part 3
Dakikalar birbiri peşine ilerledi. Arabada Yalın’ın tanıdık sesi yankılandı. İçinde bulunduğum durumu düşündüm istemsizce. Neredeydim şu an? Yanında oturduğum bu adam nasıl çarem olmuştu bir anda ve ben onun iki çift sözüne güvenebilecek kadar çıkmazda kalmıştım?
Çıkacak bu karanlık aydınlığa, çıkmak zorunda. Gerekirse bir göz oda tutacağım kendime yaşamak pahasına ne iş olursa yapıp çalışacağım.
Başka bir şansım var mı bilmiyorum. Ben de geçmişe dönüp baktığım zaman hayalini kurduğum o hayatı yaşıyor olmak isterdim. Belki çocukken peşinden koştuğum o arabanın peşinde, çöp kovasında bulduğum bez bebeğe gerçekten ailem tarafından anılarak sahip olmak isterdim. Ama herkes için adalet aynı işlemiyor. Herkes için hayat aynı imkanları kurmuyor. İçimde bir acı var. Şu an içinde bulunduğum bu araba hem bir yandan yabancıyım hem bir yandan tanıdık olmak zorunda. Çünkü kendi evime o kadar yabancıyım ki buraya ait olmaktan başka şansım yok.
Seçim hakkı olmayan bir kadının farkındalıkları. Belki de tüm problem bundan ibaret.
“Sessizsin.” Devrim’in sesi içimdeki düşünceleri böldüğünde ne zaman yaslandığımı bile hatırlamadığım pencere kenarından dirseğimi ayırdım ve ona döndüm.
“Yarını düşünüyorum,” dürüst davrandım. Yeterince göz ardı etmeye çalıştığımız, unuttuğumuz bir gerçekti.
“Düşünmen gereken bir şey yok dedim sana Sezen,” dedi bana yeniden ikinci adımla seslenerek. Hala bana ait olan o gecenin içinde miydik? Yoksa o gece bana hiç ait olamamış mıydı?
“Öyle bir çift lafa güvenemiyorum hemen.”
“O it herifi bana bırakacaksın,” dedi Devrim. Sesi yükselmişti. Öfkeyle direksiyonu kavramış, arabanın hızını arttırmıştı. “Sen düşünmeyeceksin anladın mı? Ben halledeceğim.”
“Kim olarak?” Ağzımdan bir anda çıkan soru arabanın içinde boşluğa doğru yuvarlandı. Arkadaşın deyip kaçacak mıydı yeniden?
“Devrim Kozan,” dedi sandığımın aksine. “Devrim Kozan olarak.”
“Bu yetiyor mu hayatıma böylesine dahil olmana.” Sitenin girişine geldiğimizde arabayı yavaşlattı.
“Yeter,” dedi ve ekledi. “Hatta sil Kozan’ı Sezen. Yalnızca Devrim olarak.”
“Tek bir isim,” dedim hayretle. “Sihirli değnek gibi. Ne hoş!” imalı cümleme karşılık burnunu indirmedi. Arabayı tek eliyle ustaca park ederken mırıldandı.
“Çok daha fazlasına da yetecek de,” dedi homurtularının arasında. “Zamanı var işte.”
Kendinden emin, her şeye sahip bir adam. Öyle net konuşuyordu ki istese tüm ailemi kendine zimmetleyebileceğini, ondan habersiz adım atmayacaklarını hissettiriyordu. Ama o kadar kolay mıydı bilmiyordum. Ve bir yanım ona güvenirken diğer yanım bir anda hayatıma girip hayatımı bu derece güzelleştiren adamın aynı hızla hayatımı mahvedebileceğini düşünüyordu.
Ve bu seferki baş edemeyeceğim kadar zengin, baş edemeyeceğim kadar güçlü bir adamdı.
Çok daha fazlası derken neyi kastettiğini bilmiyordum. Tek bildiğim artık yanımda oturan, dağ gibi arkamda duran bu adamın benden hoşlandığına emin olduğumdu. Arabadan aynı anda indik. Kapının kapanma sesi otoparkta yankılandı.
Aramızdaki son konuşma onun büyük iddialarıyken sessiz kaldık. Düşünceliydi, sanki kurduğu cümle onu da rahatsız hissettirmişti bilmiyordum.
Asansöre ilerlerken sabah olmamasını diledim. İçimdeki endişeye rağmen. Zamanı çekip alabilsem yerinden. Yelkovanı söksem kalbinden ve dursa zaman. Bu anda, şurada kalsam. Mümkünatı da çaresi de yok bazı anların. Ve ben öyle bir anın içindeyim.
Asansöre kartını okutarak düğmesine bastı. Kapılar kapanırken çıkan tok sesin ardından yeniden onun sesini işittim.
“Canının istediği bir şey var mı? Eve market alışverişi yaptım.”
“Yok, yemek yedik ya zaten.”
Sırf bir yerden konuşulması için kurduğunu bildiğim cümleye cevap verdikten sonra aramızdaki gergin havayı dağıtmak için onun gibi ben de bir adım attım.
“Teşekkür ederim kıyafetler için falan Devrim ya da Devrim Kozan mı demeliyim bilmiyorum. Soy ismi her şeye yeten adam.” Arabadaki konuşmamıza atıfta bulunarak onunla dalga geçmem gülümsemesine ve yüzündeki gerginliğin dağılmasına sebep oldu.
“Devrim,” dedi yeniden yalnızca. “Sadece Devrim, Kozan yok. İsmim yetiyor her şeye.”
“Ailenle aran mı kötü?” dedim bu kadar sıyrılmak istemesini bastırdığı için.
“Yok,” dedi ve asansörün kapısının açılması konuşmamızı böldü. Fakat koridorda ilerlerken o aynı konuya devam etti. “Sadece Kozan’ların başarısıyla yapmadım hiçbir şeyi. Ben yaptım. Bu yüzden de bana ait olanla ilgileniyorum dedeme ait olanla değil.”
Eve girdiğimizde onun ailesine haksızlık ettiğini düşünüyordum ve bunu dile getirdim.
“Bence yanlış düşünüyorsun.”
“Neden?”
Paltolarımızı portmantoya astık.
“Elbet kendini geliştirmişsin, bir ufkun varmış ama o ufku ortaya çıkartacak imkânı sana onlar vermiş.”
“Senin olduğun yerden bakınca haklısın ben de bir yıl öncesine kadar böyle düşünür minnet beslerdim,” dedi Devrim bana çok da karşı çıkmayarak. “Ama insan hiçbir şeyi tek bir sebeple yapmıyor Sezen. Hayat bana bunu öğretti.”
“O ne demek?” salondaki koltuğa geçerek oturduk.
“Ailen neden çocuk yapmıştır?” dedi dirseğini koltuğun başlığına dayayıp çenesini eline yaslarken.
“Bilmem.”
“Erkek olmasını istemiştir belki para kazanır ilerde diye,” olasıydı. Ve ekledi. “Kız olursa da eve yardım eder. Ailen yaşlanınca bakacak biri olur diye düşünmüştür falan filan.” Bu da olasıydı.
“Tamam da benim ailem kör cahil,” dedim bildiğim bir gerçeği öylece ortaya dökerek.
“Bu cehaletle alakalı bir durum değil. Benimkiler de onca mal varlığını yönetecek, ileriye taşıyacak bir adam istemişler.”
“Ya kız olsaydın?”
“O zaman da farklı bir düşünceleri olurdu herhalde,” dedi bir an duraksayarak. “Öyle ya da böyle. Bir amaca hizmet etmek için yetiştirilmişim. Elbet her aile böyle değildir. Her anne baba bu bilinçte değildir ama.”
“Ama sen, seninkiler adına böyle düşünüyorsun.”
“Düşünmüyorum, biliyorum.” Net bir cümleyle böldü beni.
“Annen nasıl biri?” dedim onun ailesini merak ederek. “Özel değilse yani.” Tekrar gülümsedi.
“Sen anlatsana,” dedi kısık gözleriyle bana bakarken.
“Nasıl yani?”
“Sence benim annem nasıl biridir? Az çok biliyorsun ya Kozan’ları, imkanlarını.”
“Hm,” dedim düşünerek. Güzel bir soruydu. “Bence her şeyden önce bir erkeği böyle yetiştirdiği için çok özeldir,” dedim aklıma gelen ilk şeyi söyleyerek. “Kafamda böyle uzun sarı saçlı, dizinin hemen üstünde kalem etek, üstünde de genelde ceket görünümlü hırkalar ya da şık bluzlarla, topuklu ayakkabılarıyla dolaşan birisi var.”
Devrim betimlememe karşılık kahkaha attı.
“Ne var?” dedim yanlış bir şey söylemiş olmanın korkusuyla. “Daha mı başka?”
“Annem genelde uzun elbiseler giyer, ekstrem durumlarda pantolon hırka. Ayağında hiç topuklu görmedim daha. Bu kıyafetler de düğün ya da davet kıyafetleri. Evde basma eteği ve örme yeleğiyle kök söktürür.”
“Nasıl ya?” dedim şaşırarak. “Oğlu haber sitelerinden düşmüyor. Filmlerde zenginler böyle yaşamıyordu.”
Devrim bir kahkaha daha attı. Gülüşü içimde anlam veremediğim bir hissin oluşmasına. Yüzüme istemsiz bir tebessümün düşmesine sebep oluyordu.
“Benim köyde büyüdüğümü ve annemin hayatı boyunca iyi şartlarda bile olsa köyde yaşadığını unutuyorsun galiba.”
“Tamam da gitmediğin ülke kalmamış kadını Trabzon’un dağına mı kilitlediniz ne yaptınız?”
“İnsanların konfor alanları vardır,” dedi bana açıklama getirerek. “Onun konfor alanı o. Annemin en sevdiği tatil yaylaya çıkmak. Değiştirmezsin ki bunu. Ne kadar para kazandığınla alakalı bir şey değil Niş zevklere sahip olmak.”
“Kadına iki arada bir derede vizyonsuz mu dedin sen? Trabzon’dan daha iyi bir vizyon yok bu arada. Seni Karadenizlilikten menediyorum.”
Tekrar güldü. Keşke onu hep böyle güldürebilseydim.
“Yok valla ben öyle bir şey demedim. Sen dedin, dua et bir gün duymasın.”
“Aaa,” dedim abartılı bir tepkiyle. “Üstüme iyilik sağlık ben demedim.”
“Vallahi benim ağzımdan vizyonsuz diye bir şey çıkmadı. Sen dedin. Hem anneme vizyonsuz diyorsun hem üste çıkıyorsun çok ayıp gerçekten.”
“Çok kötüsün,” dedim onunla baş edemeyerek.
“Senin baban,” konuyu değiştirdi. “Nasıl biriydi?” sesi durgunlaşmıştı. Sanki o da eğer babam olsaydı bu hayatın içinde bütün bunları yaşamazmışım gibi konuşmuştu.
“İyi bir adamdı,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. “Kaybedeli uzun zaman oluyor. Artık alıştım galiba buna ama eğer sormaya çalıştığın şey evdekilerin aksine nasıl biri olduğuysa iyiydi. Çok iyiydi. Kocaman bir kalbi vardı bana karşı, şefkati vardı.”
