylemeden yanımda devrilen kitap yığınına ilerledi. Tahta masadan aşağıya düşmüş olan kitapları eğilerek aldığında konuşma ihtiyacı duydum.
“Pardon, çok özür dilerim.”
Yüzümü buruşturarak konuştuğumda elindeki kitapları bırakmadan cevap verdi. “Sorun değil hanımefendi, aradığınız bir kitap varsa yardımcı olabilirim.” Bana bakmadan konuşmuştu, dizlerinin üzerine çökerek yerdeki kitapları aldığında siyah, dar pantolonu hafif yukarıya doğru çıktı.
Ellerim saçlarıma gitti ve ne yapacağımı bilemeyerek önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Endişeyle dudaklarımı dişlediğimde her şeyin olması gerekenden çok daha sakin ilerlediğini düşünüyordum.
Yan dükkâna gidip aynı şeyi yapsam aynı tepkiyi alır mıydım?
Saçmalama Akasya, diyerek kendime kızdım ve kolumdaki çantayı çıkararak masadan devrilen kitapların yerine koydum. Onun yanına eğilerek yere düşürdüğüm kitapları toparlamaya başladım. Bakışları bir an üzerimde gezindi. Dikkatini çekmeyi başarmıştım ama bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğundan bile emin değildim.
“Ben hallederim, zahmet etmeseydiniz,” dediğinde, sesinin ne kadar kendinden emin olduğunu düşündüm. Balrengi gözlerimi başımı kaldırmadan yukarıya çevirdiğimde ikimiz de eğildiğimiz hâlde onun benden üstte olduğunu fark ettim.
“Yardım etmek istiyorum,” dedim şirin olduğunu umduğum bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirerek. Bir şey söylemedi ve önüne dönerek devirdiğim kitapların bir kısmını düzeltti. Onlu halde üst üste dizilmiş kitaplar, yatay şekilde birbiri üzerine düştüğü için kolayca hepsini kaldırabiliyorduk. Kitapları onun gibi ellerimin arasına sıkıştırarak dikleştirdiğimde ayağa kalktı ve üst üste dizilen kitapları eline alarak masanın üzerine kaldırdı.
Masanın altına doğru düşmüş olan kitabı fark ettiğimde eğilerek tahta masanın altına uzandım. Elime aldığım ince kitapla beraber ayağa kalktım ve bana soru sorarcasına bakan yüzüne döndüm.
“İstediğinizi bulamadınız mı?” dedi sonunda konuşarak.
“İstediğim?” Kaşlarımı çatarak sormuştum bunu.
“Kitap aramıyor muydunuz?” dedi ve bunu söylerken yüzünde eğlendiğini belirten hafif bir gülümseme oluşmuştu. Eh salak olmadığına göre onu takip ettiğimi anlamış olmalıydı. Bunu anlamadıysa bile bir gariplik olduğunu kesinlikle sezmişti.
“Ha, evet buldum,” dedim elimde tuttuğum, masanın altına yuvarlanan kitabı göstererek. Ardından ekledim. “Sizde her kitap oluyor mu böyle?” Hafifçe altdudağını dişledi. Öyle güzel gözüküyordu ki kendimi ilk kez sapık gibi hissetmiştim.
“Yani, ilk basım aramıyorsanız, oluyor,” dedi ve bir şey söylememe vakit kalmadan dükkânın kapısı açıldı. İçeriye kırklı yaşlarının üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir adam girdiğinde benden biraz uzaklaştı. Masanın üzerine bıraktığım çantamı aldım ve gelen kişiyi umursamadan ona döndüm.
“Borcum ne kadar?” Elimdeki kitabı göstererek konuştuğumda cevap içeriye giren amcadan geldi.
“20 TL kızım.” Bakışlarımı ondan alıp tahta sandalyeye geçen amcaya çevirdim ve tebessüm ettim.
Ücreti çıkarıp oturan amcaya doğru uzattığımda duyduğum ses gülümsememe sebep oldu.
“Sen çıkabilirsin Yekta, yarın aynı saatte gelirsin.”
“Tamamdır, iyi akşamlar Kerim amca.” Art arda duyduğum seslerde dikkatimi çeken tek şey ismiydi.
Yekta.
Yeni durağımda, Ankara’da, yirmi dört yaşımda tanıştığım ilk yabancıydı.
Her yıl, geride bıraktığım tüm yaşlarımın öldüğüne inanırdım. Yirmi dört, bugün hayatının ilk gününü yaşıyordu.
Peşine takıldığım bu yabancı, yirmi dördün ilk arkadaşıydı ve bu yılı onunla geçireceğimden içten içe emindim.
Sevgili günlük,
İçimdeki boşluğu ve geçmişimizi ne değiştirir bilmiyorum. Zihnimde bitmeyen bir ses var, o sesi susturamıyorum.
Tüm Yorumlar (1)
Sevgili günlük, Hissettiğin anlar da kal..
Paragraf 69