“Üzgünüm,” dedi usulca. Gözlerindeki hüzün ses tonuna da yansımıştı.
“Sessizdi ama,” ona cevap vermedim. Kaldığım yerden devam ettim. “Yani okuldan alındığımda ses çıkarmadı. Kaçmak ve susmak ona her zaman çok daha kolay gelirdi. Yine de aileme dair varlığını gerçekten hissettiğim bir o vardı.”
“Annen,” dedi Devrim.
“Annem öyle işte,” anlatacak bir şeyim yoktu. “Gördüğün gibi. Her ne gördüysen o. Bildiğim tek şey benim varlığıma tutunduğu. Ben olmasam o evin içinde o da yaşayamaz. Bir başına kalır. Anası yok, babası yok. Gidecek bir yeri yok. Gariban benim annem. Öyle hırslı dişli bir kadın da değil. Çok öfkeli ama bütün öfkesi o hayata bence. Çıkartamadığı sesine.”
Devrim beni dikkatle dinledi. Anneme karşı hislerim birer birer ortaya dökülürken içimi hüzün kapladığını hissettim. Öyleydi işte. Söyleyecek başka cümlem yoktu.
“O yüzden kızının sesi bu kadar çıkıyordur belki,” dedi Devrim beklemediğim bir yorum yaparak.
“Çıkmıyor aslında. Bak kabulleniyorum her şeyi hemen.”
“Bu hep böyle gideceği anlamına gelmez.”
“Geç kaldım,” dedim bir kabullenişle. “Çok geç kaldım.” Bir adamla evlenip hayatımı biraz olsun düzeltmeyi hayal edebilecek kadar geç kaldım.
“Yaşın daha yirmi dört Sezen. Hiçbir şeye geç kalmadın.”
“Kaldım,” dedim güzelleme yapmayarak. “Bu saatten sonra değiştirebilecek hiçbir şeyim yok. Tek istediğim en azından biraz daha rahat yaşamak.”
“Yaşayacaksın,” dedi benim hayatımda benden daha emin konuşarak. Üstüne basa basa.
“Boşver beni,” dedim daha fazla umutlanmayarak istemeyerek. Hiç tanımadığım bir adamın cümlelerine kanacağımı bilecek kadar kendimi tanıyordum. “Senden bahsedelim. Neler yaptığından. Ben gördüm biraz. Çok fazla yer gezmişsin.”
“Hm,” dedi Devrim. “Fark ettim, profilim gizli gizli gözden geçirilmiş.” Yanaklarımın kızardığını hissettim.
“Merak etmiştim,” dedim ona belli etmemeye çalışarak. “Zenginlerin nasıl yaşadığını.”
“Çalışıyorum aslında,” dedi daha fazla beni utandırmayarak. “Şirket, iş, bazen gördüğün magazin.”
“Bu nasıl çalışmak?” ona içten bir öfkeyle cevap verdim. “Ülke ülke gezmişsin. Gitmediğin bir babaannemin köyü kalmış,”
Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. “Sigara yaksam rahatsız olur musun?” dedi ardından.
“Yok,” dediğimde cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Paketi açarken bana cevap verdi.
“Daha çok staj dönemim ve üniversite yıllarından kalma. Yoksa gerçekten çalışıyorum. Şirketin tüm yönetimi ve imza hakkı bende. Prosedürde mal sahibi dedem ama bütün sistem benden geçiyor. Buraya da iş için gelmiştim.”
“Bizim eve,” dedim başka bir detayı merak ederek. Sigarasını yaktı ve dumanını dışarıya verdi. “Neden gelmiştin?”
“Mert ısrar etti.” Alel acele verdiği cevap beni tatmin etmemişti.
“Çalışanlarınla arkadaş olmadığını dile getirmiştin.” Ona inanmadığımı belli ettiğimde bir süre cevapsız kaldı ve sigarasını içmeye devam etti. Masanın üzerine bıraktığı sigara paketine uzanarak kendime bir sigara çıkarttığımda ince parmaklarım titriyor, bu gecenin ardında beni neyin beklediğini merak ediyordu.
Bir oturmamışlık vardı yaşadıklarımızda ve çözemiyordum. “Değilim zaten. Ama sizde durum farklıydı. Çocukluktan tanıdığım insanlar ailen ve zaten kuzenin de diplomasıyla değil amcanın isteğiyle şirketimize girdi.”
Kurduğu son cümle şaşırmama sebep oldu. Mert, Marmara Hukuk mezunuydu. Vicdanına, insanlığına, durumları ele alışına zaman zaman karşı çıktığım olurdu ama birikimi ve eğitimi konusunda son derece disiplinli olduğunu düşünürdüm.
“Marmara Hukuk mezunu Mert, elbet katkısı olmuştur ama şirketinizde çalışamayacak birisi değil bence.”
“Kozan Holding de önünde yüzlerce Marmara Hukuk, İstanbul Hukuk mezununu bekleten bir şirket Sezen,” dedi bana tek bir cümleyle karşı çıkarak. “Yetmez yani yalnızca iyi bir okuldan mezun olmak. Birikim gerek, referans gerek.”
“Tamam işte onun referansı da babasıymış.”
“Referans dediğin şey anayla babayla olacak şey değil. Adam gibi çalışacak, iş hayatında kendisine aracı olabilecek kadar onun işine, karakterine güvenecek insan biriktirecek.”
“İstemiyorsun yani onu şirkette?” dedim tavrından açıkça anladığım şeyi dile getirerek. Cevap veremeden ekledim. “E çıkar o zaman. Aileme ne gibi bir borcun olabilir ki.”
“Yok bir borcum,” keskin, net bir cevap. Yüzünde öfke belirtisi olan kasılmalar gördüm. Sigarasını içine çekti.
“İyi o zaman. Çıkar işten.” Çıkarmayacağını biliyordum. Yalnızca altındaki sebebi çekip almaya çalışıyordum fakat buna izin vermiyordu.
“Sen mezun olunca Marmara’dan seni alacağım onu çıkarıp,” dedi bana göz kırparak. Öfkesinin yerini alaylı tavrı aldı. Yapmaya çalıştığım şeyi yakaladığını anladığımda gözlerimi devirdim.
“Daha çok bekleyeceğiz desene.”
“Zeki kıza benziyorsun birkaç yıla çözeriz gibi.”
“Birkaç yıl daha konuşacağız yani.”
“Allah Allah,” dedi kaşlarını kaldırarak. Onun her öfkelendiğinde, şaşırdığında ve hatta keyiflendiğinde kurduğu tek cümleydi. Her durumda farklı tonlamalarda aynı tepkiyi veriyordu.
Sigarasını sehpanın üzerinde duran küllüğe bırakarak ayağa kalktığında pencereyi açacağını anlamıştım. Zira içerisi o kadar duman dolmuştu ki biraz daha böyle kalırsak evin yandığını düşüneceklerdi.
Tahmin ettiğim gibi pencereyi açtı fakat geri yerine oturmadı. Portmantoya ilerleyerek kabanının cebinden bir poşet çıkartıp geri geldiğinde merakla onu izledim. Geniş omuzları, kocaman vücudu benimkinin yanında devasa kalıyordu. Koltukta otururken onu izlemek küçük bir çocuğun büyük birine baktığında hissettiğiyle aynı hissettiriyordu.
Yerine geri oturduğunda benim de elimdeki sigara bitmişti. Elindeki paketten kendisine aldığı bilekliği çıkarttığında onun bijuteriden aldığımız bileklik olduğunu anlamıştım. Bilekliğin paketini kalın parmaklarıyla açtığında naylonun çıkardığı ses kulaklarıma doldu.
Gözümün önüne kristal görünümlü kolye geldi. Kırmızı uçurtma. Çocukken çok istediğim, peşinden koştuğum bir kırmızı uçurtma vardı. Devrim’lerin evinde olan bir kıza aitti. Kız kardeşi miydi, kuzeni miydi bilmiyordum.
Karne günü, okuldan çıkıp koşturarak eve geldiğinde babası ona kırmızı bir uçurtma ve pembe balon almıştı. Çayır çimen dolaşır o kırmızı uçurtmayı uçurtmaya çalışırdı. Sonra sıkıldı. Belki çabuk sahip olduğundan, belki de yeterince istemeden onun olduğundan. Bir gün bahçede buldum o uçurtmayı, sapa sağlam ama çamur içinde. Öylece çöpün yanına bırakılmıştı. Elime aldım, sürükleyerek evimize götürdüm. Çamurunu temizlemeye çalıştım, temizleyemedim.
Hiç sahip olamadığım kırmızı uçurtma ve pembe balon.
Şimdi her neye sahip olamazsam aklıma o ikisi gelir. Benim bu hayata başlarken sahip olamadığım kırmızı bir uçurtma, pembe bir balon vardı. Kristal kolye, o uçurtmaydı. Okuyamadığım okul, hiç sahip olamadığım test kitaplarım o balondu. Bu hayatta benden çalınan her şey bir kırmızı uçurtma ve pembe balonun altına sığınmıştı.
Devrim açtığı paketten çıkardığı bilekliği koluna takmaya çalışsa da kalın parmakları küçük kilidi açmasını zorlaştırıyordu.
“Ben takayım,” dedim derin düşüncelerimden sıyrılarak. Artık çocuk değilsin Ayperi. Artık bir uçurtma peşinde koşamazsın. Ve en önemlisi öğrendin. Ne kadar silersen sil yeniden ilk gün ki gibi olmayacak o uçurtma. Öyle güzel uçmayacak senin ellerinde.
“Teşekkür ederim,” dedi yalnızca boğuk çıkan sesiyle. Uzattığı bileğindeki çelik bilekliği kavradım. Kolayca kilidini açarak koluna uygun bir sıkılıkta kilitledim.
“Çok yakıştı,” dedim geniş bir gülümsemeyle. “Çok daha değerlilerine sahip olmuşsundur eminim ama.”
“Anlamı var,” dedi sözümü keserek. “Şu an bir anlamı var.”
“Ne gibi?”
“Sonra,” dedi yalnızca. “Sonra anlatacağım Sezen.”
Ne olabilirdi anlamı? İlk kez mi Kadıköy’de dolaşmıştı o da benim gibi. Ya da ilk kez böyle bir yere girdiği için mi? Onun gibi her şeye sahip bir adam için basit, ucuz bir bilekliğin ne gibi bir anlamı olabilirdi.
“Anladım,” dedim üzerinde durmayarak.
Telefonuma bildirim geldiğinde dikkatim koltuğun köşesinde duran telefonuma kaydı. Devrim poşetin içinden bir şey daha çıkarırken ona bakmadım. Bir naylon sesi daha ulaştı kulağıma. Mesaj Ezel’den gelmişti fakat ben mesajı okuyamadan Devrim bana seslendi.
“Sezen,” Sezen. Kendin gibi hissedebildiğin nadir anlardan. Devrim’e döndüğümde elindeki paketin içinde benim için bir kırmızı uçurtma olan o kristal görünümlü kolyeyi çıkardığını gördüm. “Kendin alman, kendin için alman eminim benim almamdan çok daha değerliydi ama orada bırakmak istemedim,” dedi gözlerime bakarak.
İçimde çocukken peşinde koştuğum uçurtmaya karşı hissettiğim heyecan, gözlerimde sanki o uçurtmayı babam alıp gelmiş gibi mutluluk vardı. Gözlerim parıldıyor, bu sefer mutluluktan ağlamak istiyordum. Gözlerimin dolmasına aldırmadan titreyen ellerimle ne diyeceğimi bilemeyerek Devrim’e baktım.
“Bu çok,” harfler birbirine karıştı. “Çok değerli. Senin için küçük belki ama o limonlu pop kek, bu kolye. Bilmiyorum bunun karşılığını nasıl veririm, nasıl öderim Devrim.”
Mert’in iş yerindeki torpiliyle hayatıma dahil olmuş bu yabancı kuru toprağıma çiçekler ekiyor, o çiçekleri elleriyle besliyordu. İçimdeki umudu büyütüyor, bana sahip çıkıyordu.
Bir yanım bu sahipliğin altındaki nedeni ararken diğer yanım onun rüzgarına kapılmaktan geri duramıyordu. Çünkü ne zaman mantıklı davranmaya çalışsam, geri adım atmaya kalkışsam öyle bir şey yapıyordu ki kalakalıyordum. Bana değil, öncesine. Geçmişime sesleniyordu.
Orada oturan o küçük kızın anılarına dokunuyordu ve ben mantığımla hareket etmeyi unutuyordum.
“Takmak ister misin?” dedi Devrim.
“Çok,” tek bir kelime çıktı ağzımdan. Hala sesim titriyor, heyecandan ve mutluluktan ellerimle oynuyordum. Küçük bir çocuğa alınan ilk telefon, yalvardığı ilk bilgisayar her neyse şu an önüme konan bu ucuz kolye benim için buydu.
Hiç çıkarmayacaktım. Paslansa bile temizletecek, bir ömür boyu boynumda saklayacaktım. Hiçbir şey bana ait olan bu geceden ve bu kolyeden öte değildi şu an.
“Sanki her şey tepe taklak olmadan önce yolladı Allah seni bana,” dedim kendimi tutamayarak. “Yani öyle ince, öyle yardım sever. Kafam karma karışık. Tüm bunları neden yapıyorsun anlamıyorum. Sen sokakta gördüğün her dilenciye de böyle yardım ediyor musun ki yardım muhtacım diye bu kadar yanımda, ruhumdasın.” Gözümden istemsiz birkaç damla süzüldü. Eğer benden bir talebi varsa karşılayamazdım. Ben o kadın değildim.
“Vardır elbet bir sebebi,” dedi sandığım gibi saklanmayarak. “Ama korkacağın bir şey yok Sezen. Yalnızca yanındayım bunu bil.”
“Çocukken mi aşıktın?” dedim artık ne kadar ileri gittiğimi umursamadan. “Ne bileyim hatırlıyormuşsun ya her şeyi, beni. Sevdiğinden mi yapıyorsun? Bilmeden bir iyiliğim mi dokunmuş sana.” Dolu gözlerime baktı. Ve elime bıraktığı o kolyeye.
Kırmızı uçurtmayı uçurduğum bir evrendeydim. Çayır bahçe koştuğum, babamın uzaktan beni izlediği. Ve o evrenin kapısını bana Devrim Kozan aralamıştı.
“Hayır,” dedi Devrim. “Resimlerini gördüm evde. Ondan önce çocukluğunu hatırlamıyordum.”
“Ne o zaman? Bir derdin mi var Mert’le ailemle? Onlara ulaşmanın ya da zarar vermenin yolu mu benim? Devrim bu iyilik çok fazla. Bu kadarı çok çok fazla. Bana ödeyemeyeceğim iyilikler yapıyorsun. Hem de ilk günden beri. Eziliyorum altında. Bak bu kolye şu an benim için öyle bir şeyi temsil ediyor ki. Anlayamazsın sen bunu. Milyon dolarlık bir hediye alsan anlayamazsın. Ödeyemem ben bunları sana. Ne parayla, ne başka bir şeyle.”
Gözüme, yüzüme baktı detaylıca. Sonra titreyen ellerime kaydı gözleri. Onun da gözleri doldu. Ama neye? Bana mı acıdı? Yoksa kendine mi? Nereye varacaktı bunun sonu? Ne kadar kötüsü olabilir ki dedim kendime ama içimdeki korku bitmedi, tükenmedi.
Derin bir nefes aldı. Göğsü inip kalktı. Üzerindeki kazaktan mı daraldı kurduğum cümlelerden mi bilmiyorum ama açık pencere bile rahat bir nefes almasına yetmedi. Onun da elleri benim gibi titriyordu ve gözleri her an yaş akabilecek kadar doluydu.
“Biliyorum güvenmeyeceksin hiçbir cümleme ve ben de sana tatmin edici konuşamayacağım ama açıklasam da anlayamayacağın bir durum bu.”
“Ne?” dedim gözlerine bakarak. “Böyle daha kötü bir şeye sürüklüyorsun beni Devrim. Anlam veremiyorum ve çekiliyorum. Anlıyor musun? Kalbim atıyor heyecanla, sonra diyorum bir dur Ayperi. Şimdi değil, öyle heyecanlanamazsın hemen sen. Ya daha dün sabah sevgilimden ayrıldım ben. O adam bana üç yılda bu kadar jest yapmadı. İçimde onun acısını yaşayamadan bir ihanetle yüz yüze kaldım. Öyle aldatmak gibi fiili bir şey de değil. Tehdit ya. Hayatında tehdit resmen. Bak bu şu an bana yapabileceğin en kötü şey. En kötüsü hem de. Bana açık olmak zorundasın.” Bir nefeste kurduğum cümleleri sakinlikle dinledi. Hafif yutkunduğunu işittim. Dağınık, açık kahve saçlarını karıştırdı.
“Hoşlanıyorumdur belki,” dedi usul bir sesle. “O kadar güzel bir kadınsın ki belki ben sana baktığımda sadece çok iyi şartlar altında yaşaması gereken bir kadın görüyorum. Sana dair her şeyi güzelleştirmeye çalışıyorum. Bir karşılık beklemeden. Bir derdim olmadan.”
İtirafı kalbimin daha hızlı çarpmasına sebep olurken içimde bir yangın hissettim. Sanki yüreğim ağzımda atıyordu. Devrim’in bakışları gözlerimden ayrılmadı. Cesaretle, kaçmadan içindeki hisleri döktü masaya ama ben o hislerin sahibi olabilecek kadın değildim.
“Hayır,” dedim karşı çıkmaya çalışarak. “Hayır Devrim. Beni görmüyor musun? Ben senin sevgili olup anlaşamadın diye ayrılabileceğin bir kız mıyım? Benim erkek arkadaşım vardı ya. Düne kadar. Düne kadar hayatımda biri vardı benim. Sen o umutla mı yaptın tüm bunları? Onu bırakıp sana geleceğimi sanarak mı? Seviyordum ben onu ya. Seviyordum. İki kuruş para için herhangi birini yolda bırakır mıydım?”
“Allah aşkına seviyordum deme şu it için kızım,” dedi sinirle ve ayağa kalktı. “Hiçbir şey beklemiyorum ben senden. Beklemedim de sadece sevdiğim kadının hayatına bir güzellik katayım istedim. Bir karşılık istemedim, kimseyi bırakıp bana gelmen gibi bir derdim yoktu.” Sesi yüksek ve öfkeliydi. Ben de ayağa kalktım.
“İyi o zaman. Gelmezdi zaten o karşılık. Etrafında bin tane güzel kadın var senin ya! Sporu eksik olmayan, yanından bir an ayrılmayacak. Ne yapacaksın eli yüzü yaralı kızı sen? Hem o kızın sevdiği biri varken.”
Eskiden diyemiyordum. Diyemiyordum işte. Aşk ya da değildi. Ben o adamı sevmiştim. Yanlış veya doğruydu ben her şeyi o adamla paylaşmıştım.
“Tamam sevsin kimi seviyorsa,” dedi başka birinden bahseder gibi. Avucumun içinde sıkıca tuttuğum o bataklık çiçeği kolye. “Biz de sevmesin demedik. Ama sevdiği adam da olsa kimse o kıza zarar vermeyecek Ayperi Sezen Kıran. Bunu da böyle bil. Kimse o kadına zarar vermeyecek, o kadar. Daha fazlası yok. Beni de bir arkadaş bil, Mert’in patronu bil. Kim bilirsen bil. Ama aşık olduğum kadını bir itin iki lafına bırakmayacağım.”
“Bu kadar kolay değil ya!” gözümden yaşalar süzüldü. “Öyle sana bana bakmıyor bu işler. Öldürürler beni diyorum. Öldürürler Devrim. Adamın elinde çırılçıplak fotoğraflarım var benim! Namus dediğinde ne seni dinlerler ne beni. Öyle Anadolu insanına Kozan olman da, paran da yetmez konu kadınları olduğunda.” Öfkeyle ağzımdan asla kurmayacağım gerçekler döküldüğünde göz yaşlarıma rağmen hararetle salladığım parmağımı avuç içiyle indirerek beni kendine çekti. Ben ondan sıyrılmaya çalışırken bana sarıldığında bunu beni sakinleştirmek için yaptığını biliyordum.
“Yapmayacak!” dedi. “Hiçbir şey yapmayacak Ayperi. Sen Sezen gibi hissedeceksin bu hayatta. Bak benimle demiyorum. Benimle ya da bensiz. İstediğin o hayatı yaşayacaksın.” Kokusu burnuma doldu. Gözlerimi kapattım.
Gerçek miydi tüm bu yaşananlar?
“Güvenmiyorum sana,” dedim yine de. Bir avcumda hala sıkı sıkı tuttuğum o kolye vardı. Ucu ellerime batarak canımı yakıyordu. Eli saçımda dolaştı. Derin derin nefes aldım.
“Sakin ol,” dedi usulca. “Sakin ol bırakacağım seni. Bak tek bileceğin şey benden sana zarar gelmeyeceği. Bundan önce hayatın nasıl gidiyorsa öyle devam edecek. Yalnızca artık ben varım yanında.”
“Sakinim,” dedim sesimi kısık tutmaya çalışarak. “Bırak artık.”
Kollarını gevşettiğinde ondan ayrıldım. İçeriye sızan soğuk havayı hissetmek ürpermeme sebep oldu. Kolyeyi tuttuğum o eli hiç açmadım. Yüzüne baktım. Bir iz aradım bakışlarında. Gerçeğe dair. Söylediklerinin gerçekliğine dair. O kadar gerçek hissettiriyordu ki gözlerindeki acı, ona inandım.
“Ben çaresizim Devrim,” dedim sakin bir sesle.
“Çare olacağım,” kısık sesi ulaştı kulağıma ama aldırmadım.
“Ben bir başımayım.”
“Arkanda olacağım,” dedi aynı sesle.
“Ben sana hiçbir şey veremem ki. Hiçbir şey. Bu kadarım ben. Bir fabrika işçisi. Ve hatta artık o bile değil.”
“Hiçbir şey istemeyeceğim ve ilk olarak sana bir iş ayarlayacağız. İtiraz kabul etmeyeceğim. Eğer bu kadar çaresizsen seçim hakkın yok.”
“Devrim,” dedim yeniden korkarak.
“Konu kapandı Ayperi. Bu konuşmayı hiç yapılmamış saydım. İçinde bir korku olmasın. Ben hiç bunları söylememişim gibi devam et hayatına. Arkadaşın Devrim olarak.
O kadar kolay mıydı? Olmuyordu işte. Olmayacaktı. En azından dedim kendime. Sana karşı dürüsttü. En azından takıntılı değil. Kendini ifade etmeyi biliyor ve kaçmıyor.
Takıntılı olmadığını nereden biliyorsun Ayperi? Adam gününün üçte birini sana ayırıyor üç gündür ve ne desen bir emirmiş gibi yerine getiriyor.
“Uyuyacağım ben,” dedim kaçacak yer bulamayarak. “Kıvrılır uyurum şu koltuğa.” Bir köşesi hafif çamurlu ve ıslaktı. Geldiğimde oturduğum için sildiğimiz yer hala kurumamıştı.
“Burası soğudu,” dedi cama yönelerek. Camı kapattı ve ekledi. “Sen odamda kalıyorsun. Ben burada yatıyorum.”
“Yok,” dedim alelacele. Ne işim vardı onun yatağında?
“Oranın kilidi var Ayperi. İçeride banyo da var. Kapını kilitler rahat rahat uyursun. Tamam mı? Burada olursan kilitleyebileceğin bir kapı da yok.”
“Sen nasıl sığacaksın bu koltuğa?” dedim ıslak köşesini göstererek. “Islak zaten olmaz.”
“Geç odaya Ayperi. Düşünme bunları. Geç odana. Canım istedi otele gidip uyuyacağım. Canım istedi alt katı da satın alacağım. Geç yat.” Artı ardına sıraladığı öfkeli cümlelerin üzerine ona bir cevap vermedim.
Telefonumu koltuğun üzerinden bir hışımla alarak hızlı adımlarla odasına ilerledim.
Odanın kapısını kapatarak ardındaki kilidi üç kere çevirdiğimde içeriden sesini işittim.
“Allah Allah!”
“Sana Allah Allah,” dedim kısık sesle. “Sana Allah Allah. Sanki ben dedim gel sev, aşık ol diye. Sanki ben bir şey yaptım.”
Telefonumu elime alarak üzerimdekileri çıkarmadan Ezel’in mesajını açtım.
Ezel: Ne yaptın?
Odanın diğer köşesinde kalan kapıyı açarak bahsettiği banyoya girdim. Suyu sonuna kadar açtıktan sonra Ezel’i arayarak kaplı klozetin üzerine oturdum.
“Peri’m,” Ezel’in yumuşak, sevgi dolu sesi telefonun ucundan geldiğinde derin bir nefes aldım ve kısık sesle konuştum.
“Ne yapıyorsun?”
“Yazmanı bekliyordum canım da sen neden kısık sesle konuşuyorsun? Bir şey mi oldu?” sesindeki telaşı işittiğimde aceleyle cevap verdim.
“Yok yok bir şey. Devrim duymasın diye.”
“Sesin kötü senin Ayperi,” dedi ben daha konuşamadan anlayarak. “Ne oldu? Geleyim mi? Bir yolunu bulurum bak. Polisi arayayım? Ne oldu?”
“Aşıkmış bana,” dedim ardı kesilmeyen sorularına cevap vermeyerek.
“E bunu tahmin etmemiş öiydik?”
“Ne tahmini Ezel?” dedim öfkeyle. “Tamam bir sebebi vardı da. Adam ben gitmeyeceğim arkandayım diyor. Ben yanında olacağım ama senden hiçbir şey istemeyeceğim diyor. Ne bu? Melek mi? Kim inanır buna ya?” sesimi kısık tutmaya çalıştım.
“Kızım bu devirde kim kime onca yardımı eder. Elbet senden hoşlanıyordu da bir şey mi yaptı? Nereden açıldı bu konu?”
“Yok,” dedim. “Yapmadı. Öyle bir şey yok. Sadece sordum ben.”
“Sordun mu?”
“Ya nasıl sormama cevabından çok şaşırmış olabilirsin Ezel?” onunla iki farklı kutuptuk. Kediyle köpek gibi didişirdik. Ama birbirmizi bir an olsun bırakmazdık. Bilirdim içinde bir yerde beni en çok o anlardı. Benim onu anladığım gibi.
“İnan bana canım arkadaşım. Bunu dan diye sormuş olman daha garip. Bırak ne yapıyorsa yapsın senin için. Şu an buna ihtiyacın var. Saplantıysa da ne yapacaksa yapsın. Bir de Devrim Kozan’ın hislerini düşünemeyeceğiz. Adamın derdi yok kendine dert bulmuş. Bizim önceliğimiz sensin, tamam mı? Git uyu şimdi. Nerede yatıyorsun sen?”
“Onun odasında,” dedim diğer cümlelerine cevap vermeden.
“Tamam o da salondadır. Kitle kapını güzelce. Yat uyu. Sabah da kahvaltını yapıp buraya geliyorsun. Yarına kadar dert tasa edinmeyi yasaklıyorum sana. Yarın yeterince derdimiz olacak.”
“Peki,” dedim yalnızca ona güvenerek. Aklı bazen havada gibi davranır, her şeyi şakaya vururdu ama benden daha mantıklı bakardı olaylara, bilirdim. Ben daha şefkatli olansam o daha bencil olan taraftı. Ve bu bencilliği yalnızca kendine değil sevdiği insanlara karşı da vardı.
“Kapatıyorum bak aklım sende kalmasın.”
“Kalmasın,” dedim ve onu ikna etmek için dalgayla karışık ekledim. “Kuş tüyü yatakta yatacağım. Sen kendine bak.”
“Kaşar,” dedi benimle dalga geçerek. “İyi uykular hayatım. Yarın deneyimini paylaşırsan çok sevinirim. Öpüldün.”
“İyi geceler Ezel,” ve kapatmadan önce ekledim. “İyi ki varsın.”
“Sen de böcek,” dedi ve telefonu kapattı.
Bizim onunla sevgi dilimiz de buydu işte.
Ezel’in telefonu kapatmasının üzerine suyu kapattım. Ve elimde hala sıkıca tuttuğum o kolyeyle aynanın karşısına geçtim. Şimdi bu kadar değerli olan bu kolyeyi takmalı mıydım boynuma? Yoksa saklamalı mıydım bir köşede.
Sil Devrim’i Ayperi, dedim kendime. Bu kolye onunla ilgili bir şey değil. Bu kolye seninle ilgili. Senin ilk kez Sezen gibi hissetmenle ilgili. Aynaya bakarak saçlarımı kaldırdım ve kolyeyi boynuma geçirdim. Kristal görünümlü kolye ışık yansımalarıyla parladı.
Kırmızı bir uçurtmam vardı artık. Pembe bir balonum ya da. Boynumda asılıydı. Bir yabancı tarafından takılmış olsa da. Ve ilk kez bir erkeğin sevgisi, istekleri yaralamak yerine iyileştirmişti.
Bakışlarımı aynadan çektim ve yatak odasına döndüm. Üzerimdeki çıkartıp çıkmadan önce yatağın üzerine bıraktığım eşofmanı ve tişörtü giydim. Kıyafetleri katlayarak poşetin içine yerleştirdim ve yorganı kaldırarak yatağa uzandım. Yumuşacık olan yatak süngerine gömüldüğümde sırtımın rahatladığını hissettim.
Bütün gün kendimi o kadar yormuş o kadar kasmıştım ki vücudum ancak gevşiyordu. Gözlerimi kapatmadan önce alarmımı kurduğuma emin oldum.
Zihnimde Devrim’in bana kurduğu cümleler tekrar tekrar döndü. İtirafı, gerçekleri, ardına saklandıkları. Ellerimi kavrayan elleri. Yarama merhem oluşu. Peki kanatır mı yeniden iyileştirdiği her yeri?
Çünkü biliyorum, bu kadar güzel olabilen bir adam aynı doğrultuda çirkinleşecek olursa baş edemem. Ne aklım ne kalbim ne gücüm yeter onu durdurmaya. Elim boynumdaki kolyeye gitti. Ve Devrim’e anlatamadığım için içimde sıkışıp kalan o hikâyeye. Gözlerimi kapattım.
Üzerimde çiçekli bir elbise, küçük ellerimde daha izleri oluşmamış zamanın. Berrak, su gibi tenim. Hiçbir yara almamış. Bacaklarımı saran beyaz, kalın külotlu çorap. Çiçekli elbisemin kolları yarım. Saçımda pembe kurdeleli bir toka.
Ucu bucağı gözükmeyen bir çayırın ortasındayım. Yemyeşil, capcanlı olan otların arasında koşturuyorum. Külotlu çorabıma değen çimlerin arasında kaybolmam o kadar az kalmış ki. Gözüm dağın yamacında, neredeyse yere. Biraz uzansam bana değecek kadar yakınımda olan bulutlarda. Saçlarım güneşe inat esen rüzgarla savruluyor. Ellerimde ince beyaz bir ip. Ucunda o uçurtma
Parmaklarımın arasındaki kolyeyi biraz daha sıktım.
Şimdi avucumda, ellerimin arasında.
Omuzlarımı olduğum yerde esneterek gözlerimi açtığımda odanın içinde yankılanmasını beklediğim bir alarm sesi vardı fakat beklediğimi alamamıştım. Odaya sessizlik hakimdi. Güneş perdeyi açık bıraktığım için tüm odayı aydınlatmıştı. Elim telefonuma gittiğinde saatin on ikiyi geçtiğini gördüm.
Aceleyle içine gömüldüğüm yataktan kalktığımda hafif başım döndüğü için bir an durdum. Ben kaç saattir uyuyordum ve kurduğum alarmları nasıl duymamışım? Ezel’den art arda gelen mesajlara yeni uyandığıma dair kısa bir mesaj yazdıktan sonra bakışlarım istemsizce kapıya kaydı.
Kapıyı çalmış mıydı? Ne kadar utanmaz biri olduğumu mu düşünmüştü? Adamın belki işi vardı yahu, odasını kitlemiş içeride bire kadar uyumuştum. Gitmiş olabilir miydi?
Kendime kızdım ve daha fazla oyalanmanın bana hiçbir şey katmayacağını bilerek kapıya ilerledim. Zihnimde yeni uyanmış olmanın ağırlığı ve sersemliği vardı. Saçım başım nasıldı onu bile bilmiyordum. Kapının kilidini açtım ve odadan dışarı ürkek adımlarla çıktım. Aynı yavaş ve temkinli adımlarla salona geçtiğimde Devrim’in orada olmadığını gördüm.
Kıyafet odasında mıydı? Geri dönerek odanın kapısını tıklatacaktım ki sağ tarafımda bulunan banyo kapısının açılmasıyla Devrim’le burun buruna geldik. Islak saçlarına sardığı havlusu ellerinin arasındayken bakışlarını dibinde duran bana indirdi.
“Ayperi?” dedi ne olduğunu anlamaya çalışarak. Altında gri eşofmanı üzerinde ise hiçbir şey yoktu. Geniş göğsü, omuzları öylece apaçık ortadaydı. Karnındaki kaslar nefes alışıyla geriliyor ve iyice belirginleşiyordu.
Bakışlarımı vücuduna indirmemeye çalışarak gözlerimi yüzüne sabitledim. “Devrim,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek.
“Kusura bakma. Ben daha uyursun sandım.” Banyoya uzanarak elindeki havluyu kapının yanında duran askıya astı ve oradan aldığı tişörtü bir adımda üzerine geçirdi. Beyaz kısa kollu tişörtü giydiğinde istemsizce iç çektim.
“Yok ne kusuru,” dedim alelacele. “Uyumam. Uyumazdım yani ben ama yatak çok rahattı. Dün çok yorulmuşum alarmı duymadım. Senin de işin vardır. Ben şey yapayım. Dün kuru temizlemeye atmıştık kıyafetlerimi. Giyeyim gideyim.”
“Bi sakin ol,” dedi gülümseyerek. O da ne olduğunu kavramaya çalışıyor gibiydi.
“Seni de işinden alıkoydum,” dedim mahcubiyetle.
“Yok, spora gittim geldim ben. Pazar pazar ne işi?”
“He, doğru pazardı bugün.”
“Pazar bugün evet. Sen bi sakin mi olsan artık? Kahvaltı yapalım bırakacağım sonra seni.”
“Yok sen zahmet etme ben giderim ki. Metroya bıraksan yeter.”
“Ne gerek var Ayperi? Gel hadi, kahvaltı hazırlamıştım ben de.”
Onun peşinden gittiğimde salonundaki masanın üzerinde güzel bir kahvaltı masası olduğunu gördüm. Masada baldan, tereyağına, mıhlamadan, sıcak ekmeğe kadar her şey vardı.”
“Sen mi hazırladın bunları?” dedim şaşkınlıkla.
“Beklerken oyalandım biraz.”
“Çay mı kahve mi?”
“Çay,” dedim şaşkınlıkla masayı incelemeye devam ederek. Sucuklu yumurta, fırından alındığını tahmin ettiğim poğaçalar, mıhlama, haşlanmış yumurta. Bir ordu doyururduk bunlarla.”
“Hadi geç, dolduruyorum ben.” Tezgahın üzerindeki çaycıdan çayları doldurarak geri geldi ve çayı önüme koydu. Karşıma geçip oturduğunda masaya aynı şaşkınlıkla bakmaya devam ediyordum.
“İyi de bir ordu doyar bu masayla Devrim.” Bana alaylı bir küçümsemeyle baktı.
“İki dakikamızı alır.”
“Bizim,” dedim parmağımla ikimizi göstererek. “Beş tane haşlanmış yumurta var masada.”
“Ha onlar benim,” dedi yumurtalara uzanarak. “Sana kırdım yumurta ama istiyorsan vereyim bir tane.”
“Allah razı olsun ya,” dedim. O dev gibi olan vücudu neyle inşa ettiğini şimdi daha iyi anlıyordum.
Çayından bir yudum aldı ve önündeki bütün yumurtaya çatalını batırarak hiç bölmeden tekte ağzına attı. Şaşkınlıkla onu izledim.
“Sen mışıl mışıl uyurken bu adam altmış kilo yük kaldırıyordu tabii,” dedi bakışlarımdaki imayı anladığında. “Protein bu ya,” dedi beni ikna etmeye çalışarak. Ve bir yumurta daha attı ağzına. “Safi protein vallahi.” Kalanlarının beyazı ve sarısını ayırarak yalnızca beyazını yedi.
“Hadi soğutma mıhlamanı,” dedi kaşlarıyla ortadaki tavayı işaret ederek. Ona gülerek ekmeğimden bir parça kopardım ve kaşıkla tabağıma aldığım mıhlamaya bandırdım.
“Ortadan yiyebilirsin problem yok,” dedi ağzındaki yemeği yuttuktan hemen sonra. Hayatımda gördüğüm en iştahlı insandı.
“Sen gerçekten bu hayatı yemek yemek üzerine yaşıyorsun,” ne uyku sersemliğim gitmişti ne de şaşkınlığım.
“İşte onu çok doğru söyledin,” göz kırptı. Gülümsedim, sanki dün konuşulanlar hiç konuşulmamış gibi. Söylediğini yapıyordu. Konuşmamızı yok sayıyordu. Ona ayak uydurdum, başka bir şansım var mıydı zaten bilmiyordum.
Birkaç lokma ağzıma attığımda yeterince yediğimi hissettim. Sürekli az yemekten mi dengesiz ve sağlıksız beslenmekten mi bilmem üç lokmaya doyan fazlasını yiyince rahatsızlanan bir mideye sahiptim. Bu yüzden bu masa da Devrim’in yedikleri de bana gerçek dışı geliyordu.
“Koskoca sofrayı sen iki dilim ekmek ye diye mi hazırladım ben?” dedi ağzına bir lokma daha atarken.
“Sen benim yerime de yedin gibi,” dediğimde bir an duraksadı.
“Çok ayıp ediyorsun bu sabah, sanıyorum ki samimiyeti biraz fazla kaçırdık.” Dalga geçtiğini bildiğim için ona ayak uydurdum.
Bu kadar kibar, eğlenceli, hoş bir adam neden, nasıl, hangi ara beni sevmişti?
“Üzülme gideceğim birazdan araya girer mesafeler.”
“Yok,” dedi zeytin çekirdeğini boş tabağa bırakırken. “Girmesin.”
“Neyse, benimle olan yirmi dört saatin sonuna geldik sanırım. Teşekkür ederim her şey için ama artık gerçekten gitmem gerekiyor. Saat ikiye geliyor. Annem birazdan arar çünkü pazar pazar beni akşama kadar çalıştırmayacaklarını bilir. Eve gideyim, gerçeğim her neyse yüzleşeyim.”
Ne kadar ötelersek öteleyelim o anın geleceğini biliyordum. Bir çarem yoktu. Hiçbir zaman olmadığı gibi.
“Olur, bekle giyineyim. Sen de hazırlan bırakayım seni. Ama bir şey olmayacak Ayperi. Emin ol bundan hiçbir şey olmayacak. Ben varım arkanda.”
“Sen varsın,” dedim kısık sesle onu tekrar ederek. Ağzımdan dökülen iki küçük kelime, elle tutulur muydu onu bile bilmiyordum ama evet o vardı. Yüreğimde belki biraz endişe, belki biraz korku. Ama geri çekilip baktığımda ne kadar yabancı olduğumu görüyorum şuradaki yirmi dört saatime.
Sanki izlediğim filmlerden birinin içine düşmüşüm. Sanki hiç bana ait olmamış. Koşmuşum, koşmuşum vardım sanmışım bir eve. Ama o ev hiç benim olmamış.
Banyoya geçerek kurutmadaki kıyafetlerimi çıkardım. Ütü modunda çalıştığından olsa gerek kırışık değillerdi. Banyonun kapısını kapatarak üzerimi değiştirirken yan odanın kapısının sesi geldi. Devrim’in de hazırlandığını anladım.
Onunla oturduğumuz bu sabahı, dün geceyi unutmayacaktım. Tişörtümün altına sakladığım o kolyeyi unutmayacaktım. Çünkü bu hayatta bir daha hiçbir zaman böyle bir ana sahip olamayacağımı biliyordum.
Buraya gelirken giydiğim kıyafetleri giyerek banyodan çıktığımda Devrim’in kapısı açık olan odasına girdim. Kalktığım yatağı usulca topladım ve çıkardığım kıyafetleri katlayarak yatağına bıraktım. Sahi dün gece ıslak olan o koltukta nasıl uyumuştu? Sabahın erken saatlerinde kalkıp bir de spora gitmişti.
Devrim girdiği odadan üzerinde siyah bir takımla çıktığında ona doğru ilerledim. “Teşekkür ederim her şey için,” dedim bir veda gibi hissederek. Sanki bu evden çıktığım andan itibaren bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
“Etme,” dedi Devrim yalnızca. “Çok teşekkür ediyorsun Ayperi, etme. Benim de sana borçlu olacağım günler gelir.”
“Sanmam ama olsun,” dedim omuz silkerek.
“Hazırsak çıkalım mı?”
“Olur.” Koltuğa bıraktığım paltomu giydiğimde Devrim de dolaptan montunu çıkarttı. Her zaman giydiği uzun. Kabanın yerine bu sefer mont giymeyi tercih etmişti.
Arabaya bindiğimizde yol sandığımın aksine sakin ve sessiz geçti. Uzun süren sessiz yolculuğumuzun ardından yolu yarılamışken dilimden merak ettiğim o soru döküldü.
“Sen dün nasıl uyudun orada?”
“İkili koltuğa geçtim,” dedi yola bakarken. Arabada dün gecenin aksine kısık sesle Sezen Aksu çalışıyordu. Hisli sesi zihnimde bir klip gibi anıların dönmesine sebep olsa da anda kalmaya çalıştım. Devrim sanki bunu hissetmiş gibi telefonunu eline aldı ve tek eliyle kontrolü sağlayarak şarkıyı değiştirdi. Yeniden Yalın’ın yaz şarkıları arabanın içini doldurdu.
“Sığmazsın ki oraya sen.”
“Sığmışım demek ki,” dedi fazla açıklama yapmayarak. Beni mahcup etmemek için mi böyle konuşuyordu bilmiyordum. Ama onu daha fazla zorlamak istemediğimden ve çıkmadan önce söylediği cümleden ötürü teşekkür etmedim. Yine de onun içimdeki teşekkürü ve minneti hissetmesini umuyordum.
Araba evin olduğu sokağa yaklaştığında Devrim parkın oraya yanaştı ve durdu. “Bir gören olursa zora girersin,” dedi kol saatine bakarak. “Saat öğlen, gece de değil.”
“Öyle zaten,” dedim aceleyle. “teşekk…” cümlemi yarıda kestim. “Tamam etmiyorum. İyi pazarlar sana.”
“Merak etme,” dedi ben arabadan inmeye yönelmişken. “Çözeceğim merak etme.”
Arabanın kapısını açtığımda çıkan tok ses biten gecemden kalan son iz gibiydi. Arabadan indim. Soğuk hava tenime sızdı. İçimin ürperdiğini hissettim. O geceye veda ettiğim için mi böyle buruk hissediyordum yoksa eve gidince yaşanacakların ihtimalinden ötürü mü bilmiyordum.
Devrim yine ben eve yürüyene kadar arabasını çalıştırmadı. Sokağın sonuna gelip sola döndüğümde arabasının sesini işittim. Ardından telefonumun sesi yankılandı sokakta. Elim paltomun cebine gitti. Annemin aradığını gördüğümde evin neredeyse önünde olduğumdan telefonu meşgule attım.
Yüzümde hem bir buruk tebessüm, kalbimde korkuyla karışık heyecan. Titreyen ellerim, uzun kahve saçlarımın dibi hala soğuktan sızlıyor. Ama ellerim. Ellerim şimdi biraz daha iyi. Kremden mi yoksa ilgiden mi bilmem? Bir çiçeğin başında iki kere açarsan içini çiçek açarmış sana yapraklarını.
Boynumda yalancı bir kristalden kolye. Gözümü kapatıp o rüzgarı tenimde hissetmek istedim. Evin önüne geldiğimde cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı yavaşça açtım. Ellerim boynuma gitti bir alışkanlıkla fakat aradığım şeyi orada bulamadım.
Kırmızı atkım boynumda değildi. Devrim Kozan’ın evinde kalmıştı. Bu içimde bir burukluğun oluşmasına sebep oldu ve telefonu açarak Devrim’e mesaj attım.
Ayperi: Kırmızı atkım sende kalmış olabilir mi? Babam almıştı, değerliydi benim için.
Karadeniz Hovardası: Eve geldiğinde üzerinde atkı yoktu, evde olamaz mı?
Ayperi: Hayır düşürdüm galiba, neyse. Olur öyle.
Karadeniz Hovardası: Bakarım ben yine.
Ayperi: Teşekkür ederim.
Ve bir cevap gelmedi.
“Kizum,” annemin sesini işittiğimde yorgun bir sesle ona cevap verdim.
“Efendim anne.”
“Ariyrum niçun açmaysun?”
“Çok yoruldum, evin önündeydim zaten, biraz dinlensem olur mu?”
“Akaşam yemek hazirliyoruz. Az yardum et, gidersun.”
“Olur,” dedim daha üstümü çıkaramadan. Birkaç dakika önce Devrim’in kendi elleriyle hazırladığı o sofradan kalkmışken kendi cehennemime geri dönmüştüm. El mecbur elimi yıkayarak masada fasulye kıran yengemin yanına geçtim ve annemin sardığı sarmalara yardım etmeye oturdum.
Kafamda hâlâ Devrim’in kapıyı kapatırken çıkan tok sesi, arabadan inerken içime dolan soğuk, boynumda kolyenin ağırlığı vardı. O evin sıcaklığıyla buranın soğuğu arasında bir geçiş kapısı yoktu sanki. Bir an önce üstümü çıkarıp yatağa gömülmek isterken, elimde fasulye, önümde sarma, başımın içinde bambaşka bir dünya dönüyordu.
Yengem masanın başında fasulyeleri ayıklıyor, annem sarmaların içine pirinç basıyor, arada bir “tuz az mi kizum?” diye soruyordu. Evdeki tencere kokusu, ıslak bez kokusuna karışıyordu. İçeriye sinmiş yoksulluk ve alışkanlık… Herkesin gününün aynı saatlerde aynı yere bağlandığı o döngü… Buraya döndüğüm an, sanki ben de aynı döngünün içinde yeniden kilitlenmişim gibi hissettim.
Telefonum cebimde ağır ağır titreşirken içimden “sakın bakma” dedim kendime. Devrim’in adı ekranda parlamasın. Bir mesaj daha gelmesin. O kırmızı atkı meselesi bile buranın duvarlarına değse, bu evin havası bir anda zehire dönerdi.
Tam o sırada kapının dışarıdan açıldığını duydum.
Anahtar kilide girdiğinde çıkan ses, içimdeki bütün kasları bir anda gerdi. Sanki evin içine rüzgâr değil, bir felaket giriyordu. Annem başını kaldırdı. Yengem elindeki fasulyeyi bıraktı. Benimse elimdeki fasulye kabuğu iki parmağımın arasında ezildi.
Kapı açıldı. Amcam içeri girdi. Bir adam felaket taşıyabilir mi gözlerinde? Onu görmek, onunla aynı ortamda oturmak gecenin karanlığında evsiz, üstü başı parçalanmış, sarhoş bir adamla izbe bir sokakta karşılaşmak gibi.
Üzerinde kahvehanenin dumanı vardı. Üstüne sinmiş çay, sigara, ter kokusu… Omuzları geniş, yüzü sertti. Gözleri sanki içeridekileri tek tek sayar gibi gezindi. Önce anneme baktı. Sonra yengeme. Sonra… bana.
Bakışları bende durdu.
Bir anlık sessizlik oldu. Evde tencerenin kaynayan sesi bile çekilmiş gibi. Annem, yengem, ben… hepimiz amcamın yüzündeki ifadeyi okumaya çalışıyorduk.
Kaşları çatıldı.
“Sen,” dedi. Tek kelime. Ama evin içindeki bütün eşyalar o kelimeyle yerinden oynamış gibi oldu.
“Ben mi?” dedim, sesim çıkmıyordu neredeyse. Boğazımda kuru bir düğüm vardı.
Amcam ayakkabılarını bile doğru dürüst çıkarmadan iki adımda masaya yaklaştı. Elini masanın kenarına koydu, hafifçe eğildi. Bir şey söyleyecek gibi yaptı ama sustu. Sustuğu an, daha çok korktum.
“Nerdeydin dün gece?” dedi sonunda.
Yengem hemen araya girmek ister gibi kıpırdandı. Annem dondu. Sanki annem bile cevabı biliyormuş da benden önce amcamın ağzından duymak istemiyormuş gibi.
Benim dilim damağıma yapıştı. Bu konuşmanın sonu nereye varacaktı? “İş için Zeynep’de kaldım,” dedim ezbere bildiğim yalanı dudaklarımdan tane tane dökerek. Masanın yanına geldi büyük adımlarla.
“Sen o fabrikadan neden kovuldun?” Dedi bu sefer konuyu değiştirerek. Gözlerinde öfke, sesinde sert bir ton vardı. Ellerimi masanın altından o kadar çok sıkıyordum ki tırnaklarım etimi koparacak gibi hissediyordum.
“Bir şey mi oldu?” Dedi yengem araya girer.
“He bize da soylesena, noli? Nettu kiz?”
Oturduğum sandalyeden kalktım. İçimi Timur’un ettiği tehdit kapladı. Ben bunun korkusuyla mı yaşayacaktım hep. Gözlerinde o fotoğrafları görmüş olabilme ihtimaline karşılık bir iz aradım. Bu kadar sakin olmazdı, dedim kendime belki kendimi avutmak için.
Bu kadar sakin olmazdı. Bir yandan gözüm her an Devrim’e yazmak için telefonumu aradı. Neden? Allah’ım neden bir adamın iki dudağı araasına kalıyor benim hayatım.
Amcam elini sertçe masaya vurduğunda sanki masanın üzerindekiler birkaç milim yukarıya kalkarak geri masaya çarptı. Çıkan ses evin içinde yankılandığında gözümden artık yaşlar süzülüyordu.
“Ulan ben kahvede senin lafını sözünü işitiyorum!” Eli saçıma uzandığında geriye birkaç adım attım. Ama nafile. Kaçamdım, saçımı tek eliyle sıkıca kavradı. Saç diplerimde hissettiğim sızı gözlerimdeki yaşları hızlandırdı. “Seni öldürürüm! Beni anladın mı? Seni öldürürüm! Yıllardır baktığım el kızı orospuluk yapıp benim adımı çıkarırsa seni öldürürüm! Kimse kurtaramaz elimden! Ben bir öğreneyim şu işin aslını.”
“Vallahi ben bir şey yapmadım,” dedim göz yaşlarımına arasında sesim neredeyse yok gibi çıkarken. “Vallahi.” Sırtımı duvara vurdu.
“Akşama kadar bu evden, hatta odadan bir adım dışarı çıkmayacaksın. Nerde lan senin telefonun?” Beni bırakarak masanın üzerine baktığında telefonumu eline alarak cebine attı. İçimdeki korku büyüdü şifre vardı ama Devrim arar mıydı? Timur arar mıydı? Telefonu amcam açarsa nasıl kurtulurdum elinden?
“Şifresi ne bunun?”
Ses çıkarmadım. Duvarın dibine, yere çökerek ağlamaya devam ettiğimde anneme döndü.
“Şifresi ne bu bokun?”
“Ane bileyum ben? Delurdun yine piraksana kizu.”
“Akşama kadar odadan çıkmayacak!” Sesi son kez evde yankılandığında adım seslerini işittim. Salona gittiğini fark ettiğimde oturduğum yerden hızla kalkarak odama geçtim ve kapıyı ardından kapatarak kilitledim.
Gözümden yaşlar süzülmeye devam etti. Camdan atalasam ölür müydüm? Kaçıp gitmem gerekiyordu. Amcam her kimle konuşacaksa, her ne öğrenecekse o öğrenmeden kaçıp gitmem gerekiyordu.
Devrim’e haber vermeliydim. Devrim’e haber vermeliydim. Göz yaşlarım süzülmeye devam etti. Çığlık atamadığım için boğazıma dizilen acıyı biraz olsun azaltmak için yastığımı dişleyerek bağırdım. Dişlerimin arasına giren kumaş parçasının diğer köşeleri göz yaşlarımla ıslanmaya devam ediyordu.
Ne yapacağım? Dedim kendime. Başımın dönmeye başladığını hissettim. Devrim bana ulaşamazsa anlar mıydı?
Kimden medet umuyorsun sen Ayperi? Nasıl bir durumdasın, kimden yardım dileniyorsun?
Ezel, dedim ardından. Ezel duyardı. Dış kapının çaldığını işittiğimde içimdeki korku arttı. Timur gelmiş olamazdı değil mi?
Bunu yapamazdı, yapmamalıydı. Yirmi dört saat geçmeden! Sevdim dediği kadının hayatından vazgeçmek bu kadar kolay mıydı? İçimde büsbütün bir acı hissettim. Ben olsaydım ona bunu yapmazdım ve belki de en çok bu acıttı canımı.
Her zaman çok sevenin kendisi olduğunu savunan ve beni bu masala inandıran sevgilim beni hiçbir zaman sevmemişti. Bununla birlikte ölmeme göz yumacak ve hatta sebep olacak kadar kötü biriydi ve ben bu adamı yıllarca sevmiş, kabullenmiştim. Ve hatta… Devam ettirmek istemedim. Kendi içimde bile.
İçeriden gelen ses kulak kesildiğimde Mert’in geldiğini anladım.
“Ayperi nerede?” Elimdeki yastığı bırakarak kapıya yaklaştım. Yengem odada olduğumu söyledikten birkaç saniye sonra Kapım tıklatıldı. Kapı sesine o sesi beklediğim halde korkuyla irkildim.
O kapılar bana öyle kötü nedenlerle çalınırdı ki hep korkardım kapıya tıklatılmasından. Habersiz çalınan zilden. İçimde yine aynı his oluştu. Yüreğim bir yangının ortasında kalmış gibi yanıyor, gözlerimden akan yaşlar durmuyordu.
“Ayperi,” Mert’in sesi sandığımın aksine yumuşak bir tonda kulağıma ulaştı.
“Efendim,” dedim kapıyı açmadan çatallı sesimle.
“Kapıyı açar mısın bi? Bir şey konuşacağım seninle?” Neden bu kadar kibar davranıyordu. Yengemin bile kapı ardından şaşırdığına emindim. Annem geldi kapıya.
“Kizum, iyi misun?” Değilim anne. Hiç iyi değilim ve bunun bir sebebi de senin susmaların. Sessiz kalmaların.
Kapının tokmağını göz yaşlarımdan ötürü nemli kalan elimle çevirdim. Mert kapıdan içeriye başını uzattığında üzerindeki takım elbise işten geldiğini anlamama yetmişti.
İçeriye girdiğinde ardında annemin korkuyla beklediğinde gördüm ve onunla birkaç saniye söz göze geldim. Ağlamam arttı. İçimdeki acı körüklendi ve bu harlanmanın sebebi annemin gözlerinde ilk kez korku görmemdi.
Şu an ne olduğunu düşünmüyordu, biliyordum. Onu tanıyordum. Korkuyordu, bana bir şey olmasından korkuyordu ve bu korkuyu bunca yıl sonra onun gözlerinde görmek içimdeki acıyı besledi.
Çok geç kaldık anne. Çok geç kaldık. Senden bir ömür, benden bir gençlik çalındı.
“Biraz özel konuşalım,” dedi Mert kapıyı kapatarak ve annemin gözlerinden bakışlarımı ancak öyle ayırdım. “İyi misin?”
“Ne oldu?” Onun ilgisinin sebebini çözemediğimden herhangi bir detay vermedim. Normal davranmıyordu. Evet bana özel olarak ben ona diklenmediğim sürece kötü davranmazdı ama merhamet dolu bir adam da değildi. Bencildi, kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatacak kadar bencildi.
“Devrim gönderdi beni,” dedi Mert gerginliğimi anladığında. Ve ellerimin titremesi azaldı, bakışlarım yumuşadı istemsizce. Onun ismini duymak önümde bir dağ oluştuğunu hissetmeme sebep oldu. “Bir şey olmayacak merak etme. Çıkma odadan tamam mı? Bir şey olursa bana söyle.” Elindeki son model telefonu bana uzattı. “Al benden ara bi Devrim’i seninle konuşmak istiyormuş.” Ne hissedeceğimi bilmiyordum.
Mert, Devrim’in bana karşı olan hislerini biliyor muydu?
Ağzımı açmadan telefonu elime aldığımda telefonun zaten açık olduğunu gördüm. Bu yüzden bu kadar kibar ve anlayışlıydı. O duyuyor diye. Göz yaşlarım ardı ardına akmaya devam etti. Elimdeki telefonu kulağıma götürdüm ve Mert’ten uzaklaştım.
“Devrim,” dedim kısık sesle. Annem ve yengemin kapının dibinde olduğunu bilerek.
“Ayperi,” korku dolu sesi kulağıma dolduktan hemen sonra ekledi. “Seni o eve bırakmamalıydım. Seni o eve bırakmamalıydım. Biraz dayanıyorsun tamam mı? Sakin oluyorsun, çantana sakinleştirici koydum. Gerekirse onu alıyorsun ve her ne olursa olsun kapını açmıyorsun. Ben bu sorunu çözeceğim. Tamam mı?”
“Devrim,” dedim yeniden yalnızca. Yaşlarım süzülmeye devam etti. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Mert odanın ortasında gerginlikle bana bakıyordu.
“Bana güveniyor musun?”
“Evet,” dedim ismini sayıklamamdan çok daha emin bir sesle.
“Bana bırakıyorsun her şeyi, bir şey olursa Mert’e ulaşıyorsun. O bana söyleyecek ve bugün evde kalacak. Tamam mı?”
“Teşekkür ederim,” dedim onu onaylarken. “Çok teşekkür ederim Devrim. Sen olmasan, bilmiyorum, ben.” Gözümden yaşlar süzülmeye devam etti.
“Ağlama Bataklık Çiçeği,” dedi boynuma taktığı o kolyeyi bana anımsatarak. “Sıkıca kavra boynuna astığın o kolyeyi ve çiçeklerinin açacağı zamanı bekle.”
“Bekleyeceğim.”
“Kapatıyorum şimdi, haber bekle benden.” Onu onaylayarak telefonu kapattığımda göğsümdeki sızı biraz olsun rahatlamıştı.
İçimdeki yangını söndüren sesi, çaresizliğime umut bulan yolları.
“İyi misin?” Dedi Mert bana şefkatle bakarak.
“İyiyim.” Telefon unu ona uzattım. “Sağol.”
“Böyle bir şey yaşandı mı?” Dedi ardından.
“Ne olmuş bilmiyorum ki,” dedim daha suçumu bile bilmeden yargılandığım gerçeğini ona açarak. Yanıma geldi, yatağımın kenarına oturdu. Ben de onun yanına geçerek oturdum.
“Adamın biri, benimle birlikte falan diyormuş. Şu minibüs şoförlerinden bir çocuk. Bak olduysa söyle. Ne yapılacaksa yapalım.” Bu hararetin bu savunmanın sebebi Devrim miydi? Eğer böyle bir adam olunabiliyorsa Mert aynı evin içinde bana bir abi, bir kardeş olabilecekken neden hiçkimse olmayı seçmiştin?
“Yok,” dedim yalnızca. “Yok öyle bir şey.” Herhangi bir fotoğrafın ortalıkta olmadığını görmek beni rahatlatacakken o fotoğraflar yokken bile geldiğimiz hal böyle bir durumda neler yaşanacağını anımsamı sağlayarak gerilmeme sebep oldu.
“Tamam,” dedi yalnızca ve daha fazla oturmayarak ayağa kalktı. “Dinlen sen biraz.” O ayağa kalktığında ben de kalkarak ardından kapımı kilitledim. Kendi evinde bir odaya hapsolmak ve annenin gözlerinde sana bir şey olacağı korkusunu taşımak.
Bir kapının ardında o korkuyla baş başa kalmak. Yüreğim artık bu acıya dayanmıyor. Ve belki de ölümü kabullenmek yapabileceğim en iyi şey. Yaşamak birer birer eksiltiyor zaten beni? Peki neden o zaman bu yaşamaya dair olan inancım. Yarına duyduğum umuttan mı? Yoksa acımın bir gün söneceğine inanmamdan mı?
Gözlerimi kapattım. Her acıyla baş başa kaldığımda yaptığım gibi hayal kurmaya çalıştım. Kırmızı uçurtmamı hayal ettim. O çayırın içinde koşa koşa onu uçurduğumu. Yayldaki küçük evi, evin kapısındaki çiçeğin dibindeki rüzgargülünü.
Bana ait her şeyi. Hayır, bir gün benim olabilme ihtimali taşıyan her şeyi.
Saniyeler, dakikaları takip etti. Dakikalar birer saat gibi geçti ama ben o odanın içinde bir başıma yatağımda uzanırken gün karardı. Amcamdan tek bir ses gelmedi. Mert bir daha odaya uğramadı. Annem tıklattı arada bir kapımı ama açmadım.
O kapıyı açmanın bana çok daha kötü hissettireceğinden korktuğumdan açamadım kapısını. Saat kaçtı bilmiyordum ama gün kararmıştı. Sokaktan köpek sesleri yükselmeye başlamıştı. İstanbul’un mart soğuğunda bile terleyecek kadar stresli hissettiğimden odamın penceresini açmıştım.
Ama içeri sızan soğuk hava bile yetmiyordu içimdeki yangını söndürmeye. Yüreğimde hissettiğim o acı benimleydi. Ne uyuyabiliyordum ne de ayakta hissediyordum. Olduğum yerde öylece uzanmış saatlerdir durmaksızın gözümden süzülen yaşlarla olabilecek senaryoları düşünüyordum.
Evin kapısı sert bir şekilde açıldığında evin dışından odama gelen o ses yerimden korkuyla kalkmama sebep oldu. Nabzım an be an yükselirken kalp atışlarımın sesini kulaklarımda hissedebiliyordum. Kapı sesinden bu yüzden korkardım. Her kapının çalışı bana onun gelişini hatırlatırdı. Ses tonunda, onun nefes alışından bile öyle çok korkardım ki geçmişimden gelen bu iz asla iyileşmeyen bir yara gibiydi.
“Ayperi!” Sesini işittim yine. Yengem amcama ne olduğu sora sora kapıyı açtığında kilitli kapımın ardından onları dinliyordum. Belki de kabullenmem gereken o gün gelmişti. Ölmeyi, yaşama dair umutumu, yarına karşı duyduğum inancın hiçbir zaman gerçek olmadığını.
Kapımı kırılacak gibi vurulduğunda kapının ardına yaslanan ben Mert’i bekledim. Babasının karşısında dururdu değil mi? “Orospu!” Sesini işittim tekrardan. Gözümden yaşlar birer birer süzülmeye devam etti.
Değilim, diyemedim. Ben sadece hislerimle bir ilişki yaşadım, diyemedim.
“Aç lan şu kapıyı!” Çaresizce Mert’in sesini işitmeyi beklediğim birkaç saniye saat gibi geldi fakat Mert gelmedi. Elimi tahta kapıya yasladım. Sanki onu tutabilirmişim gibi. “Kırdırtma lan bana kapıyı! Aç şu kapıyı!”
Elim yanağıma gitti. Göz yaşlarımı silerken nefes nefese kaldığımı hissettim. Mert, Devrim’e haber veriri miydi? Babasının katil olmasına göz yumar mıydı? Gerçekten öldürür müydü beni yoksa öldürmekten beter mi ederdi?
Kapıo tekrar zorlandığında daha fazla gücüm kapıyı tutmaya yetmedi ve kapının kilidi üçüncü zorlamayla kırılarak açıldı.
“Etma!” Annem amcamı tutmaya çalıştı fakat amcam bir hışımla onu da geriye savurdu.
“Bu orospuyu koruma bana! Başımıza sen çıkardın bunu?”
İlk kez bemi düşündüğünü gördüm annemin. İlk kez beni sevdiğini, beni koruduğunu. Bunun için ölümle burun buruna mı gelmem gerekiyordu anne?
Neden geç kaldık biz her şeye böyle?
Duvarın dibine sinmiştim. Amcam kolumu tutarak beni kaldırdıktan hemen sonra suratıma inen büyük eli başımın sola doğru savrulmasına sebep oldu. Başım arkamda kalan duvara çarptığında gözümden akan yaşlar çoğaldı.
Sesimi çıkaramadım. Ona yalvaramadım. Hiçbir işe yaramayacağını bildiğim bu ağıtı bu sefer benim yerime annem yaktı. “Etma, nediysun?” Onun da gözlerinde yaşlar olduğunu gördüğümde yeniden aynı geç kalmışlık hissiyle başbaşa kaldım.
“Adımı iki paralık et diye mi turuyorum lan ben seni yanımda?”
Kapı zili çaldı fakat bu amcamı durdurmaya yetmedi. Yanağıma bir darbe daha indiğinde ağzımda metalik kan tadını hissettim. Dişlerim dibine kadar sızladı. Göğsüm bu acıya dayanmıyordu.
“Baba!” Mert’in sesini işittiğimde biraz olsun rahatlayacağımı umdum. Devrim’e haber vermesi umudu içimi kapladı. Babasını ateşe atar mıydı ki?
Yanağımın ve ağzımın içindeki acıyı hissedemezken Mert babasını tutmaya çalışıyordu.
“Karışma sen!” Dedi amcam. Beni iki eliyle bir poşet gibi kavrayarak düştüğüm yerden ayağa kaldırdı.
“Baba polisi arayacak komşular? Ne yapıyorsun sen? Allah aşkına bıraksana kzıı! İftira atıyorlardır.”
“Ulan kim buna neden iftira atsın! Kim bununla neden uğraşsın?!” Beni peşinden sürüklediğinde Mert onu durdurmak için bir adım atmadı.
“Arabanın anahtarı nerede?” Dedi Mert’e bakarak.
“Baba o şirket arabası saçmalama!”
“Ulan it herif sıçtırtma şarap çanağına! Arabanın anahtarı nerede?” Babasının eline sonuma giden o anahtarı bıraktığında neredeyse bayılacak gibi hissediyordum.
Araba anahtarının sesi kulaklarıma ulaştı ve benim hala bir yerlerde yaşayan inancım yok oldu. O fotoğrafları gördüyse hiçbir güç amcamı durduramazdı, bunu biliyordum. Timur benden bir cevap almadan bunu neden yapmıştı bilmiyordum.
Belki derdi benimle olmak bile değildi. Peki neydi? Bir insan, bir insana neden nasıl böyle bir kötülük yapardı. İnsan öldürmekti bu. Düpedüz insan öldürmekti.
Arabanın arka koltuğuna bir çöp gibi fırlatıldığımda ardından amcamın sesini işitti. “Gir içeri.” Ayaklarımı arabaya soktuğumda bütün kemiklerim sızım sızım sızlıyordu.
Yetmemişti. Devrim kozan olmak bile yetmemişti beni bu hayattan çekip almasına. Ama en azından ölmeden önce son bir kez hep hayal ettiğim o hayatı yaşamıştım. Bana ait bir gün olmuştu hayatımda. Bana ait bir gece.
Arabada geçen dakikalarda dudaklarımın kenarından akan kana rağmen amcama yalvardım. “Yemin ederim ben bir şey yapmadım! Yemin ederim benim bir suçum yok.”
“Sus!” Dedi öfkeyle ve gazı kökledi. “Sus orospu. Evimde besledim lan seni. Hamurun ne ki sen ne olacaksın? Milletin altında mı buldun çareyi?” Gözümden akan yaşlar arttı.
Değildim. Ben kötü hiçbir şey değildim.
Araba galata köprüsünün izbe ayaklarından birinde durduğunda gözümdeki yaşlar arttı. Arabanın kapısını açtığında diğer uca doğru geriledim sürünerek.
“Hayır, hayır.”
Korku dolu ve boğazıma kadar acıyla sayıklarken ayağımdan tutup beni kendine çekti. Yalnzıca çorbamın olduğu ayaklarım yere değdiğinde yerde kırık olan cam şişeleri çorabımın arasından ayağıma battı. Evden çıkmadan ayakkabımı giymeme bile izin vermemişti.
Üzerimdeki ince tişörte rağmen soğuğu bile hissedemiyordum. Ben arabaya geri dönmeye çalıştıkça yerdeki kırık camlara aldırmadan beni sürükledi. ,
“Öldüreceğim ulan seni!” Dedi saçlarımı tutup başımı yere bastırırken. Kafam da yerdeki camlara basılarak ezildiğinde camların yerdeki kırılma sesini işittim.
“Amca,” dedim ıssız olan yere bakarken. “Kimse yok mu!” Bir umut bağırdım. Hayır sönmemiş o umut. Ve ölene kadar bitmeyecekmiş inancım.
Karnıma yediğim tekme yerde iki büklüm olmama sebep oldu. Ağzımdan kan akmaya devam etti.
Issız yola düşen farlar içimdeki o küçük inancı besledi. “Yardım edin!” Bağırdığımı sandım fakat sesim çıkmıyordu. Araba yanımıza yaklaştığında ve farlar yerde uzanan bedenimi aydınlattığında göz yaşlarım ağzımdan akan kana karıştı.
Nefes alamıyordum.
Arabanın kapısı sertçe açıldı. Mert mi gelmişti? Bir umut. Bir parça inanç yaşatır mıydı bu gece beni? Ölmek istemiyordum. O hayatı hiç yaşayamadan ölmek istemiyordum.
Ardından gözlerim yaklaşan kişinin botlarını gördü. Ve yere benim uzağıma ama benimle aynı hizaya atılan bedeni. Timur’un gözleri gözlerime değdi fakat onun yüzü benimkinden çok daha kötü haldeydi.
Eli kırık gibi yere bükülmüştü. Hareket ettiremiyor gibi gözüküyordu. Bilincim gitmekle gelmek arasındayken tüm gece sessizce içimdeki umudu besleyen o adamın sesini işittim.
Timur’un harabe haline gelmiş bedenini önüme fırlatan o adamın sesini. Devrim Kozan’ın sesini.
“Bırak lan karımı!”
Tüm Yorumlar (67)
Bölüm siteye gelecek mi
Paragraf 405Lütfen bu sahnenin öncesini ve sonrasını Devrim'den de okuyalım🥹🥹
Paragraf 405Bunu şu an beklemiyordum 😲
Paragraf 405Eline koluna ayağına sağlık Devrim. O bile az Timur'a da neyse
Paragraf 404İçime bir kurt düştü. Acaba Devrim' in dedesi evlenmesini falan mı istedi Ayperi ile. Yıllar sonra üç dört defa gördüğü birine ben sana aşığım diyor çünkü. Ya Ayperi'yi hiç unutmadı ya da başka bir iş var bu işte
Paragraf 201Ağlarım sana Ayperi...
Paragraf 106Ayperi' ye katılıyorum. Bu yorumu da vizyonlu Trabzon'dan yazıyorum 😂😂
Paragraf 56Adam yaa
Paragraf 405Dahası var mı
Paragraf 11allahim karim dedi diye cildiriyorum surda
Paragraf 405uf öl ya
Paragraf 402YA YERIM SIZI🥹🥹
Paragraf 345abi o kadar muthis bi adam ki ne diyecegimi bilemiyorum
Paragraf 339spoiler mi yedik simdi
Paragraf 256ayperi ve bizim ortak noktalarimiz🥹
Paragraf 251girmesim tabii ya askim
Paragraf 246oha ya bende devrim istiyorum ya
Paragraf 235anlamadim canim sen ne demek istedin simdiiiii
Paragraf 15CILDIRIYORUM DEVRIM DIYE
Paragraf 9ayperi ve ikimizinde kendimizi bir yere ait hissedememiz🥹
Paragraf 3sende geber bok timur seni bombok bi herifsin ne işe yararsın sen
Paragraf 402ALLAH SENŞN BELANI VERSİN BOK HERİF GEBER GİT ÖL PARASIZLIKTAN AÇLIKTAN SÜRÜM SÜRÜM SÜRÜN GEBEEERRRRR NEFRET EDİYORUM SENDEN NEFRET
Paragraf 398büşranın 'benim için önemli değil ya' diyerek söylediği o alıntı
Paragraf 405devrim,cümle bu kadar
Paragraf 339sensin be bok
Paragraf 312bana bak amca bozuntusu seninle bi yerde denk düşmeyelim piç herif
Paragraf 307heybetli duyuluyor
Paragraf 249mıhlamaaaa 🫠🫠🫠
Paragraf 223ellerine sağlık aşkımm elin kolun dert görmesin
Paragraf 222kuş tüyü yatakta yatınca bendir
Paragraf 207yok yapmaz ben güveniyorum ona
Paragraf 201bacılık müessesesinde sır yoktur hahshsh
Paragraf 179ağlıyorum imdat
Paragraf 152aşık olduğum kadın 🫶🏻🫶🏻🫶🏻
Paragraf 143bataklık çiçeği kolye 😭
Paragraf 143iti bırakalım evet 🙌🏻
Paragraf 140olur canim öyle şeyler kim olsa ayperiden hoşlanırdı
Paragraf 137ruhumdasın ne kadar anlamlı bi kelime
Paragraf 127hiç çıkarma kolyesi
Paragraf 125biliyordum ki alıcağını heheheh aferin devrim seni öyle bi günde sevmedik
Paragraf 118ayperi...
Paragraf 106ay bunun altından ne çıkıcak ya of
Paragraf 85YA BU ADAM HARBİ MY TYPE
Paragraf 145canım üzülme bi bakmışsın devrim evlilik teklif etmiş sana
Paragraf 72ŞAKA YAPİYOSUN
Paragraf 143hahshshshshshshsh ayperi ne yapsa onaylıyorum,altına imza atıyorum ✍🏻
Paragraf 56y vitamini eksikliği çekiyorum şuanda(yayla)
Paragraf 55karadenizli ya aşkım devrim,annesi babası falan da karadenizli ya,bizde basma etekle lahana pişirip mısır ekmeği yaparlar hahdhshsjajsjjs
Paragraf 47Karım mı
Paragraf 405bu o kadar böyle ki...
Paragraf 36büşra ve kart sevdası hahdhshshs karanlık sanrı peşimizi bırak burası orası değil bataklıktayız şuanda çiçek açıcaz
Paragraf 21TAHMİN ETMİSTİM ÇÜNKÜ BU KADAR DÜŞÜNCELİ Bİ ADAM BENİM COCUGUM
Paragraf 118hmm etkileyiciydi canım,etkilendim
Paragraf 11halledicem erkeğini zehir olsa yut
Paragraf 9ayperi,bi mum üflettim yazarına,onun dileği de senin içinde kalan bütün dileklerin de teker teker kabul olmasını diliyorum ben de 🤍
Paragraf 3Ne konusmasi evleneceksiniz siz daha
Paragraf 99ayperinin a'sını okuyunca gelen ağlama isteği
Paragraf 2bu bölümü beklerken on yaş yaşlandım şakasız,şükürdür,mutluluktur,sonundadır
Paragraf 1Bence çok yerinde bir karar oldu
Paragraf 56DEVRİMİN ÇOĞU KONUDA BEN HALLEDERİM ERKEĞİ OLMASINA BAYİLİYORUM LÜTFEN AYPERİYLE ARALARI HİÇ BOZULMASIN
Paragraf 9Yalın ve bataklık çiçeği favoriim🤪🤪🤍🤍
Paragraf 262Saniyesinde her olayı bacımıza anlatmamız 🤪🤪🤪🤪
Paragraf 179Aşk itirafı mı geldi
Paragraf 143Ya biliyordum aldığını bebeğiim ya devrimim minnoşum aşkım
Paragraf 118Zeyni
Paragraf 137Devrim Kozan🤪🤪🙏🏻🙏🏻
Paragraf 11Yalınn🤍🤍🤍🤍
Paragraf 1